İkinci Ruhani dönemi

23 Mayıs 2017

Geçtiğimiz hafta İran’da gerçekleşen cumhurbaşkanlığı seçimini geçerli oyların yüzde 57’sini (23.5 milyon) alan Ruhani kazandı. Katılım oranının yüzde 70 gibi İran için alışılmamış bir düzeye yükseldiği seçimde Ruhani’nin en güçlü rakibi muhafazakar aday Ayetullah İbrahim Reisi ise yarışı ikinci sırada yüzde 37 oy ile tamamlayarak elendi.İran’da ruhani sıralamada Huccetul İslam rütbesine sahip olan Hasan Feridun Ruhani 2013’te ilk kez katıldığı cumhurbaşkanlığını seçimini oyların yüzde 51’ini alarak kazanmıştı.Reformist kanadın adayı olarak girdiği son seçimde oy oranını az da olsa artırmış görünen (yüzde 6) Ruhani’nin, oy dağılımına bakıldığında özellikle kentsel alanlarda etkili olduğu görülmektedir.Bu sonucun İran’ın mevcut konumu ve geleceği açısından ne ifade ettiğini yorumlayabilmek için İmam Hamaney’in desteğine sahip olduğu söylenen Reisi’nin geçmişini anımsamak gerekmektedir.Kerec, Hemedan, Tahran savcılıkları görevini çok küçük yaşlardan (18) başlayarak üstlenmiş olan Reisi, 1988’de Humeyni tarafından kurulan dört kişiden oluşan bir komitede görev almış, rejim ve devrim aleyhtarı 3-4000 kişinin idam kararını imzalamıştır. 2014-2016 yıllarında İran Başsavcılığı görevini yürüten Reisi, ülkenin yönetsel ve ekonomik yapısında son derece önemli bir yere sahip vakıflardan (Bonyad) Meşhed merkezli Astan-i Kudsi Rezevi’nin-ki İran’da en güçlü vakıfdır- başkanı olup ayrıca ruhban sınıfında Ayetullah rütbesine sahiptir.Ruhani ve Hamaneyİran’ın sosyo-politik ve sosyo-ekonomik yapısı bağlamında sahip olduğu bu çok önemli özellikler ve avantajlara karşın Reisi’nin seçimi Ruhani’ye karşı büyük bir farkla kaybetmiş oluşu İran halkının gelecek beklentilerini açıklıkla ortaya koymuş bulunmaktadır.Nitekim Ruhani seçim sonuçlarının belli olmasından sonra yaptığı ilk açıklamada reformları sürdürme ve radikalizmi engelleme kararlılığına vurgu yaparak özgürlüklerin genişletileceği, ekonomik açılımlara ağırlık verileceği ve dünya ile etkili bir etkileşim kurulacağının sözünü vermiştir.Ne var ki Ruhani’nin İran halkının özgürlüklerine yönelik kısıtlamaları kaldırması, İran’ın dünyaya açılımı konularında yapabilecekleri, yönetsel yapı üzerinde mutlak bir otorite ve denetim gücüne sahip İmam Hamaney’in çizeceği sınırlar içerisinde kalmaya mahkum görünmektedir.Kaldı ki Ruhani, seçim kampanyalarında reformist kimliği ile tanıtılmış olsa da aslında pragmatist bir felsefeye sahiptir. Uluslararası topluluk ve sisteme entegre olmadığı sürece İslam Devriminin başarılı olamayacağına inanan Ruhani’nin sahip olduğu ılımlı politika anlayışı ile, reformist ya da muhafazakarlıktan çok merkezci olduğunun söylenmesi daha doğru olacaktır.İkinci Ruhani döneminin bölgesel ve küresel barış açısından başarısının taşıdığı önem umarız Suudi Arabistan’ı askeri açıdan aşırı güçlendirerek bölgede çok tehlikeli bir denge arayışına girmiş görünen Trump tarafından da biliniyor olsun.***“Milliyet Gazetesi’nin 67’nci yılını içtenlikle kutlarım.”

Devamını Oku

Trump ve Kore

18 Mayıs 2017

“Gerçeğin hakkını sadece hatalar verir.” J.Bernard“Kahraman Türk Evlatları, size şahsım, ordum ve Amerikan milleti adına teşekkür etmek için gelmiş bulunuyorum. Görevinizi fedakarlıkla yaptınız. Eğer düşmanı durdurmak için kahramanca çarpışmanız ve mukavemetiniz olmasaydı ordum kuşatılarak çok zor duruma düşecek belki de imha olacaktı.”1950 yılı Kasım ayında Kore-Sosori kentinde düzenlenen madalya töreninde yapılan bu konuşma, 27-29 Kasım 1950 günleri Kunuri’de 400 şehit vererek Türk Tugayı tarafından Çin Halk Ordusunca imha edilmekten kurtarılan Amerikan 8’nci Ordu Komutanı General Walker’a ait.Anımsanacağı üzere Güney ve Kuzey Kore arasında başlayan, sonraları Çin’in de dahil olduğu savaşa Türkiye 12 Eylül 1950’de İskenderun’dan Pusan’a hareket eden 5090 personelden oluşan tugay gücünde bir kuvvetle katılmış, 721 şehit, 2147 yaralı verilen savaş sürerken 18 Şubat 1952’de NATO üyeliği onaylanmıştı.Cumhurbaşkanı Erdoğan-Trump görüşmesinin 64 yıl önce sona eren Kore Savaşı ile ilgisinin ne olduğu merak edilirse diplomasinin ince mesajlar üzerine kurulu gri dünyasının labirentlerinde dolaşmamız gerekmektedir.Niçin Kore vurgusu...Beyaz Saray’da ikili görüşme sonrası liderler kameraların karşısına geçtiklerinde Trump konuşmasına Kore savaşında Türk askerlerinin kahramanlıklarını anımsatarak başladığında özellikle PYD konusunda her iki tarafın mevcut pozisyonlarından geri adım atmaması üzerine buna basit bir gönül alma ya da yumuşatma taktiğinin ötesinde anlamlar yüklenmesi gerektiğini düşündük.Trump’ın Suriye politikasını bütünüyle Pentagon’a bıraktığı, bunun Türkiye tarafından bilindiği ve Süleymaniye’de yaşananların travmasının belleklerdeki yerini koruduğu bir dönemde, iki ülke askerlerinin sahada karşı karşıya gelerek bir yol kazasından sakınmalarının önemi dikkate alındığında Türk ordusuna birinci elden yöneltilen övgü ve saygı anlaşılır olmaktadır. Hele Washington’un IŞİD temsilcisi McGurk’un Türkiye tarafından 4 milyon TL ödülle aranan PKK’lı Ferhad Şahin ile Kobani’de çekilen fotoğraflarının servis edildiği şu günlerde...Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Washington’a Pekin üzerinden geçtiği ve Çin Halk Cumhuriyeti ile ortak projeler üzerinde çalışmaların başladığı bir dönemde 64 yıl önce Kore’de Çin’in doğrudan, SSCB’nin dolaylı taraf olduğu savaşın övgü dolu sözlerle anımsatılması, Türkiye’nin dış politikasında çeşitlenme ve yakınlaşmalara karşı ilişkilerinde odak noktasının neresi olması gerektiğine ilişkin ince bir gönderme olabilir mi sorusu da akla gelmektedir.Trump’ın konuşma metninin profesyonel bir kadro tarafından hazırlandığı dikkate alındığında çok gerilerde kalmış olmasına karşın Kore vurgusuna özellikle yer verilmesinin taşıdığı mesajlar herhalde meslekleri bu mesajları çözmek olanlarca değerlendiriliyordur.Üzerinde çok konuşularak yorum yapılan ve konuşulmasının süreceği anlaşılan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD ziyaretinin, görüşmelerin kaç dakika sürdüğü gibi içerikten yoksun sığ değerlendirmeler yerine öze yönelik ve Türkiye-ABD ilişkilerine katkı koyacak analizlere ihtiyacı olduğunu ve gelinen noktada her iki ülke açısından aralarındaki tüm anlaşmazlıklara karşın ilişkilerin derinlik ve genişliğinin “nokta” konulmasına izin vermediğini belirtelim.

Devamını Oku

Kırılma mı?..

16 Mayıs 2017

“Her zaman yaptığınızı yapmaya devam ederseniz, her zaman aldığınızı almaya devam edersiniz.”Anonim.Bu satırları kaleme aldığımız sırada Türkiye-ABD ilişkilerinin geleceğini belirleyecek Erdoğan-Trump görüşmesi henüz başlamamıştı.PYD’nin PKK, YPG’nin ise HPG’nin Suriye izdüşümü olduğuna ilişkin tüm bilgi ve kanıtlara sahip olmasına karşın Trump’ı etkisi altına almış görünen Pentagon’un, Türkiye’nin kaybı ile sonuçlanabilecek ısrarının yanlış da olsa kendileri açısından geçerli ve inandırıcı nedenleri olmalı.Bu nedenlerin salt CENTCOM’un ÖSO unsurlarına güvensizlik, etkin bir komuta kontrol sistemi ve bağlı olarak operasyonel yetersizliğinden kaynaklandığının kapalı kapılar arkasında ileri sürülmesi yaşanan sorunu açıklamaya yetmemektedir.Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın YPG’nin ağır silahlarla donatılmasını öngören ve Irak üzerinden gecikmeden uygulamaya konulan Başkanlık kararı sonrası yaptığı soğukkanlı yapıcı söylem, uyarı ve eleştirilerine karşın ABD’nin tansiyonu düşürücü ancak sonucu değiştirmeyen açıklamaları yaşananlarla ilgili kritik bir soruyu akla getirmektedir.Sözcüklerin arkasına saklanarak zaman yitirme döneminin sonlandığını bilerek açıkça soralım. Rakka’yı IŞİD’den arındırmak için YPG’nin seçilmiş olması ABD için taktik düzeyde bir hamle midir, yoksa Suriye ile birlikte Irak, Türkiye ve İran’ı da içine alan bütünlüklü bir stratejinin ufuk hattına düşen yansıması mı?Türkiye-ABD ilişkilerinin her iki halde de bir kırılma yaşayacağını, ancak nihai amaç geçmişte ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın seslendirdiği gibi Ortadoğu’da sınırları değiştirerek yeni devletlere yol vermekse bu takdirde Süleymaniye (çuval) olayından günümüze negatif enerji yüklenen ve giderek hassaslaşan faydaki kırılmanın Richter ölçeğine göre yıkıcı şiddette olacağını kayda geçirelim.Türkiye gelinen noktada “milli güvenlik ve beka sorunu” olarak tanımladığı bu kirli oyunda şimdilik saha kenarına alınmış gibi görülebilir. Ne var ki bu oyunu kurgulayanlar, oyun dışına ittiklerini sandıkları Türkiye’nin karşı oyun imkân ve kabiliyetinin sonlandığı yanılgısına düşmemelidirler.Çünkü “Keskin bıçak olmak için çok çekiç yemek gerekir.” Türk atasözü sanki bu günler için söylenmiş gibidir.

Devamını Oku

Beklenenin beklenmeyeni

12 Mayıs 2017

“Bazıları merdivenin sonuna eriştiğinde yanlış duvara dayanmış olduğunu anlar.”C.AltaABD Dışişleri ve Pentagon sözcülerinin “Türkiye’nin bölgedeki Amerikan askerlerinin hayatlarını tehlikeye attığı ve Türkiye sınırına bitişik bölgelerin harekat alanları kapsamına girdiği” açıklamalarına dikkat çekerek bu söylemlerin önümüzdeki sıcak günlerin habercisi olduğunu yazmıştık ki (05 Mayıs) Washington beklenen hamlesini beklenmeyen bir şekilde gerçekleştirdi.Beklenen, Pentagon’un aslında Tabka üzerinden başlamış görünen Rakka operasyonu için kendisine ortak seçtiği ve bu ortaklığı açıkça seslendirmenin ötesinde alanda fiili bir birlikteliğe dönüştürdüğü YPG’den vazgeçmeyeceği idi.Beklenmeyen ise bu birlikteliğin Akar-Fidan-Kalın üçlüsünün ABD’de bulunduğu bir anda ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 16 Mayıs Beyaz Saray buluşmasından bir hafta önce Başkanlık Kararı ile açıklanmış olması...Trump’ın YPG’nin ağır silahlarla donatılmasını öngören kararı imzalamış olması bugüne kadar Pentagon’un öncülüğünde yarı açık bir biçimde süregelen uygulamaları ,Türkiye’nin tüm itirazlarına karşın ABD’nin resmi politikasına dönüştürmüş durumda.Diplomatik nezaket ve müttefiklik ilişkilerine tümüyle aykırı bu hamlenin özde beklenen ancak zamanlamada beklenmeyen nedenlerini bardağın boş ve dolu yarısına bakarak değişik perspektiflerden değerlendirmek mümkün.İyi ve kötü teröristlerMalumun resmen ilanı niteliğindeki bu kararı, bardağın dolu yarısına bakarak Erdoğan’ın YPG ile ilgili taleplerinin yüz yüze görüşmenin gerçekleşeceği 16 Mayıs’ta Trump tarafından doğrudan reddedilmesinin önüne geçmek için kurgulanan bir manevra olarak değerlendirebilirsiniz.Bu manevra iki ülke ilişkilerinde meydana gelen çok ciddi hasarı önlemeye yetmeyecek olsa da en azından iki lider arasında daha ilk görüşmede yaşanması olası gerginlik ve istenmeyen sonuçları -Trump’ın öngörülmesi zor kişilik yapısı da dikkate alındığında-engelleyerek zaman kazanmaya yönelik bir kurgu olarak ta görülebilir.ABD’nin “iyi teröristleri” ile “kötü teröristlere” karşı savaşının Başkanlık Kararı ile onaylanmış oluşu ve PYD’nin bir anlamda legalize edilmesinin terörizmle küresel mücadelede yaratacağı zafiyet ve bölgede neden olacağı olumsuz yansıma ve gelişmelerin sorumlusu kuşkusuz Trump’ı ikna ederek yanlış bir kararın altına imzasını alan Pentagon olacaktır.Bölgede üstelik Washington tarafından terör örgütü olarak kabul edilen İran güdümlü Hizbullah’tan sonra bu defa ABD destek ve güdümünde bir PYD/YPG yaratılmasını an itibarı ile çıkarlarına uygun gören Pentagon’un önünde “merdiveni yanlış duvara dayadığını” anlayacak çok az bir zamanı olduğunu, son pişmanlığın fayda vermediğine gönderme yaparak anımsatalım.

Devamını Oku

Matruşka

9 Mayıs 2017

“Oyun bitti mi şah da piyon da aynı kutuya girer”İtalyan Atasözü11 Eylül 2001’de yaşanan tarihin en yıkıcı terör saldırısından sonra dönemin ABD Başkanı George W. Bush dünya kamuoyuna seslenerek “Ya bizimlesiniz ya da bize karşı” demiş ve birkaç istisna dışında tüm ülkeler terörizme karşı savaşımda ABD’nin yanında yer almışlardı.ABD’ye o gün için verilen bu koşulsuz desteğin temel nedeni, yaşanan şok ve acının etkisiyle olsa gerek Bush’un hafif dozlu tehdit içeren açıklamasından çok terörizmin tüm insanlığa yönelik ortak bir tehlike olarak algılanmasından kaynaklanmaktaydı.Ne var ki 11 Eylül günü terörizme küresel düzlemde haklı bir mücadeleyi yine küresel bir destekle başlatan ABD’nin, günümüzde Suriye’de “YPG’li iyi teröristleri” ile kol kola “IŞİD’li kötü teröristlere” karşı başlattığı savaş Macciavelli’nin Prens’ini kıskandıracak bir ironi olmalı.Amerikan Ordusu Doktrin Komutanlığınca yayınlanan “21’nci Yüzyılda Terörizm” başlıklı raporda terör örgütleri sınıflandırılırken “devlet destekli terör örgütleri” adı altında mücadele edilmesi gerekli yasa dışı bir yapılanmaya yer verilmiş olmasına karşın YPG’nin Pentagon nezdinde “fevkalade müsaadeye mazhar” konumu, ABD’nin terörizmle mücadelesinde samimiyeti adına inandırıcı ve ikna edici bir açıklamayı gerekliliğin de ötesinde zorunlu kılmaktadır.ABD’li subayların TSK’nın hava harekatını takiben helikopterlerle Karaçok’a giderek hasar tespiti çalışması yapmaları, Türkiye tarafından aranan teröristlerle aynı fotoğraf karesinde yer almaları yetmiyormuş gibi harekat sırasında “partnerleri arasında (YPG) can kayıpları olduğu” ve bundan “üzüntü duyduklarını” açıklamaları değil bardağı fıçıyı bile taşıracak bir sabır testi olmalı.İkinci Dünya Savaşı’nda Iwo Jima adasında nesillerin belleklerine kazınan bir fotoğrafla yüceltilen Amerikan bayrağının, YPG’li teröristlerin flamaları ile birlikte Suriye’de boy göstermesi, bu bayrağın onurunu korumakla görevli Pentagon ve Beyaz Saray’ı ne ölçüde rahatsız eder bilemeyiz ama dost bir ülke bayrağının bu duruma düşürülmüş olmasından elbette üzüntü duyarız.Bütün bu olumsuzluklar karşısında söylemlerde kalmamasını umduğumuz dostluk adına tüm iyi niyetimizle Fırat Kalkanı Harekatı sırasında TSK’nın talebine rağmen ABD ve Koalisyon Güçlerinin hava desteği vermekten niçin kaçındıklarını, ABD İHA’larının Suriye’de TSK’nın attığı her adımı niçin gözlemleme ihtiyacı duyduğunu soralım.ABD ve Koalisyon güçleri için temel hedef IŞİD’in Rakka’dan sökülüp atılması ise Suriye Ordusu’nun Palmira’da yer altı depolarındaki silah ve mühimmat stokları IŞİD tarafından onlarca konteyner’e yüklenip TIR’larla Rakka’ya taşınırken niçin müdahalede bulunulmadığını da sorumuza ekleyelim.Suriye ordusunun ihtiyaç duyduğu silahların muhaliflere karşı kullanılmak yerine Rakka’da YPG’ye karşı kullanılmak üzere IŞİD’e gitmesine göz yumulmuş olması bize her nedense 19 Ocak 1976 tarihinde ABD temsilciler meclisindeki bir soruşturmayı anımsattı.CIA’nın gizli çalışmalarına ilişkin başlatılan soruşturma sonrası yayınlanan PIKE raporunda Irak’lı Kürtler’den şöyle söz edilmekteydi; “…. Ne ABD Başkanı ne de Dr. Kissinger Kürtler için bir zaferi arzu etmektedirler. Onlar yalnızca, isyancıların Irak’ın kaynaklarını tüketmeye yetecek bir çatışmayı sürdürebileceklerinden emin olmayı ummaktadırlar.”Salih Müslim bu cümleyi çerçeveletip ofisinin duvarına asmak ister mi acaba?

Devamını Oku

Kral çıplak

4 Mayıs 2017

Kuramları yüzyıllardır geçerliliğini koruyan strateji gurusu Sun Tzu, Savaş Sanatı adlı kitabında “savaşlar meydanlardan önce karargahlarda kazanılır ya da kaybedilir” der.Sun Tzu’nun söz ettiği savaş kavramı yalnızca silahlı çatışma değil hemen her alanda yürütülen ikili ya da çok taraflı mücadeleler olarak algılandığında öngörü, planlama, gücün nerelerde ne zaman, kime karşı ve hangi ölçeklerde kullanılması gerekliliğinin önemi yadsınmaz bir açıklıkla ortaya çıkar.Çünkü yanlış kurgulanmış bir stratejiyi doğru da olsa taktik hamlelerle başarılı bir sonuca yönlendirmek çok zor olmanın ötesinde mümkün olmayabilir.Örneğin Türkiye’nin son derece yeri ve zamanında uygun kuvvet yapısı ile gerçekleştirdiği Fırat Kalkanı Harekatı doğru bir taktik hamle olmasına karşın başlangıçtaki hatalı Suriye stratejisinin günümüze yansıyan olumsuzluklarını tümüyle ortadan kaldıramamıştır.Rejime yönelik tehditleri ülkelerine yönelik tehditle özdeşleştiren Sovyet askeri doktrini ile SSCB’de eğitilerek yetişen subay/general kadrolarını gözardı ederek Suriye Ordusunun parçalanacağı ya da saf değiştireceği beklentisine bağlı olarak Esad / Baas rejiminin haftalar içinde çökeceği öngörüsüne dayalı Suriye politikası Fırat Kalkanı ve son olarak Karaçok’a yönelik taktik hamlelere karşın sorunlu kimliğini korumayı sürdürüyor.ABD’nin kimi çevrelerde sürpriz etkisi yaratan ancak ÖSO’nun eğit-donat sürecinden çekilmesi ve zaman içinde ÖSO’ya bağlı kimi gruplara güvensizlik olarak ortaya çıkan tutumunun PYD/YPG ile pek çok ayrı nedenle de olsa açık bir işbirliğine evrileceği, daha o günlerde sinyal vermeye başlamıştı.Fırat Kalkanı başladığında TSK’nın 20 km derinliği aşmaması gerektiğini seslendiren, El Bab’ın IŞİD’den temizlenmesinden sonra Menbiç’i koruma altına alan ABD’nin son olarak Kobani’de YPG’lilerle birlikte zırhlı araçlarıyla gövde gösterisine soyunması Suriye düğümünü daha da karmaşıklaştırmaktadır.ABD’nin bu hamlesine Rusya’nın Afrin’de askeri varlığını güçlendirerek karşılık vermesi, Kerkük’te IBKY bayraklarının gönderde yerini koruması, Barzani’nin bağımsızlık söylemleri, İsrail’in Vatikan Büyükelçisinin IBKY’nın bağımsızlık ilanını destekleyen açıklamaları, ABD Dışişleri ve Pentagon sözcülerinin “Türkiye’nin bölgedeki Amerikalı askerlerin hayatlarını tehlikeye attığı ve Türkiye sınırına bitişik bölgelerin harekat alanları kapsamına girdiği” söylemleri önümüzdeki sıcak günlerin habercisi kimliğinde.Bu koşullar altında gerçekleşecek Erdoğan-Trump görüşmesi çok önemli olmakla birlikte Başkanlığının ilk yüz gününde kamuoyu desteği yüzde kırklarda seyreden, seçim vaadlerini gerçekleştiremeyen Trump’ın elindeki en güçlü kartın Pentagon olması, Pentagon’un ise PYD konusunda değişmeyen katı tutumunun beklenti çıtasını düşürmesi sürpriz olmamalı.

Devamını Oku

Sorunlu bahar

27 Nisan 2017

“Her kışın yüreğinde bir bahar gizlidir.”İlkbahar yaşama sevincini arttıran yeniden diriliştir sanki. Meyve ağaçlarının usta bir ressamın fırçasından çıkmışçasına büründüğü pastel renkler, yorgun düşmüş ruhların yıkanarak arındığı bir coşku pınarına dönüşür baharla birlikte... Doğanın kendisini yenileyen diriliği taze umutlar olarak yansır tekdüze yaşamlarımıza... Derin bir nefes alır, doğadaki canlılık ve değişimin yaşamlarımıza da yansımasını dileriz...Ne var ki yaşamlarımıza sevinç ve coşku katan baharı, yaşamlara son vermek için bekleyen başkaları da vardır. Bizler baharın habercisi çiçekleri beklerken saklandıkları karanlıklardan çıkmak için ağaçların yapraklanmasını bekleyen başkaları...Çünkü ağaçların yapraklanması, PKK dağ kadrosu jargonunda eylem zamanının gelmesi ile eş anlamlıdır. Kış mevsiminde kar örtüsü altında hareket yetenekleri sınırlanan, yaprakları döküldüğü için ağaçların kendilerini gizleyen örtüsünden yararlanamayan terör örgütü mensupları için bahar; barış yerine şiddet, yaratıcılık yerine yıkıcılığın sahneleneceği bir zaman dilimini ifade eder.Zaman tüneliSon günlerde Güneydoğu’dan gelen haberler PKK’nın bahar sezonunu açmak istediğini gösteriyor olsa da zaman tünelinde sıkışıp kalmış görünen terör örgütü, güneşin her gün yeniden ve yine kendi koşulları ile doğduğunu unutmuşa benzemektedir.TSK’nın gayrı nizami harp alanında eğitimli, yetişmiş, çatışma deneyimli kadroları ile sahip oldukları yüksek teknolojili donanım, alanda sağladıkları zamanla sınırlı olmayan üstünlük ve anlık istihbarata dayalı reaksiyon süresinin son derece kısalmış olması PKK için artık ağaçların yapraklanmasının yeterli olmadığı, sona doğru yönlenen ancak yine de uzun bir sürecin başlangıcını işaret ediyor.Ancak, PKK gibi etnik milliyetçi, yığınsal kimlikli ve konjonktürel gelişmelere kolaylıkla adapte olabilen bir terör örgütünün eylemsellik güç ve yeteneği geniş ölçüde budansa dahi ana gövdesinin yeni organlar ve yeni taktikler üretebilme kapasitesi dikkatlerden uzak tutulmamalıdır.Silahlı mücadelesinde kesin bir askeri yengiye ulaşmasının mümkün olmadığını çok iyi bilen PKK için kazanmanın anlam ve göstergesi, gerilla taktikleri ile yürüttüğü eylemselliğin sürekliliğidir. Bu nedenle önümüzdeki sürecin, varlıklarının sonlanmadığını kanıtlama bağlamında kendileri açısından yüksek risk taşımayan hedeflere yönelik vur-kaç tarzında eylemlerle, tuzaklamalara eşlik etme olasılığı oldukça yüksek görünmektedir.Terörizmle mücadelenin sabır gerektiren, uzun süreçli ve kamuoyunun güçlü desteğini arkasına alması gereken temel özellikleri düşünüldüğünde, yaşanan hemen her eylem sonrası “istihbarat zafiyeti, eşgüdüm eksikliği” gibi şablonlarla başlatılan aceleci tartışma ve eleştirilerden kaçınılması gerektiğini anımsamamızda yarar görülmektedir.Kışın yüreğinde sakladığı baharı dilediğimizce yaşayabilmemiz için alanda yaşamları pahasına mücadele verenlerin morallerine bir katkı borcumuzun varlığını hiçbir zaman unutmamalıyız...

Devamını Oku

Spiral sarmal...

24 Nisan 2017

“Siyaset bilimciler güvenlik ikilemlerinden söz etmeye bayılır; Bir devletin kendisini daha güvenli hale getirmek üzere hareket ettiği, ama bunu yaparken diğer bir veya birden fazla devletin güvenliğini tehlikeye attığı ve bunun karşılığında onların da ilk devletin güvenliğini tehlikeye atan önlemlerle hasarı onarmaya çalıştığı durumlar...”John Lewis GaddisGaddis, Türkiye’de ‘Soğuk Savaş’ adıyla yayımlanan (YKY-2007) kitabında yukarıda verdiğimiz saptamasıyla Suriye özelinde Türk-ABD ilişkilerini yıllar öncesinden tanımlamış görünmektedir. Washington, Suriye’de kendi konumunu konsolide etmek, bu ülkeye ilişkin gelecek planlamalarını öznel çıkarları doğrultusunda gerçekleştirmek için Türkiye’nin güvenliğini tehlikeye atarken doğaldır ki Türkiye de karşı önlemler ve reflekslerle aldığı hasarları onarmaya, alması olası hasarları da engellemeye çalışmaktadır.Bir şekilde sonlanmaması halinde bu spiral sarmal ne yazık ki iki ülke arasında ilişkileri germeyi ve zehirlemeyi sürdürmektedir. ABD’nin bölgesel ve küresel hedefleri açısından stratejik önem derecesine sahip olmayan Suriye’nin, çok geniş bir yelpazeye yayılan Türkiye-ABD ilişkilerine hasar vermeyi sürdürüp sürdürmeyeceği ise Ankara’dan çok Washington’un tercihlerine göre şekillenecek görünmektedir.Çünkü PYD’nin, Suriye’de Türkiye sınırına bitişik bölgelerde oluşturduğu, birleşmesi Fırat Kalkanı ile kuzeyden kesilen koridorun kalıcı hale gelmesi ve bu defa Afrin-Menbiç üzerinden tamamlanması Türkiye açısından ‘beka önem derecesinde’ algılanmakla kalmamakta, en yetkili ağızlarca açıkça seslendirilmektedir.Ülkelerin ulusal çıkarlarını korumak için başvurdukları siyaset araçlarına ilişkin ABD kaynaklı matrislerde (Aşırı Taahhüde Girmiş Amerika-Harp Akademileri Komutanlığı Yayını) konu vatan savunmasına geldiğinde, menfaat yoğunluğu ‘beka’ önem derecesine yükselmekte ve başvurulacak siyaset vasıtaları askeri güç kullanımı hatta topyekun savaşa kadar uzanmaktadır.Pentagon’un ürettiği doktrinler arasında yer alan yaptırımların, varlığına yönelik bir tehdit ve tehlike karşısında başka ülkeler tarafından da kullanılmasının önünde bir engel bulunmaması gerektiğini en yakından ve en iyi bilecek olanlar bu öğretilerin sahipleri olsa gerektir.Türkiye’nin Suriye konusunda ABD ile ayrışan politika ve uygulamalarını, Washington’un iki ülke ilişkilerinin geleceği açısından bir de bu pencereden görerek değerlendirmesi beklenen Erdoğan-Trump görüşmesi öncesi kaçınılmaz bir konuma yükselmiş görünmektedir.

Devamını Oku