Babylon sanılandan daha iyi gidiyor

12 Kasım 2016

Geçtiğimiz hafta Babylon’a dair birkaç eleştirim olmuştu. Programa bir türlü ısınamadığımı belirtmiştim. Aslında Babylon ile konser adabını öğrenen, iyi müziğin dinleyicisinde nasıl bir etki yarattığına yine orada şahit olan kuşaktan geliyorum. O yüzden bazen karşılaştığım aksaklıklara çok dışarıdan bakamayabiliyorum. Babylon ve Pozitif’in kurucularından Ahmet Uluğ ile bakış açımın ne kadar doğru ya da yanlış olduğunu, yani son dönem Babylon’unu konuştuk...Babylon’un Beyoğlu’nu bırakıp, Bomontiada’ya geçmesi çok riskli görülüyordu… Ama tam tersine bir durum işledi ve sanılanın aksine Bomontiada bir çekim merkezine dönüştü. Bunu neye bağlıyorsunuz?Beyoğlu’nun zayıfladığını ve kendini tükettiğini görmedik, yaşadık. Onun içindeydik. 15 yıldır orada olduğumuz için Babylon’un da artık yenilenmesi gerekiyordu. Yeni mekan ile yüzde 50 kapasite arttı. Backstage ve fuaye alanı artık daha düzgün. Şu an memnunuz, sıkıntımız yok. Beyoğlu’nu özlüyoruz, dönmenin yollarına bakıyoruz. Beyoğlu’ndan vazgeçmedik.Orada bir çalışma da başlamadı…Hayır… Biraz daha hayal kurmaya izin veren bir ortam olsa başlayacak. Şu an herkes gibi biz de biraz bekleme ve var olma çabasındayız.Mekan yüzde 70 dolmak zorundaBu seneki programı yenilikçi bulmadığımı geçtiğimiz hafta bu köşeye taşıdım. Seyircinin sahnede görmek istediği isimler tamamen değişti mi?Her bakış açısına değer veririz. Biz bir vakıf değiliz. Neresinden bakarsan bak, ticari bir işletmeyiz. Yılın sonunda hesabımızın tutması gerekiyor. Aslında hiç düşündüğün gibi değil, geçen yıla göre bu yıl açıldığımızdan beri çok iyi gidiyoruz. Çoğu konserin biletleri bitiyor. Bu da insanların neleri talep edip, neler istediğini gösteriyor. Zaten çok fazla seçeneğimiz de yok, buraya gelebilecek sanatçılar açısından. Kapasitenin iki kat arttığı yeni Babylon’daki en önemli kriterimiz, yüzde 100 dolu olmak.Neden biz hala Jay Jay Johanson’ı programlarda görüyoruz?Babylon’da ilk kez çıkıyor. Salı akşamına genelde program koymuyoruz. Buna rağmen Salı akşamı mekanı tamamen o sanatçı doldurabiliyorsa, bunda da ters bir şey görmüyorum. 17 senedir Babylon var ve 17 senedir senin yazdığın program kritiği hep geliyor. Ama mesele şu ki cesur bir şey yaptığımız zaman, ki bu sene ve geçen sene bunu biraz frenledim, çünkü kapasite büyüdü. Babylon cesur bir şey yaptığı zaman da ‘Nerede bu insanlar?’ diye ben soruyorum. Müzik çok iyi ama içerisi boş kalıyorsa, o daha tehlikeli bizim açımızdan. Bir başarısızlık bir sonraki iyi işin önünü kesebiliyor. Dolayısıyla alternatif bir şey yapacaksan bile Babylon’da yüzde 70 doluluğu mutlaka yakalaman gerekiyor. İyi bir şey yapıp içerisi boş kaldığında o zaman biz yalnız bırakıldığımızı hissediyoruz. Bu da çok oldu. Aslında bilet satışı aynı kitleler arasında dönüyor. Ama biz o çevreyi çoğaltmak istiyoruz. Üç sene öncesinin Babylon’unun ekim-kasım-aralık programlarında 12 yabancı grup görürken, şimdi 30 yabancı grup var. İlk 12 değil, diğer 12 gözüne çarpıyor. Cesur ve bir takım hasta müzik severleri tatmin edecek kurşunları doğru zamanda doğru şekilde sıkmaya çalışıyoruz.Biraz daha temkinli davranmak zorundayızMüziğe fazlası ile duygusal mı bakıyoruz?Ben de yüzde yüz tatmin değilim. Babylon sahnesine acayip yakışacak çok çok iyi müzisyenler var. Onu getirip karşılığını alamadığın zaman bu bir sonraki adımını etkiliyor. Bu kadar konser iptallerinin olduğu bir dönemde şu an birazcık daha temkinli, akıllı olmak şart.Peki, Volkswagen Arena’da açıklanacak yeni isimler var mı?Orası için de bir çalışma içerisindeyiz. Sonuçta yaptığın işin karşılığı olması gerekiyor. Babylon’da bir konseri boş gördüğümde hiçbir zaman para kaybettiğimi düşünmem. O anda bir üzüntü oluyorsa, işin kendi dinamiğinin sekteye uğramasından dolayı bir üzüntü yaşarım. Dolayısıyla VW Arena’da da bir şey yapılacaksa hesabının tutması gerekiyor. Mesela Arcade Fire’ı burada görmek istiyorsan eğer, 500 TL bilet parasını vermeye hazır olman gerekiyor. Hem onu istiyorum, hem de 100 TL’ye konsere gitmek istiyorum diyorsan, o grubu Türkiye’ye getirme gibi bir şansımız yok. Bizim ekip de şahlanıp uçmak istiyor ama şu devirde cepten yiyemezsiniz.Gençler Oscar and the Wolf’u seviyorGençlerin idolleri değişti. Peki, akım yaratacak sanatçılar kalmadı mı artık?Gençlerin idolleri değil, gençler değişti. Gençler bir parça ünlenen sanatçıları takip ediyor. Çok çabuk tüketiyorlar. Oscar and The Wolf gençlerin sevdiği isimlerden ama buna benzer ikinci ya da üçüncü isim yok. Her ay üç tane böyle konser verebileceğimiz, gençleri heyecanla Babylon’a taşıyacağımız grup var mı deseniz, bilmiyorum ben.Şu an yabancı sanatçıları Türkiye’ye getirmek, eskisinden daha mı zor?Hayır, o kadar da kötü bir dönemde değiliz. Biz hep zorluk çektik. Üç senede bir kriz yaşarız. Ama geçiyor. Gençlerin işi biraz daha zor. Ama biz öyle yaşamıyoruz. Biz sanki her şey çok normalmiş gibi planlarımızı ve programlarımızı yapıyoruz. Hala Arcade Fire’ı yapmak için elimizden geleni yapıyoruz. Ya da o tip bir ismi… Ama onu yaparken B planı yapıyoruz. Eskiden ikinci planımız hiç olmazdı.Ayaktaki konserde herkes konuşurSeyirci konserlerde neden sizce fazlasıyla konuşuyor?Ayaktaki konserde herkes konuşuyor. Cemal Reşit Rey’e gittiğiniz zaman oturduğunuzda kimse konuşmuyor. O da konserine bağlı. Oscar and The Wolf mesela popüler kültürün parçası olarak gelinen bir konser. Dolayısıyla orada konuşmak, dolaşmak enteresan kaçmaz. Öte yandan Alpha Blondy’i dinlemeye sosyal bir dürtü, lifestyle ya da orada gözükmek için gitmezsin. Sadece o sanatçıyı dinlemektir derdin. Arada fark var. Ama evet dünyanın her yerinde konserlerde konuşuluyor, Türkiye’de biraz daha fazla konuşuluyor.Müziğin bu kadar önemli olduğu bir evde çocuklarınız neler dinliyor?Çocuklarıma ‘Ben şunu dinliyorum, siz de şunu dinlemek zorundasınız’ı dayatmadım. Öyle olmadığı için de onlar kendi zevklerini buldu. Çocuklarımla şunu öğrendim, eskiden Power Fm dinlemez ve sevmezdim. Onlar sayesinde ben de dinlemeye başladım. Bu da şu anki işime çok faydalı oldu. Her şarkı da hit olmuyor. Bir kısmı evet çok kötü parçalar ama Power’ın çaldığı çok iyi şarkılar da var. Çocuklar sayesinde popüler kültür ile barıştım. Oğlum dupstep, hip hop, kızım ise girly pop şarkıları dinliyor.Türkiye müzik konusunda yaratıcı değilÜç yıl içerisindeki müzik trendlerine baktığınız zaman neler görüyorsunuz? Mesela elektronik müzik daha da yükselişe geçecek mi?Dünya fakirleşiyor, prodüksiyon pahalaşıyor. Dolayısıyla bir takım elektronik müzik işleri yapmak daha kolay oluyor. DJ’ler her zaman işini yapıyor. İyi albüm eskisi kadar çıkmayacak ve çıkmıyor. 70’lerde aranje diye bir şey vardı. Stüdyoda günlerce vakit geçiriyorlardı. Prodüktör ve aranje tamamen ayrıydı. İyi bütçeler ile güzel albümler çıkıyordu. Şimdi albümlerin arkasında o kadar büyük bir dünya yok. Dolayısıyla nitelikli ve kaliteli albüm daha az çıkıyor. Müzik sevenler için akustik ya da ruha dokunan müzik hiçbir zaman ölmeyecek. Türkiye müzik konusunda artık çok yaratıcı ve üretken değil. Hala Athena, Duman, Teoman, Şebnem Ferah diyoruz. Onlardan sonra yıldız isim yok. Pop konusunda da yeni bir akım ve devinim yaratan isim yok.Yeni projeler olacak mı?Çok fazla konser iptal oldu. Onların bedeli büyük. Ayakta kaldıysak güçlü bir yapıya sahip olduğumuzdan. O yüzden şu an elimizdeki konserlere odaklanıyoruz ve en iyisini çıkarmaya çalışıyoruz.Programa çok karışır mısınız?Kendi projelerimde line up’a çoktan daha fazla karışırım. One Love’da karışmıyorum ama Cappadox, Akbank Caz ve Babylon’da karışıyorum. Bizim ekip uçmaya hazır. Ama hesabın iyi tutması ve ayakta kalmaya ihtiyacımız var.

Devamını Oku

Tutku dolu müzik sahneleri

5 Kasım 2016

Geçtiğimiz gün bir konser çıkışı yıllardır konserlere giden, sahne arkasında röportajlar yapan, hatta bir dönem müzik dergisi yapan arkadaşlarımla aynı masada toplandık. Geçmiş festivallerin enerjilerinden, nasıl tutkuyla bir röportajın arkasından koştuğumuzu, müzik ile oluşan anılarımızın artık çok daha değerli olduğuna kanaat getirdik. Yeni nesil bizden çok daha ‘cool’. Konserlerde sırılsıklam olana kadar dans etmek yerine sağa sola bakmayı tercih ediyor. Yeni şarkılar keşfetmeyi Spotify ya da Youtube kanallarına bırakıyor. Araştırmak onlar için galiba külfet belki de zamanları bizimkinden çok daha değerli... Sanki o tutku dolu festivaller dönemi bir daha olmayacakmış gibi hissetsem de umudumu bir türlü kıramıyorum. Koca bir ergen olmamdan kaynaklı da olabilir bu durum! O zaman elimizdeki konser mekanlarını ne kadar iyi değerlendiriyoruz ona bir bakalım...Ahali kavramını hayatımıza sokan Babylon, köklerinden biraz kopuyormuş gibi geliyor. Bu yıl oldukça vasat ve kolaycılığa kaçan bir program ile karşımıza çıktılar. Mesela daha Babylon’da sezonu açıp bir konser izlemişliğim yok. Jay Jay Johanson ve Kabus Kerim içeren mekan programlarından gerçekten sıkıldık... Biliyorum buradan yazması kolay ama Babylon’un yenilikçi tavrı değil miydi hep hayran kaldığımız. Ama konumlandığı bomontiada’da enteresan ya da olması gereken bir kültür etkileşimi söz konusu. Oradaki restoranları bir gün iş çıkışı ya da bir Pazar kahvaltısında deneyimlemenizi öneririm. Yan masanızda aklınızı açacak bir sohbetin içine aniden dahil olacağınız kesin.Kolektif bir birleşimGeçtiğimiz gün de Zorlu PSM’deki aynı anda üç mekanda birden performansın olduğu bir güne şahit oldum. Önce ana sahnedeki Kadebostany konserine uğradım. Müziği pek benim tarzım değil, ama karşımdaki kalabalık beni şaşırttı. Bu tarz ana akım olmayan ama çok ciddi hayranları bulunan grupları Türkiye’ye getiren organizatörler net karlı çıkıyor o işten. Hatırlatırım Chet Faker ve Oscar and The Wolf gibi iki isim İstanbul’da çaldıkları mekanları tamamen doldurmuş, karşılarındaki kalabalığa onlar da şaşırmıştı. Konserin yarısından çıkıp drama sahnesindeki Fenesz konserine geçtim. Fenesz, seslerle adeta bir sanat eseri ortaya çıkartıyor. Zaten onun elektronik müziğinin sırrı da bu. O müziği tanımlamak ve üzerine hayaller kurmak da size kalıyor. Bu konser sonrası saat 03.00’a kadar açık olan Studio kısmına uğradım. Dans etmek için Zorlu ideal bir mekan yaratmış. Buraya dair tek sıkıntı, Studio’dan çıkar çıkmaz sizi karşılayan tipik bir AVM dizaynı... Evet, Zorlu PSM zaten bir AVM’nin içinde ama Studio’dan çıktıktan sonra biraz daha sokak izlenimi veren bir mekan içi tasarımı daha güzel yapmaz mıydı alanı?Anadolu yakası için de önerilerim var. Bant dergisinin ekibinin açtığı Kadıköy’deki Havuz’a mutlaka uğramanızı tavsiye ederim. Mekan tam anlamıyla kültür sanat mabedi haline gelmiş durumda. Havuz’da her an karşınıza enteresan bir konser etkinliği çıkabilir. Kolektif ruh ile bir araya gelmek her zaman ilham vericidir. Yılların değişmeyen Peyote’sini de es geçmemek lazım. Teras katında müzikler hala çok güzel, orta katta da keşfetmenizi bekleyen müzisyenler sahne alıyor. İlk aşkımız Taksim’i unutmamak lazım!

Devamını Oku

Yaşlanan bir rockstar gibiyim

30 Ekim 2016

Günümüz elektronik ve ambians müziğinin en yenilikçi isimlerinden Christian Fennesz 4 Kasım akşamı Zorlu PSM Drama Sahnesi’nde olacak. Fennesz 1990’ların başlarında Viyana tekno sahnesini yaratan isimlerden biri... Sadece gitar ve laptop ile tek başına sahneye çıkması ile nam saldı. Ayrıca birçok elektronik müzik yapan isme de ilham oldu. Şu an turnede olan Fennesz ile kısa bir röportaj gerçekleştirdik...Dünden bugüne doğup büyüdüğünüz şehir Viyana’nın size ilhamı nasıl oldu?Viyana beni o kadar çok etkilemedi. Güzel ve sakin bir şehir; ama ilhamımı başka şeylerden ve yerlerden alıyorum. Şehirler genellikle ilham vermiyor bana.Son dönemde hangi sesler ya da enstrüman ilginizi çekiyor?Aslında hala aynı benim için her şey. Gitar ve synthesizer ile sahne alıyorum. Müziklerimi de bu iki enstrüman üzerinden yaratıyorum.Jim O’Rourke ile yaptığınız çalışmada sesleri başka bir boyutta bize sunuyorsunuz. Aranızdaki etkileşim nasıldı?Bu albüm, Jim ile Japonya’daki turnemizden canlı kayıtlardan oluşuyor. Bu kayıtlar üzerine Jim’in Tokyo’daki stüdyosunda çalıştık. Jim 2005 yılından beri Japonya’da yaşıyor ve ülkeyi asla terk etmiyor. Onunla ne zaman çalışmak istesem kesinlikle Tokyo’ya gitmek zorundayım.İstanbul’da konser vermek size ne ifade ediyor?İstanbul’da birkaç kez çaldım. Bu, Türkiye’deki ilk seferim değil. Daha yeni Kapadokya’da çaldım ve muhteşemdi. İstanbul’da çalmayı seviyorum. Muhteşem seyirci, etkileyici bir şehir. Tekrar gelmek için bekliyorum.Her müzik elektroniğe dönüşüyorHerbir albümünüz birbirinden farklı... Özellikle mi bunu tercih ediyorsunuz? Risk almak sizin müziğinizin temelini mi oluşturuyor?Aslında emin değilim. Yeni bir alan keşfetmek için her zaman hevesliyim; ama yaptığım hep aynı yere kök salmak sanırım. Risk almıyorum, öyle gözüküyor olabilir dinleyici açısından.Son dönemde elektronik müzik yapan müzisyenler rock star gibi... Peki size göre dinleyici elektronik müzikte yeniliğe açık mı?Bilmiyorum. Muhtemelen herhangi başka bir yer gibi. İlk olarak öncüler vardı, sonraki jenerasyon para kazandı ve ardından da tüketim geldi. Her janrada ilginç müzisyenler ve yenilikçiler var. Bugün her bir albüm, bilgisayara giriyor bir noktada ve her müzik, elektronik müzik haline dönüşüyor.Şarkıları yaratım sürecinde birer kompozisyon gibi mi düşünüyorsunuz yoksa doğaçlama mı ortaya çıkıyor?Her ikisi de olabilir. Eğer yaklaşım kompoziyon ağırlıklıysa mikste emprovize oluyor. Eğer emprovizeyse mikste kompozisyon oluyor.Dinleyiciler aptal değildirŞarkılarınızı dinlerken siz neler hissediyorsunuz? Hipnotik bir etki mi yoksa melankoli mi?Umarım ikisi de! Olmasını istediğim de bu. İtiraf etmem gerekirse eğer kaydı bitirdiğimde neredeyse bir daha hiç dönüp dinlemiyorum.Sahnede nasıl bir adam oluyorsunuz?Yaşlanan bir rockstar.90’lı yıllarda sadece laptop ve gitar ile performans yapan bir müzisyen oldukça garip karşılanırdı. Şimdi ise çok normal. Sizce izleyicinin müzikal evrimi nasıl oldu?İzleyici her zaman gelişiyor. Dinleyiciler aptal değil. Dinleyicinin bu tutumuna da minnettarım. Bazı insanlar bunu unutma eğiliminde. Daimi bir gelişim olduğunu es geçiyorlar hatta.Bugünlerde neler dinliyorsunuz?Dürüst olmak gerekirse çok fazla müzik dinleyemiyorum. Dinlersem de eski şeyler genellikle. Johan Sebastian Bach, Wes Montgomery, Miles Davis. Biraz Bossa Nova, 80’ler pop, eski Brian Eno şarkıları gibi...

Devamını Oku

Kasım ayında hangi konserlere gidilir?

30 Ekim 2016

Sezon bu yıl bir ay erteleme ile Ekim ayı itibariyle başladı. Kasım’da ise daha da alevlenmeye başladı... Kasım ayı ajandama baktığım zaman şimdiden önümde gitmeyi bekleyen bir sdolu etkinlik gözüküyor. Müzik adına dolu dolu bir aya giriyoruz. Kendi ajandamdan yola çıkarak “gözden kaçmasın” dediğim etkinlikler...4 Kasım: Zorlu PSM’nin Drama Sahnesi’nde Avusturya’nın deneysel müzik sahnesine armağanı Fennesz var. Fennesz, zorlu ama bir o kadar da ihtişamlı bir müzik ziyafeti sunacak. Gitar tabanlı müziği adeta soyut bir dünyanın içinde yolculuğa çıkarıyor. 90’ların Viyana tekno müzik sahnesinin yaratıcılarından biri olarak da gösterilen sanatçı, bu özel performansını kaçırmayın derim.8 Kasım: Müzik belgesellerine özel bir ilginiz varsa eğer eğlenceli bir deneyim sizi bekliyor. Zorlu PSM’nin Skylounge’ında Londra menşeili folk rock grubu Mumford and Sons’ın Güney Afrika’da verdiği unutulmaz konserinin belgeseli “Live From South Africa: Dust and Thunder”ı dünya ile aynı anda izleme şansını yakalayacaksınız. Grubun, özellikle Baaba Maal ile gerçekleştirdiği performansı hayranlıkla izleyeceğiniz kesin. 3C1M’in katkılarıyla konser havasında gösterilecek filmin öncesi ve sonrasında ise Radyo Eksen DJ’leri kabinin başında olacak.11 Kasım: Bu konser açıklandığından beri büyük bir heyecanla gün sayıyorum... Almanya’nın elektronik müzik dehaları Moderat, Zorlu PSM sahnesinde olacak. Son albümleri ‘Moderat III’ ile elektronik müziğin basite indirgenmemesi gerektiğini, kafa yorulunca nasıl muazzam eserlerinin ortaya çıkabileceğini bir kez daha gösterdiler. 2014 yılında One Love Festivali kapsamında izlemiştik, şimdi ise kariyerinin doruklarındalar, kaçmaz!15 Kasım: Bütün yaz muhakkak bir yerlerde duyduğunuz Drinkee şarkısının yaratıcıları, müthiş cool ikili Sofi Tukker ertelenen İstanbul konseri sonrası, hayranlarını üzmedi ve bir kez daha gelmeyi kabul etti. Babylon sahnesine çıkacak olan New Yorklu ikili, bir saniye bile yerinizde duramayacağınız özel bir performansa imza atacak. Egzotik jungle pop türünde şarkılar yaparken doyumsuz bir dans deneyimi de sunuyorlar.17 Kasım: Efsane sesleri ağırlmakta üstüne olmayan Babylon bu kez reggae türünün kült ismi Alpha Blondy’e kapılarını açıyor. Fransızca ve Dyula dillerini harmanladığı şarkıları ile tabii ki özgürlükten, mutluluktan, eşitlik ve kardeşlikten bahsediyor. İyi müzikle dans etmenin zevkine varmak isteyenler için güzel bir tercih olacaktır.25 Kasım: Bu aralar takıntım olan deneysel müzik yapan müzisyenleri bir bir ülkemize getiren organizatörler ve buraya gelmeyi kabul eden sanatçılara selam olsun... Salon’da Avusturya’nın mühim müzisyenlerinden biri olan Dorian Concept, var. Viyana’da birkaç kere izleme şansım oldu ve her seferinde farklı bir deneyim yaşamış gibi hissettim. Kendi tabiriyle “kendi kendini sample’layan, otodidakt bir caz müzisyen.” Red Bull Music Academy sanatçılarından biri olan Dorian Concept’in müziği elektronikten hip-hop’a, funk’tan caza uzanan bir seçki sunuyor.

Devamını Oku

Bazı filmler müzikleri ile etkiler

22 Ekim 2016

Bazı filmlerin soundtrack’leri o kadar etkilidir ki üzerinden seneler geçse bile hala o şarkıları dinlersiniz. Geçtiğimiz Filmekimi kapsamında izlediğim American Honey’nin de soundtrack’leri aynı etkiyi sağlıyordu. Hatta Spotify’a göre festival sırasında da izleyici en çok American Honey filminin müziklerini dinlemiş. Andrea Arnold’ın yönettiği Sasha Lane ve Shia LaBeouf’un başrolündeki filmde rap müziğin günümüzde ne kadar baskın ve etkili olduğuna tanık oluyorsunuz. Arnold’ın yarattığı ya da gerçekliğin yansıması olan dünyada müziğin hayata etkisi de görülüyor. Bir bakıma filmde çalan şarkılar da karşımızdaki gençlerin ruh halini bize gösteriyor. Filmde Amerika’nın gelir seviyesi yüksek ya da düşük eyaletlerinde dolaşırken müziğin sınıf ve cinsiyet ayırt etmediğine de şahit oluyorsunuz. Mesela Amerika’daki neredeyse her evde Rihanna’yı duyabiliyorsunuz.Soundtrack’teki en büyük keşfim Raury oldu. Filmin en can alıcı sahnesinde sanatçının God’s Whisper şarkısı yankılanmaya başladı. Şarkının sözlerinde bir kurtarıcıdan bahsediyor, Afrika ritimlerinin arasında. Bilirsiniz, Afrika kıtasında davul ritimleri kalp ateşlerini simgeler. Ve bu şarkıda da bu baskın şekilde hissediliyor. Kafanızda “Bu çocukların değişime ihtiyacı var mı?” sorusu yankılanırken şarkı sözleri ile size bir kapı aralıyor. Sokağa çıkıp siz de o kalabalıkların içine girmek istiyorsunuz. Aynı zamanda soundtrack’lerden birinin Mazzy Star’ın mükemmel şarkısı ‘Fade Into You’nun olması, filmin müzikleri için ciddi bir mesai harcandığının kanıtı. American Honey, hikayesi dışında müzikleri ile de Z kuşağının kültürel anlamda ne durumda olduğunu bize anlatıyor gibi...Ustaca kullanılmış şarkılarFilmlerinde müziği ustaca kullanan yönetmenlerden biri de hiç şüphesiz, Xavier Dolan. Dolan’ın bence en sıkıcı filmlerinden olan ‘Alt Tarafı Dünyanın Sonu’nda bile yine ustaca bir müzik kullanımı var. Uzun zaman sonra bir filmde Blink 182 duymak oldukça şaşırtıcıydı. Dolan, Adele’in Hello klibini de yönetti. Kanadalı yönetmenin filmlerinde klip izlenimi veren birçok sahneye tanık olabiliyorsunuz. Mesela Mommy filminin kırılma sahnesinde Oasis’in Wonderwall şarkısını kullanır. Bu tavrına her zaman şu açıdan bakıyorum; filmle gizli bir samimiyet kurmanızı sağlayanlardan etkenlerden biri Dolan’ın kendi kuşağını büyüten şarkılara yer vermesi.Türk yönetmenlerden ise Fatih Akın ve Ferzan Özpetek müzik kullanımı bakımından oldukça usta. İki isim de yurt dışında yaşadığı için midir bilinmez, filmlerinde kullandıkları Türkçe şarkılar adeta bir keşif gibi... Akın’ın vakti zamanında DJ’lik ile yapması müzik kulağının ne kadar iyi olduğunun kanıtı... Özpetek de çoğu filminde Sezen Aksu’nun kült parçaları yerine, gizli köşelerde kalmış şarkılarını tercih ediyor.Haneke’nin Amour filminde şu replik geçer “Filmi hatırlamıyorum ama nasıl hissettirdiğini hatırlıyorum.” Film müziklerinin bıraktığı iz biraz da böyle...

Devamını Oku

Teoman eski ruhuna dönüyor

15 Ekim 2016

İlk satın aldığım albümü hatırlamıyorum ama ilk gittiğim konserin bileti hâlâ duruyor; Rumeli Hisarı’nda izlediğim Teoman. Şahane bir akustiği vardı mekanın. 90’ların sonu, 2000’lerin başıydı ve Teoman müthiş bir sanatsal üretim içerisindeydi. Yazdığı şarkılar, çektiği klipler, konserleri, gece dışarı çıkışları, verdiği röportajlar hemen hemen hepsi dikkat çekiciydi. Tek düzelik hakim değildi müzik dünyamızda. Biz o dönemin ergenleri için yapılan her müzik de zihin açıcıydı. Ardından müziğin kısır döngülere maruz kaldığı 2010’lara vardık. Bu durum, her sanatçı gibi sanki Teoman’ı da vurdu. Sanatçının müzikal devinimini bu köşede iki satırla anlatamayacağıma göre, geçtiğimiz gece gerçekleştirdiği Harbiye Açıkhava sahnesinden anekdotlar...- Teoman’ın onlarca konserine şahit oldum. Son üç yıldır verdiği konserlere katlanamıyordum. Ama yine de büyük sabırla gidiyordum. Çünkü bağırarak şarkı söylemek için konserleri tercih edenlerdenim. Büyük bir sabır örneği gösterip; “Evet, sonunda güzel bir Teoman konserine denk geleceğim” umudum bir türlü kaybolmadı. En son Teoman’ı Mart ayında Zorlu PSM’de izlemiştim ve dayanamayıp konserin yarısında çıkmıştım. Haklı sebeplerim vardı. Teoman, mızıka ve akustik gitar ile sahneye çıktığında sönük bir performans sunuyor. Ve sabrım sonuç verdi. Yıllar önceki enerjisini yansıttığı Teoman konserine sonunda denk geldim.- Malumunuz Harbiye Açıkhava sahnesi tadilata gireceği için bir bakıma kapanış konserleri yapılıyor. Teoman da ‘Best Of’ adını verdiği konseri ile geçtiğimiz gece Açıkhava sahnesinde bizi karşıladı. “Açıkhava için 30 bin harcadı, 10 dansçı çıktı, 5 kıyafet değiştirdi” haberlerine maruz kalmadan, Ekim soğuğuna rağmen tıklım tıklım doldurmuştu mekanı.- Cihangir’de bir kafede yan masanızda oturan standart adam Teoman, Açıkhava sahnesinde rock star’a dönüşüyor. Klişeler bazen ne kadar gerçek, geçtiğimiz gece de bir kez daha bunu bize kanıtladı. Sahneye zorunluluktan çıkmamış gibiydi. Bu şarkı söyleyişine yansıyordu. Bir parti veriyordu, biz de davetlileriydik.- Uzun zaman sonra sahnede ‘O’ ve ‘Kardelen’ şarkılarını duymanın hazzını anlatamam. Daha çok eski albümlerden şarkılar söylemeli...- Birçok müzisyenin es geçtiği ‘intro’ ile başlayan konserleri daha çok görmek istiyoruz. Teoman bunu es geçmemişti ve ‘Gemiler’ intro’su ile hayranlarını selamladı.- Teoman, şarkılarının sonunda bağırarak garip bir ses oyunu yapıyor. Bence artık yapmamalı! Sesi ne yazık ki o kadar yükseğe çıkamıyor ve biz dinleyicilerin kulaklarına ufak çaplı bir ağrı saplanıyor.- LED ekranlara yansıtılan konser görüntülerinin siyah beyaz olması da konsere ayrı bir kreatif hava vermişti.- Seyirciyle daha fazla konuşmalı. Geçtiğimiz geceki konserin en güzel anlarından biri de hayranlarıyla arasındaki dialogtu.- Teoman sahnesinin yıldız müzisyenleri ise hiç şüphesiz gitarist Tolga Akyıldız ve saksafondaki Toygun Sözen’di. Tolga genç bir gitarist olmasına rağmen usta bir çalma tekniğine sahip. Adını ilerleyen senelerde daha sık duyuracak gibi... Toygun ise üç şarkıda karşımıza çıktı. Seyirci onu sahnede daha çok görmek istiyor.- Bir sonuca bağlamam gerekirse Teoman, geçtiğimiz gece her ne yaptıysa bunu devam ettirmeli. Etkisinden çıkamadığımız, uzun zamandır hasret kaldığımız bir Teoman konserine denk geldik. Bazı müzisyenlerin neden kült olarak kalacağını konserler en güzel şekilde göstermiyor mu?

Devamını Oku

Ön yargıları Viyana’da kıracaklar

1 Ekim 2016

Özen Yula’nın yazdığı Bakarsın Bulutlar Gider, Kasım ayında hem Türkçe hem de Almanca olarak Viyana’da bulunan Werk X-Eldorado tiyatrosunda sahneye konulacak. Oyunu yönetmen Ülkü Akbaba ve başrol oyuncuları Kenan Ece-Zeynep Burkaç ile Viyana’da konuştuk.Viyana’nın en işlek sokaklarından biri olan birinci bölgedeki Petersplatz’ın önündeyim. Şehir bir önceki yüzyılda donmuş gibi... Turistler, iş çıkışı kahvesini içenler, öğrenciler bir yerden bir yere gidiyor. Buna rağmen kimse koşmuyor, kimse bağırmıyor, şehrin en işlek caddesi tüm sakinliği ile güne devam ediyor. Birazdan Kenan Ece, Zeynep Buyraç ve Ülkü Akbaba ile buluşup “Bakarsın Bulutlar Gider” ya da Almanca adıyla “Du Schaust, Und Die Wolken Ziehen” oyunu üzerine konuşacağız. Şu birey olma üzerine, bazen dış görünüşün nasıl kafamızda ön yargılar yarattığına dair söyleyeceklerimiz olacak. Ama öncelikle Özen Yula’nın kaleminin ne kadar evrensel olduğunu belirtiyoruz. İşte Viyana’da Almanca oynanacak olan Bakarsan Bulutlar Gider’in sahneye konma süreci...Neden bu oyunu sahnelemeyi tercih ettiniz?Ülkü Akbaba: Özen’e yeni bir oyunu olup olmadığını sordum. Ve bu oyunu seyrettim ve beğendim. Oyun bir yerlerime dokundu ve bu oyunu Viyana’da farklı bir yorumla ben de yapmak istediğimi belirttim. Ardından Zeynep Burgaç’a önerimi götürdüm. Daha sonra Kenan Ece ile görüştük. Kendisinin Almanca bilmesi şans oldu. Türkiye’de oynadığı gibi Almanya’da da oynamayı kabul etti. Bu yolda ikisi ile güzel adımlarla yürüyoruz. İlk proje olduğu için ilgi büyük. Dil demek yaşam felsefesi ve hareket demek. Bu da oyuna yansıyacak.Viyana’da olmasının özel bir nedeni var mı?Ülkü A: Viyana’nın göbeğinde çağdaş bir Türk yazarı Özen Yula’nın oyununu Bakarsın Bulutlar Gider’i Avusturya seyirci ile Almanca buluşturuyoruz. Bunu yapmamızın nedenlerden biri Türkiye’nin kültürünün ne kadar geniş olduğunu göstermek. Türkiye’nin yazarı, çizeri, oyuncusu da var. Farklı bir yorum da getiriyoruz. Evrensel tiyatro dilini kullanırken Avusturya’nın muhafazakar çevresine de köprü kurmak istiyoruz ki derdimizi anlatabilelim.Almanca oynamak bir iddiaSiz oyunun Türkçesini izlemiş miydiniz?Zeynep Buyraç: İzlemedim. Bu oyuna çok inandım. Şu an sahneleniş şekli olarak, bu oyunu çok doğru buluyorum. Başörtülü insanların da sahnede gözükmesi gerekiyor. Arka planda değil başrolde hem de…Almancanıza güveniyor muydunuz? Rolü bir de Almanca oynayacak olmak riskli gelmedi mi size?Kenan Ece: Avusturya Lisesi’nden 2000 yılında mezun oldum. Sonra Amerika’ya gittim. 16 yıldır Almanca konuşmuyordum. Bu dili yaptığım meslekle bir araya getirmek beni heyecanlandırdı. Korkuttu da aynı zamanda. Sahneye çıkıp oyunu Almanca oynamak zor ama oluyor. Ezber Türkçede olduğundan daha yavaş ilerliyor ama bu zorluğu sevdim. Kendi çıtamı yükseltmemi sağlıyor. Dilin dışında role hazırlanmak da bir süreçti. Almanca oynuyordum ama Almanca nasıl bir adamı oynuyordum. Türkiye’de adamın tüm karakteri dilden çıkmıştı. Şimdi bu adamı başka yerden bulup Avusturya seyircisine derdimi anlatmam gerekiyordu. Bu yüzden farklı bir yol aramam gerekiyordu. Almanca oyun oynamak yeniden öğrenmek ve mesleki anlamda bir iddia koymak gibi benim için...Her şeyi göze aldımMesleki kariyerinizde bu oyunu nasıl bir noktaya koyuyorsunuz?Kenan E: Çok şanslı buluyorum ve şükrediyorum. Bu oyunu çok severek oynadım. Benim de bağlantım olan bir yer Viyana’ya geri dönüp, bu oyunu hem Almanca hem de Türkçe oynamak benim için önemli. İnsanlara bir takım duyguları hatırlatmak da mutluluk verici.Dizi sezonunun başladığı vakitte siz Viyana’da tiyatrodasınız. Bu da mesleki anlamda bir iddia değil mi?Kenan E: Her şeyi göze aldım. Bu oyunu bir de Almanca oynamak, çok cazip geldi. Sezona diziyle başlamak yerine bu oyunla başlıyorum. Umarım adıma hayırlı olur. Ayrıca Taksim Hold’Em filmini çektik, yakında o vizyona girecek.İnsan hikayeleri her yerde aynıBu oyunun tiratları da çok önemli. Almancaya çevrildiğinde aynı his geçebiliyor mu?Zeynep B: Güzel bir çeviri oldu. Ne kadar oyun Almanca olursa olsun, bu oyunun Avusturya’ya ait bir yazarın yazmadığını hissediyorsunuz. Bu da güzel bir his bırakıyor. Oyunda tiratlarda da aynı duyguyu hissedeceksiniz.Kenan E: Özen’in çok belirgin bir dili var. Duyduğunuz zaman tanırsınız. Bence o dilden bir şey kaybetmeden Almanacaya çevrildi.Buradaki seyircinin yaklaşımı sizce nasıl?Ülkü A: Yeniliğe açıklar. Oyunu oynayacağımız mekan genç bir tiyatro ve genç seyirciye hitap ediyor. Farklı projeler yapıyorlar. Biz Türk seyirciyi de burada görmek istiyoruz.İstanbul’da başroldeki karakterin başörtülü olması enteresan bir durum değil. Viyanalı izleyici için bu önemli bir ayrıntı mı?Zeynep B: Burada sahnede hem de başrolde olması önemli bir ayrıntı.Kenan E: Viyana’da entegrasyonla ilgili bir takım sorunlar var. Ortalama bir Avusturyalının Müslümanlığa bakışı önyargılı olabiliyor. Ama bunu değiştirmek de istiyorlar. Beraber yaşadıkları kişileri tanımak istiyorlar. Bu bir gerçeklik ve bunu ellerinin tersiyle itemezler. Avusturya küçük ve ahenkli bir ülke. Dünyanın gerçeği ise milletlerin birbirine karışması. Bununla yüzleşmek zorundalar. Bizim yaptığımız bu projede aslında dış görünüşün bir ön yargı oluşturmaması gerektiği.Zeynep B: Bu kadın başörtüsüz de olabilirdi. Burada altını çizdiğimiz nokta başörtüsü değil. Başörtü bir yere ait olmayı belirliyor. Ama başörtülü kişinin nasıl öteki olmadığını da bir bakıma görüyorlar.Kenan E: Görünüşte insanlar farklı olabilirler, ama yaşanan insan hikayeleri her yerde aynı. Bu iki kişi aslında sıkışıp kalmış insanlar. Belli bir çerçevenin dışına çıkamıyorlar. Toplumun getirdiği kurallar çerçevesinde yaşamaya gayret ediyorlar. Başka renklerini ortaya çıkarmakta zorlanıyorlar. Bu dünyanın her tarafından böyle aslında. Tanımadığın, iç dünyasını bilmediğin insanların evlerine misafir olup aslında senden hiçbir farkı olmadığını görüyorsun.Sahnede kolaya kaçmak istemedikSizi oyunda etkileyen sözler ne oldu?Kenan E: Bütün isimler bir nihayettir, bir netice. Mühim olan isimsiz, şeksiz, şüphesiz hayattır.Zeynep B: Onu beklerken, kendime alıştım.Ülkü A: Sevişirsen değil, seversen geçer.Kenan Beyin Almanca telaffuzu nasıl?Ülkü A: Farklı bir rengi var ama rahatsız etmiyor.Kenan E: Beden dili ile her şey değişiyor. Viyana’da gözlem yaparak bir şekilde doğruyu bulmaya çalışıyorum. Avusturya’da kişisel sınırlar çok önemli. Vücut dilleri de kapalı o yüzden. Bu rol için anahtar oldu. Türkçe oyundaki Kaya daha rahat biri. Buradaki Kaya’nın sosyal kodu ise daha mesafeli ve sınırlı.Almanca yorumunda, karakterleri Avusturya’da yaşayan bir Türk haline getirmediniz değil mi?Ülkü A: Hayır, o zaman kolaya kaçmış olurduk. Sadece göçmen sorunu olarak görürlerdi ve Avusturyalı izleyiciye ulaşamazdık.Kenan E: Çünkü konumuz evrensel. Bir coğrafyaya ya da bir kesime ait değil. Sadece yerelleştirdik.Seyirci salondan nasıl çıkarsa kendinizi iyi hissedersiniz?Ülkü A: O anda o elektriği hissetmesi önemli. İki insanın arasındaki enerjinin seyircinin derisinden içeri girmeli. Seyirci çıktığında, bir şey yaşadığını anlamasını umarım.Kenan E: Buradaki insanları ön yargılarından sıyırıp, hikayeyi buradaki insanlara geçirirsek o zaman mutlu olacağım. Almanca da güzel oynayıp, ne dediğimi anlarsalar daha da mutlu olacağım. (Gülüyor)Zeynep A: ‘Benim hayatımda böyle biraz’ demeleri ve bu konu üzerinden kafa yormalarını isterim.

Devamını Oku

Şimdi müziğin sesini açma vakti!

24 Eylül 2016

Vokal ve davulda Lale Kardeş, vokal, gitar ve basta Deniz Ağan ile Tarkan Mertoğlu’ndan oluşan grup Zorlu PSM’de gerçekleşen MIX Festival’in ilk gününde sahnede olacaklar...Ringo Jets’in müziğinde dinleyicisini harekete geçirme hali var. Size şarkı yaptıran en büyük etkenler neydi? Lale: Kendi adıma, duymak istediğim müziği çalmak istedim. Çalacak insanlarım da olunca sorun kalmadı.Tarkan: Evet, dinlemek istediğimiz müziği yapıyoruz. Özellikle “insanları nasıl harekete geciririz” diye özel kaygımız olduğunu söyleyemem. Parçalar genelde provalarda yaptığımız doğaçlamalardan çıkıyor.Deniz: Aslında ben de vaktiyle başkalarının müziklerini dinleyerek harekete geçme isteği duydum. Elime gitarı alma sebebim tam da buydu. Bizim şarkılarımız da insanlarda harekete geçme isteği uyandırabiliyorsa ne mutlu.Sizi yaptığınız müziğe dair neler motive etti? Tarkan: Söz konusu tarz müziklerin güçlü ve dürüst olması beni çok motive etti, hala da ediyor.Deniz: Beatles’ın sololara girerken kafalarını sallayarak çığlık atmasıydı.Lale: Bir de çevremizde genel bir güçsüzlük hakim; bundan memnun değilim. O mıymıntılığı bozmak beni fena halde tatmin ediyor.SAHNEDE ADETA ÜÇ BAŞLI EJDERHA GİBİ OLUYORUZSon EP’niz Quatre’ı yurt dışında kaydettiniz. Bunun çalışmaları nasıl oldu?Tarkan: Biz aslında bir yıl kadar önce yeni albüm hazırlıklarındaydık. Sonra Red Bull’dan Paris stüdyolarında 4 günlük bir kayıt teklifi geldi.Lale: İlk albümümüzü de birlikte yaptığımız Tommaso Colliva’ya konuyu açtık. O bize “4 güne bütün albümü sıkıştırmayalım” diyince, ortaya hesapta olmayan bir EP çıktı.Deniz: Olay somutlaşınca yeni parçalardan 4 tanesini seçtik. Ön hazırlığını İstanbul’da yaptık. Tomasso’ya bazı demolar gönderdik, fikir alışverişi yaptık, gittiğimizde direk kaydettik.Sahnede nasıl bir grup oluyorsunuz? Lale: Yaptığımızdan haz alan bir grup oluyoruz.Deniz: Enerjik bir grup oluyoruz, enerji üretiyoruz.Tarkan: Sahnede üç başlı bir ejderha gibi oluyoruzMüziğinizi ortaya çıkarırken kimlerden ilham alıyorsunuz?Deniz: The Beatles, The Who, Led Zepplin, Jimi Hendrix, Ten Years After...Lale: 50’ler, 60’lar ve 70’ler genelde.Tarkan: Birçok ilham kaynağımız var. Kinks, Yardbirds, Sonics, Cream Mountain, Blue Cheer, MC5, Stooges, tüm Motown ve Stax kataloğu, Black Flag, Grand Funk, Johnny Burnette, Chuck Berry... Hepsini saymak daha da uzun olur.İstanbul müzik sahnesi size rahat bir şekilde kapılarını açtı mı yoksa bunun için çok mu çabaladınız? Tarkan: Çabaladık diyebiliriz. Kapılar sanıldığı kadar açık değildi.Deniz: Yani “kendimize yer açmak” gibi özel bir çaba sarfetmedik. Ama duymak istediğimiz müziği yapabilmek için çok çalıştık.Lale: Kapıları açmaktan kasıt çalacak bir sahne bulmaksa o kadarı tabii ki açıktı. Ama konser sıklığı ve mekan çeşitliliği konusu sıkıntılı. Sadece bizim sorunumuz değil bu; ana akım harici herhangi bir müziğin Türkiye’de çalacağı yer sayısı utandıracak kadar az.YAPTIĞIMIZ İŞİ HERKES BEĞENSE BİR SORUN VARDIRSizin şarkılarınızı hiç duymamış birine kendinizi nasıl tarif ediyorsunuz? Tarkan: Ben “Rock müzik” deyip geçiştiriyorum. Duymamış ya da bu tarz müzikleri dinlemeyen birine kelimelerle tarif etmek, anlatmak zor olabiliyor.Deniz: Yekten “Rock’n Roll” demek en sağlıklısı.Lale: Kime tarif ettiğime göre değişir. Genelde “çok gitar” diyorum.Kaçıyorlar.Hakkınızda olumsuz yorum okumadım. Böyle sevilmeyi nasıl sağladınız? Klişedir ama yaptığınız işe dört elle sarılmaktan mı kaynaklı...Tarkan: Yaptığımız işe dört elle sarıldığımız kesin. Bizi seven bir kitlenin olması da mutlu ediyor beni. Ama siz denk gelmemişsiniz, bize yönelik olumsuz yorumlar da var ve olması da gerekiyor, olmaması tuhaf olurdu zaten.Lale: Evet, olumsuz yorumlar da var, olması normal zaten. Herkes beğense bir sorun olduğunu düşünürüm, moralim bozar. Yaptığım müzikten çok hoşlanıyorum, Tarkan ve Deniz de öyle. Karşıdan bu belli oluyordur.The Ringo Jets, Gent’te Glimps, Barselona’da Primavera, Viyana’da Waves ve Rennes’de Les Rencontres Trans Musicales gibi önemli festivallerde sahne aldılar.

Devamını Oku