Festival deneyimini teknoloji ve elektronik müziğin sınırsızlığını katarak deneyimlemek isterseniz Barselona merkezli dünyanın birçok ülkesinde yapılan Sonar Festival’in yolunu tutun deriz. Geçtiğimiz hafta gerçekleşen Sonar Barcelona’nın harikalar diyarından havadisler...1994 yılından beri her sene 3 gün boyunca Barcelona’da gerçekleşen Sónar Festival, müziğin tek başına değil yeni yüzyılla beraber teknoloji, sanatsal duruş ile nasıl bir evrime uğradığını gösteriyor. Avangard ve elektronik dans müziğinin yeni trendlerini layıkıyla deneyimleme şansını yakalıyorsunuz. Yıllar içerisinde Reykjavik, Stokholm, Kopenhag, Buenos Aires, New York, Londra, Cape Town, Frankfurt, Seoul, Lizbon, Lyon, Hamburg, Toronto, Montreal, Chicago, Boston, Denver, Oakland, Los Angeles, Tokyo, Osaka ve daha birçok metropollerde ve kültür şehirlerinde gerçekleşti, bu süre içerisinde hem yeni hem de tanınmış müzisyenleri ve görsel-işitsel sanatçıları aynı çatı altında buluşturdu.Ben de bu özel anı kaçırmamak için geçtiğimiz hafta festivalin yolunu tuttum ve nelerle karşılaşmadım ki... Öncelikle şunun altını çizmem lazım bu sandığınız ‘dum tıslı’ elektronik müzik festivallerinden değil. Burada çalan müzisyenler kalifiye, her şeyi geçtim sandığınızdan daha derinlikli bir müzik ile sizi karşılıyor. Festival Barselona’da gün ve gece olarak iki ayrı mekana ayrılıyor. Festival boyunca olabildiğince özgür ve müziğin ritmine kendini adayan insanlarla karşılaşıyorsunuz.‘Bu ambiyansı unutmayacağız’- Yine dolu dolu programda ciddi bir izleme listesi ile yola koyuldum ve festivalin ilk günü soluğu Red Bull Music Academy programlamasıyla ortaya çıkan Sonar Dome sahnesinde aldım. Bu yıl Barselona iyi halay yaptı. Primavera’daki Selda Bağcan performansından sonra bu kez Sonar sahnesinde Türk psikedelik grubu İnsanlar var. Bu sahnenin bir bakıma keşif ve müzik laboratuvarı özelliği taşıdığının altını çizelim. Sahnede yer alacak müzisyenler Red Bull Music Academy’ye katılmış olan kişiler arasından seçiliyor. Ve uluslararası bir ekip buna karar veriyor. Bunun amacı da hem Red Bull Music Academy mezunlarının yeni çalışmalarından insanları haberdar etmek hem de mezun ilişkilerini güncel tutmak. Geçtiğimiz yıl da Türkiye’den ‘Ah! Kosmos’ yine bu sahnede yer almıştı. İnsanlar grubu sahneden indikten sonra soruyorum “Sonar’da çalmanın müziğinize kazancı ne ve psikedelik müziğin Avrupa’da yükselişini nasıl yorumluyorsunuz?”, “Psikedelik müziğin alt yapısı genel geçer değil. Genelde pop müzik için bunu deriz. Bu müziğin yükselişini özellikle Almanya körükledi. Globalleşmenin getirdiği durumlar... İstanbul’da çalarken de arada halay çekiyoruz. Böyle bir sahnede çalmak ise bizim için önemli. Müziğimiz burada da değişti, her konserde de değişiyor. Konserlerimiz Avrupa’da farklılaşmıyor. Sonar’daki ambiyans muazzamdı. Burada çalmak güzel bir anı bizim için. Her konserde değişik bir müzik aletine yer vermeye çalışıyoruz. Burada da fark yarattık.”Festivalden kısa notlar- Sonar, İstanbul’a geliyor. 24-25 Mart 2017 tarihinde Zorlu PSM’de yapılacak.- Red Bull’un bu yılki şahane hizmeti Red Bull TV, Sonar ve Primavera’dan sonra Roskilde, Lollapalooza, Bestival ve Austin City Limits festivallerini de canlı olarak verecek. Bu arada genç müzisyenler Red Bull Music Academy’i es geçmeyin, size sunduğu imkanlar inanılmaz.- Kode9, sahnede adeta ‘dalakları parçaladı’. Öyle kuvvetli bir müzik yaptı ki sesler en derinden hissedildi.- Four Tet ve Laurent Garnier festivalin SonarCar alanında gece 12’de çalmaya başladı ve sabah 7’de setin başından kalktı. Fatboy Slim de sabaha karşı 4’te sahne aldığı için izleyemediğim doğrudur.- Lütfen biri Türkiye’ye, Şili asıllı Alman DJ Matias Aguayo’yu getirsin. Ben ömrüm boyunca sahnede bu kadar sempatik birDJ görmedim.- Gece kısmındaki çarpışan arabalar eğlencesi, gündüz kısmındaki sergi ve söyleşilerin olduğu alan ile oldukça kolektif bir festival yaratıyorlar.- Sonar ufuk ve beyin açan bir festival... Limitlerinizi bir bakıma müzik ile zorluyor. Elektronik müziğin dünyadaki gelişimine şahit olmak için en doğru yer.Ey müzik sen bizi kurtaracaksın- Festivalin yüksek teknolojik sahneleri ise tabii ki gece kısmında... Öncelikle Anohni’ye koşar adım gidiyorum. Malumunuz Anthony and The Johnsons adını popüler kültür adına en son Oscar ödüllerinde, törene katılmamasıyla duyurdu. Oysa Anthony bundan ibaret değil... Yeni projesi Anohni’nin premier’ini Sonar sahnesinde yapıyorum. 15 dakikalık Naomi Campbell dans videosu bizi karşılıyor. Ardından da bir klavye, bir DJ’in arasından yüzünü kapadığı simsiyah kostümüyle Anthony çıkıyor. Yukarda dolunay var, müzik ise büyüleyici. Anthony’nin kusursuz bir sesi olduğu ise tartışmasız. Her şarkıda Amerika’nın başka bir aktivist kadını da ekrana yansıyor. Video’da şarkıları onlar da söylüyor. Kembra Pfahler, Johanna Constantine, Bianca Casady, Sierra Casady ve birçokları... Ardından Naomi’yi, gözyaşları içinde Anthnoy’nin Afganistan’da 9 yaşında öldürülen bir kız çocuğuna yazdığı ‘Drone Bomb Me’ şarkısını söylerken ekranda görüyoruz. O sıra kendimizi ağlamamak için zor tutuyoruz. Sonar’da müzik adeta büyü yapıyor.- Elektronik müziğin Fransız büyükbabası, Daft Punk var ya işte onun ilhamı Jean Michel Jarre, geri döndü. Sonar Gece’nin de ana sahne açılışını yaptı. Işık şovları ve oyun hamuru gibi oynadığı sesler ile müzik dersi veriyor. İşte Sonar’ın ideolojisine burada şahit oluyorsunuz. Sahnelerdeki LED’lerin ya da ışıkların sanatsal anlamda konserlere nasıl etki bıraktığını basbayağı anlıyorsunuz. Fransız elektronik müzik dahisi yenilikçi bir sound ile bizi tanıştırıyor. DJ masasını bir gitar, davul gibi kullanıp notalar ile müzikal bir iz bırakıyor.Hala taze kalabilen New Order- Ardından sahne James Blake’in. Ne yazık ki geçen yıl Türkiye’de James Blake izlediğimizi sanmışız. Bize gerçek performansı ile misafir olmamış. O elektronik rock dediğimiz olayı Blake layıkıyla yapıyor. Yeni albümü zaten tamamen elektronik sularda geziniyor. Duygusal hit’lerini de miks masasında değiştirerek sunuyor. Adeta melankolikliğini, dubstep sosu ile tatlandırıyor. Sahne konuğu ise ünlü rapçi Trim... Festival yetkilileri de şaşırtıcı bir performans sunduğunu belirtiyor.- Son dönemin en parlak Avustralyalı yapımcı ve DJ’i Flume ise sandığımdan daha da çok şaşıtıyor beni. O artık 24 yaşında bir yıldız... Ustalık dönemine geçişine Sonar Pub sahnesinde hepimiz şahidiz. Ticari bir müzik yapsa da müziğe olan tutku ve ateşini yaptığı remiksler ile layıkıyla gösteriyor. Yine festivalin hedeflerinden biri, sanatçıların sahnede deneysel bir müzik yaratıp hayranlarına sunmasını sağlamak. Flume’u not alın, adını sıkça duyacaksınız.- Sonar Gece, kocaman bir hangarın içinde yapılıyor. O yüzden ses ve görsel şovlar direk olarak seyirciyi etkiliyor. Zaten izleyici de çok tutkulu olduğu için, konseri arkadan bile izlese kendisini sahnenin üstünde gibi hissediyor. Müzikal ilahlar New Order da son gecenin ağır ismi. Joy Division, Ian Curtis’ın ölümünden sonra New Order’a evrilmişti. New Order ise köklerinden asla kopmadı. Blue Monday hit’inin ardından, Love Will Tear Us Apart’ı çaldığında ekrana “Forever Joy Division” (Sonsuza kadar Joy Division) ve Ian Curtis yansıyor. Yer yerinden oynuyor. Bernard Sumner’ın kaç yaşında olursa olsun sesinin hala gencecik kalması oldukça etkileyici. Dünya müzik tarihinin en etkili müzisyenleri karşınızdayken size de o anın tadını çıkarmak kalıyor. Çok güzel çaldılar, çok yerinde bir setlist sundular.Dünyanın en ünlü caz festivalindeler29 Haziran-9 Temmuz arasında gerçekleşecek olan 37. Montreal Uluslararası Caz Festivali (Festival International de Jazz de Montreal) sahnesine, Türkiye’nin ünlü reggae grubu Sattas konuk olmaya hazırlanıyor. Dünyanın en büyük caz festivali sahnesine sahip olan Montreal Uluslararası Caz Festivali, birçok ülkeden ve tarzdan sanatçıyı sahnesinde ağırlıyor. Bu sene ise Sattas, 9 Temmuz akşamı Turkish Airlines CBC/Radio-Canada Stage kapanışını yapacak olan grup oldu. İlk kez Montreal Uluslararası Caz Festivali sahnesinde olacak olan grup, 2012’de Türkiye’nin ilk “reggae” albümü “SATTAS SATTAS”ı çıkardı. Türkiye içerisinde sayısız festivalde yer alıp ve konser vermiş olan SATTAS, şu an ikinci albümleri için çalışmaya başlamış bulunmakta.
Selda Bağcan’ın Barselona’da gerçekleşen Primavera Sound festivalindeki sahnesi biliyorum çok yazıldı, çizildi ama olayın en başını sizinle paylaşmak isterim... 2 Haziran günü Barselona’ya gitmek için uçağa binerken, Selda Bağcan ile karşılaştık. Ekibi ile beraber uçağa giderken biraz konuşma şansını da yakaladık. Birçok Türk’ün oraya gideceğini öğrenince çok şaşırdı. İnanılmaz heyecanlıydı. Düşünsenize siz yıllarca binlerce konser veren bir sanatçı olun, kitleleri harekete geçirin, birçok sanatçının ilhamı olun ve hala sahne hakkında konuşurken gözleriniz ışıldasın, bir amatör gibi heyecanınız sönmesin...İşte o gündemden düşmeyen şarkıcılarda eksik olan bu galiba. O çirkin pop müzik savaşlarında, “Günde iki konser verdim, bu kadar tıklandım” basın bültenleri arasında müziğin ideolojisinin farkına bile varmıyorlar. İçi boş şarkı sözleri yazılıp, aynı ritimler arasında dolanan müzikler yapıyorlar. Kendi kendilerine şarkılarının hit olduğunu sanıp, bir de yetmeyip albüme de bu adı verip hayal dünyalarında süzülüyorlar. Sonra neden Türkiye’de müzik endüstrisi aynı kısır döngünün içinde kalıyor? Dünyanın en kötü kliplerini çekip, dünyanın en vizyonsuz konser prodüksiyonlarına binlerce lira harcadıkları için olabilir mi? Ya da esas olan müziğe değer vermeyi unuttukları için de olabilir... Hep birilerinin onlara kıyak geçmesini bekliyorlar. Zaten o şarkıları da televizyonda, radyoda banko çalıyor.Selda Bağcan ile yoldayken şunu da diyor bize, “Çocuklar sizce kalabalık olacak mı? Çok utanıyorum, iyi bir performans sergileyeceğiz umarım.” Yine ders niteliğinde soruyor. Hiç demiyor ki “Ben en iyisiyim çocuklar, tabii oralar dolacak.” Primavera’nın kitabında Selda Bağcan hakkında “Türkiye’nin Joan Baez ve Janis Joplin’i” tanımı yapılıyor. Türk müzik efsanesinin tavrını bu iki özel kadına benzetiyorlar. Gelenek ve modernizmi şarkılarında çok iyi harmanladığını da vurguluyorlar. Festival alanın da mesela “Yuh Yuh” şarkısında bir İngiliz “Rap gibi değil mi?” diyordu arkadaşına. Belki de... 67 yaşındaki bir çınarın müziğini 20’lerindeki bir gence yıllar öncesindeki gibi aynı histe yansıtıyor olması tarif edilemez bir duygu. Yine varacağımız nokta günümüz müzisyenleri şarkı yaparken ne kadar kalpten olursa olsun, evrenselliği yakalayamaması. En sonunda Batı‘nın müziğinin içinde kayboluyorlar. Sözler desen günümüz gibi vasat, çiğ ve iki gün sonra unuttuğunuz türden. Peki, durum çok mu karamsar? Hiç mi elli yıl sonraya kalacak melodiler yok... Uzaktan bakınca ben pek umutlu değilim. Statüleri olan müzikler yarattıkça, sanatçılar eski albümlerinden daha iyileri yerine daha kötülerini ortaya koydukça biz 30 yıl öncesinin müziğini dinleyip, hatta “Ah o 90’ların pop’u” diye iç çekmeye devam ederiz...Müziğin sesini Wang açıyorModadan anlamam ama oldum olası Alexander Wang’in sanat ile ilişkisi gözümü kamaştırmıştır. Apple Music’te yeni müzik avına çıkmışken Wang’in düzenlediği bir liste ile karşılaştım. Malum Wang’in defilelerinde kullandığı müzikler günün sonunda hit statüsüne yükseldi. Yaptığı liste oldukça eğlenceli, rap hit’lerinin yanında özel klasikler de var. Tavsiyemdir, Pazar kanınızı kaynatacaktır.
Geçtiğimiz Perşembe Barselona’da dünyanın en önemli festivallerinden biri olan Primavera Sound’un yolunu tuttuk. Bugün ve Cumartesi günü Zorlu PSM’de sizi şaşırtmayı bekleyen PJ Harvey ve Sigur Ros’dan da havadislerimiz var.Müziğin iyileştirici gücü olduğunu söyleyerek yola koyulduk. Barselona’da gerçekleşen Primavera Sound, bunu layıkıyla başarabilen festivallerden. Malumunuz festivale hasret kalmış bünyelerimize ilaç niyetine bir dört gün geçirttiğinin şimdiden altını çizmem lazım. Festival kapsamında 42 grubu izlemeyi planlıyordum. Tahminimce 16 isme tam isabet yapabildim. Festival anekdotlarına buyrunuz...- Perşembe günün mahsulu benim için Peaches, Air, Explosions In The Sky, Tame Impala, LCD Soundsystem ve Battles... Tame Impala’nın bir ara fişi çekiliyor ama çalmaya devam ediyorlar. Biraz şımarık bir grup olma yolundalar. Söylentilere göre sahnede playback yapmışlar. Kulaklarım bu konuda keskin değil çünkü Primavera’da konserleri arkadan izliyorsanız eğer ses minimumlarda geliyor. Favorilerim İngiliz kanını delilikleri ile sahnede yaşatan LCD Soundsystem ve Battles.Battles, notalarla sahneden ateş ediyor, haberiniz olsun. O kadar çok bağırıyorum ki sesim kısılıyor ilk günden.- Cuma günü ise program yoğun... Selda Bağcan, Radiohead, Last Shadow Puppets, Beach House, Tiger and Woods ve Animal Collective listemde. Radiohead ile başlamak istiyorum. Bu konser için katiyen objektif olamayacağım. Tahminimce Radiohead’i ilk defa izleyecek herkes için böyledir. Sanki Youtube’dan izliyordum sahneyi, öyle bir paralel evrenin içine sokuyor sizi. Thom Yorke, sesi ile size müziğin ne kadar güçlü ve tarifsiz bir dünya olduğunu kanıtlıyor. Keza grubun belkemiği olan Jonny Greenwood’un gitarlarının ahenki ile başınızın döndüğünün garantisini verebilirim. Günün sürprizi ise Paris konserinden sonra ilk defa Creep çalmaları. Kocaman insanların ağlamasına tanık olmak, o duyguyu beraber yaşamak bana tarifsiz geliyor. Gelelim Last Shadow Puppets’a Alex Turner sanki 70’lerde yaşıyor. Biraz Mick Jagger kaçmış içine biraz da ego... Neler yapmadı ki sahnede. Daha önce Arctic Monkeys konseri izlemiş biri olarak, Alex Turner’ın sesinin bozulduğunu ama sahnede tam bir şovmen olduğunu belirtmem lazım. Bu yıl turnedeler ne yapıp edip, denk gelin bu ikiliye derim.Müzik acılara en güzel merhem- Festivalin son gününe gelelim... Günün menüsü Deerhunter, PJ Harvey, Sigur Ros, Beirut, Moderart, Roosevelt, Islam Chipsy&EEK, Ty Segall and The Muggers ve Coco. Bugün Zorlu PSM’nin ana sahnesinde PJ Harvey izleyecekler muazzam bir şova şahit olacaklar. Hatta ön grup Low’un da önemini unutmamak lazım. PJ Harvey’nin sakin bir performans sergileyeceğini düşünenlerdendim. Malumunuz son albümü folk müzik sularında geziniyor. Ama orkestrası ile sahnede tozu dumana katıyorlar. Hit şarkıları ardı ardına çalıyorlar ve sahnede PJ adeta Tanrıçalaşıyor. Sesi o kadar sade ki şarkı söylerken nasıl bir surat ifadesi var merakı ile de izleyici sahneye kitleniyor. Bando davulları ve üflemelerin ağır bastığı orkestra rock tarihinin bu güçlü kadınına, şahane eşlik ediyor.Sigur Ros’a gelirsek eğer bu Cumartesi Zorlu PSM’de karşımıza çıkacaklar. İzlanda’nın post rockçıları konserde Kuzey ışıkları gibi notaları üzerimize serpiştiriyorlar. İlk kez yeni şarkıları İlk kez yeni şarkıları Óveður’ı bizimle paylaşıyorlar. Türkiye sahnesine çıkacakları için bir müzik tutkunu olarak çok heyecanlıyım. Bu iki isim de festival değil de konser kapsamında sahne alacağı için bize daha geniş kapsamlı bir playlist sunacaklar. O yüzden beklentim iki kat fazla. Ülke adına günler sıkıntılı geçebilir ama müziğin merhem etkisinin olduğunu asla unutmayın.Son günün çılgını ise hiç şüphesiz Ty Segall oldu... Stage diving yaparken seyirciler daha da bir eğlendi... Paramparça yaptılar sahneyi. Ben sabah 6 gibi gün aydınlanırken konserleri izlemeyi bıraktım. Tüm izleyiciler sahneye çıkmış DJ Coco’ya eşlik ediyordu. İnanılmaz bir manzaraydı. Tüm yorgunluğuma değdiğinin altını çizerim.Primavera’dan kısa notlar- Festivalin iki ana sahnesinde de ses sorunu var. Konserleri biraz arkalardan izlediyseniz eğer ses anlamında tatmin olmanız imkansızdı. ‘Öne daha da öne gelin’ diyorlar. Bu ses sorunu geçen yıl Berlin’deki Lollapalooza’nın da başını fena yakmıştı.- Bir ara konserler arası gidip gelirken, kaybolmadığım tek festivalin burası olduğuna emin oldum. Çok düzenli bir sahne dağılımı vardı.- Festivale, 16 yaşından küçükler ebeveyni ile bedava girebiliyor. Bu yaş ölçüsü enteresandı.- Ufak bir İstanbul kominitesi buluşmuştu. Selda Bağcan’da buna daha net şahit olduk. Festival eksiğimiz olduğunu bir kez daha anladım. Beirut’un gitaristi de sahneye Bağcan tişörtü ile çıktı.- Festivalin aşırı tarz bir izleyici kitlesi var. Alex Turner bildiği İspanyolca tüm kelimeleri söyledi. Bir izleyici de bu durumu alkışlarla karşılamadı. Bu arada Youtube’dan Alex Turner’ın bu performansını bir izleyin derim. Çok eğleneceksiniz.- Eğer Primavera’ya gideceksiniz ‘gündüz şehri gezerim, gece konsere giderim’ diye sakın düşünmeyin. Mesela Beach House konseri gece 02.00’da başladı.Yorgunluktan helak olursunuz sonra.
“Rocco ile 20. Roxy Müzik Günleri” yarışmasının bu seneki jürilerinden biri de bendim. Aslında yarışmaya son zamanlarda uzaktan bakıp gençlerin, böyle yarışmaları ne kadar ciddiye aldığını merak ediyordum. Jürinin yarışmacılara sonrasında ne kadar destek verdiklerini de. Kazanan ya da kazanmayanların eksiklerini daha sonra sorgulayıp, sorgulamadıkları diğer meraklarımdandı... Yarışma kapsamında 116 grubun teker teker şarkısını dinleyip ilk 16’yı belirledik. Öncelikle şunun altını çizmem lazım. Jüri çok ciddi bir çalışma gösteriyor. Gözlemlerimden yola çıkarsam eğer herkes 116 isim hakkında notlar almıştı. Adaletli ve sanatsal değeri yüksek bir seçim yapmak için ekstra dikkat söz konusuydu. İlk üç belli olmuşken, gördüğüm hataları da sizinle paylaşmak isterim...- Bir müzik yarışmasına grubunuz adına kayıt gönderirken lütfen biraz daha dikkatli olun. “Paramız yoktu, amatör kayıt yapamadık” gibi bahaneler 2016 yılında ciddiye alınmaz. Evinizde halledebiliyorsunuz artık kayıt işlerini. Malumunuz youtube’dan video anlatımı da var. Demolar arasında barda çalarken sesini kaydedip gönderen çokça vardı. Bu bir kere yarışmaya saygısızlıktır. Biraz daha özen.- Vokallerde baskın ‘s’ler ve heceleyerek şarkı söyleme alışkanlığından kurtulamamışız. Bunun ilhamını veren müzisyeni çok merak ediyorum.- Büyük Ev Abluka’dan alınan ilham ile yola çıkarak enteresan sözler yazılmaya çalışan bir koloni oluşmuş. Alternatif müziğin gençler arasında popüler olması şahane bir şey ama öyle sözler yazmışlardı ki mantık ya da duygu ile yakından uzaktan bir alakası yoktu. Ayrıca Kalben benzeri kızlarımız da azımsanmayacak kadar çoktu.- Kayıtlarını dinlerken bayıldığım ama sahnesi oldukça eksik, kayıtlarında ilgimi çekmeyen ama sahnede inanılmaz şaşırmama neden olan gençler vardı. Lütfen daha çok konser video’su izleyin ve sahnenin büyüsünü yaşamayı unutmayın. En büyük sıkıntı ise sahnede hemen star olduğunu sananlar ve heyecandan ne yazık ki şarkılarını iyi söyleyemeyen müzisyenlerdi.Orijinallik bitmiş!- Dinlediğim 116 gruptan özgün olan işler ortaya koyan bir elin parmağı kadardı. Jüri konusunda kıdemli arkadaşlarım bu yılın geçen yıla kıyasla çok daha iyi olduğunu belirtti. Yine de karbon kağıdı misali birbirinin aynısı onlarca şarkı dinlemek yorucuydu. İnternet hayatımızın bu kadar merkezi, müziğe ulaşmak bu kadar kolayken neden bu tekrar? Dünya müzik sahneleri çok değişti. Ana akım müziği dediğimiz bir olgu var ama artık yeni dünyada orijinal ya da kimliği olan işler çok daha ilgi çekiyor. Gençlerin bu kadar basmakalıp, yenilikten uzak bir müzikal anlayışı olması beni çok üzdü.- Elenen gruplar hatalarını merak edip sorma gereği bile duymadı. Merak denen olgu müzik anlamında çok önemlidir. Çok daha fazla sormak ve daha da çalışmak lazım. Başarılı olmuş çoğu grubun temelini oluşturan etken, saatlerce bir arada çalışmalarında yatar. Mesela soru sormaktan çekiniyorsanız müzik belgeselleri izleyin. Emin olun işinize yarayacaktır.- Birinci olan grup Zeytin benim ilk 16’lık listemde yoktu. Ama sahnede izledikten sonra tüm fikrimi değiştirdiler. Sahnedeki enerjilerine bayıldım. Orada adeta fırtına estiriyorlar. Müziği ise tam da kalplerinde hissediyorlar... Profesyonel anlamda çıkarıcakları ilk EP’yi merakla bekliyorum. Umarım bu işin peşini bırakmazlar ve 10 yıl sonra da Zeytin adını duyarız.
Radiohead’in son albümü ‘A Moon Shaped Pool’un gitarları, arpajı, müzikal matematiği, elektronik ya da senfonik yanlarından öncellikle bahsedemeyeceğimi söylemek isterim. Sebebiyse bu albümün ruhuma, hayallerime ve düşüncelerime dokunmasını naçizane sizinle paylaşmak istemem. Her gün birbirinden farklı türlerde müziğe maruz kalıyorum. Her gün heyecan verici ya da vasat şarkılar dinliyorum. Günün sonunda kulaklığımı taktığımda en genci 2010 yılından kalma şarkıları açıyorum. ‘A Moon Shaped Pool’ albümü bendeki bu alışkanlığı tamamen yıktı. Son bir haftadır evden çıkarken kulağımda bu albüm. Kanıma yayılan hüzünlü bir huzur gibi her şarkı...Albümün açılış şarkısı Burn The Witch, nefes nefese sürecek 53 dakikalık bir yola saptığınızın ilk sinyalini veriyor. ‘Ne kadar anlamsız yaşananlar’ düşüncesinin müzikal anlamda anlatımı var bu şarkıda. Ardından Thom Yorke, Daydreaming ile sizi aydınlanmaya davet ediyor. Klipleri şarkıların elbisesi olarak görürüm. Bu parçanın yaşattığı duygu yoğunluğunu elbisesi yani klibinde net bir şekilde görüyorsunuz. Decks Dark’da ise albüm çoktan kanınıza işlemiş oluyor. Desert Island Disk ise 2 dakikalık bir nefes almaya davet ediyor. Koca bir cümlenin bağlacı gibi bu şarkı...Eski dost elimizden tutuyorFul Stop, bu şarkıyı o kadar çok dinledim ki... Thom Yorke ‘You really messed up everything’ derken, bende içimden bağırarak söylüyorum... Modern rock’ın hala ne olduğunu anlamadıysanız eğer bu şarkı size yol gösterecektik. Yorke’un soluksuz vokalleri mucizevi. Glass Eyes’dan sahile bir kapı açılıyor. Derin bir uykuya davet ediyor grup, ‘Hey, it’s me’ diyor. Korkmamanız için... Sanatçının ayrıldığı 23 yıllık eşi ile aşkının izlerine her cümlede şahitsiniz. Acı hiç bu kadar iyi anlatılmamıştı. Identikit de ise eski bir dosta rastlıyoruz sanki. Bildik bir Radiohead şarkısına... The Numbers’da ise Jonny Greenwood’un ve London Contemporary Orchestra’nın işbirlikleri en baskın şekilde hissediliyor. Present Tense, modern dünyanın kayıp ruhlarına yol gösterici gibi... Sözleri ve Yorke’un sesi rüzgar gibi yüzünüze vuruyor. Albüm aydınlığa çıkarmıyor ama o hüzünlü huzur bu şarkıda hissediliyor.‘Tinker Tailor Soldier Sailor Rich Man Poor Man Beggar Man Thief’ asla ismini ezberleyemeyeceğim ‘Radiohead’in o uzun isimli şarkısı’ diye aklımda kalacağına emin olduğum şarkı, grubun elektronik sound köklerine ait. Bana göre iki bölümden oluşan parça iki farklı ruh halini de yaşatıyor. Kapanış ise boğazınıza yumru gibi takılan True Love... O kadar derin bir şarkı ki içinde boğulmamak imkansız. Karamsar sözlere, umut dolu bir müzik eşlik ederken, uzun zamandır hiçbir şarkıda bu kadar üzülmediğimi hatırlıyorum.Thom Yorke’un bu albümde şarkı sözleri oldukça şeffaf, grup her zamanki gibi tek düze gitmeyen bir müziğe sahip ve her bir şarkı ürkütücü bir güzellikte. Hayatlarımızı tüketirken nasıl bir çıkmazın içine girdiğimizi Radiohead’den de işitiyoruz. Uzun zamandan sonra dinlediğim en gerçek şey ‘A Moon Shaped Pool’ olsa gerek...
İzlediğim filmler arasında hiç şüphesiz Reprise’ın yeri başkadır. Filmin, neredeyse her repliğini ve sahnesini ezbere bilirim. Filmin başrollerinden Andres Danielsen Lie, daha önce hiç oyunculuk yapmamış bir doktordur. Ama yer aldığı filmlerle Norveç’in en önemli aktörlerinden biri oldu. Lie, son dönem film kariyerini Fransa’da devam ettiriyor. Cannes’da bu yıl Altın Palmiye için yarışan Kristen Stewart ile başrolü paylaştığı Personel Shopper’dan yola çıkıp, aktörlük tekniğini konuştuk.Hala tam zamanlı olarak doktorluğa devam ediyor musunuz? Hayır, Oslo’da bir ofiste part-time olarak pratisten doktorluk yapıyorum.Oslo, 31 Aug oyunculuğunuz açısından en büyük kırılmayı yaratan film miydi? Kesinlikle, evet. Eğer Oslo August 31st olmasaydı Fransa’da asla şu an olduğu gibi bu kadar fazla çalışıyor olmazdım.Son dönemde genellikle Fransız yapımlarında yer alıyorsunuz. Kariyer planlamanızda bunu öngörmüş müydünüz?Kesinlikle öngörmemiştim, ben oyunculuğun hayatımda böyle baskın olacağını da ön görmemiştim. Büyük bir bonus olarak hayatıma girdi. Şimdi de dediğiniz gibi Fransız film endüstrisinde daha fazla yer alıyorum gibi gözüküyor. Fransız yönetmen ve aktörleriyle çalışmayı çok seviyorum, o yüzden önceden planlanmış olmasa da Fransız sinemasında yer almak daha mantıklı geliyor bana. Orada çalışmalarım hızlandı.ENDİŞELERİM HAYATIMI KAPLAMIYOROslo, 31 Aug filminde gençlerin büyük tıkanmalarından bahsediyordunuz... Metropollerde yaşayan gençlere uzaktan baktığınız zaman o tıkanmanın gün geçtikçe daha arttığını görüyor musunuz? Eğer Norveç’ten bahsediyorsak, bana göre bu sorunun tek bir cevabı yok. Oslo, August 31st’deki karakterim gibi ütopyadan yoksun bir dünya görüşüne de sahip değilim. Bazı genç insanların harika hedefleri vardır bazıları da talihsizdir. Hayata ne yönden baktığınla alakalı. Bunu değiştirmek senin elinde olduğunu bilmelisin sadece.Yer aldığınız yapımların ortak duygusu, tedirgin hayatlar. Sizin son dönemde tedirgin olduğunuz şeyler neler?Ciddi anlamda tedirginliklerim olmadı. Geçtiğimiz günlerde baba oldum. Endişeli bir insana dönüşebilirdim ama endişelerin hayatımızı kaplamasına izin vermedik. Bir insanın ızdırabını canlandırırken ve bunu inandırıcı bir şekilde sunmak istiyorsanız eğer illa gerçek hayatta da perişan olmanıza gerek olduğunu düşünmüyorum. Bu bana göre bir yanılsama.Role hazırlanmadan özel bir çalışma metodunuz var mı? Tek bir tane değil birçok metodum var. Ben klasik anlamda yetiştirilen aktörlerden değilim, o yüzden kendime özel olan bir metodu geliştirmeye çalıştım. Bu metod çoğunlukla role ve sahneye bağlı olarak da değişiyor.CANNES ÇILGIN BİR PAZAR GİBİReprise ve Oslo 31 Aug, İstanbul Film Festivali’nde büyük bir beğeni kazandı. Dünyanın başka ülkelerinde tek bir duygu ile buluşmak bir oyuncuyu nasıl hissettiriyor?Yaptığınız bir işin dil engelini aşmış gözükmesi, her zaman muhteşemdir. İdeal olan da tamamen yerel olan bir filmin büyük ve uluslararası bir izleyici kitlesine ulaşmasıdır. Çünkü filmin evrensel ve herkese hitap eden temaları seyirci nerede olursa olsun onunla bağlantılı olmalıdır. Biz de bunu yakaladık galiba.Cannes’da yer alacak olan son filminiz Personal Shopper, Woody Allen tarzı bir yapım olarak adlandırılıyor... Bu filmin siz de yarattığı duygu ve sinemasal dil neydi? Cannes’a dair düşünceleriniz neler, ödüller size neler hissettiriyor? Ben açıkçası bu filmi Woody Allen tarzı olarak tanımlamam. Olivier Assayas kendi bakış açısını filmlerine yansıtan bir yönetmen ama filmin hikayesi bana Allen’in işlerini anımsatmıyor. Konu olarak Assayas’in son filmi “Clouds of Sils Maria”yla bağlantılı olduğunu söyleyebilirim. Cannes bana göre kocaman ve çılgın bir pazar. Orada olmak film endüstrisinden herkes için önemli ve bununla da baş etmek zorundasınız. Ben kırmızı halı ve ödül törenlerinin büyük bir müdavimi değilim ama filmi izlemeyi ve ekiple partilemeyi iple çekiyorum!Son dönemde hangi filmleri izlediniz? Sürekli film ve dizi izliyorum, ve ne yazık ki çoğunluğu işle alakalı sebeplerden dolayı. Bu ara Jane Campion’in dizisi “Top Of The Lake”i izledim ve çok hoşuma gitti. Ondan sonra da Robert Redford’in hayatta kalma mücadelesi dramı olan “All Is Lost”u ve korku filmi “It Follows”u izledim, ikisi de baya iyiydi.DOĞALLIK SANATSAL BİR SEÇİMDİR- Filmlerinizde en etkilendiğim noktalardan biri inanılmaz gerçekçi bir rol ortaya koymanız. Yaptığınız işte bunun öneminin yüksek olduğunu düşünüyor musunuz?Teşekkür ederim! Özgünlük benim için çok önemli, belki de gerçeklikten daha da fazla önemli. Gerçeklik ya da doğallık bir tarz çeşidi, bu da sanatsal bir seçim. Bana göre Joachim Trier’in ilk iki filmindeki evren natüralist bir rol stili istiyordu, biz de bu yüzden buraya yöneldik.- Joachim Trier’ın son filmi Louder Than Bombs’da yoktunuz. Siz nasıl buldunuz o filmi?Louder Than Bombs’a bayıldım! Özellikle filmdeki sahneler, Trier’in şimdiye kadar çıkardığı en iyi işlerden.- Norveç sinamasının son dönemdeki yükselişini siz nasıl yorumluyorsunuz?Bir avuç çok yetenekli ve birbirinden farklı genç yönetmenlerimiz var. Bence “Norveç Dalgası” diye bir akım yok. Ama farklı tür filmlerde kalitenin yükseliyor olmasından memnunum.Anders Danielsen Lie’ın Kristen Stewart ile başrolü paylaştığı son filmi Personal Shopper, Altın Palmiye için yarışıyor.
Genç tasarımcıların hayal güçlerinin yarıştığı ve 11 yılda birçok tasarımcının kendi kanatlarıyla uçması için onlara destek vererek cesaretlendiren İTHİB Kumaş Tasarım Yarışması bu yıl bir ilke imza atarak yarışmayı hem katılımcıları hem de jürisiyle uluslararası platforma taşıyor. Yarışmanın gelişimine katkı sağlayan Hakan Akkaya ile tasarım dünyasını konuştuk.Sizi projeye dahil etmek zor mudur?Aslında hem zor hem de kolay. Duygusal profesyonelim… Herkesle her şeyi yapabilirim ama yürekten inanmam gerek o projeye.İTHİB’te inanmanızı sağlayan neydi?Hazır giyimden gelen bir tasarımcıyım. Sektör her zaman benim için önemli. Bu sanayinin kazanıyor olmasını istiyorum. Tecrübemi paylaşıp, çok fazla gence ulaşmak istiyorum. İTHİB kanalı ile tasarımcılara büyük yatırım yapılıyor.Son dönemde tasarımlarınıza şehirde neler ilham veriyor?Yaşadığım her şey beni etkiliyor ama ben büyük oynamayı seviyorum. Yeni koleksiyonumda köleliğe karşı bir tavrım var. İşin içine girdikçe inanılmaz alt başlıklar çıktı. Marjinal bir alt başlığı seçtim. Bir şekilde etkileniyorsun ve bunun farkında olmuyorsun neden olduğunu. Daha bütüne bakıyorum.Sınırları her zaman zorlarımDaha mı minimalleştiniz yoksa daha mı abartılısınız?Değişiyor. Deli dolu bir tipimdir, ruh halim de böyle. Bazen çok sakin kalabiliyorum. Son koleksiyonumu gören, “emin misin?” diyor. O zaman bu koleksiyon benim için tamamdır. Bayağı iddialı bir koleksiyon çıkacak karşınıza. Umarım altından kalkabilirim.Son dönemde kumaşlarınızı nereden alıyorsunuz?Türkiye’den çok kumaş kullanıyorum. İtalya, Fransa… Kapalıçarşı’da birkaç kumaşçım var. Bazen sadece sohbet için gidiyorum. 17 yıldır onları tanıyorum.Çok farklı çevrelerin sizi tanıyor olması, sizi daha mı çok içine kapanan bir tasarımcı haline getirdi?Bu dönem biraz TV programının çalışma saatlerinin ağırlığından çok evime kapandım. Hayatımın hiçbir döneminde bu kadar evde olduğumu hatırlamıyorum. Beni besleyen şeylerden biri de sosyalliktir aslında. Tanındıkça, işin çok daha zorlaşıyor. İçinde yaşadığım coğrafyanın kurallarını bilen bir kişiyim. Başkalarına zarar vermeden kendi sınırlarını zorlayan bir tasarımcıyım.Kıskançlık duygusundan hemen kurtulmalıyızBir tasarımcı ilk olarak neyi bilmek zorunda?Kesinlikle kumaşı. İşimiz kumaşla başlıyor. O yüzden bu yarışmayı da çok önemsiyorum. Kumaşın karışımını anlaman lazım.Yabancı ülkelerde tasarımcılar sanatçı ile de dergilerin moda editörü de iyi olmak zorunda. Türkiye’de böyle öncelikler var mı?Evet, var. Ama şöyle acı bir durum da var. Dergileri eline aldığında hep aynı isimleri görüyorsun. Birkaç modacı, bir-iki fotoğrafçı, beş tane stylist… Her şeyin onların ekseninde döndüğünü sanıyorlar. Öyle bir dünya yok.Televizyona çıktığınız için daha mı farklı sizinle ilişkileri?Aslında yukarıdan bakmaya çalışanların içinde kıskançlık duygusu var. Ben sadece televizyonla var olmadım. Sektörde önemli markalar ile çalışmış bir tasarımcıyım. Ama televizyonun sana getirdiği popülerite kıskanılıyor. Çünkü televizyonun bana yaptığı tanınırlığı, 10 milyon dolar harcasam başaramazdım. Ama hiç rahatsız değilim. Ben insanları alkışlamayı bilen biriyim. Zeynep Tosun’un son koleksiyonunu gördüm ve gece 11’de Zeynep’i arayıp övdüm. Arkadaşlarımın defilelerine gidip, onların başarısını kutlamayı bilirim. Net de bir adamım. O yüzden karşıdan da bunu bekliyorum. O yüzden kıskançlık duygusundan kurtulmalıyız.Türk kadını maskülenleştiSon dönemde kadınların hangi kıyafetlerle daha mutlu olduğunu görüyorsunuz?Türk kadını daha maskülenleşti. Zaten çok bakımlı oldukları için, kıyafet bakımından da sadeleşmelerini sağladı bu durum.İTHİB bu yıl uluslararası kumaş tasarımı oldu. Bunu nasıl sağladınız?İTHİB’in başkanı İsmail Gülle ile iki yıldır çalışıyoruz. Kumaşın popüler olmasını sağlamaya çalışıyoruz. Dünya İtalya’dan kumaş kullanıyor. Ama biz teknik olarak dünya ile yarışıyoruz. Fakat kumaş tasarımı olarak geri kaldık. Kumaş bakımından da parlamalıyız. Bu yıl yarışmamız uluslararası oldu. Yurt dışından inanılmaz çok başvuru var. Türk gençleri de çok iyi başvuru dosyaları gönderiyor.Seçilen kumaşla tasarlanacak kıyafeti kim yapacak?Benim atölyem yapacak. Kumaşlar 100 bin metre üretilecek gibi düşünüyoruz. Gençler yarışma için 30 Mayıs’a kadar başvuru yapabilecek.
Geçtiğimiz hafta 18’inci Viyana’da iki akademisyen kadının yaşadığı, yüksek tavanlı bir çatı katına misafir oldum. Viyana her zamanki gibi buram buram müzik kokuyor ama bu sefer konser başka bir yerde, bu çatı katındaki evin içinde. Son iki yıldır İstanbul’da da kaliteli müzik dinleyicisini evlerde bir araya getireren Sofar Sounds’un Viyana ayağındayım. Bilmeyenler için Sofar Sounds, evlerde düzenlenen ve sadece takiplerini misafir eden parasız kolektif bir müzik oluşumu ve dünyada 100’den fazla şehirde ayağı var.Sofar Vienna’da üç grup dinleme şansım oldu. Viyana müziğin kalbi olarak anılsa da alternatif isimlerin sahne aldığı yerler sandığınızdan çok daha az. Mesela Arena Wien ve Gasometer şehrin alternatif canlı müzik alanlarından. İtiraf etmem gerekirse Sofar Vienna, Türkiye’deki kadar etkili değil. Bu anlamda Sofar Istanbul’un yöneticilerinden Eda Demir’i kutlamak gerek. Birçok yere gidip bu oluşumu anlatıp, videoların milyonlarca izlenmesini sağladı. Müzisyenlerin birçok alanda sesini duyurması onun için çok önemli oldu.Viyana ayağına geri dönersek eğer nefes kesen bir mimariye sahip binanın yüksek tavanlı evinde haliyle akustik şahane. İkisi yerel üç grup gecede sahne aldı. İlk grup Future and The Lovers, siyahi vokallerin nasıl uçsuz bucaksız bir sesi olduğunu bize hatırlattı. Aman Allahım, vokal mikrofonsuz şarkı söylerken inanılmaz güzel bir ses ortaya çıkartıyor. İkinci grup benim favorim... Performansını izledikten sonra, son dönem arka plan müziğim oldular. Little Big Sea, ‘dream pop’ yapan üç kişilik bir grup. Vokal sizi alıp başka alemlere götürüyor, pürüzsüz bir sesi var. Şarkılarını genelde Berlin’de yazıyorlarmış. Sanırsam gitarist ve vokal sevgili. Müzik yaparken öyle güzel bakıyorlar ki birbirlerine, şarkılar daha da aşk dolu oluyor. Tek Almanca şarkı söyleyen ise son grup Flowrag... Ben şarkılarını sevmedim. Barlarda cover yapan gruplar olur ya, bildiğin öyle. Avusturyalıların dünyaca en ünlü indie grubu Bilderbuch’in ergen versiyonu gibilerdi. Ama üç grubun da seyirci ile iletişimine bayıldım, seyircinin bir kere bile telefonu ile konseri fotoğraflamamasını şaşırtıcı buldum. Ben arada video ve fotoğraf çekerken resmen utandım. Konser bitiminde ise şapkayla bahşiş topluyorlardı. Sanırsam böyle bir uygulama Türkiye’de yok...Türkiye’de daha etkiliSofar Istanbul’dan Eda Demir ile yaptığım röportajda, o da bu oluşumun dünyanın birçok yerindeki öneminin altını çizmişti. Sakın gülmeyin bu cümleye ama Sofar Vienna’nın bizden öğrenmesi gereken gerçekten çok şey var. Sponsorları yok mesela, Facebook’ta takipçi sayısı bin 200, instragram’da ise sadece 208. Belki de müzik ile anın içinde olma haliyle daha çok ilgililer... Tipik bir Avusturyalı sendromu olan çekingenlik buram buram konserde hissediliyor. Klasik müziğin kalesi alternatif müzikte gerçekten ‘underground’ bir kültür yaratmış demek de doğru olabilir.Günün sonunda teşekkürler Sofar Istanbul tayfası, yaptıklarınızın karşılığını bulup, müzik için verdiğiniz çaba için... Viyana’da işin başındaki kıza usulca yaklaşıp, “Pardon ama Sofar Istanbul’un sayfasına bakmalısınız” sözünü söylediğim doğrudur. (Yazar burada oldukça gurur duyar. Asın bayrakları...)