‘Hissiyat olmadan müzik yapamazsınız’

17 Eylül 2016

Sizi en son Primavera Festivali’nde izledim. Muazzam bir enerjiniz vardı. O enerjiyi ortaya çıkaran nedir? Seyirci ya da çaldığınız mekan...Canlı performanslar bizim için adeta spor yapmak gibi. İş konser vermeye gelince tam bir mükemmelliyetçiyiz. Her konserde elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyoruz çünkü bizi dinlemeye gelen seyirci bizim için çok önemli. Bizi dinleyen kalabalık ne kadar heyecanlıysa biz de o enerjiden o kadar çok besleniyoruz. O gece zamanını ayırıp oraya bizi dinlemeye gelen kalabalığın arasından birisinin en ufak bir jesti bizim için en değerli hediye. Buna verebileceğimiz en iyi cevap onlara eğlenecekleri ve daha sonra hatırlayabilecekleri bir gece yaşatmak. Dinleyicinin müzikten beklentisi bir noktada; sözler. Sizin aksak ritimleriniz ve müziğinizin gücü bu beklentiyi minimuma indiriyor. Bu kadar güçlü bir müzik çıkarmanızı sağlayan ilham kaynakları neler?Bizim ilgimizi uyandıran araştırma aşamasını takiben müzik yaratmanın aksine, esin kaynaklarına dayanarak tasarlanmış satırlar yaratmak.Enstrümental bir grup olduğunuzda dinleyenin doğrudan aklına hitap eden bir müzik üretmek alışkanlık haline geliyor. Battles olarak müzik bestelemeye ve parçalarımızı yazmaya başladığımız ilk günden bu yana dinleyici ve bizim için yazdığımız parçaların, ritim ve hissiyat barındırması gerektiğini fark ettik. Eğer akıllı ya da zeki olmak adına müzik yapıyorsanız, genelde üretimleriniz zorlama ve fazla steril oluyor. ‘Gece kulüplerinde çalınan bir hit mi yapmak yoksa konserlerdeki büyük enerji mi’ hangisini tercih edersiniz ve neden?Şüphesiz konserlerdeki o enerji. Sizi dinleyen kalabalıkla kurduğunuz o karşılıklı ilişki ve orada doğan enerji bir sanatçı ve müzisyen için en önemli deneyimdir. Müziğimiz her zaman evrim içerisindeAtlas’ın başarısını düşününce La Di Da Di’yi yaparken üstünüzde baskı hissettiniz mi? Hit olmuş bir şarkıyı aşmak daha mı zor?Bu tip bir düşüncenin bizi çok etkilediğini sanmıyorum. Biz bir sonraki hit single’ını üretmeye çalışan bir pop grubu değiliz. Ya bütün bir albümün tamamlanması ya da bir işin tamamının bitirilmesi gibi önceliklerimiz oluyor. Bir yandan da böylesine başarı yakalamış bir parçaya sahip olduğumuz için çok mutluyuz. Fakat aslında bir sonraki projelerimizin kulağa nasıl geleceğine ve bir grup olarak bir sonraki albümüzde daha ne kadar evrilip ileriye gidebileceğimize odaklanıyoruz. Bir hit çıkartmak perspektifiyle düşünmek yaratıcı sürecinizi gölgeleyebilir.Kayıt yaparken ister istemez doğaçlama bir müzik ortaya çıkıyor mu?Tabii ki, bir noktaya kadar evet. Bunu bir şekilde şöyle düşünebilirsiniz: Kayıt yaparken aslında bir şekilde doğaçlama yapıyoruz ta ki onun tam bir beste halini aldığı noktaya kadar. Bir parça bestelerkenki süreç birtakım fikirlerin farklı kombinasyonunun tekrar edilmesiyle ve o anda bizim en çok hoşumuza giden sesi yakalayana kadar ortaya çıkan problemlerin giderilmesiyle gelişiyor. Eğer daha önce geliştirdiğimiz temel bir altyapıya daha çok his katmaya çalışıyorsak o zaman bir ‘jam session’ gibi kayıt alıyoruz ve doğaçlama yapıyoruz. Bu sürecin sonunda yeni çözümler ve ilham kaynakları buluyoruz.Sahnede çalmayı çok sevdiğiniz bir şarkı var mı?Bu hayli zor bir soru çünkü bizim her parçanın kişisel bir önemi var ve grubun her bir üyesi için farklı bir parça diğerlerinden daha önemli. Bütün parçalarımızı dinlesek, herbiri için neden çalmayı çok sevdiğimizi açıklayabiliriz. Kimi zaman bizim için büyük bir aşama olduğu için, kimi zaman dinleyenleri çok heyecanlandırdığı için, kimi zaman da bizi “gaza getirdiği” için seviyoruz. Her parça bizim bebeğimiz ve aralarından bir altın çocuk seçmek imkansız.İçeriğimizi geliştiren elektronik öğelerŞu sıralar neler dinliyorsunuz?Tüm hayatımız boyunca kimi dönemlerde sayısız Miles Davis parçası dinlediğimiz dönemler oluyor. Bir süre sonra ondan uzaklaşıp daha sonra yine Miles Davis dinlemeye başlıyoruz. Son zamanlarda yine onu dinliyoruz ve hayranız. 2016’nın favorileri arasında Thee Oh Sees’in yeni albümü A Weird Exits var. Tamamıyle harika bir albüm. John Dwyer son dönemin en iyi bestecileri arasında. Eric Copeland’in Black Bubblegum albümü de çok başarılı; Copeland şu günlerde en orijinal parçalara imza atan isimlerden ve bu albümü tek kelimeyle mükemmel.Son dönemde hangi enstrümanlar müziğinizde daha baskın?Değişiyor, her zaman farklı elementler baskın oluyor. Battles’ın temel kurgusunda davullar, iki gitar, bas ve keyboard var ama tüm içeriği geliştirdiğimiz yegane değişken elektronik öğeler. Ben elektronik/analog ses skalasında daha çok analoğa yakın tarafta duruyorum. Gitar pedalları ve looping aygıtları kullanıyorum. Son zamanlarda Moog’un pedalları gözdem. Fakat Ian bilgisayarında Ableton Live gibi programlardan yararlanarak müzik yapmayı tercih ediyor.Son dönemde sizin dans ettiğiniz şarkı nedir ve izlediğiniz en iyi konser hangisiydi?Japonya’da düzenlenen Fujirock’a katıldığımız zaman DJ Harvey’nin bir çadır içinde gün doğumuna kadar süren 4 saatlik seti benzersizdi. Tam anlamıyla bir usta. Aynı zamanda The Red Hot Chili Peppers’ın Helsinki’deki konserine de bayıldım. Onlardan önce açılış grubuyduk, inanılmaz bir sahne şovuydu. Bu kadar uzun süredir beraber kalabilen bir grup için son derece benzersiz ve orijinal bir sevgiyle olayı benimsediklerini anlıyorsunuz ve izlerken de hayran kalıyorsunuz.İstanbul’a hayran kalmıştıkSon dönemde ne yazık ki birçok sanatçı İstanbul’daki konserini iptal ediyor ya da konser tekliflerini geri çeviriyor. Konser teklifini kabul ederken endişeleriniz var mıydı?İstanbul’u tekrar ziyaret edeceğimiz için çok mutluyuz! İstanbul’da birkaç sene önce çalmıştık ve hayran kaldık. Bir turne süreci boyunca her grubun belli bir turne güzergahı olur ve bazen en egzotik yerler, çaldığınız en harika yerler haline gelir. İstanbul bizim için öyle bir yer çünkü oradaki performans sergilemek eğlenceli ve orada her zaman konser veren çok fazla grup yok. Bu da sizi dinleyen kalabalığın bir konser için çok daha hevesli olması durumunu doğuruyor ve durmadan seyahat eden bizler içinse Türk kültürünü tecrübe etme fırsatı doğuyor.

Devamını Oku

Peki, kim bu Tarkan?

10 Eylül 2016

Geçtiğimiz gün Tarkan’ın günlerdir bu sayfalarda okuduğunuz konserinden çıkıyorum. İyi ya da kötü bir konser izledim her neyse benim için önemli olan nokta kafamda dönüp duruyor. Az önce sahnede izlediğim “megastar”ı ne kadar tanıyorum. Son röportajını 2012 yılında vermiş. Katiyen Tarkan’ın entelektüel birikimi ya da ilham kaynaklarına dair tek bir bilgi yok. Aslında genel olarak son 10 yılda verdiği hiçbir röportajda böyle anekdotlar yok. Bir röportajında şöyle diyor, “Medyayla aramızda güven krizi var! Söylediklerimin çarpıtılmasından, zorla birtakım polemiklere sokulmaktan sıkıldım. Benim için artık bu tür şeylerin esprisi yok. Canım istemiyor. Eğlenceli gelmiyor. Hatta sıkıcı ve banal buluyorum. Bir de tabii itiraf etmem gerekirse, inciniyorum.”Yıllar önce Rock’n Coke’un VIP bölümünde Tarkan’ı gördüğümü hatırlıyorum. Hatta fotoğrafı bile var, adama meşhur rock hareketi ‘devil horn’ yaptırmışım. Hafızamda 90’larda yaptığı röportajlarından kalan cesur pozlar, cesur söylemler de var... Ama şu an, az önce konserinden çıktığım Tarkan’a dair bir fikrim yok. Yanımdan geçen adamın kolunda kocaman Tarkan dövmesi var. Fan club başkanı herhalde, onu durduruyorum soruyorum “Tarkan’ı sence çok iyi tanıyor musun?” Cevap veriyor, “Tabii ki eşinden bile daha iyi tanıyorumdur” diye. Merakımız tanımak üzerine kurulu değil yahu sahnedeki gerçekliği sorguluyorum. Sonuçta hologram teknolojisi ile de konser veriliyor artık. Dünya yıldızları Madonna, Beyonce, Rihanna, Kanye West stadyumları doldurup, turnelere çıkarken bir yandan da röportajlar veriyor, nelere güldüğünü, en son hangi filme ağladığını, en son hangi konserde şarkılara bağırarak eşlik ettiğini anlatıyor. Her şeyi geçtim sosyal medya hesaplarından tutkularını öğrenebiliyoruz. O meşhur albümlerini yaparken nasıl bir süreçten geçtiğini içtenlikle anlatıyorlar. Ama Tarkan’a dair hiçbir bilgimiz yok. Harbiden Tarkan en son iTunes’dan hangi şarkıyı indirdin? En son hangi filme bilet aldın? Game of Thrones izliyor musun ya da herhangi bir yabancı dizi? Yeni çıkan Türk şarkıcılarını biliyor musun? Berlin’de Berghain’da partiledin mi ya da senin Almanya rehberin nedir? Karısının yumurtalı çiğ köftesini çok sevdiğini biliyoruz, bir de sahne arkasında tütsü mumlar ile rahatladığını ama bunlar ne kadar vizyon açıcı. Yıldız olmanın getirilerini Amy Winehouse belgeselinde izlemiştik. Magazin baskısının ne kadar korkutucu bir hal aldığını görmüştük. Ama ülkemizdeki basın bu kadar rahatsız edici değil. Sosyal medyayı da ülkede yaşanan olaylara üzüntülerini dile getirmek dışında kullanmak gerekmez mi! Biraz da hayranların ufkunu açmak gerekmez mi?Musikinin derin sularındayızO yüzden Tarkan’ın konser analizini yapmadan önce karşımda şarkı söyleyen bu adamı ne kadar tanıyorum diye sorguladım içimden. Karşımda kocaman bir sıfır vardı. Ama şarkılarının bıraktığı güçlü etki bir o kadar gerçekti. Radiohead konserini izlerken Thom Yorke’un son dönemde neler dinlediğini, son yaptığı albümün alt yapısının hangi duygulardan geçtiğini çok iyi biliyordum. Thom o şarkıyı söyleme, o klibi çekme nedenlerini röportajlarında ya da sosyal medyada anlatıyordu. Ama Açıkhava’da karşımda, belirsiz bir megastar’ın olması beni rahatsız ediyordu. Cuppa kadar müzikal anlamda vasat bir şarkıyı neden tercih ettiğini bilememek, eleştirilerilere cevap vermemesi hep garip geldi ve gelecek de. Star algım biraz Amerika rahatlığında demek ki...Konsere varırsam eğer Türk Sanat Müziği kısmına bayıldım. Tarkan, usta müzisyenleri de bir araya getirmiş. Onları dinlemek büyük bir ayrıcalıktı. Sahne dekoru özellikle inanılmazdı. Her kim ilgilendiyse, işinin ehli olduğu kesin.İkinci yarısında ise tüm Açıkhava ayaktaydı. Tarkan’ın konser düzeni bakımından LED problemi var. Teknoloji çok ilerledi ve konserlerde yapılan mappingler çığır açıyor. Bunu kullanması gerekiyor bir megastar olarak.Normalde gitaristler parlar ama Tarkan’da sistem ters işliyor bas gitaristi Alp Ersönmez sahnede ön plana çıkıyor. Volkan Öktem’in ezelden beri davula kazandırdığı ritme hayranım, konserde de devleşiyor. Tarkan sahneden pozitif bir enerji dağıtıyor adeta. Toplumun her kesiminden, bir araya gelemeyen insanları bir araya getirip aynı şarkılarla aynı hislerle buluşturuyor. Arka sıramdaki 70 yaşındaki beyefendi bağırarak Kış Güneşi’ni öyle içten söylüyor ki... Hepimiz aynı anda Tarkan’a öpücük gönderiyoruz, aynı anda ayağa kalkıyoruz, hepimiz ona sarılmak istiyoruz. Tarkan yıllardır değişmeyen dans stili, gülüşü ile sizi geçmişteki o 90’lardaki mutlu günlere de götürüyor...Geriye niye gidilir ki!Ama karşımızda zamanın çok ilerisinde bir yıldız yok artık. Bunu kliplerinde de görebilirsiniz. Klipleri tarih kronolojisiyle izlemeye bir çalışın... Ölürüm Sana ardından Hüp günümüze ilerleyin... Gittikçe daha sıradanlaşan bir klip kronolojisiyle karşılaşacaksınız. Keza Cuppa’nın klibi daha yok, belki ters köşe yapar. Muazzam bir klip ile bizi şaşırtır. Fotoğrafları için aynısını diyemeyeceğim. Güçlü bir görsel şölen sunuyor. Kostümleri için de yaklaşımım pozitif.Diyeceğim o ki Tarkan’ın bu ülkede tartışmasız bir başarısı ve sarsılmaz birinciliği var. Her janradan müzisyen, dinleyici her şarkısında başka bir nefes, bir heyecan buluyor. Ama Tarkan 2016’da kala kalıyor, hatta gerilerde... Çağ atlama vakti gelmedi mi Tarkan!

Devamını Oku

Modern melodilerin yaratıcıları Sofi Tukker

27 Ağustos 2016

Yeni nesil müzisyenleri sanki her anlamda tarz sahibi olmalı... Müzikleri dışında, sahnede fazlasıyla cool olmalılar, tasarım kıyafetler seçimliler, sosyal medya paylaşımlarında en ideal filtrelerden geçmiş fotoğraflar paylaşmalılar. Sofi Tukker da bu jargona uyan gruplardan. Grubun Drinkee şarkısı bu yaz adından söz ettirdi. Dans etme garantisi parçaları ile de sahnede en az seyircileri kadar eğleniyorlar. Sophie ve Tucker ile müziklerinin yanı sıra iptal olan İstanbul konserini konuştuk.Müziğinizin enerjisini nasıl tanımlıyorsunuz?Ham, duyusal, enerjik, eğlenceli... (En azından bunun ortaya çıkmasını umuyoruz!)Drinkee şarkısı kariyeriniz için bir dönüm noktası. Onu büyüleyici yapan neydi?Bilmiyoruz. Belki çok sıra dışı olması! Sophie, Drinkee’yi yazdığımız günden önce hiç elektronik gitar çalmamıştı. Chacal’ın şiirlerinde çok ilgi çekici söz dizimleri ve sesler var. Belki de budur. Her şeyin bir araya geldiği gün çok eğlendik, çok fazla enerji açığa çıktı. Belki de bu dinleyici de yansıdı ve bir şekilde yayıldı.Son zamanlarda dans müziği rock müzikten daha fazla ilgi çekici. Sizce bunun nedeni ne olabilir? Dans, dans, dans ve dans. Terli beden ve özgür dans. Ama rock müzik yok oluyor gibi hissetmiyoruz, dans müziğimizde onun bileşenlerini kullanmayı seviyoruz.‘MÜZİĞİMİZ HAYATI İFADE EDİŞİMİZ’Son işlerinizde hangi müzikler sizi motive etti?Pek çok tarz son zamanlarda bize ilham verdi... Sophie’nin açısından, kesinlikle Batı Afrika gitar tonları ve Brezilya şiiri. Tucker açısından ise, büyük oranda house müzik... Biraz her yöne dağılmış durumdayız.Şarkılarınızda Kuzey Amerika ve Afrika esintileri hissediliyor...Sophie bir süre dans ve bateri eğitimi almak için Batı Afrika’da kaldı ve müzik eğitimi alırken Brezilya’da yaşadı. Ayrıca ikimiz de Kuzey Amerika ve Afrika etkilerinden esinlenmiş çok fazla müzik dinliyoruz. Çok aşikar olmasa da bugünkü pek çok dans müziğini de etkiliyor.Kıyafetleriniz, çektiğiniz klipler ve sosyal medyadaki paylaşımlarınız... Sizce bunlar bir sanatçının kariyeri için önemli anekdotlar mı?Her şey önemli. Merkezde müzik var, ama tüm bu alanlar sadece hayatın ve neşenin ifade edilişinden parçalar. Bu kendini ifade etmenin bir parçası ve biz de sadece kendimiz olmaya çalışıyoruz. “Kendimiz” dediğimiz şeyin tam olarak nasıl biri olduğunu da ilerledikçe öğreniyoruz.‘SAHNEDEKİ NEŞEMİZ SİZE DE GEÇMELİ’Moda anlamında tarzınızı nasıl tanımlarsınız? Son konserinizde hangi tasarımcıları tercih ettiniz?Tucker: Son zamanlarda çok uzun gömlekler giyiyorum. Ama onları kesip yırtarak kendime göre şekillendiriyorum. En sevdiğim gömlekler Oak NYC’den ve LA’daki Pride mağazasından geliyor. Ayrıca her zaman siyah yırtık kotumu giyiyorum, bazen beyaz yırtık kotlarımı ve Jordan One’larımı.Sophie: Son konserde klasik beyaz tulumumu ve vintage ipeksi kırmızı kimonomu giydim. Tenimde hissedebildiğim ve ben yürürken dalgalanan şeylere bayılıyorum!İstanbul’a Türkiye’deki güncel gelişmelerden dolayı gelmekten vazgeçtiniz. Eğer İstanbul’a tekrar davet edilirseniz gelmeyi düşünür müsünüz?Tabii ki. Türkiye’ye gelmeyi çok isteriz, hakkında çok güzel şey duyduk ve Türk dinleyicisinden gelen desteğe minnettarız. Onlarla dans etmek ve onlara yüz yüze teşekkür etmek istiyoruz.Sahnede nasıl oluyorsunuz? Eğlenceli. Müziğimizi üretirken ve çalarken duyduğumuz neşenin izleyenlere de geçtiğini umuyoruz.Hangi tür seyirci sizi heyecanlandırıp “iyi bir kalabalık, iyi bir performans, iyi bir geceydi” dedirtiyor?Terleyen, gevşemiş, müziğe kendini bırakmış ve hareket eden... Ama her seyirciyi seviyoruz! Konsere gelmek için zaman ayıran herkesi...Sofi Tukker eğer kişisel bir müzik festivali düzenleseydi line-up şöyle olurdu, “Stromae, Grimes, Patti Smith, Santana, Die Antwoord.”

Devamını Oku

Eğlenmekten asla vazgeçmeyelim!

20 Ağustos 2016

Festival dediğin nedir ki? Kafanı dağatmak, yarın yokmuş gibi dans etmek, arkadaşlarına sarılmak, kahkahalar atmak ve en önemlisi sevdiğin şarkılara bağırarak eşlik etmek. Geçtiğimiz hafta Doritos Presents Babylon Soundgarden’ın Çeşme durağının yolunu tuttuk...Son dönemde en çok takıldığımız konulardan biri İstanbul’da iptal olan konserler. Ama kıyı kesiminde durum çok farklı. Yaz başında Burn Electronica Çeşme ve Chill-Out Festival Bodrum’da ciddi bir line-up ile müzikseverlerini ağırladı. Bu festival organizatörleri için de karlı bir durum oldu. Çünkü sponsor markalar festivalleri destekledi, aynı zamanda da festival tutkunları konserleri doldurdu. Çeşme’de festival kültürünü ateşleyen ise hiç şüphesiz Babylon Soundgarden’dır. Hatırlarsınız Teoman, bir ara müziği bırakmaya karar verdiğinde Çeşme Soundgarden’da son konserini vermişti. Tabii, sıkılıp müziğe geri döndü o ayrı. Aynı zamanda çiğ ‘beach party’lerden nefret eden bizim gibi müzik duyarlıları için de iyi bir alternatif oldu. Bu vesileyle markaların müziğe desteklerini çekmemesi büyük önem kazanıyor. Doritos da son iki yıldır Soundgarden’ın ana sponsorluğunu üstleniyor.ATHENA SETLİST’E ÇALIŞMALISoundgarden ilk yıllarında daha çok sahneye sahip bir festivaldi. Biraz küçülmeye gidildi ve minimalleşti. Buna rağmen geçen yıla nazaran izleyici sayısı çok iyiydi. Doritos Presents Babylon Soundgarden’ın ana sahnesinde Athena karşımıza çıktı. Grubu en son yine Babylon’da izlemiştim. Çok kötü bir ses sistemi ile akustik performans gerçekleştirmişti. İtiraf etmem gerekirse konserin ikinci yarısına dayanamamıştım. Ama bu sefer çatır çatır çalan, sesi gayet iyi üç saatlik bir konser verdiler. Yalnız Athena grup olarak şarkı ezberlemede sıkıntı çekiyor herhalde. “12 Dev Adam” marşını durduk yere bir festivalde neden çaldılar anlayamadım... Acayip güzel ve kült olmuş şarkıları dururken. Setlist’i bir yenilemek gerek galiba... Konser uzadıkça şarkı sıkıntısı çekiyorlar. Gökhan Özoğuz ve tayfası sahnede eğleniyor. Bu seyirciye de yansıyor. Alandaki neredeyse herkes dans ediyordu...Arkadaşlarımız arasında bir motto vardır, “Macaristan’da gerçekleşen Sziget Festivali’ne sahne alacak isimler için gitmiyoruz. Özgürce dans edip, o anı yaşamak için gidiyoruz.” Soundgarden’da da bu yıl bu güzel mottoyu hissettik. Zaten festivale neden gidilir ki? Instagram’a fotoğraf atmak için mi yoksa gönlünce eğlenmek için mi?FESTİVAL DÜZENİNİN CAN ALICI YANIDört yıldır her yaz gittiğim Babylon Soundgarden’ın yine yolunu tuttum. Aya Yorgi Koyu’nda konumlanan Babylon yine ev sıcaklığında bizi karşıladı. Festival alanını hangi şirket düzenlemiş bilmiyorum alana girer girmez insanın içi açılıyordu. Fotoğraflarla Prince ve David Bowie’ye selam çakmayı da unutmamışlardı. Gençler hamaklarda uzanmıştı ya da su savaşı yapıyordu, kahkahaları ile hayata karşı motive ediyorlardı. Athena öncesi Babylon’un DJ’leri iyi seçilmiş şarkılardan oluşan set’i ile size eşlik ediyordu.Aynı zamanda festival alanı aktivitelerinin önemi büyük. Ana sahnedeki sanatçı çıkmadan oyalanmanız gerek, güneşlen denize gir nereye kadar! Bu anlamda da Aya Yorgi Koyu’nda güzel bir ortam vardı.Gittiği yeri güzelleştiren markalardandır, Babylon... Çeşme, Asmalımescit ve şimdi de yükselen Bomonti... Babylon ahalisi kanımca artık Bomonti’ye de alıştı. Bomonti Ada’dan kalabalık bir ses yükselmeye başladı.Festival sırasında Pozitif Artistik Program Sorumlularından Elif Cemal ile karşılaştım. Sektöre dair, meraklarımı hemen sordum. Cemal, yakın zamanda İngiltere’de bir müzik fuarında Türkiye’nin son dönemdeki kültürel durumunu anlatacaklarını belirti. İşte son dönemde belirttiğimiz anekdotlardan biri de buydu. Her bulduğumuz fırsatta buradaki gençlerin müziğe ihtiyacı olduğunu yurt dışı piyasasına belirtmemiz gerektiği... Bu haber beni heyecanlandırdı. Bununla ilgili detayları daha derinlemesine öğrenip bu sayfalara taşıyacağım.

Devamını Oku

Değişmeyi unutuyor muyuz?

13 Ağustos 2016

2004 yazı... Mor ve Ötesi’nin kariyeri anlamında kırılma noktası olan ‘Dünya Yalan Söylüyor’ albümü raflardaki yerini almış, herbir şarkı almış başını yürümüş... İş hayatımın da ilk günleri o döneme denk gelir. Yönetmen Murad Küçük’ün yanında asistan olarak çalışmaktayım. Bayılarak dinlediğim Mor ve Ötesi’nin ‘Sevda Çiçeği’ klibi çekilecek ve ben de o klipte prodüksiyon asistanlığı yapacağım. İlk paramı da hatta bu klip sayesinde kazanacağım. Anlarınıza, gelecek-geçmiş hayallerinize nüfuz etmiş şarkıları yazanlarla çalışmanın lüksünü yaşıyorum. Ardından üniversite döneminde izlenilen konserler ve grubun külliyatına, yükselip-alçalmasına şahit olmak...Grup, bu sene 20’nci yılını kutluyor ve bu vesileyle ‘Anlatamıyorum’ şarkısını hayranları ile buluşturdu. Lisede bir araya gelmiş ve o günden beri kopmadan müzik yapan bu dört adam da evrildi ve ister istemez bu müziklerine yansıdı. Geçmişinde bolca Mor ve Ötesi dinlemiş biri olarak, beş yıl kadar uzun bir süre sonra grubu canlı dinlemek için geçtiğimiz hafta Dorock XL’ın yolunu tuttum. Bu sayede Kadıköy’ün son dönemde yükselişte olan mekanını da ilk kez deneyimlemiş oldum. Buyrunuz, konserden anekdotlarım...- Yirminci kez izlediğim bir grup olsa bile hala daha konserlere heyecanla giden müzikseverlerdenim. Bu konsere yaklaşımım da böyle oldu. Şöyle bir durum var; boyunuz kısaysa ve en arkadaysanız Dorock XL’da kesinlikle sahneyi görmüyorsunuz. Konserin yarısı da sahneyi görmeyerek geçti.- Beş yıl önce gittiğim Mor ve Ötesi konseri ve geçen hafta gittiğim konser arasında hiçbir fark yoktu. Uzun zamandır bu köşeye de taşıdığım, özellikle köklü rock gruplarının sahnede hiçbir yeniliğe imza atmaması hadisesi bu konserde de yaşandı. Yıllar yıllar önce Yedikule Zindanları’nda konser verildiği zamanlarda bu grup daha yenilikçiydi ve genç hayranlarına ilham verebiliyordu. Şimdilerde bunun pek mümkün olduğunu düşünmüyorum.- Arcade Fire’dan vokalisti Win Butler’in bir röportajında şöyle der: “Bir şarkı ya da albüm çıkarmadan önce mutlaka tüm grupla haftada 36 saat çalışmaya özen gösteririm.” Bu coğrafyada dağılmadan, 20 yıldır bir arada kalabilmeyi başaran ve yeni şarkılar üretebilen müzik grubu olmak büyük başarı ama grubun haftada 20 saat bir araya gelip “20’nci yıl sebebi ile konserlerde neler yapabiliriz?” tasarrufuna girdiğini hiç sanmıyorum. Konserden bir saat önce beraber yemek yiyorlar mı acaba?- Konserin tek güzel kısmı; eskiden CD’lerinin sonuna sakladıkları gizli şarkılar olurdu. Son şarkıyı atlamadan geçersen 3 dakika sonra sürpriz bir enstrümantal şarkı ile karşılaşabilirdin. Bu konserde de böyle bir sürpriz yaptılar bize. Benim için konserin tek güzel anıydı.Bir grup 20’inci yılını kutladığını açıkladıysa eğer, o yıl içerisinde çaldığı bütün konserleri bir konsepte oturtması gerek. Dünyada birçok müzisyen bu tarz dönemlerde ya bir albümü baz alıp turneye çıkar ya da o kapsamda konserler verir. Eminim Mor ve Ötesi bunu benden daha iyi biliyordur. Çok uzağa gitmeyelim Selami Şahin bile bu yıl 50’inci sanat yılını kutlarken neredeyse her konserine farklı bir doku yarattı.- Bir sonuca gelirsek eğer Mor ve Ötesi’ni benim gibi en son beş yıl önce izlediyseniz, konserlerinin hiç değişmediğini ve bir şey kaçırmadığınızını söylemem lazım. Grup, kendi içlerindeki bağı güçlendirip, artık farklı bir şeyler denemeli. Farklıyı geçtim, geçmişteki kadar cesur olsa yeter. Kariyerlerinin olgunluk döneminde bu kadar sıradan işler yapmak sizin de canınızı sıkmıyor mu?

Devamını Oku

Türkiye’ye gelmesindeki sır

31 Temmuz 2016

Geçtiğimiz akşam Zorlu PSM’deki sezonun son konserine gittik. Biletleri günler öncesinden tükenen Damien Rice’ı en son One Love sahnesinde izlemiştim ve Türkiye’de ciddi bir hayran kitlesi olduğunu orada da kanıtlamıştı. Malumunuz konserler bir bir iptal olurken Damien Rice’ın İstanbul’a gelmiş olması çok önemliydi. Sanatçı konserin bir bölümünde sahnesini seyircilere açtı ve üç şarkıyı beraber seslendirdi. Rice, aynı zamanda konseri Facebook sayfasından da canlı olarak yayınladı. Konserin bir yerinde ondan önce çıkan Gyda Valtysdottir’i sahneye çağırdı. Gyda çellosu ile müthiş bir ahenk içinde sanatçıya eşlik etti. Suskunluğu ve aksiliği ile tanınan Damien, fazlasıyla konuştu ve şarkılarının hikayelerini oldukça içten bir şekilde anlattı. Türkiye’ye gelme kararı ile ilgili “Buraya gelip gelmeme konusunda kararsızdım. Burada yaşayan arkadaşlarımdan fikir aldım. Gyda’nın bu güzel şehre tutkusu ve iknasııyla karşınızdayım” dedi.Gyda’nın ise Türkiye ile olan bağı James Hakan Dedeoğlu’nun müzik projesi TSU! ile... TSU’nun ikinci albümü olan H.M.S. Angora’ya çellosu ile eşlik ediyor. Varmak istediğim nokta müzik piyasasına Bant dergisi ve ekibinin yaptığı katkı... Hakan aynı zaman da Aylin Güngör ile online ve basılı olarak yayınlanan Bant Mag’in kurucularından. Elijah Wood, Beirut, Efterklang, Beirut ve Brazzaville gibi sanatçı dostlarına Türkiye’deki müzik sahnesinin gelişimini çok iyi anlatıp, bu topraklardaki müziklerin ne kadar engin olduğunu gösteriyorlar. Burada çalmaları için onlara cesaret veriyorlar. Müzik sektörünün bir-iki adım ileri gitmesi için bencilliklerimizi, egolarımızı bir kenara koyup olanca gücümüzle buradaki gençlerin müziğe ne kadar ihtiyacı olduğunu yabancı müzisyenlere, menajerlere anlatmamızın vakti geldi...Neden böyle oluyor?Geçtiğimiz hafta, yeni iki single’ı dinledim. Onurr’un Ruj şarkısı... Bir önceki single’ının kopyası gibiydi. Onurr’un pop müziğe getirdiği ivmeyi her zaman çok beğenmişimdir. Ama Ruj ne yazık ki single parlaklığına sahip bir şarkı değil. Ardından da Ferman Akgül’ün Pascal Nouma ile yaptığı düet “Dırdır”ı dinledim. Bu kadar mı birbirinden alakasız sözler olur... Hiçbir heyecanı olmayan şarkılar. “Yaz bitmeden her yerde çalsın, seneye zaten kimse hatırlamaz” şarkılarını neden yapıyorsunuz? Bu iki ismin işlerine pür dikkat yaklaştığım için büyük bir hayal kırıklığına uğradığımı belirtmeliyim. Seneye hatta kışa kalmadan bu iki şarkıyı da sanırsam kimse hatırlamayacak.Bu yazın pop klasmanındaki müzisyenler arasında en iyi işi Kenan Doğulu’nun çıkardığını söyleyebilirim. “İhtimaller” albümünde Doğulu, ülkenin en iyi caz müzisyenleri ile kült olmuş şarkılarını yeniden seslendirdi. Sanatçı bana göre kendi kariyerine saygı duruşu niteliğindeki albümünde sesini müzisyenlerin ahengine uydurmayı çok iyi bilmiş. Şarkıların bu yeni hali katiyen kulağınızda rahatsız edici bir iz bırakmıyor. Aşk Oyunu şarkısını dinlerken geçmişe dönüyorsunuz hem de öyle karanlık olmayan. Pazar albümü olarak önerimdir.

Devamını Oku

Peki şimdi neler olacak?

23 Temmuz 2016

Geçtiğimiz hafta gazeteye “Muse konserine neden gidilir?” adlı bir yazı yazacaktım. Geçen yıl Berlin’de izlediğim Muse’a dair övgülerle dolu bir liste hazırlamıştım. Ardından son yıllarda Rock’n Coke gibi festivallerdeki sinerjiyi neden artık hissedemediğimiz üzerine anekdotlar verecektim... Ama 15 Temmuz günü hayatımın en korkulu gecesini yaşadıktan sonra ne bir yazı yazmak için mecalim, ne de festival enerjisinden bahsedecek gücüm kalmıştı. Televizyonda izlediğim, internette okuduğum her şey kabus gibiydi. Gün aydınlanıp evden dışarı çıkabilme özgürlüğümün yerinde olabilmesine binlerce kere şükrettim. Hemen ertesi gün gazeteye giderken, kulaklığımı taktım ve şu an için beni hangi müziklerin mutlu edeceğini düşündüm. Konserlere gitsem ve bütün bu sıkıntıları şarkı söyleyerek bağırarak atlatabilseydim... Önümde bir Muse konseri yok muydu? Açtım son ses Madness şarkısını, omzumdaki yükler teker teker düşmeye başladı. Yaşanan olaylardan sonra Muse ardından Skunk Anansie hemen sonra Joan Baez konserlerini iptal etti.Aylar öncesinden o konserlere gitmek için bilet alıp sevdiği sanatçının şarkıları ile moral depolayacağını düşünen gençler için hayal kırıklığıydı... Öyle ki Baez’den de gereksiz bir açıklama geldi; “Onca zamandır savaş bölgelerine, diktatörlük rejimine sahip ülkelere, sivil arbedelerin yaşandığı yerlere gittim. Ama bugünün Türkiye’sindeki gibi beklenmedik ve çok büyük tehlike gibisini gördüm mü emin değilim.” Birçok müzik yazarı, organizatör arkadaşım yazıyı yeterince eleştirdi.Yaklaşık bir hafta önce İstanbul’da gerçekleşen Megadeth konserinde Dave Mustaine şöyle bir konuşma yapmıştı; “Pek çok grup korktukları için Türkiye’ye gelmiyor, bunu yapmak ta*ak ister” demişti. Galiba aklımdan geçen cümle bu oldu. Dünya turnesinde olan sanatçıların rotalarına İstanbul’u yeniden dahil etmesi için uğraş veren organizatörlerin çabalarına şapka çıkarmak gerek. Müzik sahnelerimizin imajını yükseltmek için büyük uğraş veriyorlar. Baez’in yaptığı açıklama şundan dolayı kötüydü. Diğer müzisyen ve menajerlerin kafasında kötü bir soru işareti bırakmasına neden sağlamış olabilirdi... Bunu gelecek sezon açıklanacak yabancı müzisyenlerin konser rakamı ile göreceğiz. Bu yazıyı yazarken Joss Stone konseri için heyecan duyuyorum ya da 8 Ağustos’taki Sia konseri için... Acılarımızı, mutluluklarımızı hala konserlerle sarabilmeyi umut eden insanlarız.Bunların yanı sıra sezon açıldığında sanırsam yerli müzisyene de büyük bir pazar kalacak. Bu şansı iyi değerlendirmeleri gerekiyor. Mesela Tarkan, Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda her yıl aynı sıradan setlist ve yenilikten uzak sahne düzeni ile konser veriyor. Değiştirmeli. Artık sektörü geleceğe taşıyacak projeler yapmalı. Sahneleri bıraktığını söyleyen Sezen Aksu, o zaman gençlerin sahneye çıkmasını sağlamalı. Bir noktada rock müzisyenleri orta yaş sendromlarını anlattıkları şarkı sözlerinden sıyrılıp şu dönemin ruhunu anlatmalı. Ne de olsa ülkenin yakın geçmişi bize hep şarkılarla ışık olmadı mı? Günün sonunda müzik piyasasını içine gireceği bu sarmaldan çıkarmak, sadece dinleyicinin elinde değil. Müziğin iplerini elinde tutan ana akım müzisyenlerinin elinde. Uzaktaki Joan Baez’e sinirlenmek kolay... Peki bizim müzisyenler bu süreçte neler ortaya çıkaracak? Göreceğiz.

Devamını Oku

‘Dünyanın çivisi çıkmış durumda’

2 Temmuz 2016

50’nci yılını kutlamak için 12 Temmuz’da Küçükçiftlik Park’ta sahne alacak Scorpions ile Lizbon’da bir araya geldik.Portekiz’in başkenti Lizbon’dayız, müzik kariyerlerindeki 50’nci yılını kutlayan Scorpions röportajı ve konserini izlemek için... Malumunuz grup 12 Temmuz akşamı Küçükçiftlik Park’ta sahne alacak. Sebebi ziyaretimiz de bu yüzden... Bir grup gazeteci arkadaşla grup ile röportajı gerçekleştirirken, Atatürk Havalimanı’ndaki o korkunç saldırı daha gerçekleşmemiş.Birçok grup terör korkusu nedeniyle İstanbul’da konser vermek istemiyor ya da konserlerini iptal ediyor. Ama Scorpions o bildiğiniz müzisyenlerden değil, dünya barışı için daha da fazla konser yapmak gerektiğinin altını çiziyor.60’larda Almanya’dan yola çıkıp tüm dünyayı etkileyen bir müzik grubu karşınızdayken de ister istemez müziğin dünya barışındaki etkisini konuşmak istiyorsunuz. Vokalist Klaus’un cevabı net, “Sahi Bono nerede?” Anlayacağınız yeni dünyada çare U2 değil. Klaus’a göre daha çok konsere gitmek ve şarkılarla bir olmak. Rudolf Schenker, Klaus Meine ve Matthias Jabs ile üç nesli şarkılarla bir araya getirmenin sihrini konuştuk...Aslında daha önce sahnelere veda edeceğinizi belirtmiştiniz. Ama 50’nci yıl turnesi ile hepimizi şaşırttınız. Müziği bırakmak imkansız değil mi?Veda turnesiyle bu işi bıraktığımızı düşünürken 2012’nin sonuna kadar çaldık. Birçok genç seyircinin konserlerimize geldiğini hatta yepyeni bir Scorpions hayran neslinin var olduğunu fark ettik. Facebook sayfamıza bir göz atın, yedi milyon insan var. Bu kadar fazla genç insanın Scorpions partisine katılmasıyla müziği bırakmanın gerçekten ne kadar zor olduğunu bir kez daha anladık. Hepimizde kariyerimizi sonlandırmamız için bir sebep olmadığı hissi oluştu. Elveda turnesini bitirdiğimizde tatile çıkacakken Ocak’ta dönüm noktası niteliğinde olan bir telefon geldi. Bizden MTV Unplugged için çalmamızı istediler ve bu her zaman yapmak istediğimiz bir şeydi.MTV Unplugged için nasıl bir hazırlık sürecine girdiniz?MTV Unplugged’da klasik şarkılarımızı yeni şarkılarla bir arada çalarsak daha da çekici olur diye düşündük. Böylelikle yeni şarkılar yazmaya başladık ve üretim süreci başladı. Stingin the Tail’in son albümümüz olacağını düşünürken MTV Unplugged bize yeni ve zor bir görev verdi, bu da bu yeni hayat ile işleri akışına bıraktık. MTV Unplugged ile başarı elde ettik. Şu ana kadar her şey harika gidiyor. Seyircimizle hala bu kadar birbirimize bağlı olmamız bizi çok iyi hissettiriyor. Hayranlarımız hala bizim neden turneye çıktığımızı merak ediyor. Sebebi ortada; her gece sahneye çıktığınızda karşınızda üç nesilden şarkılarınızı sizlerle birlikte söyleyen bir dinleyici kitlesi olması, hatta bu şarkıları söyleyen bir kesimin bu şarkılar yazıldığında doğmamış olması! Bu üç neslin bir arada oluşu ve uzun yıllardan sonra hala çalabilmemiz bizim için bir ayrıcalık.50’nci yılı kutlama fikri nasıl doğdu? Tek bir konser ile de bunu geçiştirebilirdiniz...Menajerimiz bizi bu kutlamayı yapmamız için ikna etti. Esasında biz dinleyiciye bir çeşit hediye vermek istiyorduk. 50. yılını kutlayacak gruplar arasında The Who, Rolling Stones ve Beach Boys gibileri varken, böyle bir şeyi bizim Almanya’da gerçekleştirmemiz çok zor olurdu. Biz biraz olağandışıyız, ikna edilmemiz zaman alsa da emin adımlar atmayı biliriz. Hala formdayız, uyumumuz mükemmel. Seneye ne olacağını kimse bilmiyor, henüz bunun için de bir toplantı yapmadık. Ama bu tur çok enerjik ve eğlenceli ayrıca bu senenin sonu Aralık’a kadar doluyuz.Gençliğin enerjisi yüksek ve hayata dair daha kararlıİşi bırakmak istiyorsunuz ama kimse izin vermiyor gibi o zaman?Aynen. Dediğimiz gibi iki sene önce bitirmişken, dünyanın dört bir yanından aldığımız teklifler çok çekici geldi. Mesela uzun zamandır Japonya’ya hiç gitmemiştik. Şanghay, Pekin, Bangladeş ve Vietnam ve daha birçok ülke bizi bekliyor. Bu küçük kulüplerde çalmak gibi değil, insanlar bizi görmek istiyor. Hep bir geribildirim var ve hala bu kadar sıcak karşılandığımızı bilmek harika bir his. Türkiye’de de harika bir gece olacak, hep beraber büyük hit ve klasik şarkılarımızı söyleyeceğiz. Ayrıca arada yeni şarkılar da var.Sizi yataktan kaldırıp sahneye çıkartan enerji nedir?İnsanlardan gelen enerji dalgasını koruyoruz. Sahneye çıktığınızda hayranlarınızdan gelen enerji bence bunu özetliyor. Sahnedeki sanatçı seyircisine “Ben yukarıdayım siz aşağıdasınız” gibi bakmak yerine insanlarla arasında gerçek bir bağ kurup o geceyi iki taraf için de anlamlı bir tecrübe haline getirmeyi amaçlamalı. İnternetle beraber yeni nesil hayata dair çok daha kararlı. Bunu gözlemlemek müthiş. Seyahat etmek enerjiyi alsa da, sahnenin havası o yorgunluğu üzerinizden atıyor. Ayrıca kendinizi serbest bırakıyorsunuz.Kutuplaşmalara bu nesil maruz kalmamalıydıDünyanın dört bir yanında olan terör saldırıları ve dünyadaki politik durumu ele alırsak eğer neden artık politik şarkılar yazılmıyor?Türkiye’de, Brüksel’de, Paris’te, Orlando’da olan bütün bu trajediler için ne desek az. Bizler 89 yılında Moskova’da konser verdiğimizde büyük bir umutla değişimin bir parçası olduğumuzu ve düşmanlığın bittiğini düşünüyorduk. Fransa’da da açık kollarla karşılandığımızda bütün korkunç olayları ve savaşı geride bıraktığımıza inanmıştık. O sıralar devir değişiyordu. Şu anda da devir değişiyor fakat eskisi gibi değil, olmaması gereken üzücü ve olumsuz bir yönde. Bütün olanlar üzerine şarkı yazmak için fazla karışık. Henüz hiçbir sanatçının bu konuda yoğunlaşmamasının bir sebebi olmalı. Ama belki sonunda biri çıkar. Bütün dünyanın çivisi çıkmış gibi resmen ama bu konuda nasıl şarkı yazarsınız? 25 sene sonra Avrupa’nın içindeki kutuplaşmalara yeni neslin maruz kalması çok üzücü. Ayrıca bizler müzisyeniz, politikacı değiliz. Biz insanların şarkılar söyleyip, el ele vermesini istiyoruz. Sahiden şu sıralar Bono nerede? Dünya barışı için esas şu an konser yapılmalı.Müzik sihirli bir etken gibiAlmanya’da siz ve Rammstein’ın uluslararası bilinirliği tartışılmaz... Sizi farklı kılan şey sadece İngilizce şarkı sözü yazmanız değil herhalde...Alman bir grubun Avrupa’nın ve dünyanın diğer ülkelerinde duyulması çok güç. Scorpions canlı olarak da hep çok güçlü bir gruptu. Bir de bizim gibi Alman çocukların İngilizce’si yeteri kadar iyi değilken, İngiltere’ye gidip konser öncesi röportaj vermesi ilk zamanlar inanılmaz zordu. Ama konserlerde insanlar bizden çok etkileniyordu. Yine de bu yola baş koyarak sıkı bir rekabetin içinde girdik. Düşünün, Amerika’da AC/DC, Bon Jovi gibi gruplarla bir aradaydık. Müzik kendi başına sihirli bir etken. İnsanlar konserlere gelerek müziğin değerini veriyor.Şarkı sözlerinin bunda rolü yok mu?Matthias en iyi gitarist ben de en iyi vokalist olsak da hiçbir şey bir anlam ifade etmeyebilirdi. Sihirli olduğu an her şeyin bir arada uyum halinde çalıştığı andır. Mesela The Beatles’daki gibi. İki hafta önce Berlin’de Paul McCartney’i izledim. 74 yaşında ve hala inanılmaz.Scorpions üyeleri Lizbon’nun manzarasını İstanbul’a benzetti ve şehri çok özlediklerini söyledi.

Devamını Oku