Ocak ayının sonuna gelirken merakla beklediğim iki albüm birden yayınlandı The XX’in I See You albümü ve Bonobo’nun Migration’ı... Öncelikle The XX ile başlayalım. İlk teklisi On Hold ile büyük bir heyecan yaşamıştık. Beş yıl aradan sonra minimal ve karanlık sularda gezen müzikleri nasıl evrilmişti merak içindeydik. I See You’nun açılış şarkısı Dangerous, eski The XX’ten eser kalmadığını bağıra çağıra ilan ediyor. Alternatif köklerine sadık kalan grup, gemiye artık pop ve grubun yükselen elektronik yıldızı Jamie xx’den çok fazla parça eklemiş gibi... Jamie xx’e solo projeler yapmak muazzam yaramış ve prodüktörlüğünü yaptığı bu albümle de grubun bel kemiği olduğunu bir kez daha kanıtlamış.The XX’in son albümü özü olarak beni sarsmadı... Yeni dünya müziğinin en abartısız ve en doğal halini sunarken neden U dönüşü yapmışlar merak içindeyim. İlk albümlerinde yer alan Night Time şarkısını ilk dinlediğim anı düşünüyorum da bu albümde aynı vuruculağa sahip hiçbir şarkıya denk gelmemek hayal kırıklığı yaşattı. Ama müzikal olarak ayakları artık yere sağlam basan, ilk albümdeki gibi yenilikten asla kaçınmayan bir sound ile bizimle beraberler. Karanlıktan aydınlığa çıkmış gibi müzikleri, albüm kapağından da anlayacağınız gibi... Daha önce The XX ile yaptığım bir röportajda şöyle demişlerdi; “Aslında bütün şarkılarımız grup üyelerinin yaşadığı gerçek hayat deneyimlerinden yola çıkarak yazılıyor. Yani kısacası tüm ilhamımız aslında kendi hayatımız.” Anladığım The XX üyelerinin her biri artık hayata daha umut ve sevgi dolu bakıyor. Say Something Loving, Dangerous ve Hold On albümün dikkat çeken yapıtları arasında.Göç üzerine bir hikayeBonobo’nun Migration albümüne gelirsek eğer Simon Green, tüm müzikal olgunluğunu ustaca bu albüme yansıtmış. Öncelikle konuk sanatçıları bir sıralayalım; Rhye, Nicole Miglis, Innov Gnawa ve Nick Murphy (Chet Faker). Albüm, katmanlı bir kompozisyon yaratmış gibi... Downtempo elektronik müziğin her zaman ruha iyi geldiğini düşünenlerdenim. Migration albümünü kulağıma taktığım an dünyanın başka bir köşesine ışınlanmış gibiydim. Hatta sanatçı yaptığı bir röportajda bu hissi şöyle anlatıyor, “Londra’da yaşarken, gece uçuşları alıp Kanada’nın Kuzey Bölgesi’nden uçup Tundra’nın ortasında küçük yerleşim yerleri bulunduğunu gösteren uçak haritasına bakıyordum. İnsanlar orada ne yapıyor olursa olsunlar dışarıda olduklarını görmek her zaman büyüleyiciydi. Migration albümündeki birçok şarkı da bu düşlerden ortaya çıktı.” Zaten albümünü de göç kavramının üstüne oturtuyor.Bonobo ayrıca bu albümde dinleyicisine saf kan bir elektronik müzik bize sunmuyor, vokaller, canlı çalınan enstrümanlar ile bu müziğin aslında onlarca şekle girebildiğini kanıtlıyor.Albümün yıldız şarkıları ise Nick Murphy yani Chet Faker’ın vokal olarak yer aldığı No Reason... Dijital dünyanın melodileri ile hüzünlü bir dans şarkısı olarak parıldıyor. Ayrıca Surface, Grains gibi dans hitleri Bonobo’yu bu yıl herhangi bir festivalde yakalamak için bize ilham veren eserlerden... Senenin sonunda bile bu albümü dinleyeceğinizden emin olabilirsiniz...
Bazı filmler sountrack’leri ile adeta güç gösterisi yapar. La La Land ya da Türkçe adıyla Aşıklar Şehri film müzikleri ile baş yapıt gibiydi. Yeni nesil bir Hollywood müzikalinin naif ve içten aynı zamanda aşırı derecede romantik olması şaşırtıcı bir gelişmeydi herkes için. Bunda hiç şüphesiz senaryo yazarı ve yönetmeni Damien Chazelle’in etkisi büyük. Chazelle’in müzik ile olan bağı ve bunu her filminde kuşkusuz çok yerinde kullanması seyirciler için de unutulmaz hislerin uyanmasına neden olabiliyor. Filmin hiç kuşkusuz en akılda kalan şarkısı ise City of Stars’dı.Chazelle bir röportajında yarattığı gerek şarkılarla gerekse mekan bazında eski ve yeni paradoksunu şöyle anlatıyor; “Los Angeles’ta yaşamak, film tarihiyle dolu bir şehirde yaşamak demek. Nereye dönerseniz dönün kült olmuş filmlerin geçmişi ile karşılaşıyorsunuz. Birçok yönden, geçmişi silmek veya yok saymaya kararlı görünen bir endüstride ilerlemeye çalışıyoruz. John Legend ve Ryan Gosling’in caza dair yaptığı bir tartışma vardır filmde. Bir sanat formunu geçmişiyle mi korumaya çalışıyoruz yoksa onu marjinalleştirerek tüm riski göze alıp onu geleceğe doğru itmeye mi?”Ryan Gosling filmde geleneksel cazın formlarını değiştirmeyi asla tercih etmeyen bir sanatçı olarak karşımızda... John Legend ise filmde eğer cazı yeni müzik formları ile bir araya getiremezsek öleceğini ve yeni nesil ile bir bağ kuramayacağını savunuyor. Bu derinlemesine tartışılacak bir konu. Bazı müzik türlerine asla el değmemesi gerektiğini düşünenlerdenim... Caz müziğine elektronik öğeler katınca sanki çiğ bir hale dönüşüyormuş gibi geliyor. Onun o derinlikli, acıları ifade eden, özgürlüğü kendi formuyla en iyi şekilde anlatan halini bozmamak gerek. Ama rock ve pop için aynısını düşünmüyorum. Doğaları gereği her daim gelişmesi gerektiğini düşünüyorum. La La Land bu açıdan da zihnimizi açan filmlerden. Kendinize bir iyilik yapın ve emin olun birçok Oscar’ı kucaklayacak bu filme biletinizi alın.Ryan Gosling’in notalar ile yakınlığıLa La Land’in başrollerinden Ryan Gosling de birçok filminde şarkı söyleme yeteneğini ön plana çıkaran oyunculardan. Filmi özel kılanda Gosling’in piyano çalışındaki incelik ve karakterli ses tonu. Oyuncu, Blue Valentine filminin bir sahnesinde ukulele gitar ile çaldığı ve söylediği ‘You Always Hurt the One You Love’ şarkısı ile de bizi gönlümüzden vurmuştu. Gosling’in müzik ile bağı ise hafife alınmalı. Zach Shields ile kurduğu Dead Man’s Bones adlı grubu ile albüm bile çıkardı. Hatta ufak çaplı bir turne yapıp Amerika’nın birçok eyaletinde şarkılarını seslendirdi. Gruba festivallerde Silverlake Konservatuarı Çocuk Korosu da eşlik etti. Grubun müziği ne şimdiye ait, ne geçmişe... Gotik bir sound’un üzerine, indie gitarlar ile bezeli. Gosling’in hayran olduğu sanatçılar Chet Baker ve Elvis Presley... Yakın zamanda da Song to Song adında bir şarkı yazarını canlandırdığı filminin vizyona gireceğini de müjdeleyelim!
Dünyanın en hızlı gelişen şehirlerinden biri olan Dubai’de yedi günlük bir tatilde neler mi yapılır?Geçmişi olmayan şehirlerde nasıl turist olunur hala keşfedebilmiş değilim. O şehrin sokakları bir dönemin izini taşımıyorsa eğer bana nasıl bir iz bırakabilirdi ki? Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Dubai’ye giderken aklımda bu tarz sorular vardı. Toplasan 20 yıllık bir şehirleşme geçmişi olan bu şehrin ön yargılarımı kıracağını düşünmüyordum. Orada yaşayan arkadaşım her seferinde kafamda yarattığım Dubai ile yaşadıkları Dubai arasında hiçbir benzerlik olmadığının altını çiziyordu. Buz gibi bir İstanbul günü 30 derece sıcaklıktaki Dubai için yola koyuldum. Yedi günlük tatilimin özeti ise “Orta Doğu’da ama sanki hiç değil” kavramında bir şehir ile karşılaşmam oldu. İşte Türklerin ticaret ve balayı için tercih ettiği bu destinasyonun aslında turistik açıdan ne kadar büyüleyici olduğuna dair anekdotlarım...DUBAİ PARK&RESORTSDubai’ye gitmemdeki sebeplerden biri de Dubai Park’ın açılışına dahil olmaktı. Orta Doğu’nun en büyük tema parkı tabii ki Dubai’de açılacaktı. Üç güne anca gezebileceğiniz bir alan burası. 30.6 milyon metrekarelik bir alan düşünün; içinde Lapita Otel, Legoland, dünyada bir ilk olan Bollywood Park, Motiongate Dubai, Riverland adında bir Fransız köyü yer alıyor. Yakında FOX Studio da burada açılacak. İnanılmaz bir alan. Yemek yerleri, tematik gösteriler, oyun parkları, çocuklar için Legoland’in büyüsü... İçeride 20 milyon parça Lego ile yaptıkları bir ufak bir Dubai görünümü de bulunmakta. 13 ayda tamamlanan Dubai Park’ın CEO’su Raed Kajoor Al Nuaimi, basın toplantısında bu yıl parkın 6 milyondan fazla turist çekeceğinin altını çizdi. Ben Legoland’de kendimi kaybettim. Her şeyin ama her şeyin büyük Lego figürlerini yapmışlardı. Bollywood Park’ı gezerken de karşınıza bir anda filmlerindeki gibi bir gösteri çıkabiliyor. Dubai Park’ta Türk markaları da yer alıyor. Big Chefs, Nusret dikkatimi çeken Türk restoranları arasındaydı. Dubai’de yaşayanların özellikle Türk yemeği tutkusunu hafife almamak lazım.NEREDE YENİR?Dünyadaki tüm mutfaklara dair bir restoran mutlaka Dubai’de göze çarpıyor. Yalnız şöyle bir durum var. Bu restoranlar otelin içinde ya da herhangi bir otele ait kompleksin içinde değilse mönülerinde alkol barındırmıyor. Benim gittiğim restoranlar arasında en beğendiklerimden biri Dubai Creek’in içinde yer alan Artisan baş sıradaydı. Beyrut merkezli restoran gastronomi açıdan yerel mutfak ile füzyonu çok güzel harmanlamıştı. Dubai’de restoranlar özellikle deniz ürünlerinde birinci sınıf bir tat sunuyor. Dubai’de adım attığınız her restoran lüks, bu ayrıntıyı unutmayın. Fiyat olarak kişi başı en az 100 lira ödeyeceğinizi de unutmayın. Ayrıca Kite Beach’de yer alan büfeler de sokak lezzetlerini tatmanız açısından güzel ayrıntı. Bu sahil en güzel denizi olan destinasyonlardan. Aynı zamanda da Souk Madinat Jumeirah’da bulunan İngiliz pubları ise şehrin ortasındaki vaha gibi... Buradaki P&B Smokehouse’u kesinlikle es geçmeyin. Etleri inanılmaz lezzetli.BALONLA ÇÖL SAFARİDubai’ye gidipte dillere destan olan çöllerinde safari yapmadan dönmek biraz saçma olurdu herhalde. Platinum Heritage adlı firma ile enteresan bir safari deneyimi yaşadım. Hükümetin doğal park ilan ettiği bir bölge var. Bütün safariler sadece bu alanda yapılıyor. Önce balon ile çölün sessiz ve ıssız alanında havalandık... Balonla uçmak her zaman huzur vadediyor gibi... Suratına hafiften bir rüzgar vuruyor, karşında uçsuz bir çöl. Ardından da 1950’lerden kalma üstü açık Land Rover’lara atlayıp doğal parkta ünlü safari sürüşüne dahil olduk. Çölde yaşayan en güzel hayvanlardan biri olan gazellerle göz göze gelmek inanılmaz bir deneyimdi. Ardından ‘Çölde Çay’ filmindeymişçesine çölün ortasındaki çadırlarda kahvaltı yaptık. Tabii ki deveye binmedim.BURJ KHALİFA VE DUBAİ MALLTabii ki Dubai’ye adım atar atmaz klişeyi gerçekleştirip dünyanın en büyük alışveriş merkezlerinden biri olan Dubai Mall’a ve AVM’nin içerisinden girdiğiniz 161 katlı, 828 metre yüksekliğindeki dünyanın sayılı yüksek binalarından biri olan Burj Khalifa’ye çıktık.Dubai Mall, gerçekten büyük... Öyle ki AVM’yi harita yardımı ve arabalar ile gezebiliyorsunuz. Sayısal verilere göre bin 200’den fazla mağaza bulunmakta. Dip not Türk markalarının da ciddi bir gücü var. Yazın o kadar sıcak oluyormuş ki Dubai sadece alışveriş merkezlerinde insanlar sosyalleşebiliyormuş. Ayrıca Milano için alışverişe gitmenize gerek yok. Aradığınız tüm markalar galiba burada var. Son kreasyonları ile...Burj Khalifa’nin ise 125’inci katına kadar çıkabiliyorsunuz. Asansör 55 saniyede yukarı çıkıyor ve kulaklarınız ciddi bir deformasyon yaşıyor. Ben sabahtan gittiğim için o muazzam kuyruğa denk gelmedim. 125. kattan bakarken çok yakın geçmişte çölün üstüne kurulan bu şehrin hızla büyüdüğünü görmek şaşırtıcıydı. 1960’larda ufak bir sahil kasabasıyken şimdiyse dünya ekonomisini etkileyen bir yer haline geliyor olmasını 125. kattan net bir şekilde görüyorsunuz. Selfie çekmek için de güzel destinasyon...ALSERKAL AVENUEBenzetmeyi sevdiğimizi düşünerek kısaca Dubai’nin Karaköy’ü... Alserkal, Dubai’de yaşayan çağdaş sanatçı ve tasarımcılardan oluşan kominitenin kurduğu bir alan. Araba galerilerinin arasına konumlanmış çağdaş sanat galeri, moda tasarımcıları, üçüncü nesil kahveciler arasında Orta Doğu’da değil de Avrupa’nın herhangi bir sokağında dolaşıyormuşsunuz hissi veriyor. Ayrıca alandaki açık hava sahnesinde uluslararası yeni müzisyenleri keşfediyorsunuz. Bölgedeki galeriler arasında Custot Gallery’deki Nick Brant’ın ‘Inherit the Dust’ sergisi muazzamdı. Olur da yolunuz Dubai’ye düşerse sergi 28 Şubat’a kadar devam ediyor.NEREDE KALINIR?Ben şehrin iki farklı bölgesini deneyimledim. Şehrin ticaretinin aktığı bölgede yer alan Raffles Dubai, ilk durağımdı. Mısır piramitlerinden ilham alınarak yapılan otel, şaşaadan oldukça uzak minimal ama Doğu ezgileri ile süslü bir oteldi. Otelin içinden de Wafi City adlı AVM’ye geçiş yapabiliyorsunuz. Otel, hizmet konusunda kusursuzdu. Galiba Dubai’nin sırlarından biri de bu. Hizmet sektörü, kusursuz. Devamlı gülen personeller, her zaman halinizi hatrınızı soran garsonlar ve ikram ettikleri özel kahveleri...İkinci destinasyonum ise genelde expatların yaşamayı tercih ettiği Dubai Marina’da yer alan Inter Continental Marina otel oldu. Burası da oldukça modern bir oteldi. Ben uzun süre kalınan apart odalarından birinde konakladım. Karşımda güvenli olan uçsuz bucaksız gökdelenler, bitmeyen bir iş çıkış trafiği ve marinadan geçen yatları gördükçe enteresan duygular yaşadım. Orta Doğu’nun sandığımızdan daha farklı bir yüzü var ki hala keşfedilmeyi bekliyor.
2016 yılı müzik efsanelerinin sonsuzluğa gittiği ve aslında çok da parlak olmayan albümlerin yayınlandığı bir yıldı. Geçtiğimiz yıl çıkan albümlerin yüzde 90’ı beş yıl sonra hafızamızda bile olmayacak. Dünyaca ünlü festivallerin sahneleri de sanıldığı kadar çok parlak geçmedi. Ama bizi büyüleyen isimler de yok değildi.2016 yılından kurtulduğumuza göre bu yıl bizi neler bekliyor biraz olsun onları size sıralayacağım. Müzik adına heyecanı yüksek adımlar atılacak sanki…- Bu yıl güzel şarkıların çıkacağı bir yıl olacak. Çok önemli isimler stüdyo çalışmalarını sonlandırmak üzere. Hayranlarını ayağa kaldıracak albüm ya da single’ları ile karşımıza çıkacak. Bunun önermesini line up’larını açıklayan festivallerden yapabilirsiniz. Arcade Fire, Depeche Mode, The XX, Editors yeni şarkılarını kaydetme aşamasındalar hatta Ocak’ın 13’ünde The XX’in yeni albümünü dinleyeceğiz. Özellikle Depeche Mode’un uzun zaman sonra sessizliğini nasıl bir şarkı ile bozacağını merakla beklemedeyim. Malumunuz Eylül’de Sprit adında albüme dair kısa bir teaser yayınladılar. Çıkan haberlere göre ilkbaharda albüm kulaklarımızı şenlendirecek.- Birçok dergiye göre Arctic Monkeys de yeni albümünü bu yıl yayınlayacakama bu cepheden kesin bir bilgi gelmemekte. Aynı şekilde Taylor Swift için de bu iddia konuşulmakta…- Yeni albüm söylentileri arasında en merak uyandıranlar arasında Gorillaz, LCD Soundsystem, Limp Bizkit olduğunun da altını çizelim.- Ülkemiz cephesinden ise bu yıl albüm çıkaracak isimler arasında Tarkan ve Duman bulunmakta. Ayrıca Şebnem Ferah da uzun süredir yeni albümüne hazırlık içerisinde… Birçok şarkının hazır olduğu biliniyor. Müziğine dair oldukça titiz olan Ferah’ın güçlü sözler ve hala rock’n roll ruhunu cayır cayır yansıtan bir albüm çıkaracağını düşünmekteyiz.- Bu yıl DJ’lerin yükselişi devam etmeyecek… Onları festival line up’larının tepe noktasında görmekten çok sıkıldık. Seyirci daha samimi bir müziğin peşine düştü. Açıklanan festival programlarında en tepede DJ’ler şimdilik yok. Dinleyici daha deneysel işlere kulak kabartmaya başladığının altını çizmeliyiz.- Konser ve festival açısından ülkemizde şimdilik bizi bekleyen birkaç iyi konser bulunmakta. 21 Ocak’ta Volkswagen Arena’da Oscar and The Wolf sahne alacak. 24-25 Mart’ta Sonar Festival ilk kez Zorlu PSM’de yapılacak. Şimdilik Moderat, Roisin Murphy, Nina Kraviz izleyeceğimiz isimler arasında. 11 Şubat’ta Salon’da da The Dears sahne alacak.- Yurt dışındaki festivallerden şimdiden programını açıklayan ve dikkat çekenler ise şöyle… Programına bakıp bakıp hayaller kurduğumuz Belçika’daki Rock Werchter… Sahnede Kings Of Leon, Blink 182, Arcade Fire, Foo Fighters ve Linkin Park var.Barselona’da gerçekleşecek Primavera Sound’da Arcade Fire, Bon Iver, The XX, Aphex Twin, Grace Jones, Slayer var.Portekiz’de gerçekleşecek Nos Alive’da ise Depeche Mode, Foo Fighters, TheWeeknd, The XX var.Bolca yeni müzik keşfettiğiniz, daha çok konser bileti aldığınız bir yıl olması umuduyla…
‘Müzik iyileştirir’ diyoruz bu aralar, üstüne basa basa... Bunu derken müziğin ruhumuzu iyileştirmesine izin veriyor muyuz acaba? Gittiğimiz konserlerin, kulağımızda dönen şarkıların günün birinde hayatımızın bazı dönemlerini simgelediğini es mi geçiyoruz? Belki sıradanlaştırıyoruz... Belki de sahnedeki sanatçıların bir o kadar sıradan bir şekilde müzik yapmasından kaynaklanıyor bunlar hep... Bazen de bir konsere denk geliyoruz. Kişisel tarihimiz şarkılarla sıralanıyor önümüzde. Bu sefer es geçmiyoruz o şarkıları. İzin veriyoruz bizi iyileştirmesine...‘Sahne’ dediğiniz olgu çok başkadır, sanatçı orada rezil de olur, vezir de... Bir dünya da yaratabilir karşısındaki seyircisine. İşte geçtiğimiz Cuma günü Zorlu PSM sahnesinde gerçekleşen Mor ve Ötesi’nin 20. yıl konserinde o büyülü müzik dünyasının içinde biz de kendimizi bulduk.‘Canlı Yayın’ şarkısı ile 20 yıllık müzik hikayesini anlatmaya başladılar bize... 27 şarkılık uzun bir yola çıkardılar. Ardından sıraladılar, sözleri ve müziği ile hepimize dokunmuş şarkıları. ‘Yalnız Şarkı’ çaldığında hepimiz bu şarkıyı ilk duyduğumuz an ne kadar küçük ve ne kadar umut dolu olduğumuzu hatırladık. ‘23’ şarkısını ilk kez canlı dinlerken ise artık göz yaşlarıma hakim olamadım... Bazı şarkıların ne kadar güzel olduğunu anımsadım. Ki bu şarkının canlı performansı o ünlü sarı kapaklı albümü yani ‘Bırak Zaman Aksın’ versiyonundan daha farklı bir hal aldığının altını da çizmem lazım. Sonrasında hangi şarkıları dinlemedik ki... ‘Ne’, ‘Daha Mutlu Olamam’, ‘Bir Derdim Var’ bunlar hep Türkçe sözlü rock müziğin mihenk taşlarıdır.Tarihi bir ana şahit oldukŞebnem Ferah ile ‘Küçük Sevgilim’, Cem Yılmaz ile ‘Cambaz’, ‘Savaşa Hiç Gerek Yok’da Bülent Ortaçgil, Feridun Düzağaç, Aylim Aslım, Koray Candemir, klavyede Ozan Tügen ve Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası üyeleri de grubu sahnede yalnız bırakmadı. Bu yirmi yıldır hayatlarına dokundukları tüm dinleyecileri ya da arkadaşları oradaydı. Müziğin kanatlarının altına sığınıp, bu mükemmel gecenin içine daldık, “Ülke gündemi biraz köşede kalsın” dedik içimizden. Kendimizi hatırladık ve şarkıların yaralarımızı iyileştirmesine izin verdik. Konserin sanat yönetmenliğine de dikkat çekmek gerek. Şarkıları destekleyen sahne arkası videolar grubun 20 yıllık tarihinin de izi gibiydi. Sahne arkası videolarda Tolga Yarkın ve görsel yönetmen Ali Soner imzası barındırıyordu. Onlarca Mor ve Ötesi konseri izlemiş biri olarak söyleyebilirim ki işittiğim ve gördüğüm en iyi konserleriydi. Bundan aylar önce grubun sahnedeki kopukluğundan bahsetmiştim. Ama geçtiğimiz gece tam bir baş yapıt vardı karşımızda. Sahnede yirmi yılın mutluluklarını, acılarını, üretim sürecini, bambaşka karakterdeki dört adamın hala bir araya gelip müzik yapabilme cesaretini harmanlamışlardı. Konserde de dedikleri gibi ‘ölmeyi değil yaşamayı yücelten bir müzik’ yapıyorlardı. Harun Tekin, Kerem Kabadayı, Kerem Özyeğen ve Burak Güven, Alman Lisesi’nin prova odasından, kocaman konser salonlarına geçerken müzik ile sadece kendilerine değil bizlere de anılar bıraktıkları için teşekkürler...“Bu konseri kaçıranlar... 2017’de grup aynı tasarımla bir sürpriz konser daha verecek, müjdesini verelim.”
Malumunuz sene biterken herkes elindeki listeleri ortaya çıkarır. Benim için müzik anlamında rüya gibi bir yıldı. Çok önemli isimleri canlı izleme şansına sahip oldum. Sizlere ufak çaplı bir 2016 yılında müzik adına kendime göre “en iyi”lerimi sıralayacağım...Bu yıl izlediğim en iyi konserlerEn üst sıraya Barselona’da gerçekleşen Primavera festivalindeki Radiohead konserini koyacağım. Radiohead’i ilk kez izleyen herkes için o “ilk an” en mükemmel olanıdır. Konseri Creep gibi bir baş yapıtla bitirmeleri ise tarif edilemez bir histi. Hemen ardından ise aynı festivalden The Last Shadow Puppets konserini ekleyebilirim. Muazzam vasatlıktaki “Everything You’ve Come to Expect” albümlerini bir kenara bırakırsak eğer bu ikili Alex Tuner ve Miles Kane çıktıkları her festivalde etrafı ateşe verdi. Alex’in kıvrak dansları, muhteşem orkestrası her şarkıyı hit etkisi ile çaldı. Bu yıl hafızama kazınan konser anlarından biri de LCD Soundsystem konseriydi. Dance Yrself Clean şarkılarını canlı dinlerken hala genç olduğumu hissedip ayaklarım şişene kadar dans etmeyi ihmal etmedim.Hemen ardından yine Barselona’daki Sonar festivalinde Anohni ve New Order performanslarını eklemeliyim. Antony Hegarty’in müzikal zekası ve yaptığı her projedeki sıradışı tavrı performansında da ilmik ilmik gözleniyordu. New Order’ın da Joy Division’a selam çakan gösterisi biz faniler için etkileyici bir andı.Ülke topraklarına döndüğümde ise Zorlu PSM’de Sigur Ros’u Türkiye’de izlemenin hazzını yaşadım. Bir daha gelirler mi bilinmez ama Ny Batteri şarkısını İstanbul’da canlı olarak dinlediğimizi hatırlatırım. Üstüne İKSV Caz Festivali’nde 14 Temmuz akşamı izlediğim İbeyi ve Kamasi Washington konseri de hafızama kazınanlar arasında. Hatta yaşanan olaylardan dolayı ertelenen her konser sonrası, izlediğim bu konserin anıları beni avuttu. Ama şükürler olsun ki hala güçlü müzisyenler vardı ve Türkiye’de konser vermeye devam etti. İşte onlardan biri de Damien Rice’dı... Konser seyirci açısından fiyaskoydu. Arkamda durmadan konuşan İngilizler yormuştu beni, ama Zorlu PSM sahnesine dinleyecilerini çağıran Damien ile gözyaşları sel oldu. Oscar and The Wolf’un Babylon konseri ve Battles’ın Salon performansı da ses ve seyir açısından tam puanlıktı.Bu yıl en çok dinlediğim şarkılarMalumunuz devir şarkı devri. Albümler artık şarkı olarak aklımızda kalıyor. Listelerde farklılık yapıp size bu yıl kulağımdan eksik etmediğim şarkıları sıralayacağım...1) David Bowie-Lazarus2) Radiohead-Identikit3) The XX-On Hold4) Nicolas Jaar-No5) Anohni-Drone Bomb6) Bon Iver-29#Strafford APTS7) Metallica-Hardwired8) Moderat-Reminder9) Jack Garratt-The Love You’re Given10) Savages-AdoreDikkat çekici tasarım plaklarİngiltere’de geçtiğimiz hafta ilk defa plak satışı, dijital satın almaların önüne geçti. Böylelikle satın aldığım plaklar arasında bu yıl benim için en değerli olanların da bu listede olmaya hakkı olduğunu düşündüm. Radiohead’in A Moon Shaped Pool albümünün sınırlı sayıda üretilmiş beyaz plağı ve tabii ki 10 Ocak günü sonsuzluğa uğurladığımız David Bowie’nin Blackstar albümünün plağı bu yıl dinlemek dışında tasarım olarak da aldığım en etkileyici plaklardı.
Hangi tür müzik yaparsanız yapın hiç şüphesiz önemli olan duygudur. Dinleyici olarak da bize düşen dinlediğimizin sadece müzik değil bir kültürden de ibaret olduğunu kavramak olsa gerek. Burn Battle School’un Moskova ayağı için yola çıkarken hip hop’ın gücünü asla kaybetmeyeceğine şahit olacağıma emindim...Moskova’nın dondurucu soğuğunun ortasında şehrin önemli müzik sahnelerinden Stadium Live’nın kapısının önündeyiz. Birazdan hip hop’ın yaşayan iki efsanesi Grandmaster Flash ve Busta Rhymes’i izleyeceğiz, hatta Burn Battle School’un en iyi dansçıları da break dans gösterileri ile bizi kendine hayran bırakacak. Stadium Live’ın bulunduğu alanın altını çizmem lazım. Tam da organizasyonun ruhuna hitap ediyor. Sokak sanatının en iyi örnekleri ile kaplı binaların arasında, kapısı sokağa açılan bir ‘live stage’. -8 derecelik hava ve dışarıdaki kar fırtınası ise rap tutkunları için sıradan bir ayrıntı...Grandmaster, ustaca DJ kabininde hiphop marşlarından oluşan bir set sunarken, alanın diğer kısımlarında break dans tutkunları en iyi figürlerini sergiliyor. Isınma turu bunlar çünkü Busta Rhymes tüm heybeti ile geceyi ateşe verecek. Özellikle rap’inde kelimelerle ustaca oynaması ile tanınan 2000’lerde ise kült olmayı başaran bir efsane o. Belki de şimdiki nesil için oldukça ‘old school’... Rhymes, “Break Ya Neck,” “I Know What You Want” ve “Woo Hah” gibi hit şarkılarını söyledikçe Stadium Live rap mabedine dönüşüyor. Busta konser öncesi düzenlediği basın toplantısında da rap kültürüne ve kariyerine dair anekdotları verdi bize. Busta, “Rap kültürünün içine girerseniz eğer onun sadece bir hayranı olmazsınız. O kültürün içine siz de farkında olmadan eklemeler yaparsınız. Dinleyici de tıpkı bir sanatçı gibidir orada... Ben ise her zaman bu kültüre en iyisini katmaya çalıştım. Her zaman favori prodüktörlerim J Dilla, Primo, Q Tip, Nats ve Dr Dre oldu” dedi. Son dönemde rap dünyasında dinlediği isimleri ise şöyle sıraladı, “Hiphop’ın bugünki durumunu gayet iyi görüyorum. Farklı bir bakış açısı oluşturan isimler geldi. J Cole; çok yetenekli. Drake, artık hepimiz onun yeteneğini kabul ettik. Ama Young Thug’un hayranıyım. Onun inanılmaz bir enerjisi var. Rap yapıyorsanız eğer sözler önemlidir. Ayrıca duygu da...” Her ne müzik yaparsanız yapın günün sonunda ortak nokta duygularınızın ne kadar bu şarkıların içine karıştığı ile alakalı... Bir kez daha buna tanık olarak Rusya’dan ayrılıyorum. Ayrıca bu hip hop partisinin bana armağanı ise kırılan bir parmak oluyor. Busta’nın önündeki kalabalığı nasıl çılgını çevirdiğini hatırladıkça parmağımın acısı biraz daha hafifliyor.Hip hop kültürüne büyük destek2012 yılından beri dünyanın farklı yerlerinde düzenlenen Burn Battle School, 22 Ekim Cumartesi günü İstanbul’da da yapıldı. MC’leri, DJ’leri ve graffiti sanatçılarıyla dünya standardında bir B-Boy yarışması olan etkinlik düzenlendiği ilk günden bu yana binlerce hip-hop tutkununu ve efsanevi dansçıları bir araya getiriyor. İstanbul’da ilk kez gerçekleşen etkinlikte Türkiye’nin en iyi 16 B-Boy grubu danslarıyla birbirine meydan okudu. Heyecanlı kapışmalarda kazanan 7500 TL para ödülü alırken, ikinci de Moskova’da yapılacak Burn Battle School’a katılma hakkı kazandı.Festival yoldaBurn son dönemde gençlerin gece ile enerji içeceğini bir araya getirdiğini keşfetmiş ve markanın daha çok müzikle iç içe olmasını sağlamış. Yakında elektronik müzik adına İstanbul’da önemli bir festival düzenlemeyi düşünüyorlar. Ayrıca yeni nesil DJ’lerin kolektif bir şekilde nasıl önemli işler yapabileceğini de müzik tutkunlarına gösterecekler. Burn’ün elektronik müzik sahnesine katacağı yenilikleri şimdiden merakla bekliyoruz.
Son albümle çok önemli festivallerde çaldınız ve hayran kitleniz çoğaldı... Son albümün bu kadar başarılı olmasını siz neye bağlıyorsunuz?Sascha Ring: Açıkçası bilmiyorum. Dürüst olmak gerekirse biz sadece müziğimizi yaptık. Günün sonunda insanlar beğenmişse biz de mutlu oluyoruz. Bunun sebebini söylemek zor. Gerçekten nedenini bilmiyoruz.Şarkıları yaratırken üçünüzün fikirleri nasıl bir süzgeçten geçer?Sascha: Bizim adımıza Modeselektor ve Apparat’ın kombinasyonu dinleyiciler için gayet iyi işleniyor. Bu durum müzikal bir filtrenin oluşmasını sağlıyor. Biz esasen neye ihtiyacımızın olduğunun farkındayız. Bu yüzden yaptığımız her şey üçlü bir üretimin parçası. Yani ne yapmak isteğini bilen üç farklı müzisyeninin bir esansı diyebiliriz Moderat’ın müziği için. Sanırım bu durum insanlara daha ulaşılabilir bir müzik yapmamızı sağlıyor.Yarattığınız sound artık daha derinlikli ve şarkı sözlerine daha fazla yer vermeye başladınız. Bunu sağlayan etkenler nelerdi?Sascha: Bu bir enstrümanın daha müziğe eklenmesi gibi. Biz her zaman daha önce yapmadığımız şeyleri deniyoruz. Tekno dünyasında olduğumuz zamanlarda şarkılarımız bu kadar söz içermiyordu. Yani kısa farklı bir yönde yenilendiğimizi söyleyebiliriz. Ben bu kadar şarkı söyleme yanlısı değildim fakat zamanla grubun müzikal eğilimi bu şekilde gerçekleşti.Sebastian Szary: Moderat’ın ilk albümünden itibaren Sascha’yı vokalini kullanması için zorladık.Sascha: İkinci albüm için konuşacak olursak. Bizim en yoğun enstrümantal içeriğin olduğu albümümüzdü. Vokalin kullanıldığı 7 şarkı vardı albümde. Son yayınlanan albümde ses olarak yeni bir yön belirledik. Hiç kimse bir şarkıya taslak olarak başlamadı. Elimizde klasik olarak davullar, baslar ve synthesizer’lar vardı. Sonra bir araya geldik ve vokal kullanarak yeni bir ses yaratabileceğimize karar verdik. Ardından yazdığım söz ve metinlerden bazı bölümleri kullanarak yeni ses ürettik.Sebastian: Evet, birçok ses vokal kullanarak ortaya çıktı.Karanlık alanlar daha çekici geliyorSahnede iyi olmanızı sağlayan seyirci mi yoksa hit şarkılarınız mı? Bu arada bir kritik yazısında iç mekanda her zaman daha iyi performans sergilediğinizi okumuştum.Sascha: Bunun sebebi daha karanlık olması. Bu hepimiz için daha güzel. Tam olarak da ama öyle diyemem. Dış alanda da atmosfer oldukça iyi. Sesi yansıtıcı duvarlarla birlikte kapalı alandaki ses kalitesine ulaşılabiliyorsunuz. Fakat görsellerimizden ve sahne şovumuzdan sorumlu olan Pradfinderei ile çalışmaya başladığımızdan beri karanlık ve iç alanlarda performans sergilemek daha çekici hale geldi bizim için.Şarkı söylemeye başladığından beri sahne düzeni değişti. Vokal olduğunu söylemek yanlış olmaz herhalde...Sascha: Genel olarak ben şarkı söylüyorum, Sebastian ve Gernot ise canlı olarak performans sergiliyor. Biz kendi setimizi oluşturduk. Şu anda sahnede kendi imzamızı taşıyan oldukça özel ve simetrik bir yerleşim var.Sebastian: Bu hali daha mantıklı. Şimdi sahneye daha hakimiz ve kendi tasarladığımız bir kuruluma sahibiz. Busayede daha fazla hareket alanına da sahibiz. Sascha’nın da küçük bir kurulumu var sahnede ve o da performans sırasında daha fazla eylemde bulunabiliyor. Kısaca bu hali daha ergonomik.Oryantal etkileşimli Türk müziğini seviyoruzAlmanya’da Türkler arasında da yaşıyorsunuz. Kreuzberg’de takılıp, Türkçe müzik dinlediniz mi hiç?Sebastian: Açıkçası çok değil. Bence Almanya’daki Türk topluluğu kendi özel davul seslerine sahipler.Sascha: Almanya’da 50 yıldır çalışan bir topluluk var. Modeselektor’un ilk albümünde “Hasır” isimli bir şarkı var. Bu şarkı Türk bir müzisyen tarafından yapıldı. Gernot ile benim bir beat üzerinde fikrimiz vardı ve bunun için Türkiye’den çıkan enstrümantal bir sese ihtiyacımız olduğunu düşünüyorduk. Bu yüzden Berlin’deki en eski Alman-Türk restoranı “Hasır”a gittik. (Burası Kreuzberg’te bulunan ünlü bir dönerci.) Bu arada bir adam müzisyen olduğumuzu öğrenince yanımızda bir CD’nin olup olmadığını sordu. Ona bir CD verdik ve bir saat içinde kendi sample sound’ları ile geldi. Biz de bu seslerden “Hasır” isimli şarkıyı yaptık.Son klibiniz “Eating Hooks”da da Türk asıllı Alman dansçı “Rubber Legs” yer alıyor...Sascha: Evet son klibimimizi bayağı sevdik. Oryantal etkileşimli Türk müziğini seviyoruz. Bu müziklerin perküsyonun da dahil olmasıyla kendine has melankolik bir hüznü var.Elektronik müzik her zaman güçlüydüSascha şarkı sözlerini, grubun müzikel ruhu ile nasıl birleştirebildin?Sascha: Kısacası zorlaştırmadık. Kimin ne duygulara sahip olduğunu önemsemedik. Ben ne istersem onu yazabilirim. Bu aslında oldukça iyi, çünkü aynı zamanda üçümüzde prodüktörüz. Bu yüzden birkaç şey dışında herkes üretimin bir parçası haline geliyor. Örneğin Gernot, her zaman ürettiğimiz şarkıları yaşayabilir bir düzen içine yerleştiren kişi grupta. Kısaca üretim aşamalarına odaklanmayıp ortaya ne çıktığına bakıyoruz. Farklı insanlar çeşitli uzman alanlara sahip. Moderat’ta da şarkı sözleri benim alanıma giriyor. Bu yüzden kimse bu alana karışmıyor ve işler daha kolay yürüyor.Rock müziğinin kan kaybettiği ve elektronik müziğin yükselişte olduğu söyleniyor. Bu konuyu kabul ediyor musunuz?Sascha: Tam olarak katılmıyorum. Halen birçok başarılı rock müzik grubu var ve olmaya da devam edecek. Fakat elektronik müziğin son zamanda daha popüler olduğunu söyleyebilirim. Bu da esasen tam olarak müzikal bir değere sahip olmayan EDM müziği seven kalabalıktan geliyor. Açıkçası bizim var olduğumuz zamandan beri elektronik müzik her zaman güçlü bir sahneye sahipti. Görülen o ki bu uzun bir zaman daha devam edecek. Tabii bunun dışında ucuz elektronik müziğin dinlendiği farklı bir dünya da var; bizlerin bir bağlantısının olmadığı.