Kritik gün: 17 Nisan Salı...

30 Mart 2007

Bugün itibariyle tam 17 gün kaldı. Aylardan beri devam eden hararetli tartışmalar, iktidar-muhalefet çatışmaları 17 Nisan günü itibariyle artık yeni bir boyut kazanacak. Yapılan tahminlerin, girilen ikili bahislerin sonucu o gün belli olacak.Dün AKP’li önemli bir isimden 16 Nisan’da başlayacak olan adaylık başvurusunun ikinci günü olan 17 Nisan’da olacaklarla ilgili bir 17 Nisan senaryosu dinledim. Senaryonun özeti şu:Saat 11.00...AKP Grup toplantılarının yapıldığı eski Senato salonu tıklım tıklım dolu. Bütün milletvekilleri yerlerini almış Başbakan Tayyip Erdoğan’ı bekliyorlar. Salona tam bir sessizlik hakim. İzleyici locaları Türkiye’nin dört bir tarafından gelen partililerle dolu. Ama orada da sessizlik hakim...Erdoğan’ın salona girişiyle birlikte müthiş bir uğultu ve alkış yükseliyor salonda. Tüm milletvekilleri ayakta, inanılmaz bir coşku havası... Oturumu yöneten grup başkanvekili (yüksek olasılıkla Faruk Çelik) Erdoğan’ı kürsüye davet ediyor:- Konuşmasını yapmak üzere Genel Başkanımız ve Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı kürsüye arz ediyorum. Buyurun sayın genel başkanım...Milletvekilleri ve davetliler ayakta ve dakikalarca süren bir alkış tufanı...Erdoğan duygu yüklü bir konuşma yapıyor. Partiyi kurdukları günden bugüne ve yaklaşık 4,5 yıllık iktidar döneminde yapılanları anlatıyor. AB sürecinde alınan mesafeyi, demokratikleşme yönündeki reformları, hak ve özgürlüklerin genişletilmesine dönük yasal ve idari düzenlemeleri, ekonomide sağlanan başarıyı, enflasyonun tek haneli rakamlara indirilmesini, Türk parasına itibar kazandırılmasını sıralayıp kısa bir icraat özeti yapıyor.Erdoğan’ın grup konuşmasında ilk kez muhalefete yönelik sert eleştiri ve suçlama olmuyor. Aksine demokratikleşme reformları çerçevesinde gerçekleştirilen önemli anayasa ve yasa değişikliklerine CHP’nin yaptığı katkılara değiniyor ve uzlaşmanın önemine işaret ediyor. Başbakan ülkeye daha fazla hizmet için partinin birlik ve beraberliğini koruyabilmesinin ne kadar önemli olduğunu vurgulayarak bütün milletvekillerine, izleyicilere ve vatandaşlara teşekkür ederek yine alkışlar arasında kürsüden iniyor.Bazı milletvekillerinin ve izleyici localarındaki vatandaşların göz yaşlarını tutamadıkları gözleniyor.Alkış ve tezahüratlar biraz hafiflediğinde oturumu yöneten grup başkan vekili yeniden mikrofona uzanıyor ve gündemin diğer maddesine geçiyor. Ceketini ilikleyip ayağa kalkıyor ve şunları söylüyor:“Sayın genel başkanım, sayın milletvekilleri, bana verilen yetkiye dayanarak şimdi tarihi bir açıklama yapacağım. Bugünden itibaren yeni bir tarihsel dönemecin eşiğine gelmiş bulunuyoruz” diyor.Ardından bir gece önce AKP milletvekillerinin hemen tümü tarafından imzalanmış olan cumhurbaşkanlığı adaylık önergesini okuyor:“Genel başkanımız ve Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan aşağıda imzası bulunan 352 milletvekilince cumhurbaşkanlığına aday gösterilmiştir...” Bu sefer tam anlamıyla yüksek volümlü bir uğultuya dönüşüyor salondaki sesler ve yine müthiş bir alkış tufanı, yine tezahürat...Milletvekilleri ve izleyici localarında birbirine sarılıp ağlayanlar oluyor. Erdoğan yeniden kürsüye çıkıyor, duygu yüklü çok kısa bir konuşma daha yapıyor...Senaryo bu. Artık cumhurbaşkanı olacağı kesin. Fakat Erdoğan henüz kimse ile bu konuyu konuşmuş değil. Muhtemelen bugünlerde Abdullah Gül ile baş başa bir görüşme yapacak. Ama şimdiden AKP’liler arasında 17 Nisan senaryosu konuşuluyor. O gün Grubu niye Faruk Çelik’in yöneteceğinin de hikayesi ayrı...

Devamını Oku

Arınç faktörü

28 Mart 2007

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın önceki gün yakındığı gibi cumhurbaşkanlığı seçim sürecinin başlamasına artık üç haftadan az bir süre kaldı ama hala kimin veya kimin aday olacağı belli değil. Aslında kimin aday olacağı değil de Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olup olmayacağı belli değil. Çünkü Erdoğan aday olduğunda seçim formaliteden ibaret. Adaylığını açıkladığı anda herkes bilecek ki Türkiye Cumhuriyeti’nin 11. Cumhurbaşkanı olarak 16 Mayıs günü Çankaya Köşkü’nü Sezer’den devralacak.Bu nedenle Erdoğan’ın ne karar vereceği merakla bekleniyor. Ana muhalefeat partisi genel başkanı bir an önce kararını açıklamasını istiyor. Erdoğan da haklı olarak son ana kadar bekleyip tepkileri ölçmeyi yeğliyor. Durum böyle olunca da dün Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın söylediği “papatya falı” açılıyor. Hem de günlerden beri... Aslında açıkça söylemese de Bülent Arınç’ın yaptığı da farklı değil. O da muhtemelen sabırsızlanıyor, Erdoğan’ın tavrını bir an önce netleştirmesini bekliyor. Üstelik geçen hafta Roma’da İtalyan RAİ News TV kanalındaki sözlerinin “aday olmayacak” diye yorumlanmasını eleştiriyor, bugüne kadar söylediklerinden farklı bir anlam taşımadığını vurguluyor, adaylık kapısını açık tutuyor. Arınç gibi, pek çok milletvekili de aynı sabırsızlığı yaşıyor. Hatta özellikle de düşük profilli aday statüsüyle eğilim anketlerine giren veya girmemiş olsa da kendisini şanslı gören AKP milletvekillerinin her ne kadar dışa vurulmasa da gönüllerinden geçen Erdoğan’ın aday olmaması. O zaman piyangonun kendisine vuracağını düşünenlerin sayısı hiç de az değil. Hatta anketlerde ismi yer almamasına karşın “en düşük profilli” nin kendisi olduğu iddiasında olanlar da var. Ve ismi kamuoyunda sıkça duyulan bir AKP milletvekili bu konuda yakın çevresine şöyle diyor: “Bu iş öyle anketle falan olmaz. Cumhurbaşkanını ilçe başkanları mı seçecek? Parlamento seçecek, parlamento grubumuz kimin aday olacağına karar verir. Tabii ki Tayyip Bey ne derse o olur. Ama eğer Tayyip Bey kendisi aday olmazsa ben aday olurum ve benim önerim adayın Meclis grubunda gizli oyla belirlenmesidir. Demokratik olanı, bizim partimize yakışanı da budur. Gizli oylamada kendimi Tayyip Bey’den ve Bülent Arınç’tan sonraki en şanslı aday olarak görüyorum...” Evet işte bu iddialı aday adayının söylediği gibi “düşük profilli” adayları bekleyen tehlike hala Bülent Arınç.

Devamını Oku

Uzlaşarak değil çatışarak seçim tercihi...

27 Mart 2007

Sürecin başlamasına bugün itibariyle 19 gün kaldı. 19 gün sonra adaylık başvuruları başlayacak. Başta TÜSİAD olmak üzere sivil toplum örgütlerinin büyük bölümü ve sağduyulu kesimler bu kritik seçimin uzlaşmayla yapılması temennisini dile getiriyorlar. Ancak süreç yaklaştıkça bu temenninin tam aksi yönde gelişmeler yaşanıyor. İktidarla muhalefet arasındaki gerilim iyice yükseliyor. Tayyip Erdoğan ve Deniz Baykal birbirlerini çok ağır ifadelerle suçlamaya başlıyorlar. Sadece dün Meclis’te yapılan konuşmalara bakıldığında dahi tarafların uzlaşma zeminine ne kadar uzak durduklarını göstermeye yetiyor.Belli ki bu kritik seçim için arzu edilen iktidar muhalefet uzlaşması artık hemen hemen imkansız. Aksine oldukça gergin bir ortamda ve oldukça tartışmalı bir biçimde yapacak seçimi parlamento. Çünkü daha dün bile Başbakan Erdoğan CHP’yi ve Baykal’ı adını vermeden “siyaset dışı eğilimlere sığınmakla, anti demokratik arayışlara özlem duymakla” suçluyor.Baykal’ın yanıtı, eleştiri ve suçlamaları da yenir yutulur cinsten değil. O da Başbakan Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesinin Türkiye’yi ne gibi tehlikeli karanlıklara itebileceğini anlatırken, “Anayasamıza ve demokrasimize en büyük sıkıntıyı Başbakan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesi verir. Sayın Başbakan Anayasa’nın özünü içine sindirememiş, eline fırsat geçtiğinde, ortamı uygun bulduğunda Anayasa’nın özüne aykırı uygulamalar yapabilir” diyor.Ardından da Erdoğan’la duygusal bir kavga içinde olmadıklarını söylüyor ve ekliyor:“Mücadelemiz bir parti kavgası değil, CHP-AKP kavgası değil. Biz, Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı planının Türkiye için yanlış olacağı kanaatini anlatmaya çalışıyoruz. Verdiğimiz mücadele demokrasi ve anayasa mücadelesidir...” Baykal her ne kadar kişisel değil, duygusal değil dese de iki liderin bir süreden beri izledikleri siyasal strateji ve üsluplarına bakıldığında sanki iktidar muhalefet ilişkileri 1970’li yıllardaki Ecevit-Demirel gerginliğini andırıyor. Böyle bir gerginlikten mutabakat çıkması elbette beklenemez. Zaten iki lider de sanki bu seçimi uzlaşarak değil, çatışarak yapmaya baştan karar vermişler gibi...Deniz Baykal’ın bir başka yakınması, eleştirisi de adayın hala niye belli olmamasıyla ilgili. “Niye hala ortada aday yok?” diye eleştiriyor. Haklı olarak bu seçim sadece iktidar partisini, cumhurbaşkanını seçecek parlamentoyu değil tüm toplumu yakından ilgilendirdiğini söylüyor. Herkesin adayın kim olduğunu önceden bilmesi, tartışıp görüşünü ifade edebilmesi gerektiğini dile getiriyor.Haksız değil. Cumhurbaşkanı parlamentoda çoğunluğu olan partinin yani AKP’nin oyları ile seçilecek. Ama AKP’nin cumhurbaşkanı olmayacak, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olacak. Onun için de tüm toplumu kucaklayacak, herkesin saygısına sahip bir isim olması gerektiğine kuşku yok.Bütün bunlar doğru ama siyasal açıdan bir pratiği, geçerliliği olamayacağını da biliyor aslında Baykal. Bugüne kadar hangi seçimde cumhurbaşkanı adayı aylar öncesinden belli oldu ki? Hiçbir zaman aylar öncesinden ilan edilmedi. Ama herkes aşağı yukarı tahmin etti. Örneğin 1989’da Turgut Özal adaylığını son anda açıkladı. Süleyman Demirel de Özal’ın vefatının hemen ardından adaylığını açıklamadı ama hemen herkes aday olup seçileceğini tahmin etti.Muhtemelen bu sefer de farklı olmayacak durum...

Devamını Oku

1980 sonrasının en kritik seçimi...

26 Mart 2007

Cumhurbaşkanlığı seçim süreci fiilen üç hafta sonra başlayacak. Fakat tartışmaları, heyecanı ve kaygısı aylardan beri devam ediyor. Siyasal atmosfere, tartışmaların düzeyine, kamuoyunda estirilen rüzgara ve yaratılan kaygılara bakılırsa bu Türkiye’nin 1980 sonrası yapacağı en kritik cumhurbaşkanlığı seçim süreci. İktidarla ana muhalefet partisi CHP arasındaki gerilim, sert polemikler ve karşılıklı ağır suçlamalarla süreç tam anlamıyla çatışma ortamına dönüşmüş durumda. CHP ve Deniz Baykal’ın izlediği sertlik politikası, Tayyip Erdoğan’ın Çankaya’ya layık olmadığı yönünde estirmeye çalıştığı rüzgar, “olamazsın, olamayacaksın” söylemi iktidar kanadından aynı sertlikle yanıt buluyor.AKP sözcüleri de Deniz Baykal’ı askeri kışkırtmaya, siyasete sokma gayreti içinde olmakla suçluyor.Baykal’ın yanıtı gecikmiyor, “Tam aksine ben asker konuşmasın, karışmasın diye böyle konuşuyorum” diyor.Böylece iktidarla ana muhalefet partisi CHP arasında uzlaşma zemini giderek kayboluyor. Çünkü CHP, cumhurbaşkanlığı seçimi sürecine farklı bir anlam yüklüyor. Tayyip Erdoğan’ın adaylığının, cumhurbaşkanı seçilmesinin, rejimin geleceği açısından büyük tehdit oluşturacağı kaygısıyla kamuoyunu harekete geçirmeye çalışıyor. Başbakan Erdoğan ve AKP sözcülerinin tutumu ise tam tersi; konunun hiç tartışılmamasını konuşulmamasını arzuluyorlar adeta. Sanki 11. Cumhurbaşkanı değil de Çankaya’ya muhtar seçilecek...Bazılarınca Cumhurbaşkanlığı seçimi bir yönüyle 1989 yılında dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın aday olup seçildiği sürece benzetiliyor. O zaman da iktidarla muhalefet arasında benzer tartışmalar yaşanmıştı. O zaman da muhalefet Turgut Özal’ı “indiririz” diye tehdit etmiş ama Turgut Özal bunlara hiç aldırmamış; aday olup 8. Cumhurbaşkanı olarak Çankaya’ya çıkmıştı.Şimdi de Tayyip Erdoğan’ın aynı yolu izleyebileceği söyleniyor.Ancak o günkü tartışmalarla, o günkü siyasal atmosferle bugün arasında ciddi farklar var.O zaman tartışmalar hiçbir şekilde rejim tartışmasına dönüştürülmemişti, Turgut Özal’ın kişiliğinde bir laiklik tartışması açılmamıştı. Hiç kimsenin aklına askerin müdahale edebileceği gibi demokrasi dışı olasılıklar gelmemişti. Bugün ise Ankara kulislerinde o yönde ciddi spekülasyonlar, dedikodular yapılıyor. Ama öte yandan askerin açık veya örtülü bir müdahale ile süreci yönlendirmesini arzu eden çevreler, laiklik başta olmak üzere cumhuriyetin temel ilkeleri ile ilgili her türlü hassasiyeti kaşıyarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ni etkileme gayretini sürdürüyorlar.Askerden medet umanlar ne Köşk yemeğinde ne de dünkü Bülent Arınç ziyaretinde arzuladıkları mesajı bulamadılar. Çünkü Türk Silahlı Kuvvetleri, belki gelişmelerden çok mutlu olmuyor ama tartışmaların dışında kalmaya da özen gösteriyor.

Devamını Oku

Yapısal reformlar ve AB sürecinin önemi...

25 Mart 2007

Zaten çok önceden belliydi. Yasa, Anayasa Mahkemesi’nce iptal edildiği gün, hükümetin niyeti ortaya çıkmış, sosyal güvenlik reformunun seçim sonrasına kalacağı anlaşılmıştı. Fakat nedense bu durum şimdiye kadar resmen ilan edilmedi. Temmuz ayına kadar tasarının yeniden düzenlenerek sosyal güvenlik reformunun gerçekleştirileceği duyuruldu. Fakat önceki gün Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Murat Başesgioğlu gerçeği resmen ilan etti: Sosyal güvenlik reformu 2008 yılına, yeni Meclis ve yeni hükümete bırakıldı...Yeni Meclis’e, yeni hükümete bırakılan sadece sosyal güvenlik reformu değil. Türkiye’nin öncelikli pek çok işi artık doğal olarak yeni döneme kalıyor. Mevcut parlamento ve hükümet bundan sonra durumu idare edecek, Türkiye’nin rutin işlerini yürütecek. Çünkü bu aşamadan sonra (aslında bu noktayla kadar geçen son birkaç aydan beri de öyle) Başbakan’ın, bakanların, milletvekillerinin, herkesin aklı iki seçime takılı. Onun için şimdi hükümetin ve parlamentonun geniş toplum kesimlerinin tepkisini çekebilecek bir sosyal güvenlik reformunu yeniden tartışma gündemine getirmesi düşünülemezdi.Sadece bu da değil. Hükümet, bu yıl içinde yapması gereken pek çok reformu, kritik özelleştirmeyi de rafa kaldırmış durumda.Örneğin, yılın ilk aylarında yapılması öngörülen elektrik dağıtım özelliştirmelerine ilişkin ihaleler ertelendi. Nedenini de birinci ağızdan Başbakan açıkladı: İhaleyi kazanan özel şirket seçim öncesinde zam yaparsa, vatandaş bunu hükümetten bilir...Aynı şekilde Halk Bankası’nın blok satış yöntemiyle özelleştirilmesi de askıya alındı. Çünkü bu özelleştirmeye de esnaf, sanatkar ve küçük ölçekli işlmetmelerin büyük tepkisi var. Normalde elektrik fiyatlarına aylar öncesinden zam yapılması gerekiyordu ama hükümet bunu göze alamıyor. Bu yılı da zamsız atlatabilmek için TEDAŞ’ın açıkları, alışılmadık yöntemlerle, Özelleştirme İdaresi’nden bir milyar doların üzerinde fon aktarılarak kapatılmaya çalışılıyor.Yapılması gereken reformlar askıya alınırken, yapılmaması gereken işler yapılmaya başlıyor. 215 bin geçici işçiye daimi statü kazandırılması, kamu alımları ve yatırımlarına ilişkin bütçe harcamalarının arttırılması, çiftçiye dönük düşük faizli, hibeli sulama kredisi sistemi devreye sokuluyor, tarım subvansiyonları arttırılıyor.Özetle yapısal reform süreci fiilen askıya alınmış durumda. IMF ile ilişkilerde sorun yaşanıyor, gözden geçirme tamamlanamıyor ama hükümetin IMF’yi pek de ciddiye aldığı yok, ilişkileri koparmadan seçimlere kadar zaman kazanma eğilimi ağır basıyor.Şimdi bütün bu olumsuzluklara rağmen bugün ne makroekonomik dengelerde tehlikeli bir bozulma söz konusu, ne de piyasalarda ciddi çalkantı yaşanıyor. Ki geleceğe dönük önemli siyasi risklerin varlığına rağmen piyasalar sakin.Bunun iki temel nedeni var. Birincisi, Türkiye’nin yakın geçmişteki kriz tecrübeleri ve özellikle de 2001 krizinin hemen ardından uygulamaya konulan ekonomik program ve yapısal reform süreci. 2001’den bu yana gerçekleştirilen yapısal reformların Türkiye’nin ekonomik altyapısını nasıl güçlendirdiği, içte ve dışta güveni arttırdığı şimdi daha net görülmüyor. İkincisi, AB süreci. Bugün her ne kadar donuklaşmış olsa da AB yolunda alınan mesafe Türkiye ekonomisi, hatta demokrasisi için bile önemli bir sigorta işlevi görüyor.Gelinen bugünkü noktada artık Türkiye’de ekonomik kriz çıkarmak özel bir çaba ve marifet gerektiriyor.

Devamını Oku

Ankara’yı heyecanlandıran yemek...

22 Mart 2007

Türkiye’de garip bir ruh hali var. Sözde büyük çoğunluk askerin siyasete müdahalesine karşı ama her sıkışıklıkta, içine düşülen hemen her açmazda şöyle ya da böyle askerin duruma müdahil olmasını isteyenlerin sesi yükseliveriyor.Ve hiç kuşku yok ki siyasi tartışmaların içine çekilmesinden en fazla rahatsızlık duyan da yine asker oluyor. Aylardır cumhurbaşkanlığı tartışması yapılıyor. Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olup olamayacağı konuşuluyor. Erdoğan renk vermedikçe tartışma daha da şiddetleniyor. Sanki isteniyor ki “Olmayacağım, o makam bana yakışmaz” desin.Bunu demeyeceği çok açık. Ama aday olmasın, seçilmesin isteniyor. Nasıl seçilmeyecek, nasıl engellenecek?Seçilmesini engelleyebilmenin normal, doğal prosedürü belli. Muhalefetin sayısal gücü Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesini engellemeye yetmiyor. O zaman AKP içinden mi engellenecek? AKP bölünecek de 150 milletvekili Erdoğan’a karşı mı oy kullanacak? O da akıl dışı....O zaman şu son derece açık ki Erdoğan isterse 16 Mayıs’ta Türkiye Cumhuriyeti’nin 11. Cumhurbaşkanı olarak Çankaya’ya Atatürk’ün koltuğuna oturacak.Ama bu toplumun önemli bir kesimi tarafından ve bazı güç odaklarınca arzulanmıyor, istenmiyor. “İlla da olmasın” deniyor.Siyasal geçmişinden, geçmişteki bazı eylem ve söylemlerinden kaynaklanan hassasiyetler, Erdoğan Çankaya Köşkü’ne yaklaştıkça rahatsızlığa dönüşüyor. Normal yollardan cumhurbaşkanı olmasını engelleyecek bir formül kalmadığına göre öteden beri askeri göreve çağırmaya hevesli çevreler senaryolar geliştirmeye başlıyor. Önce dedikodular pompalanıyor. Yok işte komutanlar gizlice Erdoğan’ı ziyaret edip, “sakın ola ki aday olma” diyeceklermiş, o da korkup vazgeçecekmiş. Yok MGK toplantısı sırf Erdoğan’ın adaylığını engellemek için 10 Nisan gününe alınmış. Orada cumhurbaşkanı ve komutanlar Erdoğan’ı ikna edici biçimde uyaracaklarmış...Bunlar spekülasyon, kötü dedikodu da olsa Erdoğan’ın yakın çevresini de kuşkusuz etkiliyor, o cephede de ciddi rahatsızlık yaratıyordu. Belki inanmıyorlar, inanmak istemiyorlar ama “ya böyle bir tatsızlık olursa” kaygısını da hep taşıyorlardı. İşte bu atmosfer içerisinde önceki akşam Çankaya Köşkü’ndeki trafik Ankara’da yürekleri hoplatmaya yetti. Genelkurmay Başkanı, Kuvvet Komutanları ve Ankara’da bulunan orgenerallerin makam araçlarının arka arkaya Çankaya Köşkü’ne giriş yapması, iktidarıyla muhalefetiyle siyaset ve iş dünyasını, bürokrasiyi ve de bizleri fazlasıyla heyecanlandırdı. Herkesin birbirine sorduğu soru aynıydı: Neler oluyor, yeni bir müdahale mi geliyor?Neyse ki Cumhurbaşkanı Sezer’in Çankaya Köşkü’nde komutanlara veda yemeği verdiği gayri resmi olarak duyuruldu da ortam biraz sakinleşti. Ancak henüz çok da sakinleştiği söylenemez. Hala kafalarda bir kuşku, bir kaygı var. Madem normal bir sosyal faaliyet, bir veda yemeği idi de niye Cumhurbaşkanı’nın açıklanan programında yer almadı? Niye sürpriz oldu?Bu yemekte Cumhurbaşkanı ve komutanlar sadece havadan sudan mı konuştular yoksa Türkiye’nin en önemli gündem maddesi olan cumhurbaşkanlığı seçimini de konuştular mı? Erdoğan’ın seçilip seçilmemesiyle ilgili bir kanaat hiç belirtilmedi mi acaba?İşte şimdi bu sorular kafaları ciddi biçimde meşgul ediyor. Kuşkusuz Erdoğan ve ekibi de çok merak ediyor önceki gün akşam Çankaya da olup bitenleri.

Devamını Oku

İkisi askerli, biri sivil üç senaryo...

21 Mart 2007

Cumhurbaşkanlığı seçim süreci yaklaştıkça Ankara kulislerinde üretilen senaryolar da giderek uçuklaşmaya başlıyor. Askerin sürece müdahalesinden tutun da AKP içerisinde oluşabilecek derin çatlaklara kadar pek çok ileri tahmin ve senaryo yazılıp çiziliyor son günlerde Ankara’da.Tabii ki bütün senaryolar Tayyip Erdoğan’ın aday olup olamayacağı üzerine kurulu. Aday olduğunda zaten gerisi formalite. En geç üçüncü tur oylamada seçilip Türkiye Cumhuriyeti’nin 11. Cumhurbaşkanı olarak Çankaya’ya çıkacağı kesin. Olsun veya olmalı diyenlerin de geliştirdikleri senaryolar var ama en çarpıcı olanlar “olmasın-olmamalı” diyenlerin anlattıkları.SENARYO 1: “Olamayacak” diyenlerin bir süreden beri kulislerde anlattıkları en ileri senaryo şuydu: “Çok istiyor ama olamayacak. Çünkü, son anda Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt kuvvet komutanları ile birlikte Erdoğan’ı gizlice ziyaret edecek. Komutanlar bu görüşmede Erdoğan’a şunu diyecekler:Meclis’te sayısal çoğunluğunuz var, isterseniz cumhurbaşkanı seçilebilirsiniz ama bu ülkeyi büyük karışıklıklara götürür. Türk Silahlı Kuvvetleri sizin cumhurbaşkanı olmanızı hazmedemez. O nedenle sağduyulu davranın ve bütün toplumu kucaklayabilecek nitelikte, cumhuriyetin temel değerlerine bağlılığı konusunda hiçbir tereddüt duyulmayacak bir ismi muhalefetle de uzlaşarak aday göstermeniz çok yerinde olur...” Senaryoya göre bu görüşme gizli kalacak, kamuoyuna hiç yansımayacak ve Erdoğan da kendiliğinden adaylıktan feragat edip toplumun tüm kesimlerini kucaklayabilecek nitelikte bir sürpriz ismi aday gösterecek. Gizli kalacağı iddia edilen görüşmenin yapılacağı bile şimdiden kulislerde konuşuluyorsa bu nasıl bir gizlilik o da ayrı konu. Adı üstünde senaryo işte...SENARYO 2: Normal olarak iki ayda bir ayın son haftasında yapılması gereken Milli Güvenlik Kurulu toplantısı bu sefer Cumhurbaşkanı’nın isteği üzerine adaylık başvurularının yapılacağı tarihten bir hafta öncesine, 10 Nisan gününe alındı ya, şimdi ilk senaryo geliştirilerek bir ikinci senaryo üretiliyor. Buna göre 10 Nisan MGK’sında gündemde doğal olarak bulunmamasına karşın cumhurbaşkanlığı seçimi konusu da masaya getirilecekmiş.Cumhurbaşkanı Sezer ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt, resmi toplantı başlamadan önce yan odaya Tayyip Erdoğan’ı da davet edip çok özel üçlü görüşme yapacaklarmış. Ve bu çok özel görüşmede çok kritik bazı belgeler de konacakmış ve Erdoğan’ın adaylıktan vazgeçmesi sağlanacakmış...SENARYO 3: Üçüncüsü de askersiz senaryo. Askerin hiçbir müdahalesi olmayacak. Çünkü olursa Erdoğan “inadına aday olur ve seçilir” deniyor. Sivil senaryolara göre, Erdoğan cumhurbaşkanlığını çok istiyor ama seçimlerde partisinin iktidarı kaybetmesinden korkuyormuş. Yapılan bazı anketlere göre Erdoğan’ın kişisel karizmasıyla sağlanan oy oranı AKP’nin oyunun çok üzerinde. Deniyor ki, AKP’nin oyu Erdoğan’ın şahsı ve kişisel karizmasıyla yüzde 37-39’lara çıkıyor. Erdoğan olmaz ise bu oran 30’larda kalıyor. En önemlisi de Abdullah Gül genel başkan olursa oy oranının 4 - 5 puan düşerek yüzde 25’lerde kalma riski varmış... İşte son günlerde Erdoğan anketler üzerinden yapılan bu değerlendirmeleri dikkate alarak aday olmaktan vazgeçme kararına varmış. Kulislerde anlatılan, iktidar ve muhalefet milletvekillerinin, danışmanların, işadamlarının iddialarına baz oluşturan pek çok senaryo var kulislerde konuşulan. Ama en çarpıcı olanları bu üçü...

Devamını Oku

İktidarla devlet kurumları arasındaki çatışma şiddetleniyor

20 Mart 2007

Türkiye yıllardan beri koalisyon hükümetlerinden çok çekti; koalisyon hükümetlerinin yarattığı siyasal istikrarsızlığın ekonomik ve sosyal faturaları çok ağır oldu.Şimdi 4 yılı aşkın süredir Türkiye’de tek başına bir çoğunluk iktidarı var. Bu tek başına iktidar sayesinde Türkiye önemli kazanımlar elde etti. Ekonomik sorunların önemli ölçüde üstesinden gelindi. Buna hiç kuşku yok. Ancak bu durum acaba genel algılamaya uygun bir siyasi istikrar getirdi mi ülkeye?Ankara’daki genel manzaraya bakıldığında, işlerin o kadar da iç açıcı yürüdüğünü söylemek güç. Devlet kurumları ile hükümet arasında inanılmaz bir iktidar mücadelesi yaşanıyor... Manzara şu:* Askerle, TSK ile hükümet arasındaki ilişki düzeni anayasal çerçevede öngörüldüğü biçimde yürütülmeye çalışılıyor. Sözde sorun çıkmıyor ama TSK ile hükümet arasında tam bir uyum ve güven olduğu söylenebilir mi? Aksine derin bir güvensizlik ortamı hakim. Buna ilişkin yakın zamanda yaşanan çarpıcı örnekler var. Örneğin Kıbrıs’la ilgili liman krizi, Lokmacı Kapısı krizi, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın Kuzey Iraklı Kürt liderlerle görüşülüp görüşülemeyeceğine ilişkin sözlerinin kişisel mi kurumsal mı olduğu tartışması...Hükümet-Genelkurmay ilişkisinin olması gereken noktada olmadığını gösteren örnekler uzatılabilir...* Bir başka anayasal devlet kurumu YÖK. YÖK’le hükümet ilişkilerini yazmaya gerek yok. Neredeyse haftada ortalama bir kriz ve çatışma yaşanıyor. İmam hatip meselesinden, türbana, yeni üniversite kurulmasından, rektör atamalarına kadar yüksek öğretimle ilgili hemen her konuda çatışma var. YÖK Başkanı ile Başbakan arasında en ufak bir medeni diyalog, insani ilişki yok...* Ve son günlerde iyice tırmanan başka bir gerilim hükümetle yüksek yargı arasında. Yargının en üst organlarından biri olan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile hükümet neredeyse mahkemelik olmak üzere.Çünkü Yargıtay’da 23 üyelik, Danıştay’da da 9 üyelik aylardan beri boş. Bu üyeliklerin seçimi konusunda hükümetle kurul arasında uzlaşmaya varılamadığı için aylardan beri bir gerilim yaşanıyor. En son dün itibariyle toplanan Kurul, Adalet Bakanlığı Müsteşarı toplantıya katılmayınca seçimi yine yapamadı ve ipler koptu. Kurul, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir kararla Müsteşar hakkında Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunma yoluna gidiyor. Evet, Ankara’da hükümetle anayasal devlet kurumları arasındaki manzara bu; örtülü değil, adeta açık bir sürtüşme, çatışma yaşanıyor.Ve bu noktada Cumhurbaşkanının anayasal görev ve yetkileri akla gelebilir, ki en önemlisi Anayasa’nın 104. maddesinde yer alan “devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir” hükmü. Ancak daha da vahim olan bu uyumu gözetecek olan makam yani Cumhurbaşkanı ile hükümet ilişkilerinde. Asıl çatışma, asıl gerilim hükümetle cumhurbaşkanı arasında yaşanıyor bugün...İşte yeni cumhurbaşkanı seçiminin arifesinde Ankara’daki manzara bu. Devlet organları ile hükümet arasında adeta iç savaş yaşanıyor ama siyasi istikrar tam...

Devamını Oku