Türkiye’de enflasyon rakamları öteden beri hep tartışılır olmuştur. Rakam düşük çıktığı zamanlarda muhalefet hep bir bit yeniği aramış, vatandaş rakamı beğenmemiş, kendi enflasyonunun ilan edilenden daha yüksek olduğunu savunmuştur. Ekonominin bu en önemli, en temel göstergesi konusunda bir türlü tam mutabakat, ortak güven oluşturulamamıştır.Şimdi birkaç yıldan beri Türkiye 30 yıldan beri özlediği tek haneli enflasyon rakamlarına alışmaya çalışıyor. Siyasi iktidar enflasyonu tek haneye indirmiş olmanın gururunu, övüncünü yaşıyor. Ancak sokaktaki insanı enflasyonun tek haneye indiğine ikna edebilmek hâlâ güç. Hâlâ rakamlarla oynandığı, işe hile karıştırıldığı kanaati mevcut. Hatta bazı muhalif siyasetçiler de bunu savunuyordu.Fakat, mali piyasaların da iktisatçıların da resmi rakamlara birkaç gün öncesine kadar hiçbir itirazı yoktu.Ancak ne olduysa Mart ayı enflasyon rakamları açıklandıktan sonra oldu. Çünkü Merkez Bankası, Telekom’un yaptığı zammın enflasyon üzerinde binde 2 civarında bir etkisi olacağını hesaplayıp ilan etmişti. Fakat, Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerinde böyle bir katkı görülmedi. Sadece onbinde 4 gibi ihmal edilebilir bir etkisi olmuş telefon zammının.Sonunda işin aslı anlaşıldı. TÜİK, Mart ayı endeksinde yöntem değişikliğine gitmiş. Daha önce endeks içinde yer almayan uluslararası görüşmelerle sabit telefondan cep telefonuna yapılan görüşmelerin ücretlerini de endekse dahil etmiş. Tıpkı maç sırasında oyun kurallarının değiştirilmesi gibi. Fiyatı düşen hizmetleri de endekse dahil ederek enflasyonun düşük çıkmasını sağlamış.TÜİK Başkanı yapılan işlemi savunmaya çalışıyor ama bunun savunulacak bir tarafı yok. Daha önce endekste olmayan ama şimdi fiyatı ucuzlatıldığı için endeks değerini aşağı çekecek bir hizmet grubunu önceden ilan etmeden hesaplamaya dahil ederek kafalarda ciddi soru işaretleri oluşmasına neden olmuştur TÜİK. Merkez Bankası’nı bile şaşırtmıştır.Şimdi haklı olarak kafalara şu tür sorular takılıyor: Mart ayında haberleşme endeksini düşürmek için yapılan bu işlemi önümüzdeki bir başka ay içinde de yapacaklar mı acaba? Bugün endekste izlenmiyorsa ve fiyatında anormal bir ucuzluk varsa örneğin yer elması veya kuşburnu fiyatlarını gıda grubuna dahil etmeyecekleri ne malum?Yapılan işin endeksin daha sağlıklı daha güncel olmasını sağlamaya dönük olduğunu savunmak da kolay değil. Denebilir ki TÜİK, çok hassas, gerçeğe en yakın sonucu elde etmek istiyor. O zaman fiyat endekslerindeki ana harcama gruplarının ağırlıkları ile yine TÜİK tarafından yapılan ve tüketici fiyatları endekslerine baz oluşturması gereken hane halkı tüketim harcamalarındaki ağırlıklar niye birbirini tutmuyor?İki basit örnek verelim: TÜİK verilerine göre, konut ve kira giderleri hane halkı tüketim giderlerinin yüzde 25.9’unu oluşturuyor. Tüketici fiyatlarında ise bu ağırlık yüzde 16.6. Yani arada neredeyse 10 puanlık bir fark var. Bu iki veriyi uyumlaştırmak Telekom zammının enflasyon üzerinde sıfır etki yaptığını gösterme cinliğinden daha mı önemsiz veya gereksiz?Sonuçta Telekom zammıyla ilgili yapılan cinlikler yıllık bazda enflasyon rakamını belki çok değiştirmeyecek. Ancak bu durum TÜİK’in rakamlarının güvenilirliğini ciddi biçimde yaralayacaktır.
Hala tartışılıyor, hâlâ yakın çevre bile papatya falı açmaya devam ediyor çıkacak mı çıkmayacak mı diye, ama Türkiye’nin 11. Cumhurbaşkanı’nın Tayyip Erdoğan olacağı yönündeki kanaati iyice güçlenmiş durumda.Erdoğan’ın milletvekilleri ile yaptığı eğilim belirleme görüşmelerinden yansıyan hava da bu yönde, parti teşkilatlarındaki beklenti de.Düne kadar “Tayyip Bey aday olmayacak. Düşük profilli bir ismi aday gösterip seçtirecek ve hem hükümeti hem Çankaya’yı idare edecek” diyen bazı AKP’liler bile artık “kendisi olacak” demeye başladılar.Çünkü “düşük profil” modelinin tutmayacağını onlar da gördüler. Bu modeli öldüren üç temel faktör var. Birincisi bu noktadan sonra aday olmamak Tayyip Erdoğan ve AKP açısından ağır bir yenilgi ve itibar kaybı anlamı taşıyacak. “Cesaret edemedi, korktu” denecek, “sakıncalı olduğunu kabullendi” denecek. Başka pek çok yakıştırmalar yapılacak. Bu da hem Erdoğan’ın kişiliğini ve karizmasını zedeleyecek hem de AKP açısından ciddi bir zaaf noktası oluşturacak.İkinci faktör, düşük profilli adayı belirlemenin zorluğu ve Bülent Arınç faktörü. Düşük profilli AKP’liler listesinde adı geçenlerin hemen hemen tümü partinin Meclis Grubu’ndan ciddi muhalefet alıyor. Çünkü beklenti içinde olan ama adı anket formlarına yazılmamış milletvekillerinin derin bir hayal kırıklıkları ve kırgınlıkları var.Bu durum, Bülent Arınç’ın şansını önemli ölçüde arttırıyor. Çünkü Arınç, Tayyip Erdoğan veya Abdullah Gül aday olursa kabulleneceğini, destekleyeceğini ilan etti ama üçüncü bir isim, düşük profilli bir aday çıkarılması konusunda ciddi çekinceleri olduğunu da değişik zamanlarda yaptığı konuşmaların satır aralarında hep ilan edegeldi.O nedenle Erdoğan’ın aday olmaması halinde gösterilecek düşük profilli isme tepki duyan AKP’liler kuvvetle muhtemeldir ki Bülent Arınç’ı aday gösterecekler. Arınç’ın da bu girişime “hayır” demeyeceği çok açık. Erdoğan’ın işaret ettiği düşük profilli adayı seçtirme şansı tabii ki yüksek. Ama Arınç’ın buna karşı aday gösterilmesi halinde, Erdoğan dediğini yaptırsa, Arınç’ın seçilmesini engellese bile AKP içinde ciddi fay kırıklarının oluşması, hatta bölünme kaçınılmaz hala gelebilir.Üçüncüsü de bazılarının düşündüğü gibi düşük profilli bir ismin Çankaya’ya gönderilip Cumhurbaşkanlığı makamının da Başbakanlık’tan yönetilmesi formülünün pratikte işlemesi güç...Bu formül deneyimli siyasetçi Demirel’e hatırlatıldığında gülerek ” Sultan Reşat formülü bu “ diyor ve ekliyor:“Ne Çankaya’dan hükümeti idare etmek mümkündür ne de hükümet başkanının her istediği şeyi cumhurbaşkanına dikte ettirebilmesi mümkündür. Eğer başbakan, ’ben başbakan kalayım, şuraya birisini oturtayım da cumhurbaşkanı olarak ben her istediğimi yapayım’derse o da mümkün olmaz. O nedenle de görünen o ki AKP ve Erdoğan için geriye mümkün olan tek formül kalıyor: Erdoğan’ın 16 Mayıs’ta partisiyle vedalaşıp Çankaya’ya çıkması Başbakanlık ve Genel Başkanlık koltuğunu da Abdullah Gül’e devretmesi...
Türkiye son derece önemli, son derece kritik bir seçimin eşiğinde. Türkiye Cumhuriyeti’nin 11. Cumhurbaşkanı seçilecek. Ama seçim heyecanı sadece Tayyip Erdoğan’ın aday olup olamayacağıyla ilgili. Çünkü aday olduğunda seçileceği kesin. Erdoğan parti teşkilatlarında anket yaptırıyor, bazı sivil toplum örgütlerinin görüşlerini alıyor ve bu arada en önemlisi de cumhurbaşkanlığı seçiminin seçmenleriyle yani AKP milletvekilleriyle görüşmeler yapıyor “kim aday olsun” diye. Tabii ki milletvekillerinin kahir ekseriyeti “siz” diyor. Zaten aksini söyleyemeyecekleri belli...Önceki gün 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile cumhurbaşkanlığı seçimini ve tartışmaları konuştuk. Tayyip Erdoğan’ın aday olup seçileceğinden pek kuşku duymayan Demirel, “seçim” denmesine itiraz ediyor:“Seçim tercihe dayanır. Seçim dediğiniz şey ’o mu olsun, bu mu olsun” tercihinin yapılabildiği ortamdır. Bugün böyle bir ortam yoktur. Kimin kazanacağı belli olan bir yarışa yarış denmez. Kimin kazanacağı kesinlikle belli olan bir seçime de seçim denmez. Sandıktan ne çıkacağı belli olan bir muameledir şu an yapılmakta olan. Gerçekten de sonucu önceden kesin olarak belli olan bu seçim aslında formaliteden, usul yerine gelsin diye Anayasa’nın hükümlerini yerine getirmekten ibaret. Yoksa bu seçimin aslında tek seçicisi, tek karar vericisi var: Tayyip Erdoğan. Seçim Erdoğan’ın kafasında başlayacak ve bitecek.İşte Demirel’in itirazı buna. “Anayasa’daki bu kural eskidi” diyor Demirel ve şunları söylüyor: “En ufak köydeki bir muhtar seçiminde bile 3-4 tane insan çıkıyor yarışıyorlar birbirleriyle. Burada niye yarışma yok soruyorum size, burada yarışı önleyen sistemdir. Meclis seçer dediğiniz yerde eğer böyle bir oy tablosu çıkmışsa Meclis böyle yapar. Bundan sonra yapılacak bir seçimde yine buna benzer bir tablo çıkarsa o zaman cumhurbaşkanı da seçilmiş olacaktır. Yani milletvekilini seçtiğin zaman cumhurbaşkanı da seçilmiş olacaktır. Halbuki aradan 3-4 sene geçecek halkın kompozisyonu değişecek, halkın istediği adamlar değişecek. Halkın rızasının önü kesilmiş olacaktır. Gelin halkın rızasının önünü açık tutun.” Yani süratle Anayasa değişikliği yaparak cumhurbaşkanını halka seçtirin diyor Demirel. Ama bu artık iyi niyetli bir temenniden ibaret. Erdoğan ve partisi 2002 seçimleriyle elde ettiği fırsatı riske etmeyecektir. Çünkü AKP de haklı olarak şunu söylüyor “Bizi, bu parlamentoyu halk seçmedi mi?” Evet halk seçti. Ama acaba bu parlamentoyu, bu iktidarı seçen halk acaba o günün yasaklı siyasetçisi Tayyip Erdoğan’ı da cumhurbaşkanı seçtiğini biliyor muydu? Ya da bugünkü tercihi de hala 2002 yılındaki gibi mi, yoksa değişti mi?O tercihlerin değişip değişmediği en geç 4 Kasım 2007 günü ortaya çıkacak. Eğer değişmemişse AKP yine tek başına iktidarını koruyabilmişse o gün itibariyle sorun yok. Ya aksi olur yeni dönemde Meclis çoğunluğunu kaybederse ciddi sıkıntı çıkar.
Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasına karşı öteden beri en sert muhalefeti CHP Genel Başkanı Deniz Baykal yürütüyor. Hem de Erdoğan’ı kızdıracak, çileden çıkaracak ifadelerle “olamazsın, olamayacaksın” diyerek.Tabii ki Erdoğan da bu sertliğe misliyle sert ifadelerle yanıt veriyor.Sertliği Baykal’ın körüklediğine inananların; AKP’lilerin, diğer muhalefet partilerinin ve hatta bazı CHP’lilerin ilginç bir iddiası vardı. Diyorlardı ki; “Aslında Baykal Erdoğan’ı tahrik ediyor, aday olmaya zorluyor. Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasını siyaseten kendi lehine görüyor. Toplumun kutuplaşabileceğini ayrıca Abdullah Gül ile daha kolay başa çıkabileceğini düşünüyor...” Baykal’a bu iddiayı sorduğumuzda yanıtı kısaca şu oldu: “AKP’nin başında Tayyip Bey olmuş, bir başkası olmuş, bizim için fark etmez. Hatta Tayyip Bey’in olması bizim için daha da uygundur. Çünkü tezleri netleşmiştir. Onun uygulaması bellidir. Bizim neye niçin itiraz ettiğimiz ortadadır. Kamuoyu daha net tercih yapabilir...” Baykal, AKP’nin başında kim olursa olsun bu seçimlerde tek başına iktidarı koruyamayacağına inanıyor. Hatta bugün anketlerde her ne kadar gözükmese de CHP’nin tek başına iktidar şansını yüksek görüyor. AKP’ye karşı olan merkez sol ve merkez sağ liberal seçmen kitlesinin toplam seçmenin üçte ikisine denk düştüğünü ve bu kitlenin seçimlerde CHP’de toparlanabileceğini varsayıyor.Bu konuda şunları söylüyor özetle Baykal:“Bu seçime giderken, sonucu belirleyecek olan ’dağılma mı olacak, toparlanma mı olacak?’sorusudur. Ben toparlanma olacak diyorum. İşin dinamiği, gidişi o. O üçte ikilik seçmen potansiyeli bir yerlerde toparlanacak. Bir biçimde toparlanacak. Bu işin özü ve anahtarıdır. Seçmenin, kendisine makul, toparlanabilir ciddi bir seçeneğin sunulmasını beklediğini biliyoruz. Seçmenin bunu ararken CHP’ye özel bir ilgiyle, özel bir dikkatle baktığını ve bizim bir takım şeyleri ortaya koymamız halinde de bunu başarmamızın mümkün olduğunu düşünüyorum.CHP çok net bir şekilde muhalefetin temel ağırlık merkezi olarak görülüyor. Sandık başına gitmekte tereddüt eden yüzde 25-30 bir ağırlık var. Bunun hükümete yönelmesi söz konusu değildir. Şimdi onların zihni netleşecek. Netleşirken ’böyle bir buluşmanın, toparlanmanın gerçekleşeceği merkezin neresi olacağı’ sorusu önemlidir. Bu adres tartışma götürmez bir şekilde CHP’dir. Topluma biz bunu anlatıyoruz.” Bu sözlerde Baykal’ın önümüzdeki döneme ilişkin stratejisinin ipuçları da ortaya çıkıyor. Bugün Baykal’ın kafasını ağırlıklı olarak meşgul eden konu merkez solun birliği değil artık. Tabii ki merkez soldaki gelişmelere kayıtsız değil ama asıl olarak daha büyük bir birlik, daha geniş bir toparlanma hedefliyor. Merkezin toparlanması, cumhuriyet değerlerine sahip, laik demokrat liberal seçmen kitlesini tek merkezde buluşturma projesi...Tabii ki çok iddialı bir hedef. Kolay değil, yıllardan beri ne merkez sol ne de merkez sağ kendi içinde toparlanamamış. Şimdi hem merkez sağın hem de merkez solun tek hedef etrafından toparlanmasını hedefliyor Baykal. Toplumsal barış için, ülkenin ve cumhuriyetin temel değerleri için toparlanma projesi...Zor ama neden olmasın?
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan aday olacak mı, olmayacak mı henüz hiç kimse bilmiyor. Şimdilik kesin olarak bilinen Erdoğan’ın 18 Nisan günü yapılacak olan AKP Merkez Karar ve Yürütme Kurulu toplantısına kadar kararını açıklamayacak olması.Doğal olarak 18 Nisan’a kadar olacak-olmayacak tartışması sürecek. Tabii ki olursun olamazsın, olmamalısın tartışmaları da. Bu arada siyasi gerilim de giderek tırmanacak.Önceki gün Tayfun Devecioğlu ve Mehmet Tezkan ile birlikte CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ı ziyaret ettik. 2.5 saati aşan görüşmemizin ana konusu cumhurbaşkanlığı meselesiydi. Baykal, “olmayacak, olamayacak, olmaz” noktasında ısrarlı. “Niye olmamalıdır?” sorusuna özetle şu yanıtı veriyor Baykal:“Cumhurbaşkanı, ülke için toplum için, dünya için, üslubuyla, kişiliğiyle, siyasetiyle öngörülebilir olmalıdır. Güvenilir olmalıdır. Cumhurbaşkanlığı makamı her gün sürpriz çıkarılacak bir yer değildir. Bu kadar siyasi zikzak ve üslup zaafiyeti, bu kadar karanlık ilişkileri olan biri olmaz, olamaz. Türkiye bunu taşımaz. ‘Eğer demokrasi varsa taşıması lazım’ diyorlar. Ben de aksine ‘demokrasi ise taşımaması lazım’ diyorum....” Baykal, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasının toplum için, demokrasi için sakıncalı olacağını düşünüyor. Başbakan olmasının sakıncası yok da Cumhurbaşkanı olmasının ne sakıncası olabilir ki?Soru cümlesinin bitmesini bile beklemeden yanıt veriyor Baykal:“Başbakan Erdoğan’ı Ahmet Necdet Sezer gibi bir cumhurbaşkanınız altında gördük. Ayrıca kanun çıkarıyor, orada da Anayasa Mahkemesi var. Fakat eline fırsat geçse, bu engeller olmasa ne olacağı belli. Şimdi cumhurbaşkanı olursa eline fırsat geçecek. Altında kendisi gibi bir başbakan olacak ve Türkiye bunu içine sindirecek. İşte bu olmaz. Cumhurbaşkanlığı makamına Türkiye’nin laik, demokratik çizgisini özümsemiş biri gelmelidir. En az Demirel kadar, Turgut Özal kadar, Menderes ve Celal Bayar kadar özümsemiş biri gelmelidir...” “Öyle de olur” diyor Baykal. Erdoğan’ın bugüne kadar aday olacağını açıklayamamış olmasını da vazgeçmiş olmasına yoruyor.Baykal’ın yorumu böyle ama AKP çevrelerinden esen hava hiç de bunu doğrular nitelikte değil. Bugün itibariyle bütün işaretler Erdoğan’ın aday olup Çankaya’ya çıkacağı yönünde.Zaten Baykal’ın da kabul ettiği gibi Erdoğan Çankaya’yı çok arzuluyor. Parlamentoda kendisini seçtirebilecek rahat bir çoğunluğu da olduğuna göre niye bu arzusundan vazgeçsin ki?“Geçer, olmaz” diyor Baykal ve son derece dikkat çekici bir saptama yapıyor:“Türkiye, sağduyuyu en son anda mucizevi bir şekilde devreye sokan ve bu kimliği ile temayüz etmiş bir ülkedir.” Gerçekten de bu noktadan sonra Erdoğan’ın Çankaya’dan vazgeçmesi mucizevi bir siyasi gelişme olur...
Uzlaşma ihtimali artık sıfır. Belli ki iktidar da ana muhalefet de gerilim stratejisiyle sonuç almaya çalışacak. Bu noktada muhalefetin gerilim stratejisi izlemesini belki anlaşılabilir de iktidar partisi, Başbakan niye bu yolu seçiyor? Anlaşılamayan bu... Mesele cumhurbaşkanlığı seçimi ise Meclis’teki sayısal üstünlüğü ile bu seçimden istediği sonucu zaten alacak Tayyip Erdoğan. Ve gerilim değil, uzlaşmaya açık bir tutum izlese kamuoyu nezdinde belki daha da haklı konuma yükselecek. Ama bunu yapmıyor Erdoğan. Aksine daha sert daha kırıcı bir üslupla CHP’ye ve Baykal’a yükleniyor.AKP’liler bu gerilim ortamının sorumluluğunu CHP ve Baykal’a yüklüyorlar. Baykal’ın “gerilimden medet umduğunu, cumhurbaşkanlığı seçimini gerekçe yaparak ülkeyi kamplaşmaya sürüklemeye çalıştığını” iddia ediyorlar.Deniz Baykal’ın, Başbakan Erdoğan’ın cumhurbaşkanı adaylığı ile ilgili söylediklerini de samimi bulmuyor AKP’liler.CHP Genel Başkanı, aylardan beri Erdoğan’a çağrı yapıyor, “Cumhurbaşkanı olmamalısın, olamazsın. Sakın aday olma” diye çağrı yapıyor. En son dün partisinin Meclis Grup toplantısında, “Sakın ha aday olma, ihtirasına kurban gitme...” diye Erdoğan’a sesleniyor Baykal.Bunları niye söylüyor? Erdoğan’ın cesaretini kırmak, adaylıktan vazgeçirmek, uzlaşma zeminine çekmek için mi? CHP’lilere sorarsanız öyle.Ama AKP’liler tam aksini düşünüyor. Onlara göre, Erdoğan adaylıktan vazgeçiverir diye Baykal’ın ödü kopuyormuş. Baykal her ne kadar aksini söylese de onlar da çok yakındıkları “niyet okuma” yöntemiyle bu sonuca varıyorlar ve şunu söylüyorlar CHP Genel Başkanı’nın tutumuyla ilgili olarak:“Sayın Baykal’ın uzlaşma zemini falan aradığı yok. Baykal, cumhurbaşkanlığı seçiminin gerilimli, kavgalı bir ortamda yapılmasına dönük bir taktik izliyor. Niyeti Sayın Başbakanı vazgeçirmek değil. Çünkü Başbakan’ın aday olmayıp partinin başında kalmasından çok korkuyor. Onun için de sürekli olarak tahrik ediyor, aday olmaya zorluyor...” O zaman tabii ki şu soru akla geliyor: AKP madem ki gerilimden rahatsız? Baykal’ın izlediği bu taktiği niye boşa çıkaramıyor? Sertliğe niye sertlikle yanıt veriyor? Acaba AKP’nin ne gibi bir çıkarı, beklentisi var bu gerilim stratejisinden..?
Türkiye bu yıl iki kritik seçim yapacak. Birincisi artık çok yakın adaylık sürecinin 16 Nisan günü işlemeye başlayacağı Cumhurbaşkanlığı seçimi, ikincisi de en geç 4 Kasım günü yapılması gereken milletvekili genel seçimleri.Milletvekili genel seçimleri henüz tartışma gündemine girmiş değil. Şu anki gündem 11. Cumhurbaşkanı’nın seçimi. Tartışmalar bu seçim üzerine, daha doğrusu Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın aday olup olmayacağı, cumhurbaşkanlığı makamına yakışıp yakışmayacağı ile ilgili.Cumhurbaşkanlığı seçimi tabii ki çok önemli, bu konu üzerinden yürütülen iktidar-muhalefet çatışmasının dozunun giderek yükselmesi normal sayılabilir. Ancak işin aslına bakıldığında muhalefetin pratik olarak bu seçimden bir beklentisi yok. Sadece CHP aday gösterebilecek kadar sayıya sahip, onun dışında diğer partilerin aday gösterebilmeleri dahi söz konusu değil. Ki CHP’nin de aday göstermesi beklenmiyor. O nedenle 16 Nisan günü başlayacak olan 10 günlük adaylık sürecinin heyecanı bile iktidar-muhalefet adayları ile ya da hangi adayın şansının yüksek hangisinin düşük olacağı ile ilgili değil. Sürecin tek önemli ve kritik yanı Tayyip Erdoğan’ın aday olup olmayacağı noktasında.Çünkü Erdoğan’ın adaylığının açıklandığı gün o seçim fiilen sonuçlanmış demek. Sonrası anayasal prosedürün yerine getirilmesinden ibaret. Disiplinli parlamento grubu ve sayısal çoğunluğu dikkate alındığında Erdoğan’ın en geç üçüncü tur oylamada ve muhtemelen Mayıs ayının ilk haftası içinde 350 civarında bir oyla Türkiye Cumhuriyeti’nin 11. Cumhurbaşkanı seçileceğine hiç kuşku yok. Tabii ki sürpriz yapıp son anda aday olmaz ise o zaman durum farklı...Başta TÜSİAD olmak üzere bazı sivil toplum örgütlerinin ve toplum kesimlerinin arzuladıkları “cumhurbaşkanı uzlaşma ile seçilsin” temennisi için de iktidarla muhalefet arasında en küçük bir zemin kalmadığı da ortada. Bu durumda öyle anlaşılıyor ki AKP, daha doğrusu Tayyip Erdoğan ne derse o olacak. O nedenle de bu seçimde muhalefetin yapabileceği fazla bir şey yok.Yapabilecekleri en fazla, seçimi boykot etmek, oylamalar sırasında Meclis oturumlarına katılmayarak seçilecek cumhurbaşkanı ile ilgili “kimi ne kadar temsil ediyor” tartışması yaratmak olacak...Muhalefet partileri de elbette bu durumun farkında ve zaten onların da stratejisi milletvekili genel seçimleri üzerine kurulu. Büyük olasılıkla 4 Kasım günü yapılacak olan milletvekili genel seçimlerinde AKP’nin tek başına iktidarına son vermek hedefine kilitlenmiş durumda ana muhalefet partisi CHP. O nedenle de bugün her ne kadar bütün partiler cumhurbaşkanlığı seçimine kilitlenmiş gözükseler de CHP ve MHP’nin asıl hedefi AKP’yi iktidardan düşürebilmek. Alternatif iktidar modeli yaratarak Erdoğan’ı Çankaya’da yalnızlaştırmak. ANAP, DSP, SHP, SP, GP ve BBP gibi partilerin derdi ise baraj....
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 16 Mayıs günü 11. Cumhurbaşkanı olarak hükümete ve partisine veda edip, Çankaya’ya çıkacağı yönündeki belirtiler artık iyice güçlenmiş durumda.Hem de o kadar güçlü bu yöndeki kanaat, Ankara kulislerinde konuşulanlara bakılırsa, sanki seçim şimdiden olmuş bitmiş, Erdoğan cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmuş gibi. Bundan sonrasının senaryoları konuşuluyor. Erdoğan’ın nasıl bir cumhurbaşkanı olacağı, partisi ile ilişkilerinin nasıl olacağı ve yeni dönemde Türkiye’nin nasıl yönetileceği gibi.İşte bu tahmin ve senaryolar çerçevesinde son günlerde ortaya atılan ilginç bir “iki anahtar formülü” konuşuluyor Ankara’da. Formüle göre Türkiye’nin karar mekanizması, yürütme erki iki başlı. Birincisi Cumhurbaşkanlığı makamı, ikincisi hükümet. Yani birinci anahtar cumhurbaşkanlığı, ikinci anahtar başbakanlık. Çok partili dönemde bu iki anahtar, yani başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı, 1950-60 ve Turgut Özal dönemindeki kısa süre hariç tek partinin elinde olmadı.Şimdi nasıl olacak? İki anahtar tek partide mi olacak? Öyle olursa ortalık süt liman, tam bir istikrar dönemi mi yaşanır, yoksa aksine dozu giderek yükselen bir gerilim mi? İkinci ihtimal daha ağır basıyor ama öyle bir gerilim dönemi yaşanacağına da fazla ihtimal verilmiyor.Deniyor ki, bugünkü anketlerde her ne kadar AKP açık ara önde gözükse, yine tek başına iktidar izlenimi verilmeye çalışılsa da, 16 Mayıs’tan sonra ülkede çok şey değişir, toplumun siyasal tercihlerinde de ciddi kırılmalar meydana gelebilir.Yani genel seçimlerden beklenti, dört partili parlamento ve koalisyon. Bu durumda da iki anahtardan biri AKP’de Erdoğan’ın elinde olsa bile, ikinci anahtar üzerinde AKP’nin mutlak hakimiyeti olmayacak, yetki ve sorumluluğu bir başka partiyle paylaşmak durumunda kalacak.Bu senaryonun AKP’yi ürkülen yanı, Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasından sonra partinin Abdullah Gül’ün liderliğinde umulan başarı çizgisini tutturamaması. AKP’nin oluşacak yeni Meclis’te tek başına iktidar bir yana, yönlendirme gücünü de kaybetmesi. Bazı AKP’liler gelecek dönemde de tek başına iktidarı garanti görürken, bazılarının kafalarında bu yönde ciddi tereddüt ve endişeler var.Örneğin CHP ve MHP’nin salt çoğunluğu sağlayıp, hükümet olmaları. En kötüsü de bugünkü iddialarını sürdürüp Erdoğan’ı Çankaya’da rahat bırakmamaları, indirme formüllerini hayata geçirmeye çalışmaları. En çok korkulan sonuç da bu zaten ve AKP’lilere göre zayıf da olsa böyle bir ihtimal yok değil.Ama kuvvetli beklenti, yeni dönemde de tek başına iktidar olmasa bile parlamentonun tayin edici partisinin yine AKP olacağı yönünde. Yani iki anahtardan biri Erdoğan’ın elinde olacak, ikincisine de ortak olunacak.Tabii ki bunlar bugünün senaryoları. 17 Nisan’da adaylık resmen açıklandıktan ve 16 Mayıs’ta yeni cumhurbaşkanı göreve başladıktan sonra bakalım ne gibi yeni senaryolar ortaya çıkacak?