Cumhurbaşkanlığı konusunda “düşük profilli aday” formülünün kamuoyunda da AKP içinde de epeyce taraftar topladığı biliniyor. Kamuoyunda, bazı sivil toplum örgütlerinde bu yönde iyi niyetli bir beklenti var. Nedeni de Erdoğan’ın aday olup seçilmesi halinde ülkede şiddetli bir gerilim çıkabilir kaygısı.AKP içinde taraftar bulmasının ise iki nedeni var. Birincisi, Erdoğan sonrasına ilişkin kaygılar. Erdoğan’ın seçilip Çankaya’ya çıkması durumunda hiç kimsenin kuşkusu yok ki genel başkan ve başbakanlığı Abdullah Gül devralacak. İşte bundan kaygı duyan AKP’li sayısı az değil. Onlara göre Tayyip Erdoğan’daki liderlik karizması Abdullah Gül’de yok. O nedenle önümüzdeki genel seçimlerde parti arzu edilen başarıyı elde edemeyebilir ve bu durumda partinin de işi zora girer Erdoğan’ın Çankaya’da rahat oturabilmesi de...Böyle düşünen AKP’lilere göre Erdoğan fedakarlık yapıp aday olmaz ve Çankaya için de eşi türbansız, parlamentonun ve kamuoyunun olumlu bakacağı bir AKP milletvekiline vize verirse bu büyük takdir toplar ve seçmen tarafından da onaylanır.İkinci neden ise Erdoğan’ın aday olmaması durumunda “düşük profilli aday” piyangosunun kendisine isabet edeceğini düşünmek. Bu hayali kuran milletvekili sayısı hiç de az değil AKP Grubu’nda...Başta Abdullah Gül, Bülent Arınç ve Abdüllatif Şener olmak üzere AKP’nin etkili isimlerinin ise “düşük profilli aday” formülüne sıcak baktıkları söylenemez. Ki haksız da sayılmazlar. Çünkü örneğin Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına aday olmaması, Köşk’e eşi türbansız bir ismi göndermesi durumunda Gül’ün pozisyonunda hiçbir değişiklik olmayacak. Muhtemelen yine Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olarak devam edecek. Fakat ya Erdoğan Cumhurbaşkanı olursa? İşte o zaman Gül’ün de Gül’e yakın milletvekili ve danışmanların da hayatlarında çok şey değişecek. Gül partinin liderliğini ve başbakanlık görevini üstlenecek. Ona yakın milletvekilleri de aylardan beri hayal ettikleri bakanlık koltuklarına kavuşacaklar...Bunu niye istemesinler?Başbakan Erdoğan aday olup olmayacağı konusunda en yakın çevresine dahi henüz net bir sinyal vermiş değil. Değerlendirmelerini sürdürüyor, artı ve eksilerini tartıyor.Muhtemelen önümüzdeki günlerde nihai karar için Abdullah Gül ile baş başa bir görüşme yapacaklar. Ülkenin ve partinin menfaatlerini masaya yatıracaklar. Hangi kararın ne gibi sonuçlar doğurabileceğini enine boyuna tartışacaklar.Son tahlilde Gül’ün ne söyleyebileceği az çok belli. Bugüne kadar Celal Bayar’dan Turgut Özal’a, Süleyman Demirel’e kadar hiçbir liderin ıskalamadığı Cumhurbaşkanlığı fırsatını Erdoğan niye ıskalasın ki? Gül de muhtemelen benzer bir değerlendirme yapacak ve en doğrusunun Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesi olacağını söyleyecek.
Cumhurbaşkanlığı seçim süreci yaklaştıkça AKP’de tansiyon yükseliyor. Kurulduğu yıl iktidara gelen AKP, geçen yaklaşık 5 yıllık dönemde ilk kez ciddi bir iç sıkıntıyla karşı karşıya.Bugüne kadar ne 2002 seçimleri öncesinde aday belirlemede sorun yaşamıştı AKP ne de kabine oluşumlarında. İktidar avantajı ve Genel Başkan Tayyip Erdoğan’ın karizmatik otoritesi sayesinde zaman zaman belirlemeye başlayan ufak tefek sıkıntılar hiçbir zaman “sorun” noktasına gelmemişti.Şimdi ise durum çok farklı. Partinin ilçe teşkilatları düzeyinde başlatılan “Cumhurbaşkanı kim olsun?” anketi, AKP Meclis grubunu birkaç günden beri dalgalandırıyor. Çünkü Cumhurbaşkanlığı seçimi artık iktidarla muhalefet arasında bir yarış doğurmayacak. Seçim adeta AKP’nin parti içi bir meselesi durumunda. Aritmetik olarak muhalefetin bu seçim üzerinde hiçbir etkisi olmayacak. Olsa olsa kamuoyunu yönlendirmede, kamuoyu tepkilerini harekete geçirmede muhalefet etkili rol oynayabilecek. Ki bugün itibariyle bakıldığında kamuoyunda da yükselen aşırı bir tepki yok. Tabii ki aday belli olduğunda ne gibi reaksiyonlar gelecek onu şimdiden kestirmek mümkün değil.Zaten Tayyip Erdoğan’ın adaylık için şu anda yapmakta olduğu çalışma ve değerlendirmelerin amacı da parti teşkilatının gönlünden geçen adayı belirlemekten çok, kamuoyunun olası reaksiyonunun nasıl şekilleneceği konusunda fikir edinmek.AKP kurmaylarına göre Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına kendisinin aday olacağı hemen hemen kesin gibi. Ancak henüz son kararını vermedi Erdoğan. Tabii bir de kurumsal tepkilerin nasıl olacağını kestirmeye çalışıyor Başbakan. Bu noktada da önemli olan Türk silahlı Kuvvetleri’nin vereceği reaksiyon. TSK ise bu konudaki sessizliğini koruyor, sanki özenle bu sürecin dışında kalmaya çalışıyor ve o nedenle de basına karşı “kepenklerini kapatmış” durumda. En azından şu anki görüntü bu yönde.AKP örgütleri düzeyinde yürütülen anket çalışması ise bir anlamda usul yerini bulsun türünden. Erdoğan’ın adaylık konusunda kararını etkileyecek asıl faktör kamuoyunun tepkisi ve kurumsal hassasiyetler...Bu noktada bir sorun görmez ise Erdoğan kendisi aday olacak ve 11. Cumhurbaşkanı olarak Çankaya’ya çıkacak.Ancak aksi bir gelişme olursa, o zaman belki bu anket sonuçlarına bakacak, “düşük profilili aday” formülüne dönecek. Ancak o zaman da ankette yer alan dört isimden birini aday olarak tayin edeceğinin garantisi yok. Yakın çevresine göre Erdoğan, sürpriz de yapabilir ve bugüne kadar adı pek ortaya atılmayan bir isme Çankaya vizesi verebilir...Fakat AKP Grubu’nda gönlünden Çankaya geçiren o kadar çok milletvekili var ki, Tayyip Erdoğan olmaz ise grupta en sevilen milletvekilinin kendisi olduğuna inanan parti büyükleri, listede adını göremeyince hayal kırıklığına uğruyor. Ayrıca listede yer alan bazı isimlere de ciddi tepkiler var.Tayyip Erdoğan bu tepkileri yatıştırabilir, en azından etkisiz kılabilir. Ama ya bugün bazı milletvektillerinin yürüttüğü yoğun kulis sonuca ulaşır, Bülent Arınç, “Tayyip Bey aday değilse ben varım” diye yola çıkarsa ne olacak?İşte o zaman AKP’de derin bir çatlak oluşabilir...
Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinin başlamasına bugün itibariyle tam bir ay kaldı. 16 Nisan günü adaylar başvurularını Meclis Başkanlığı’na vermeye başlayacaklar.Kafalarda hala merak konusu olan en önemli soru Tayyip Erdoğan’ın aday olup olmayacağı. Aslında Erdoğan aday olduğunu ilan etse, seçim resmen tamamlanmasa, turlara geçilmemiş olsa bile fiilen bitecek. Herkes anlayacak ki 11. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan.Erdoğan’ın adaylığı konusunda hala netlik yok. Ancak aday olup seçileceği bize göre çok güçlü ihtimal.Tayyip Erdoğan her ne kadar “Bu meseleyi (Cumhurbaşkanı adaylığı) Nisan ayından önce konuşmayacağız” demiş olsa da partisi dünden itibaren resmen bu meseleyi tartışmaya açmış durumda.AKP Genel Merkezi önceki gün ilçe teşkilatlarında, kadın ve gençlik kollarında “Kim cumhurbaşkanı olsun” anketi başlattı. Parti genel merkezi adına Pollmark Araştırma Şirketi’nin yapmakta olduğu anket formlarında AKP ve Hükümetle ilgili pek çok soru var ama en ilginçleri şüphesiz cumhurbaşkanı adaylığı ile ilgili olanlar. Erdoğan’ın adaylığı ile ilgili düşünceleri alınıyor ilçe teşkilatlarından. Tabii ki “Erdoğan aday olmasın” sonucu çıkmaz bu anketten.Fakat hemen bu soruların altında çok daha ilginç bir başka soru var:“Sizce Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç dışında AK Partililer arasında aşağıdaki isimlerden cumhurbaşkanlığı için en uygun kişi kimdir?1. Beşir Atalay, 2. Mehmet Aydın, 3. Vecdi Gönül, 4. Köksal Toptan ” Dikkat çekici nokta belirtilen isimlerin dördünün de eşlerinin türbansız oluşu.İşte bu sorunun sorulmuş olması ve dört aday adayının resmen teşkilatın onayına sunulması dünden itibaren AKP kulislerini dalgalandırmaya başladı.Şimdi cumhurbaşkanlığı konusunda AKP’de konuşulan iki formül var. A formülü ya da A planı Tayyip Erdoğan’ın aday olup seçilmesi. B planı ise düşük profilli aday formülü.İşte bu soru da Erdoğan’ın son anda adaylıktan vazgeçmesi halinde devreye girecek olan B planındaki düşük profilli adayla ilgili bir eğilim alınmasını öngörüyor. Tabii ki son kararı yine Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve birkaç yakın kurmayı ile “istişare” ettikten sonra verecek.Ancak yine de bu soru AKP’de dünden itibaren ciddi bazı gönül kırıklıklarına, burulmalara neden olmuş durumda. Çünkü 354 milletvekiline sahip AKP Meclis Grubu’nda yüksek sesle konuşamasalar, resmen ilan etmeseler de, gönlünde aslan yatan çok sayıda cumhurbaşkanı aday adayı var. Onların beklentisi Erdoğan’ın adaylıktan vazgeçmesi ve B planına yani düşük profilli aday dönmesi. O zaman piyangonun kendisine vuracağını düşünen çok sayıda milletvekili var, hatta bakanlar var.Bu soruya ilk tepki AKP’nin Erdoğan, Gül ve Arınç’tan sonra dört numaralı ismi ve kurucusu olarak bilinen Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener’den geldi. Şener, sorunun isim belirtilerek sorulmasının yanlış olduğunu söyledi.AKP’li milletvekilleri arasında sorunun yanlış olduğunu, hatta isimlerin bazılarının yanlış olduğunu söyleyen çok sayıda milletvekili var, ama açıkça, yazılmak kaydıyla değil.Anlaşılan o ki, Erdoğan’ın adaylığı ülkede bazı gerilimlere neden olabilecek ama olmaması da partisi içinde ciddi sorun yaratmaya aday gözüküyor. Çünkü 4 kişilik düşük profil listesinde adını göremeyenler ya da o isimlerden memnun olmayanlar yarın Bülent Arınç’ın kapısını çalmaya başlayacaklar, “Abi sen aday ol” diye...2002 sonunda da Meclis Başkanlığı için Vecdi Gönül’ün adı geçtiğinde aynı şey olmamış mıydı?
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Dışişleri Bakanlığı atamaları ile ilgili vetosu öteden beri devam eden Çankaya-Hükümet gerilimine yeni bir boyut kazandırdı. Ankara’da konuşulan iddiaya göre, Dışişleri atamaları krizin görünürdeki bahanesi, geri planda ise MGK Genel Sekreterliği’ne kimin atanacağı kavgası var.Bürokrasinin her alanında Cumhurbaşkanı ile Hükümet arasında tercih anlaşmazlığı hep vardı. Ancak Dışişleri bürokrasisi konusunda ilk kez yaşanıyor bu durum. İlk kez Cumhurbaşkanı Sezer Dışişleri ile ilgili bir kararnameyi geri çeviriyor. Bugüne kadar ki uygulamada hep Dışişleri ile Çankaya arasında kararname öncesi bir mutabakat sağlanıp büyükelçi ve diğer üst kademe makamlara sorunsuz bir şekilde yapılıyordu atamalar. Ki Dışişleri atamaları önceki dönemlerde de hep aynı teamülle yapılıyordu. Ama ilk kez şimdi müsteşar yardımcılıklarına atamalar krize dönüşmüş durumda.Ankara’da asıl tartışılan, bu kararname krizinin neden olabileceği hukuki durumdan çok krizin arkasında yatan neden. Cumhurbaşkanı Sezer bu kararnameyi niye geri çevirdi? Hükümet niye mutabakat yoluna gitmedi?Köşk’e yakın kaynaklardan alınan bilgiye göre, Cumhurbaşkanı’nın kararnamede müsteşar yardımcısı olarak önerilen büyükelçilerle ilgili en ufak bir tereddüdü yok. Olması da zaten sözkonusu olamaz. Çünkü sözkonusu isimlerin daha önce büyükelçi olarak atanmasına ilişkin kararnamelerin altında Sezer imzası var.Peki Sezer, kritik başkentlere büyükelçi olarak atanmasına onay verdiği bu isimlerin müsteşar yardımcısı olmalarına niye karşı çıkıyor?Dün Köşk’e yakın bazı kaynaklardan bu konuda kulislere sızan bilgi özetle şöyleydi:“Sayın Cumhurbaşkanı’nın müsteşar yardımcısı olarak önerilen isimlerle ilgili bir kaygısı yok. Cumhurbaşkanı’nın karşı çıktığı, içine sindiremediği olay Dışişleri Bakanı ve hükümetin bu konudaki tutumu. Yaşanan kriz müsteşar yardımcısı krizi de değil. Bu kriz Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği krizidir.” Kulislere yansıyan iddiaya göre, MGK Genel Sekreteri Yiğit Alpogan’ın yurtdışı göreve gönderilmesi konusunda birkaç ay önce hükümetle Çankaya arasında mutabakata varılmıştı. Görev yeri de belliydi Alpogan’ın. Yaş haddinden emekliye ayrılacak olan Büyükelçi Akın Alptuna’nın yerine Londra Büyükelçiliği’ne atanacaktı.Fakat bu atama aylardan beri gerçekleştirilemedi ve şu anda da Londra Büyükelçiliği Alptuna’nın merkeze dönmesiyle boşalmış durumda.Alpogan’ın ataması ise bir türlü çıkarılamıyor. Bunun nedeni Alpogan’ın atanması konusunda bir anlaşmazlık değil. Sorun, yerine kimin geleceği.Hükümet Varşova Büyükelçisi Ecvet Tezcan’ı MGK Genel Sekreterliği’ne getirmeyi öngörüyordu. Ancak iddiaya göre Tezcan ismine askerler de sıcak bakmadı, Cumhurbaşkanı Sezer ise şiddetle karşı çıktı. Sezer’in önerdiği isim Bonn Büyükelçisi Mehmet Ali İrtemçelik idi. İddiaya göre askerler de soğuk bakmıyordu ancak hükümet İrtemçelik’i tartışmasız reddetti. Bir başka ilginç iddia da şu:Sezer ve MGK’nın asker kanadı kilitlenmeyi aşmak için Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’e iki isim önerdi. Ancak önerilen bu iki isim de Müsteşar yardımcısı olarak Sezer’in önüne gelince Cumhurbaşkanı kararnameyi geri gönderdi.Atama krizinin kulislere yansıyan perde gerisinin özeti böyle...Bu arada ilginç bir gelişme Nisan ayının son haftasında yapılması planlanan Milli Güvenlik Kurulu’nun iki aylık olağan toplantısı şimdi ayın ilk haftasına alınmış durumda. Ve bu toplantı muhtemelen Sezer’in başkanlık edeceği son toplantı olacak. Doğal olarak bu toplantıda MGK Genel Sekreterliği tartışması da gündeme gelecek.
Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Ali Babacan, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyeliği konusunda, hükümetlerin karar ve yaklaşımları kadar, sokaktaki insanın kafasındaki Türkiye imajının da belirleyici olacağını söyledi.Babacan, “Avrupa kamuoyları da son derece önemli. Eğer biz Avrupa’da sokaktaki insanın beynini, kalbini kazanamazsak bu üyelik zor demektir. Çünkü örneğin Fransa, Türkiye’nin üyeliğini referanduma sunacak” dedi.Bu sözleri önceki gün Türkiye Odalar Birliği Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun, Fransız Ticaret ve Sanayi Odaları Asamblesi Başkanı Jean François Bernardin onuruna verdiği akşam yemeğinde söyledi Babacan ve sokaktaki insanın, Avrupa kamuoylarının olumlu yönde etkilenmesi konusunda işadamlarına da çok önemli görevler düştüğünü anlattı.AB ile ilişkilerde yaşanan sorunların, hükümetin tam üyelik iradesi ve kararlılığını değiştirmediğini de ifade eden Babacan, reform sürecinin kesintisiz sürdürüleceğini söyledi.Tam üyeliğin Türkiye açısından olduğu kadar AB açısından da önemli olduğunu vurgulayan Babacan’ın konuşması özetle şöyle:“AB’nin rekabet gücü, ekonomik dinamizmi, enerji kaynaklarının güvenliği ve uzun dönemli güvenlik ve istikrarı açısından Türkiye’nin üyeliği önemlidir. Kuşkusuz Avrupa’da bunun farkında olanlar kadar olmayanlar da var. Farkında olup Türkiye’nin üyeliğine güçlü destek verenler var. Yine farkında olup, sessiz kalanlar var. Bir de farkında olmayıp, Türkiye üzerinden negatif siyaset yapanlar var...AB, 15 üyeden, 27 üyeye yükselince, Anayasa referandumlarında yaşanan sıkıntılar sonucu özgüvenini yitirmiş bir birlik haline geldi. Ümit ediyorum ki, bu geçici olacak. 27 üyeli bu büyük birlik, şu an karşı karşıya olduğu sorunları aştıktan sonra, yeniden özgüvenini kazanıp, genişleme sürecine dönecek. Çünkü AB ancak genişleyerek gücünü çoğaltabilir, küresel rekabet gücünü arttırabilir.Biz AB’nin geçen yılın sonunda aldığı kararlara reaksiyon verirken, duygusal yaklaşımların zarar verebileceğine inandık, rasyonel bir yaklaşım içine girdik. Çünkü biz bugünü, yarını değil, 15 sene sonrasını düşünmek zorundayız. Reform sürecini kararlılıkla devam ettirme kararlılığındayız. Askıya alınan 8 başlık da dahil olmak üzere tüm fasıllar üzerinde ekiplerimiz ciddi hazırlık yapıyor. Biz artık resmi süreçle fiili süreci birbirinden ayırıyoruz. Nisan ayında 7 yıllık bir plan açıklayacağız.Artık bundan sonra bizim hazır olup olmamız gibi bir sorun kalmayacak. AB, Türkiye için ne zaman hazır olacak, ne zaman özgüvenini kazanacak ona bakacağız...” 7 ylıllık plan ve müktesebat uyumu konusundaki benzer ifadeleri daha önce AB Genel Sekreterliği bürokratlarından da dinlemiştik. Babacan’ın ifadeleri de aynı paralelde. Yani Türkiye hazırlıklarını, müzakere süreci devam ediyor, fasıllar engelsiz açılıp kapanıyor gibi yürütecek. Türkiye 7 yıl sonra kendisini eğitim sağlıktan, çevre ve tarım sektörüne kadar her alanda AB standartlarına yükseltecek. Tam üyelik için her bakımdan hazır hale getirecek. Sonra da AB’ye dönüp, “Ben hazırım” diyecek.İddialı bir hedef ama neden olmasın?
Ankara kulislerinde bir süredir baskın seçim ihtimalinden söz ediliyor. Konuşulan şu:“Tayyip Erdoğan adaylık kararını verip Meclis Başkanlığı’na bildirimde bulunduktan hemen sonra AKP Grubu erken seçim önergesi verecek ve cumhurbaşkanlığı seçimi turları başlamadan önce bu önerge görüşülüp kabul edilecek, Haziran ayı sonlarına doğru da seçim yapılacak.” Olabilir mi?Teorik olarak olabilir. Hatta başta ekonomi olmak üzere pek çok bakımdan ülke için faydalı da olabilir. Çünkü normal zamanda yani 4 Kasım’da seçim demek Türkiye’nin 7-8 aylık bir zaman kaybı demek. Artık mevcut parlamentonun gündemdeki rutin bazı yasa tasarıları dışında yapacağı en önemli iş 11. Cumhurbaşkanı’nı seçmek olacak. Cumhurbaşkanlığı seçimi de tamamlandıktan sonra parlamento zaten fiilen tatile girecek. Muhalefetin de artık bugün itibariyle tek hedefi milletvekili genel seçimleri. Fakat düne kadar erken seçim diye bastıran muhalefet, bugün artık erken değil, zamanında seçim istiyor. Çünkü erken veya zamanında seçim tartışmasının tek önemli nedeni vardı: Cumhurbaşkanlığı seçimi... AKP, “Anayasa’daki 5 yıllık süreyi tamamlayacağız” derken bunu Anayasa’ya olan sadakatinden, Türkiye’yi beş yıllık seçim dönemlerine alıştırmak kaygısından yapmıyordu. Önündeki Cumhurbaşkanlığı fırsatını değerlendirmek için bu kararlılığını sürdürüyordu. Aynı şekilde muhalefetin erken seçim isteğinin gerisinde de Türkiye’nin siyasi geleneğinin bozulmaması, seçimlerin en fazla dört yılda bir yenilenmesi teamülüne uyulması gereği yatmıyordu. Muhalefet de seçim erkene alınırsa Meclis’teki aritmetik, güç dengesi değişir ve “kimin cumhurbaşkanı olacağı Tayyip Erdoğan’ın iki dudağı arasından çıkacak isme kalmaz” hesabı yapıyordu.Sonunda matematik kazandı ve seçim konusunda Erdoğan’ın dediği oldu. Cumhurbaşkanını bu parlamento seçecek artık. Ya Erdoğan kendisi 11. Cumhurbaşkanı olarak Çankaya Köşkü’ne çıkacak ya da işaret edeceği isim.Bu sonuç alındıktan sonra AKP elbette erken seçim isteyebilir. Erken seçimin AKP’yi siyasi açıdan pek çok konuda oldukça rahatlatacağına kuşku yok.En geç 4 Kasım’da yapılacak olan milletvekili genel seçimleri AKP açısından hayati öneme sahip. Bugün anketlere göre AKP her ne kadar önde gözükse de birinci parti çıksa bile tek başına iktidar garanti gözükmüyor. Özellikle baraj sorunu yaşayan partiler arasında öngörülen ittifak projeleri hayata geçirilemeden seçime gidilmesi AKP için önemliÜç partili parlamentoda bile tek başına iktidar şansı garanti değil. Dört parti barajı aşarsa hemen hemen imkansız. İşte AKP’nin korkusu da bu noktada. Bu riski önlemenin en kestirme yolu, muhalefetin bu ittifak projelerini hayata geçirme fırsatı bulamadan, cumhurbaşkanlığını almanın verdiği rüzgarı da kullanarak hemen erken seçime gitmek ve yine tek başına iktidar olarak gelmek. Ancak bu noktada tek sıkıntı AKP ve Erdoğan’ın gençlere önemli bir taahhüdü olan seçilme yaşını 25’e indiren yasanın uygulanması. Eğer seçim erkene alınırsa bu düzenleme uygulanamayacak. Bu konuda bizzat Erdoğan’ın taahhüdü var. “Eğer bu hüküm uygulanamayacaksa seçimi erkene almayız” demişti Erdoğan. Acaba şimdi “dün dündür, bugün bugün” deyip yoluna devam mı eder yoksa sözüne sadık mı kalır?
Cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda Başbakan Erdoğan gazetecilerin “Sürpriz olabilir mi?” sorusuna “olabilir” yanıtını verdi ya, şimdi bu yanıt “aday olmayacak” diye yorumlanıyor.Gerçekten de acaba öyle mi? Erdoğan’ın bu sözü, “Evet sürpriz yapıp herkesi yanıltacağım ve aday olmayacağım” manasında mı söyledi? Bunlar tabii ki çok derin ve ileri yorumlar. Zaten bu anlamda söylemiş olsaydı sürpriz sürpriz olma özelliğini kaybederdi. Erdoğan’ın bu şekilde sorulan bir soruya, “Hayır sürpriz olmaz” demesi, sürpriz olurdu. O zaman adaylığını bugünden ilan etmiş olurdu. Ama etmeyecek, son ana kadar bekleyecek. Erdoğan’ın 16 Nisan’a kadar vereceği karar, Türkiye için olduğu kadar kendi kişisel siyasi geleceği açısından da kritik önem taşıyor. Kolay alınabilecek bir karar değil.Bir kere Cumhurbaşkanlığı devletin en üst makanı, zirve. Özellikle 1980 sonrasında her siyasetçinin, her liderin hedefi Çankaya olageldi. 1989 yılında Turgut Özal da tıpkı bugün Tayyip Erdoğan’ın karşı karşıya olduğu telkin ve baskılarla karşılaştı. O da son ana kadar renk vermedi ama son gün, son dakika adaylık başvurusunu yaptı, Çankaya’ya çıktı.Demirel de önüne fırsat geldiğinde itmedi, Çankaya’ya çıktı. Tek istisna Sezer’in seçildiği 2000 seçimiydi. O zaman da parlamento çok parçalıydı ve birinci parti olan DSP’nin genel başkanı rahmetli Ecevit’in diploma problemi vardı.Şimdi fırsat Erdoğan’ın önünde. Erdoğan’a da değişik baskı gruplarından “olmasanız daha iyi” telkinleri geliyor.Erdoğan bu telkin ve baskıları ne ölçüde dikkate alacak bilinmez. Fakat almasının da almamasının da kendi açısından bir takım olumsuzlukları var.Dikkate alırsa denecektir ki; “Niye aday olamadın? Ne eksikliğin vardı? Kendini layık göremedin mi? Muhalefetin itirizları haklı mıydı? Kimden korktun, asker mi engelledi...” Bu ve benzeri pek çok şey söylenecektir. Hatta bugün olmaması gerektiğini söyleyenlerden bu yönde çok ağır eleştiriler gelecektir Erdoğan’a...İkincisi, kendisinin aday olmaması durumunda kim aday olacak? Abdullah Gül mü? Yakın çevreyle göre zayıf ihtimal imiş Gül’ün adaylığı. Erdoğan kendisi aday olmaz ise “düşük profilli aday” formülü devreye girer deniyor. O zaman da parti grubunda beklenti içinde olanlar başta olmak üzere çeşitli burukluklar, kırgınlıklar doğmayacak mı? Daha da önemllisi şimdiden adaylık havasına giren Meclis Başkanı Bülent Arınç nasıl engellenecek? Bu da önemli bir soru işareti...Aday olursa ne olur?Aday olduğunda seçileceğine, Türkiye’nin 11 Cumhurbaşkanı olarak 16 Mayıs günü Çankaya’ya yerleşeceğine hiç kuşku yok. Ancak ortamın hiç de güllük gülistanlık olmayacağı da aşikar. Bugün için pek çok bilinmeyen var Erdoğan açısından:* Muhalefet ortamı çok fazla gerer, bazı sivil toplum örgütleri de buna destek verirse, ülkede ciddi bir toplumsal kutuplaşma, yaygın gösteriler ve asayişsizlik doğar mı?* Bu karmaşa ve kutuplaşma ortamında girilecek milletvekili genel seçimlerinde AKP parlamentoda çoğunluğu kaybederse Köşk’te rahat oturabilir mi?* En önemlisi de asker nasıl karşılar. Örtülü veya açık bir protesto gelir mi?Bu sorular aylardan beri Erdoğan’ın kafasını meşgul ediyor. Bunları artıları eksileri yan yana koyup, ölçüp biçiyor. Ve muhtemel önümüzdeki haftalarda Abullah Gül ile birlikte son bir değerlendirme yapacaklar ve nihai kararını verecek Erdoğan. Adaylığı mı sürpriz, aday olmaması mı o da ayrı bir konu..
Bir kaç ay öncesine kadar Türkiye’nin gündeminin ya ilk ya da ikinci sırasında yer alıyordu AB(Avrupa Birliği) konusu. Ta ki, Kıbrıs sorunu nedeniyle geçen Aralık ayında meydana gelen tıkanıklığa ve Türkiye’de iç siyasetin, seçimlerin gündemin ilk sırasına gelinceye kadar. Şu anda AB sanki gündemde bile yok...Oysa Türkiye, Kıbrıs ve liman krizi nedeniyle AB’nin aldığı 8 başlıkta müzakerelerin askıya alınması kararına tepki verirken çok önemli bir açıklama daha yapmıştı. Ve tüm dünyaya şunu ilan etmişti:“Biz kendi yol haritamızı kendimiz yapar, sanki müzakereler bütün hızıyla, bütün canlılığıyla yürüyormuş gibi kendimizi tam üyeliğe hazırlarız...” Bunun için Dışişleri Bakanı Abdullah Gül tüm bakanlık müsteşarlarını, ilgili kurum yöneticilerini toplayıp, hükümetin bu konudaki siyasi kararlılığını hatırlatmış ve “herkes, her kurum üzerine düşen sorumluluğu yerine getirsin, ne yapılması gerekiyorsa hazırlıkları geciktirmeden yapın” talimatı da vermişti.Ancak öyle anlaşılıyor ki Başbakan’ın yılın ilk günlerinde Lübnan seyahati sırasında söylediği “Bizim için artık Irak meselesi AB’nin önüne geçmiştir” ifadesi hükümetteki ve bürokrasideki AB heyecanını önemli ölçüde söndürdü. Bugün Dışişleri Bakanlığı ve AB Genel Sekreterliği dışında Ankara’da AB konusuna ilgi duyan pek yok gibi...Hükümet ve siyaset ilgi duymuyor çünkü, AB’nin seçimlerde oy getirmeyeceği, aksine çok fazla AB’ci görünmenin oy kaybettirebileceği kaygıları giderek AKP’de hakim olmaya başlamış durumda. Bir kaç ay öncesine kadar her söze “AB süreci ve AB üyeliği için yapılanlarla” övünerek başlayan Başbakan Erdoğan ve bakanlar, son aylarda sanki AB meselesini unutmuş gibi davranmayı tercih ediyorlar. Hükümetin havası böyle olunca haliyle bürokrasi de duruyor. Bürokraside de belirgin bir boşvermişlik, bezginlik ve “nasıl olsa bizi almayacaklar” adamsendeciliği hakim oluyor.Oysa 8 müzakere başlığının askıya alınmış olması Türkiye açısından dünyanın sonu değil. Geride 26 başlık daha var. Onları müzakereye hazır hale getirebilir. Ki zaten hazır hale gelenlerle ilgili müzakerelerin açılabileceğine karar vermiş durumda AB tarafı. İstatistik, Şirketler Hukuku, Ekonomik ve Parasal Politikalar, KOBİ’ler başlıkları önümüzdeki aylarda müzakereye açılacak. Fakat nedense bunlar artık pek ilgi çekmiyor. Çünkü herkesin aklı Nisan ayında başlayacak olan cumhurbaşkanlığı seçimi ve 4 Kasım’daki milletvekili genel seçimlerinde. AB konusunda ciddiyetini, heyecanını kaybetmemiş iki kurum var: AB Genel Sekreterliği ve Dışişleri Bakanlığı.AB Genel Sekreterliği bir yol haritası hazırlığı yapıyor. Türkiye’nin tam üyeliğe hazır hale gelebilmesi için yapılacakların listesini çıkarıyor. Müktesebat uyumunun takvimini çıkarıyor. Bu yıl ve 2008 için yıllık, 2009 - 2013 arası için de 5 yıllık iş ve icraat planı çıkarılıyor. Hedef 2014 yılına gelindiğinde Türkiye’nin bütün eksikliklerini tamamlayarak AB standartlarını yakalaması ve Brüksel’e dönüp güvenle “Ben tam üyeliğe hazırım” diyebilmesi. Tabii ki bunun için takvim hazırlamak, yol haritası çıkarmak yetmiyor. Örneğin bugünkü ortamda hükümet acaba 2007 planında yer alan yasa ve yönetmelik değişikliklerini, diğer hazırlıkları kararlılıkla yapabilecek mi?