Seçim ekonomisi mi?

7 Mart 2007

Bu yıl yapılacak iki kritik seçimden ilki Nisan ayı sonundaki cumhurbaşkanlığı seçimi, ikincisi de Kasım’da yapılacak olan milletvekili genel seçimi.Normal olarak bugünün gündeminin ilk seçim, yani cumhurbaşkanlığı seçimi olması gerekiyor. Ancak bu noktada ilginç bir hava var Ankara’da. Başbakan Tayyip Erdoğan Nisan ayına kadar bu meseleyi konuşmayacağız dedi ve tartışmaya doğrudan müdahil olmuyor.CHP ve diğer muhalefet ise hala “seçilirsin-seçilemezsin, ilk turda 367 olmazsa Anayasa Mahkemesi’ne giderim” tartışmasını sürdürüyor.İlginç olan Tayyip Erdoğan’ın sergilediği tavır. Bir kere muhalefetin, daha doğrusu CHP’nin tehditlerini pek ciddiye almıyor Erdoğan. Kendinden, izlediği stratejiden son derece emin ve sanki bu meseleyi en azından kafasında bitirmiş izlenimi veriyor. Erdoğan artık hükümetin icraat rotasını da tümüyle milletvekili genel seçimlerine çevirmiş durumda. O nedenle de ne Avrupa Birliği meselesi gündemin ilk sıralarına gelebiliyor ne de ekonomiyle ilgili reform programı.Reform programı belli ki seçimlere, yeni hükümetin oluşumuna kadar askıya alınmış durumda. Bu durum yeni de değil, uzunca bir süreden beri hükümetin yapısal reformlardaki kararlılığı değişmiş gözüküyor. Bu özelleştirme programının uygulamasında, sosyal güvenlik reformunda da kendini gösteriyor, vergi düzenlemelerinde ve yeni teşvik vaatlerinde de...IMF ile yürütülmekte olan stand-by programının temel taahhütleri arasında yer alan, bazı kritik özelleştirmeleri erteliyor. Örneğin, seçmeni olumsuz etkileyebileceği düşünülen elektrik dağıtım ihaleleri ve Halk Bankası’nın blok satışı gibi...Sosyal güvenlik reformunu seçim sonrasına bırakıyor.Ve bu arada popülizm kokan uygulamaları teker teker devreye sokuyor Erdoğan. 215 bin geçici işçiyi kamu sektöründe kalıcı işçi statüsüne geçiriyor. Yine IMF’nin çok hassas olduğu teşvik sistemine el atıyor. İstihdam teşviğinin kapsamını genişletme konusunda çalışma başlatıyor. Halen 30 ve üzeri işçi çalıştıran işletmelere dönük olarak uygulanan istihdam teşviğini 10 ve üzeri işçi çalıştıran küçük işletmelere yaygınlaştırmak için düğmeye basıyor.Dün özelleştirme İdaresi’nce gerçekleştirilen İstanbul Zincirlikuyu’daki Karayolları arsasının satış ihalesi de Erdoğan’ın yüzünü güldürüyor. Çünkü bu özelleştirmeden elde edilen 800 milyon dolarlık gelir de seçim yatırımı için harcanabilecek. Özelleştirme İdaresi’nce Hazine’ye aktarılacak olan bu para karayolu yatırımlarında kullanılacak. 800 milyon dolar da yaklaşık 500 kilometrelik bir duble yol demek...Elbette bugüne kadarki uygulamalara bakarak hükümet seçim ekonomisi uyguluyor demek haksızlık olur. Ancak seçimlere henüz 8 aya yakın zaman var. Acaba geçen süre için ne gibi kararlar alınacak, ne gibi uygulamalara girişecek hükümet?Son iki aydaki kararlara ve uygulamalara bakılacak olursa Erdoğan’ın “seçim ekonomisi uygulamayacağız” taahhüdüne sadık kalabilmesi güç gözüküyor...

Devamını Oku

367 tartışması ve AKP’nin ilk tur hesabı...

6 Mart 2007

Hukukçuları da ikiye bölen cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk iki turunda Meclis toplantı yeter sayısı ile ilgili tartışma devam ediyor.Ana muhalefet partisi CHP ısrarlı ve iddialı; AKP’yi tehdit ediyor:“Uzlaşma sağlamadan seçime giderseniz, biz oylamaya katılmayız ve ilk iki turda Meclis 367’nin altında bir sayı ile toplanırsa Anayasa Mahkemesi’ne gideriz. Anayasa Mahkemesi seçimi iptal eder ve Türkiye erken seçime gider...” AKP’li Anayasa Komisyonu Başkanı, Anayasa Profesörü Burhan Kuzu, “yanlış yoldasınız” diye yanıt veriyor CHP’ye:“367 rakamı bir karar nisabıdır, toplantı nisabı değildir. Toplantı nisabı sadece 184’tür Anayasa’da. Bu bakımdan iddianın tutar hiçbir tarafı yok...” İddianın tutar tarafı var ya da yok. Buna eğer götürülebilirse Anayasa Mahkemesi karar verecek. Ancak bu sorun iktidar partisince her ne kadar ciddiye alınmıyormuş gibi gözükse de bir süreden beri onların da zaman zaman, “Ya Anayasa Mahkemesi siyasi bir karar verecek olursa” diye kafalarına soru işaretleri takılmıyor değil. Ancak son günlerde AKP’de cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda daha rahat bir hava var. Bu konuda dün bazı AKP’lilerle görüştüm. 367 tartışmalarının hiçbir sonuç vermeyeceğini, bu tartışmanın hiçbir hukuki geçerliliği olmadığını söylüyorlar.Ve hemen ardından şunu da eklemeyi ihmal etmiyor AKP’liler:“İlk iki turun 367’den daha az milletvekili ile yapılacağını kim nereden biliyor? Belki de Meclis çok daha yüksek bir sayı ile toplanır. O zaman ne diyecek CHP?” Tabii ki öyle olursa CHP’nin diyeceği bir şey olmaz. Ama 367 sayısı nasıl bulunacak.Hesap basit. AKP’nin 354 milletvekili var. Eksiksiz katılım olduğunda geriye 13 eksik kalıyor, kritik 367 rakamını bulabilmek için.Konuştuğumuz AKP’nin etkili isimlerinden biri, “Anayasal açıdan ihtiyaç olduğunu düşünmüyoruz. Ama eğer istenirse her yerden tamamlanır bu sayı. 13 değil daha fazlası da olur” diyor.CHP’nin tam kadro toplantıya girmeyeceği varsayıldığında geriye 21 milletvekili olan ANAP, 4 milletvekilli DYP ve bağımsızlar kalıyor. Yani AKP ve CHP dışında Meclis’te 37 milletvekili daha var.Ve son günlerde özellikle ANAP milletvekillerinden gelen bazı açıklamalar dikkat çekici; “Biz niye CHP’nin peşine takılacağız” diyorlar.İşte AKP’lilerin rahatlığı da buradan kaynaklanıyor. “Eğer istersek ANAP’lıların en az yarısı bizimle birlikte hareket eder” diyorlar. Bağımsızlardan da umutlular.Cumhurbaşkanlığı seçimi turlarının başlamasına daha 50 gün var. Bu, Türk siyasetinde çok uzun süre. O zamana kadar çok şey değişebilir. Hatta öyle şeyler olabilir ki, Tayyip Erdoğan aday olur ve sürpriz bir biçimde ilk turda 367 oy alıp seçilebilir de. Erdoğan’ın da yakın çevrenin de gönlünden geçen elbette bu. Bir ilki daha gerçekleştirip ilk turda üçte iki çoğunlukla seçilmek ve bütün tartışmaları tek hamlede bitirmek. Zor ama bugünkü parlamento tablosuna bakıldığında imkansız da değil...

Devamını Oku

Uzlaşmanın pratiği var mı?

5 Mart 2007

AKP ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan dışında herkes aynı şeyi söylüyor: Cumhurbaşkanı uzlaşmayla seçilsin...TÜSİAD Başkanı Arzuhan Yalçındağ, “Cumhurbaşkanı uzlaşmayla seçilmelidir” diye açıklama yapıyor. Odalar Birliği Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu da benzer temennilerde bulunuyor. Özetle iş dünyası ve sivil toplum örgütleri, cumhurbaşkanlığı seçiminin ülkede yeni bir gerilim kaynağı olmaktan çıkarılmasını istiyor. Bunun için de iktidarla ana muhalefet CHP’nin uzlaşması öneriliyor.CHP Genel Başkanı Deniz Baykal da, dün NTV’ye yaptığı açıklamada yeni cumhurbaşkanını uzlaşmayla seçmenin şart olduğunu söyledi. Anayasa’nın cumhurbaşkanlığı seçimini düzenleyen 102. maddesini, seçimin ilk iki turu için toplantı yeter sayısının salt çoğunluk olan 367 olmasını şart koşuyor diye yorumlayan Baykal, bunun da uzlaşmayı kaçınılmaz kıldığını düşünüyor.“Aksi takdirde seçim mahkemelik olur” diyerek doğabilecek gerilimin de sinyalini veriyor.Herkes uzlaşma diyor da, “uzlaşma nasıl olacak”; o konuda kimsenin somut bir önerisi yok. Top iktidar partisinin alanına atılıyor. Doğal olarak ana muhalefet partisi uzlaşma girişiminin iktidardan gelmesini bekliyor. Bunun için de iktidarın, Tayyip Erdoğan’ın önce uzlaşı fikrini benimsemesi, kendini buna alıştırması gerekiyor.Kolay değil. Bir kere Türk siyasetinde uzlaşı kültürü çok zayıf. Bugüne kadar yaşanan kritik gelişmeler de hep gösterdi ki, istisnai olarak sağlanabilen uzlaşmalar da genellikle derin baskı sonucu zoraki biçimde gerçekleştirilebildi.Onun dışında normal koşullarda taraflar, uzlaşmayı, genellikle kendi tercihini karşı tarafa kabul ettirmek olarak algıladı hep.Yarın da cumhurbaşkanlığı seçimi üzerinde uzlaşma arayışı fiilen başlasa bile sonuç farklı olmayacak. Muhalefet iktidarın kendi önereceği adayı kabullenmesini, iktidar da tersinin kabullenilmesini isteyecek ve bundan da hiçbir sonuç çıkmayacak.AKP sözcülerinin ve Başbakan Erdoğan’ın bugüne kadar yaptıkları açıklamalar da uzlaşının pek kolay olmayacağını zaten gösteriyor. Tayyip Erdoğan aylar öncesinde cumhurbaşkanı adayı konusunda bir uzlaşma tarifi yapmış ve özetle şunu demişti:“Önce parti teşkilatlarının sivil toplumun görüşünü alırım, sonra parti meclis grubunun. Ondan sonra da arkadaşlarımla görüşüp karar veririz...” Bu tarifte muhalefetle uzlaşıya yer yok.Diyelim ki Erdoğan iş dünyasından, sivil toplum kuruluşlarından gelen baskılar sonucu muhalefetin de görüşünü alma noktasına geldi. “Bizim adayımız budur, gelin uzlaşalım birlikte seçelim” mi diyecek? Bunu derse muhalefet kabul mu edecek? Muhalefet de muhtemelen “parlamento dışından toplumu kucaklayan herkesin içine sinecek bir isim bulalım” önerisi getirecek. Onu da iktidar kabul etmeyecek.Ama, iş dünyasının ve bazı çevrelerin bastırmasıyla belki iki taraf da sonuç çıkmayacağını bile bile bir uzlaşma tiyatrosu oynayacak. Ama sonuçta Tayyip Erdoğan ne derse o olacak. Uzlaşma kulağa hoş geliyor, herkes de arzu ediyor. Fakat görünen o ki, pratikte pek de mümkün gözükmüyor...

Devamını Oku

Çankaya iddiasını kim kazanır?

4 Mart 2007

Türkiye’nin gündemi son derece ağır iç ve dış sorunlarla yüklü. Kuzey Irak’taki PKK varlığı ve Kerkük sorunu, Kıbrıs, AB ile ilişkilerdeki tıkanıklıklar, ABD ile varolan sorunlar gibi...Ancak bütün bu sorunlar zaman zaman ülke gündeminin ilk sırasına otursa, siyasal tartışma alanının ön planına çıksa da akıllar hep başka bir noktada kilitli. Cumhurbaşkanlığı seçimi, Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olup olmayacağı...Siyasette de, iş dünyasında da herkesin aklı bu noktaya kilitlenmiş durumda.Erdoğan, “O meseleyi 16 Nisan’dan önce konuşmayacağız” dese de, AKP’de bu konunun konuşulması örtülü biçimde yasaklanmış olsa da, bakanların da milletvekillerinin de danışmanların da en çok konuştukları konu bu aslında. “Olacak mı, olmayacak mı?” Tayyip Erdoğan henüz hiç kimseyle konuşup net bir karar ya da eğilim belirtmediği için de parti yöneticileri, milletvekilleri ve danışmanlar, Erdoğan’ın o günkü yüz ifadesinden, belirgin bazı davranışlarından ya da söylediği bir sözden sonuç çıkarmaya, tahmin yapmaya çalışıyorlar.Bir gün “Kesin olacak, artık Çankaya’ya hazırlanıyor” diyen, ertesi gün görüş değiştiriyor; “Hayır olmayacak. Düşük profilli aday formülü güçleniyor. Çünkü dün öyle bir cümle kurdu ki, Tayyip Bey gelecek beş yılın planlamasını yapıyor” diyor.AKP’lilerin kafası karışık. Beymen, Vakko Mayıs’tahasılat rekoru kırabilirMuhalefet kanadında da durum farklı değil. Muhalefet, “Erdoğan çok istiyor ama olamayacak. Birileri son anda ‘olma’ diyecek ve çok istemesine rağmen vazgeçme noktasına gelecek” eğiliminde. Belki de temennileri o yönde...Özetle sonucun ne olacağını Erdoğan’dan başka bilen yok. Ama herkesin kendince değişken bir tahmini var. İşte bu tahminler üzerinden Ankara’da son günlerde bol bol iddiaya giriliyor. Tayyip Bey Cumhurbaşkanı olacak mı olmayacak mı iddiası...Mayıs ayında Ankara’daki Beymen, Vakko gibi lüks giyim mağazaları hasılat rekoru kırabilir. Çünkü iddialar iyi marka takım elbisesine...Danışman mı çok şey bilirözel kalem müdürü mü?Gazetelere de yansıdı, bu iddialardan biri, ikisi de Başbakan’ın danışmanı olan milletvekilleri; Egemen Bağış ile Ömer Çelik arasında. Güya Çelik “olacak”, Bağış “olmayacak” demiş ve takım elbisesine iddiaya girmişler.Ancak bize gelen bilgi farklı. Bağış’la iddiaya giren Ömer Çelik değil, Başbakan’ın Özel Kalem Müdürü Hikmet Bulduk...Öyle olunca bu iddia daha da özellik kazanıyor.Çünkü bu görev, adı üstünde çok özel. Kamuda olsun, özel sektörde olsun, özel kalem müdürlüğü veya özel sekreterlik görevleri sıradan işler değildir. Özel kalem müdürlüğü iş dünyasında da kamuda da en kritik makamdır. Özel kalem müdürü, patronun her şeyini bilir. Bakışından, mimiklerinden patronun ne istediğini anlar. Her görüşmenin, her yazışmanın tanığıdır. Hangi görüşmenin hangi sonuçları doğurabileceğini bilir. Patronun hangi durumda hangi reaksiyonu vereceğini, muhtemel kararlarının hangi yönde gelişebileceğini kestirebilir. Özetle özel kalem müdürü adı üstünde “özel” dir ve patronun sırdaşıdır. İşte şimdi Başbakan Erdoğan’ın Özel Kalem Müdürü Hikmet Bulduk, Egemen Bağış’ın “olmayacak” tezine karşılık, “Tayyip Bey Cumhurbaşkanı adayı olacak ve seçilecek” diyor. Ve ikili takım elbisesine iddiaya giriyor...Sizce kim kazanır?

Devamını Oku

Erdoğan bilinçli bir strateji mi güdüyor?

1 Mart 2007

Hükümetin, daha doğrusu Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilişkisinin, rayında, olması gerektiği gibi gitmediği çok açık. Zoraki bir uyum görüntüsü var ama geri planda derin bir güvensizlik iklimi hakim. Özellikle de Özkök döneminin sona ermesiyle Başbakan’la Genelkurmay arasındaki ilişkilerdeki hassasiyet daha da arttı. Dün yaşanan örnek, asker hükümet ilişkilerinin hangi çizgide ilerlemekte olduğunu çarpıcı biçimde ortaya koymaya yetiyor.Önceki gün akşam CNN Türk’te Taha Akyol’un sorularını yanıtlarken, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın Washington’daki basın toplantısı sırasında Kuzey Irak’lı Kürt liderlerle görüşme konusunda söyledikleri hatırlatıldığında şunları söylüyor Erdoğan:“Kişiler, kişisel düşüncelerini açıklayabilirler. Bu hiçbir zaman kurumun açıklaması olamaz...” Yani Başbakan, Orgeneral Büyükanıt’ın sözleri kendisini bağlar, kurum olarak TSK’yı bağlamaz, diyor. Bir adım daha ileri gidiyor: “Kurum olarak TSK bu görüşleri dile getirirse kaos meydana gelir...” Ve Genelkurmay’ın yanıtı gecikmiyor. Dün öğle saatlerinde Genelkurmay Başkanlığı şu kısa açıklamayı yapıyor:“Sayın Genelkurmay Başkanı’nın sözkonusu basın toplantısında ifade ettiği görüşler, tabii olarak kişisel olmayıp Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kurumsal görüşüdür.” Tabii ki tatsız bir durum. Başbakan’a bağlı bir kurum olan Genelkurmay, Başbakan’ın sözlerine yanıt veriyor. Peki şimdi ne oldu? Ülkede Başbakan Erdoğan’ın deyimiyle kaos mu çıktı?Hayır. Ama son derece tatsız bir durum meydana geldi. Türk Silahlı Kuvvetleri ile hükümet arasında öteden beri var olan güvensizlik iklimi bir miktar daha sertleşti, kamuoyunun kafasındaki soru işaretleri biraz daha arttı.Ki bu durum ilk defa da yaşanıyor değil. Çok değil 4,5 ay önce de benzer bir tatsızlık yaşanmıştı. Askeri okulların açılış törenleri nedeniyle kuvvet komutanları irtica ve bölücülük konusunda sert açıklamalar yapmaya başladığında Başbakan Erdoğan Kanal D’de Uğur Dündar’ın sorularını yanıtlarken iddialı konuşmuştu. Önce ülkede irtica tehdidi iddialarının abartma olduğunu, ciddi bir tehdit bulunmadığını söylemiş ve ardından kuvvet komutanlarının konuşmaları ile ilgili şöyle demişti:“Bizim bu 4 senelik süreçte bir tavrımız var; Genelkurmay Başkanımız yeri geldiğinde açıklamalarda bulunur. İkinci Başkan bulunur. Ama Kuvvet Komutanları bu tür açıklamalarda bulunamaz.” Erdoğan’ın bu sözlerine rağmen komutanların açıklamaları devam etti. Ardından da Genelkurmay Başkanı Harp Akademileri Komutanlığı’ndaki törende yaptığı uzun değerlendirmede Başbakan’a yanıt verircesine “Evet irtica tehdidi vardır” dedi.Tabii ki ilişki düzeninin bu noktaya gelmesi, karşılıklı ters açıklamaların yapılıyor olması, Türkiye’de en azından bugün itibariyle ne kaos doğurdu ne de büyük gerilimlere yol açtı. Ancak hiç de normal olmayan bir durum, tedirgin edici bir atmosfer yarattı. Şimdi Genelkurmay’ın dünkü açıklaması üzerine Başbakan yeni bir yanıt verecek mi belli değil. Dün itibariyle yakın çevresindeki hava, vermeyeceği yönündeydi. Ancak yarın Erdoğan ne düşünür, ne yapar, onu da kestirmek güç. Peki Erdoğan askerin, Genelkurmay’ın tutumunu bile bile bunu neden yapıyor, Genelkurmay’ı neden açıklama yapmak zorunda bırakıyor kendisine karşı? Devlet yönetimi ve askerle ilişki konusundaki deneyim eksikliğinden mi yoksa gelecek reaksiyonu bilerek bilinçli bir siyasal strateji mi güdüyor?

Devamını Oku

28 Şubat tartışmaları ve Demirel üzerine...

28 Şubat 2007

Cumhuriyetin 60 yıllık çok partili demokrasi tecrübesi var. Aslında bir açıdan bakıldığında buna belki de askeri müdahaleler tecrübesi demek daha doğru olar. Bu 60 yıllık dönemde Türkiye tam üç askeri darbe, bir de bugün kimilerine göre “postmodern darbe” kimilerine göre de yumuşak müdahale, yapıcılarına göre ise “balans ayarı” (ki en doğru tarif bu olsa gerek) diye adlandırılan 28 Şubat süreci yaşadı. Yani 60 yılda dört müdahale...Şimdi 28 Şubat 1997’nin onuncu yılında bu olay tartışılıyor televizyonlarda, gazetelerde. Sahiplenenler, iyi bir şey yapıldı, demokrasi ve cumhuriyet kurtuldu diyenler var, demokratik süreç sekteye uğratıldı, millet iradesi ayaklar altına alındı diyenler de var.Sorumluları, bu süreçte etkin rol oynayanlar da tartışılıyor. En önemlisi de dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in rolü bazı çevrelerce acımasızca eleştirilere konu oluyor.Özellikle bazı dinci gazeteler Demirel’i 28 Şubat’ın bir numaralı sorumlusu olarak gösterip, demokrasi düşmanı, demokrasiyi katleden adam ilan ediyorlar.Acaba öyle mi?Bize göre Süleyman Demirel’e 28 Şubat sürecindeki rolü nedeniyle çok büyük haksızlık ediliyor.Neden haksızlık edildiğini de kestirmeden söyleyelim. Evet bazılarının iddiası doğru, Demirel aslında 28 Şubat’ın mimarıdır. Demirel’in rolü olmasaydı, daha önce 1971’de, 1980’de yaşadığı darbe tecrübeleri olmasaydı, 10 yıl önce Türkiye çok farklı mecralara gidebilirdi.Hiç kuşku yok ki demokratik süreç için aksatıcı, ayıplı yanları üzerine ciltler dolusu kitap yazılabilir 28 Şubat sürecinin. Ancak acaba yaşadığımız 28 Şubat süreci olmasaydı neler olabilirdi Türkiye’de?Laik demokratik cumhuriyeti koruma ve kollama refleski en üst düzeyde idi. TSK içerisinde emir- komuta zinciri içinde durumdan vazife çıkarılmış, derin bir hazırlık başlatılmıştı.Yapılan hazırlıklar, basit bir hükümet değişikliği yaratmak üzerine kurulu da değildi.O dönem bu süreçte etkin rol oynayan bazı emekli generallerden aldığımız bilgiye göre, 27 Mayıs’ta, 12 Mart’ta ve 12 Eylül’de başarılamayanı başarmaya karar verilmişti. Sistemi tepeden tırnağa yeniden yapılandırma, her ne pahasına olursa olsun irtica tehdidini de bir daha olmayacak biçimde yok etme kararlılığı çok net ve keskindi. Parlamentonun açık tutulmasını bırakın, yakın görünürde seçim bile düşünülmüyordu. Yeni anayasa taslakları, Başkanlık Konseyi, Bakanlar Kurulu üyeleri ve bürokrasideki kritik makamlara kimlerin getirileceği bile taslaklar halinde hazırlanmıştı. Yani 12 Eylül rejiminden daha ağır bir darbe rejimi... İşte askerin rahatsızlığını, hazırlıklarını ve gelecek tehlikeyi çok iyi sezen dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel bu ortam içerisinde erken davranıp duruma müdahale etti. Krizi anayasal sistem hasar görmeden, parlamento yara almadan atlatma konusundaki çabaları sonuç verdi ve darbe “balans ayarı’na dönüştü. Özetle 1997’de badirenin hafif atlatılmasında, darbenin önlenmesinde, demokrasinin kurtarılmasında Demirel’in çok büyük rolü oldu. Kuşkusuz Orgeneral Karadayı’nın da sağduyulu duruşu ve desteği ile...

Devamını Oku

Hisarcıklıoğlu: Şikayetim hükümetten değil kayıt dışı ekonomiden...

27 Şubat 2007

Deniz Baykal’ın “iş dünyası ve medyanın korkup pıstığı, ülkenin karşı karşıya bulunduğu sıkıntılara tepkisiz kaldığı” yolundaki sözleri, hem medya hem de iş dünyasında rahatsızlık yaratmış durumda.Baykal’ın, “Şikayet edemeyiz. Şikayet ettiğimiz getir defterleri diyorlar” sözlerini örnek gösterdiği Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’ndan bir açıklama geldi. Sözlerinin yanlış değerlendirildiğini ifade eden Hisarcıklıoğlu’nun açıklaması özetle şöyle:“Ben bu ifadeyi vergi bilincini oluşturmak ve kayıtdışılıkla mücadele etmek adına ortak bir çağrı olarak yaptım. Her zaman şunu söylüyorum, diyorum ki; hesap sormak istiyorsak göğsümüzü gere gere hesap da vermeliyiz. Yani hesap sormak için önce kayıtdışılığı bırakmalıyız.Bu çağrımı ben yurt içinde yaptığım bütün gezilerimde tekrar ediyor ve herkesi kayıt içine girmeye davet ediyorum. Bu çağrı ve ifadeye, gerek siyasiler, gerekse bürokratlar ve hatta vatandaşlar da katılmalı. Çünkü bu hepimizin ortak menfaatidir.Kayıt dışı ile mücadele, vergi mükellef sayısının artması, vergi bilincinin oluşturulması, vatandaş olmanın en önemli özelliğidir. Bu bilince eriştiğimizde ve gereğini yerine getirdiğimizde, biz de hesap sorabiliriz. Çünkü kayıt dışında kalanın hesap sormaya da hakkı olmaz.Devletin en önemli gelir kalemi vergidir. Türkiye’nin nüfusu, seçmen sayısı ve vergi mükellefi sayısını karşılaştırdığımızda bugün içinde bulunduğumuz durumu daha iyi anlayabiliyoruz. Bu dengesizlikle ortaya çıkan kayıt dışılık yükünü kayıt içine girmiş üyelerimiz ve vatandaşlarımız çekmektedir.Devlet vatandaşına eğitim, sağlık, savunma ve güvenlik gibi temel hizmetleri sunmak zorunda. Ancak bunların devamlılığı ve kalitesi, devletin vergi gelirleri ile orantılıdır. Bu hizmetlerin sağlıklı ve devamlı olması için, siyasetçilerden bürokratlara ve vatandaşlara kadar herkes kayıt dışılık konusunda hassas olmalıdır.Hepimiz gelip geçiciyiz ama sistemler toplumun geleceğidir. Ben de bu gerçek ile toplumu sistemli bir hayata davet ediyorum. Şeffaf, denetlenebilir, hesap sorulabilir ve kayıtlı bir sistem milletimiz için gerçek bir huzur ve refahın esası olacaktır.” Özetle, “siyasi iktidarlardan hesap sorabilmemiz için iş dünyası olarak bizlerin öncelikle kendimizin hesap verebilir olmamız gerekir” diyor Hisarcıklıoğlu. Haksız değil. Öyle olduğu zaman Maliye’nin, “getir defterleri” tehdidi tehdit olmaktan çıkar. Aslında kayıt dışılık yeni bir olay değil. Yıllardan beri konuşulan yakınılan bir sorun. Ama nedense bugüne kadar öyle etkili bir mücadele yönteminin belirlenip, hayata geçirilemedi. Kayıt dışılığı yaratan temel nedenler konusunda da aslında herkes hemfikir. Denetim ve cezaların yetersizliği kadar, istihdam vergilerinin yüksekliğinin kayıtdışı ekonomiyi teşvik ettiği biliniyor. Ama öte yandan vergi yükünü, özellikle de sigorta prim oranlarını düşürecek, enerji maliyetlerini azaltacak önlemler bir türlü hayata geçirilemiyor.Bunlar da Hisarcıklıoğlu’nun yakındığı konular...

Devamını Oku

Cumhurbaşkanlığı üzerine kulis senaryoları...

26 Şubat 2007

Türkiye’nin gündemindeki en temel, en önemli mesele hiç kuşku yok ki cumhurbaşkanlığı seçimi. Bugün için siyasetin gündemindeki en temel konu da bu. Ancak, Tayyip Erdoğan renk vermediği, partisine de “Nisan’dan önce bu meseleyi gündeme taşımayın” dediği için Ankara’da adeta sessiz film oynanıyor. Konu yüksek sesle dillendirilmiyor ama bütün aktörlerin akılları bu noktaya takılmış durumda. AKP’de partinin en etkili yöneticileri bile Tayyip Erdoğan’ın o günkü yüz ifadesinden, söylediği herhangi bir sözün altından derin anlamlar çıkarmaya çalışıyorlar. “Şu mesele konuşulurken öyle bir tebessüm etti ki, kesin cumhurbaşkanı olacak” veya“Çok düşünceli idi. Galiba bir yerlerden kötü sinyaller aldı. Galiba aday olmayacak...” ya da“Tayyip Bey yeni dönemi şimdiden planlamaya başladı. Bu iş kesinlikle düşük profilli adaya gidiyor...” İktidar kulislerinde konuşulanların özeti böyle.Ve tahminler her gün değişiyor. Bir gün “kesin olacak” ertesi gün “yok olmayacak.” Papatya falı açılıyor ve belli ki bir birbuçuk ay daha böyle devam edecek.Devam edecek, çünkü partinin en etkili isimleri, Tayyip Erdoğan’ın en yakınındaki kurmayları dahi ne olacağı konusunda belki fikir sahibi ama bilgi sahibi değiller. Bilgi sadece Erdoğan’ın kafasında. Erdoğan muhtemelen kararını çoktan verdi ama yakın çevre ile bu kararı henüz paylaşmış değil. Zaten adaylığını açıklayıncaya kadar da çok fazla paylaşacağı tahmin edilmiyor. Konuşacağı tek isim var partide; Abdullah Gül. Eğer yakın çevreden aldığım bilgi doğru ise henüz Abdullah Gül ile dahi net bir konuşma geçmemiş aralarında. Önümüzdeki günlerde Erdoğan ve Gül’ün bu konuda başbaşa bir görüşme yaparak kritik bir durum değerlendirmesi yapacakları belirtiliyor.Tabii bu arada Erdoğan renk vermiyor ama Ankara kulislerinde Erdoğan’ın adaylığı ve cumhurbaşkanlığı ile ilgili çok değişik senaryolar konuşuluyor. Deniyor ki; Başbakan Erdoğan kararını çoktan verdi, kesinlikle aday olacak ve seçilecek. Hem de hiçbir şekilde 367 tartışması bile olmadan seçilebilir. Tümü olmasa bile Anavatan Partisi’nin önemli bir bölümü ilk tur oylamaya katılıp Erdoğan’a oy verebilir. Böylelikle belki de 1980 sonrasında ilk kez Cumhurbaşkanı ilk turda seçilmiş olur...İyimser bir beklenti.Ancak işte bu noktada en kritik senaryo ortaya atılıyor. Son günlerde Ankara kulislerinde yayılan bu senaryoya, daha doğrusu dedikoduya göre, Erdoğan’ın adaylık ihtimali güç kazanırsa güya Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları kendisini gizlice ziyaret edecekler ve şunu diyeceklermiş:“Siz aday olmazsanız iyi olur. Ülkenin istikrarı için bir fedakarlık yapın, tüm toplumun benimseyebileceği, üzerinde muhalefetle de uzlaşma sağlayabileceğiniz bir isim belirleyin...” Bu son günlerde Ankara’da bazı çok önemli şahsiyetlerin de konuştuğu önemli bir iddia, dedikodu.Bize göre son derece zayıf bir ihtimal, hatta ihtimal dışı... Çünkü bugünkü ortamda askerin demokratik süreci gölgeleyebilecek böyle bir adım atması olası değil. Ayrıca Erdoğan’ın böyle bir muameleyi kabullenmesi de mümkün değil.

Devamını Oku