Eski solcular muhafazakar, sağcılar sosyal demokrat mı oluyor?

29 Mayıs 2007

Siyasi partiler seçim hazırlığı için ilk iş olarak vitrin yenileme faaliyetine ağırlık veriyorlar. AKP de CHP de DP de vitrine kamuoyunun tanıdığı sürpriz isimleri çıkararak, seçmenin ilgisini çekmeye çalışıyor.Bu durumu, büyük giyim mağazalarının sezon açılışlarında yaptıkları vitrin süslemesine benzetenler yok değil. Belki bu yanlış da değil, mağazalar nasıl satışlarını arttırmak için albenisi en yüksek ürünlerini vitrinlerdeki mankenlere giydiriyorsa, partiler de seçim öncesinde, seçmenin ilgisini çekebilecek adayları ön plana çıkarmaya özen gösteriyorlar.Bu noktada ilginç olan, siyasetteki sağ-sol yelpazesinin geldiği son aşama.Hala partiler merkez sağ, merkez sol diye sınıflandırılıyor ama bugün, 22 Temmuz seçimlerinin en iddialı iki partisi; CHP ile AKP’nin vitrin yarışına bakın. Yelpazenin sağındaki AKP, sol geçmişi olan adaylarla seçmen çekmeye çalışırken, merkez sol, sosyal demokrat CHP de, merkez sağın etkili isimlerini kendi safına çekiyor. Örneğin İlhan Kesici... Geçmişte Süleyman Demirel’e yakın olmuş (eş durumundan önce siyaseten yakın), DYP ve ANAP’da siyaset yapmış, DYP’de genel başkan adayı olmuş bir isim. Aydın Menderes’ten helallik alıp, CHP’ye giriyor.“Süleymancılar” diye bilinen tarikatın etkili isimlerinden biri olduğu ileri sürülen eski DYP milletvekili İsmail Amasyalı, adaylık için CHP’nin kapısını çalıyor. Eski MHP’li, eski ANAP’lı, şimdi Hürparti Genel Başkanı Yaşar Okuyan, CHP’ye destek vereceğini söylüyor, belki aday da olacak...Solcu, sosyal demokrat CHP’de durum bu da, AKP’de farklı mı? Değil...Dün AKP Meclis grup toplantısında düzenlenen bir seremoni ile Başbakan Erdoğan yeni AKP’lileri takdim etti.Bir zamanların ünlü genç solcusu, sosyal demokrat, CHP Genel Sekreteri, SHP’den de CHP’den de DSP’den de milletvekili adayı olmuş, CHP’de Baykal’a karşı muhalefetin bir bölümünün liderliğini üstlmenmiş, genel başkanlık yarışına girmiş ama kaybetmiş Ertuğrul Günay dün törenle AKP’li oldu.1980 sonrası dönemde DSP’nin kuruluşunda önemli görevler üstlenmiş, Ecevitler’e çok yakın bir isim, demokratik solcu Haluk Özdalga, AKP grup salonunda teşekkür konuşması yaparken gözleri ışıl ışıldı. Sanki aradığı siyasi atmosferi yıllarca bulamamış da şimdi Erdoğan’ın çağrısıyla, tam aradığı adreste, aradığı arkadaşlarıyla buluşmuş gibiydi...Sağdan sola, soldan sağa geçen bütün bu ünlü siyasetçilerin hemen hepsi, “millete hizmet ve demokrasi aşkıyla” bu tercihlerini yapmışlar. En azından kendilerinin söyledikleri o...Bu durum acaba Türk siyasetinde sağ sol kavramlarının önemsizleştiğinin mi göstergesi, yoksa günümüzün çok özel koşullarının bir sonucu mu yada eksen kayması mı?Yoksa daha faydacı bir yönü mü var işin? Partiler karşı sahadan, rakip partilerin seçmen tabanından oy devşirebilmek, imaj tazelemek için mi bu yönteme başvuruyorlar? Adaylara da milletvekilliği cazip geldiği için mi ortak paydada buluşuyorlar?Yani bu olay partiler için göstermelik bir vitrin düzenlemesinden mi ibaret?Partiler de, adaylar da bu soruya “hayır” yanıtını veriyor. Onlara göre bu, “Toplumun tüm kesimlerini kucaklama” gayretinin sonucuymuş.

Devamını Oku

Yılmaz: Türkiye’nin caydırıcı gücü aşındırılıyor

28 Mayıs 2007

Türkiye’de bölücü terör eylemlerinin tırmanışa geçtiği hemen her dönemde Kuzey Irak’a, Kandil Dağı’na operasyon tartışmaları gündeme geliyor. Birkaç yıldan beri kanıksanan bir durum oldu bu. Ama sonuçta değil sınırötesi operasyon yapmak, Kuzey Irak’a yönelik caydırıcı bir mesaj dahi verilemiyor. Oysa yakın tarihte askeri operasyona dahi gerek kalmadan baskı politikasıyla, caydırıcı güçle sonuç alabildiği bir örnek olay var Türkiye’nin önünde. 1998 yılında Suriye’ye yönelik olarak uygulanan baskı politikası...9 sene öncesine kadar bölücü terör örgütünün ana karargahı Suriye’deydi, elebaşı Şam yönetiminin himayesi altındaydı. Türkiye 1998 yılı ortalarından itibaren öyle kararlı bir politika ve strateji izledi ki sonuçta Abdullah Öcalan önce Suriye’den kovuldu, ardından bir kaç ay sonra da paketlenip Türkiye’ye getirildi.Bu nasıl olmuştu?Dün konuştuğumuz dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz’dan dinledim o günlerdeki gelişmeleri.Önce Milli Güvenlik Kurulu toplantısında o günkü Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş konuyu gündeme getiriyor; “Suriye’ye baskı uygulayalım” diyor. Kabul ediliyor ve 1998’in Temmuz ayında kurtuluş törenleri için Hatay’a giden Başbakan Yılmaz, komşuya çok sert bir mesaj veriyor: Terörü himaye etmekten vazgeçin... Ardından Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Ateş, denetlemeler için gittiği Suriye sınırından sert bir konuşma yapıyor: “Terör örgütünü himaye etmeye, desteklemeye, elebaşını Şam’da korumaya devam ederseniz biz müdahale ederiz. Sabrımız taştı...” Son olarak da o günkü Cumhurbaşkanı Demirel, 1 Ekim’de Meclis’in açış konuşmasında çok açık çok kararlı ifadelerle Suriye’ye müdahaleden söz ediyor.Yılmaz, “Bütün bunlar devletin zirvesinde uyum içinde koordineli olarak yapıldı. Müthiş bir baskı uyguladık Suriye’ye. Ve sonuçta dayanamadı Mısır Devlet Başkanı Mübarek. Ankara’ya geldi, bizlerle görüştü ve Şam’a gitti. Hafız Esad (Suriye eski Devlet Başkanı) kararlılığımızın teyidini Mübarek’ten de alınca pes etti. Abdullah Öcalan’ı Suriye’den çıkardı, örgütün Suriye’deki varlığını dağıttı, bizimle işbirliğine girdi” diyor.Aynı şey bugün Kuzey Irak için yapılabilir mi?“Tabii ki iki durumu birebir karşılaştırmak doğru değil” diyor Yılmaz ve ekliyor:“En başta da ABD faktörü nedeniyle doğru değil. O gün ABD Suriye’ye karşı bizim yanımızdaydı, ama bugün Kuzey Irak konusunda öyle değil...” Fakat yine de Türkiye’nin caydırıcı gücünü kullanabilmesinin terör sorununun çözümünde büyük önem taşıdığına değiniyor Yılmaz ve “kararlı bir strateji, bir baskı politikası izlenebilseydi sonuç alınırdı, ama yapılamadı” diyor.Niye yapılamadığını da şu sözlerle açıklıyor Yılmaz:“Çünkü bugün devletin kurumları arasında uyum yok. Cumhurbaşkanı ayrı, hükümet ayrı, Türk Silahlı Kuvvetleri ayrı noktalarda. Devletin zirvesinde uyum değil, çatışma, küslük hakim olmuş ise bu elbetteki Türkiye’nin caydırıcı gücünü de aşındırır. Kuvvetli ve inandırıcı mesajlar veremezsiniz dışarıya.Vermeye çalışsanız da ciddiye alınmazsınız. Ben bu ülkede üç defa başbakanlık yapmış biriyim. Bugün devletin tepe noktalarına baktığımda aklımın almayacağı işler oluyor, anlamakta güçlük çekiyorum. Genelkurmay Başkanı ile Başbakan basın aracılığıyla, kamuoyu aracılığıyla birbirlerine mesaj gönderiyorlar. Bu durumu çok yadırgıyorum...” Gerçekten de bugün devletin zirvesinde uyum değil çatışma havası hakim. Durum böyle olunca caydırıcı güç, güç olmaktan çıkıyor, çünkü kullanılamıyor. Hatta tam aksi bir durum meydana geliyor. Son günlerde sınır bölgesindeki hareketlilik üzerine ABD savaş uçakları Türk hava sahasını ihlal ediyor. Acaba neden?Caydırıcı bir etki yapsın diye mi? Kuzey Irak’tan uzak durun mesajı vermek için mi?

Devamını Oku

Çift sandık ihtimali...

27 Mayıs 2007

Başbakan Tayyip Erdoğan, Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararının ardından Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilemeyeceğinin anlaşılması üzerine erken seçim kararını açıklarken “milletin önüne çift sandık koyacağız” demişti.Yani o güne kadar elinin tersiyle ittiği ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu’nun cumhurbaşkanını halkın seçmesi yönündeki önerisini kabul ettiğini açıklamıştı. Aslında hem Anayasa Mahkemesi kararına, hem Genelkurmay’ın 27 Nisan bildirisine hem de muhalefetin tavrına karşı bir tepki çıkışıydı, bir meydan okuma idi Başbakan’ın açıklaması. Başbakan’ın o günkü ifadelerinin tercümesi özetle şuydu:“Abdullah Gül’ün seçilmesini engellediniz. Bugüne kadar hiç olmayan bir usul geliştirdiniz. Anayasa Mahkemesi sırf bizim cumhurbaşkanı seçebilmemizi engellemek için Anayasa değil yerindelik denetimi yaptı, kural dışına çıktı. Asker demokrasi dışı bir yöntemle bildiri yayınlayarak siyasete müdahale etti. O zaman biz de millete, yetkinin, egemenliğin asıl sahibine gideriz. Her türlü siyaset ve demokrasi dışı yolu deneyerek parlamentoda seçtirmediğiniz Abdullah Gül’ü millete seçtirmenin yolunu açarız...” Nitekim hiç zaman kaybetmeden bu yönde adımlar atmaya başladı da Erdoğan ve partisi. Bir yandan Meclis’te Gül’ün seçimi konusunda nafile tura devam edilirken diğer yandan da iki maddelik anayasa değişikliğini alelacele Genel Kurul’a indirdi AKP. ANAP milletvekillerinin de desteği ile cumhurbaşkanının iki turlu seçimle halk tarafından seçilmesine ilişkin Anayasa değişikliği 367’nin üzerinde bir oy çokluğu ile kabul edildi.Ancak Sezer bu yasayı veto etti.Sanılıyordu ki AKP bu konuda ortamı daha fazla germeyecek, Anayasa değişikliği Sezer’in vetosu ile birlikte kadük olacak, 11. cumhurbaşkanını da 22 Temmuz seçimleriyle oluşacak yeni parlamento uzlaşarak seçecek.Ki, muhalefetin yanı sıra asker başta olmak üzere bazı devlet kurumlarının Erdoğan’a telkinleri de bu yöndeydi.Ancak şu anda görülüyor ki Erdoğan geri adım atmaya hiç niyetli değil. İki sandık formülünde son derece kararlı.Sezer’in veto ettiği Anayasa değişikliği önceki gün Meclis Anayasa Komisyonu’nda süratle kabul edilerek Genel Kurul’a indirildi. Bugün ilk tur oylama yapılacak, 48 saat sonra da ikinci tur. Eğer teklif 330’un üzerinde bir oy alırsa ki, henüz aday listeleri belli olmadığı için alacağı kesin. En geç perşembe günü muhtemelen yeniden Sezer’in önüne gidecek. Sezer’in önünde iki seçenek var; ya onaylayıp yürürlüğe koyacak ya da 15 gün bekletip referanduma sunacak.Bu durumda da halkın önüne ikinci bir sandık daha gelecek. Ama 22 Temmuz’a yetişip yetiştirilemeyeceği meçhul. Çünkü referandumla ilgili yasada referandumun yapılabilmesi için 120 günlük süre öngörülüyor. Yani Sezer Anayasa değişikliğini 15 Haziran’da referanduma sunma kararı verirse sandık 15 Ekim’de gelecek. Ya 22 Temmuz seçimleriyle oluşacak yeni Meclis o zamana kadar bir cumhurbaşkanı seçmiş olursa ne olacak?AKP’nin önünde bir yol daha var; hemen referandumla ilgili yasadaki 4 aylık süreyi 30 güne indirmek. Eğer böyle bir yasa çıkarılır ve cumhurbaşkanı da bunu onaylarsa 22 Temmuz’da seçmen hem milletvekillerini seçer, hem de Anayasa’ya evet veya hayır der. İki sandık formülü gerçekleşmiş olur. Fakat Sezer yasayı veto ederse AKP’nin bu Meclis’ten 4 Haziran’dan sonra yeni bir yasa çıkarabilmesi bir hayli zor...Zaten yapılan iş de inatlaşma ve zorlamadan başka bir şey değil ya...

Devamını Oku

Yeniden koalisyon dönemi mi?

24 Mayıs 2007

Siyasi partiler 22 Temmuz seçimleri için müthiş bir yığınak seferberliği içinde. Bir yandan vitrinlerini yıldız isimlerle süsleme yarışı içine giren partiler diğer yandan da slogan ve vaat yarışına hazırlanıyor.GP Genel Başkanı Cem Uzan’ın vergileri indirme, mazotu ucuzlatma yönündeki vaatleri düne kadar espri konusuydu. Ama bugün iktidar partisi AKP dahi vergi oranlarında indirim vaat ediyor. Katma Değer Vergisi oranlarını bazı temel gıda maddeleri için hemen, turizm sektörü için de 2008 yılından geçerli olmak üzere indirim müjdesi veriyor seçmene. Yeni ekonomik ve sosyal program hazırlıklarını sürdüren CHP’de de benzer bir vergi indirimi ve ucuz akaryakıt formülü hazırlığı var.Bunlara ek olarak önümüzdeki dönemde işsizliğin ve yoksulluğun nasıl azaltılacağına ilişkin olarak bütün partilerin iyi niyetli ve iyimser vaatlerine tanık olacağız. Özetle çok ölçüsüz, hesapsız kitapsız olmasa da bütün partiler popülist bazı vaatlerle çıkacak seçmenin huzuruna.Doğal olarak bu vaatleri her parti tek başına iktidar olduğunda hayata geçirmek için hazırlıyor.Ancak 2002 seçimlerinde olduğu gibi acaba 22 Temmuz’da da sandıktan tek parti iktidarı çıkacak mı?Mevcut eğilimlere ilişkin anket sonuçlarına bakıldığında tek parti hükümeti son derece zayıf ihtimal gibi gözüküyor.Çünkü mevcut seçim sistemi uyarınca barajı geçen parti sayısı iki olursa doğal olarak güçlü bir tek parti iktidarı çıkıyor. Barajı geçen parti sayısı üçe çıktığında oy dağılımına bağlı olarak koalisyon ihtimali doğuyor ama yine de tek parti ihtimali ağır basıyor. Dört ve daha fazla partinin parlamentoya girdiği bir durumda ise sonuç kaçınılmaz olarak koalisyon.Tahmin yapmak için henüz çok erken. Çünkü henüz partilerin aday listeleri belli değil, seçim beyannameleri, programları ortada yok. Listelerin ve programların açıklanması kuşkusuz seçmen eğilimlerinin belirginleşmesinde önemli rol oynayacak.Fakat buna rağmen bugün itibariyle iktidar partisi kurmaylarının yaptığı iyimser tahminlere göre bile üç parti (AKP, CHP, MHP) barajı geçiyor. Yine iktidar kanadının iyimser beklentilerine göre yüzde 38 - 40 civarında oy alacağı tahmin edilen AKP, 300 üzerinde bir milletvekili sayısı ile tek başına hükümet kurabilecek.Ancak birleşme sürecinde yarın önemli bir adım atacak olan DP oluşumu acaba barajı geçemeyecek mi? DYP ve ANAP kurmaylarına göre DP’nin baraj diye bir sorunu kesinlikle olmayacak ve merkez sağın en büyük partisi olacak. DP açısından önümüzdeki günler ne gösterecek şimdiden kestirmek güç. Ancak bugün öğle saatlerine kadar Mesut Yılmaz konusunda bir formül üretemezlerse özellikle Karadeniz bölgesi ve İstanbul’da işlerinin zora girebileceği konuşuluyor.Eğer her şeye rağmen DP de barajı aşarsa o zaman Türkiye’nin yeniden koalisyonlar dönemine dönmesi kaçınılmaz olacak.

Devamını Oku

Erdoğan’ın kızgınlıkları ve kırgınlıkları

24 Mayıs 2007

Başbakan Erdoğan dün TÜSİAD’da konuşurken eleştiri oklarını yönelttiği üç ana hedef vardı: Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Anayasa Mahkemesi ve CHP. Cumhurbaşkanlığı seçiminde uğradığı başarısızlığı, bu üçlünün hukuku ve anayasal çerçeveyi zorlayarak çıkardıkları engellere bağlıyor Erdoğan. Tabii ki bir dördüncü hedef daha var ama en azından açık biçimde o hedef üzerine gitmiyor, gitmek istemiyor Başbakan. Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde uğranılan siyasi başarısızlıkta 27 Nisan bildirisinin çok önemli rolü olduğunu düşünüyor ama Genelkurmay ile Türk Silahlı Kuvvetleri ile açık bir polemiğe, tartışmaya girmemeye en azından şimdilik özen gösteriyor. Sadece demokrasi vurgusu yapmakla, “Demokrasinin arkasında eğilmeden bükülmeden dimdik durulması gerektiğini” söylemekle yetiniyor. Bu noktada yine açıkça ifade etmiyor Başbakan ama başta TÜSİAD olmak üzere iş dünyasının 27 Nisan bildirisine karşı demokrasinin gereği olarak hükümetin arkasında “dimdik durmamış” olmasına da sitemi var.Aslında Başbakan Erdoğan’ın iş dünyasına yönelik kırgınlığı yeni değil. Erdoğan ve kurmayları öteden beri iş dünyasının kendilerine, AKP’ye ve hükümete tam destek vermeyişini anlayamıyor.Başbakan Erdoğan dün iktidarları döneminde ekonomide sağlanan başarılı gelişmeleri rakamlarla bir kez daha yineledi. Milli gelirin 181 milyar dolardan 400 milyar dolara yükselmesi, yıllık ihracatın 36 milyar dolardan 96 milyar dolara çıkması, enflasyonun tek haneli rakamlara indirilmesi, faiz oranlarının düşmesi ve ekonomide elde edilen daha pek çok başarılı sonucu rakamlarla açıkladı.Dünkü konuşmasında söylemedi Erdoğan, ama yakın çevresiyle, kurmayları ile başka değerlendirmeler yaptıklarını da biliyoruz. Örneğin iktidarları döneminde gerçekleşen ekonomik ve siyasi istikrar sayesinde iş aleminin gelirlerini, karlarını kat be kat arttırdığını, işlerini büyüttüğünü... Erdoğan’ın kurmaylarına göre, son dörtbuçuk yıllık dönemde düşük ve alt gelir gruplarının durumları belki istenilen düzeyde iyileştirilemedi, esnaf, sanatkar ve küçük ölçekli sanayiciler belki bir miktar kaybetti ama büyük sermaye hiç bir dönemde olmadığı kadar iyi kazandı.Durum böyle iken toplumun dar gelirli kesimleri, küçük esnaf ve küçük ölçekli sanayiciler hükümete destek olurken büyük sermaye niye mesafeli duruyor?İşte Erdoğan’ın kurmaylarının anlamakta zorlandıkları çelişkili durum bu.Örneğin her zaman demokrasiden yana gözüken zenginler kulübü TÜSİAD, cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde ve özellikle de 27 Nisan bildirisinde niye tam desteği ile bütün imkanları ile hükümetin arkasında durmadı? Niye demokrat tavır göstermedi?İşte Erdoğan’ın TÜSİAD’a olan derin kırgınlığı bu.Bunun nedenini anlamaya çalışıyor Erdoğan ve kurmayları.Aslında bunu anlamak çok da zor değil. İş dünyası gerçekten de bu dönemde belki iyi kazandı, hükümetin Erdoğan ve ekibinin ekonomi politikasını ve uygulamalarını başarılı buluyor destekliyorlar, AB konusunda yaptıklarını da destekliyorlar. Ama hepsi o kadar.Diğer yanda iş dünyasında da, büyük sermayede de AKP’ye, AKP zihniyetine karşı derin bir güvensizlik duyuluyor. Bunun başlıca nedeni de AKP’nin cumhuriyetin temel değerlerine bağlılığı konusundaki kuşkular, başta Türk Silahlı Kuvvetleri olmak üzere devletin temel kurumlarıyla olan çatışmaları... Ayrıca o kesimde de laiklikle ilgili tereddütler, yaşam tarzı kaygıları ağır basıyor.Mesafeli duruşun temel nedeni bu olsa gerek...

Devamını Oku

Vitrin mi önemli program mı?

23 Mayıs 2007

Siyasi partilerin şu anki önceliği vitrin takviyesi. İktidara aday bütün partiler kamuoyunun tanıdığı etkili isimleri seçim kozu olarak vitrinlerine almaya özen gösteriyorlar.Çok ilginçtir, sağcı diye tarif edilen partiler solcu veya en azından sol geçmişi bulunan isimleri (Örneğin AKP’nin eski solcu Ertuğrul Günay’ı aday göstermesi), liberal isimleri, Alevi ve Kürt kökenli aydınlarla listesini süsleyerek “Milli Görüş” partisi olmadığını, toplumun tümünü kucaklayan bir merkez partisi olduğu iddiasını pekiştirmeye çalışıyor. CHP de klasik sol, sosyal demokrat parti olmasının yanısıra düne kadar merkez sağ partilerde siyaset yapan İlhan Kesici’yi kadrosuna kattı. Bugünlerde muhtemelen merkez sağ ve liberal kanattan bir iki ismi daha aday listesine alacak CHP. Böylelikle ulusalcı, cumhuriyetin temel değerleri ve laiklik konusunda duyarlı merkez sağ seçmenin de oylarına talip olduğu mesajını verecek. Aynı şekilde DP de Celal Doğan, Hikmet Çetin veya benzeri sosyal demokrat isimleri vitrinine koymaya çalışacak.Böylelikle bütün partiler hem sağ hem sol eğilimleri bünyesinde barındırdığı, dolayısıyla en iyi merkez partisinin kendisi olduğu iddiasıyla seçmenin karşısına çıkacak.Partilerin seçmenin beğenisine sunacağı kadro, vitrin, kuşkusuz önemli ama seçim kazanmak için yeterli değil. AB ile ilişkilerde, terör ve asayiş sorunları konusunda, son dönemde yaşanan krizler hakkında ne diyecekleri, seçmene nasıl bir Türkiye vadedecekleri de çok önemli. Ama işin canalıcı noktası ise yine ekonomide düğümleniyor. Bugün makro ekonomik rakamların çok iyi olması, ekonominin büyüklüğünün 180 milyar dolardan 400 milyar dolar mertebesine çıkmış olması, enflasyonun yüzde 10’lar düzeyine gerilemesi, dış ticaret hacminin 250 milyar dolara yaklaşması, ülkeye her yıl giren yabancı paranın 50 milyar doların üstüne çıkması elbette çok önemli. Fakat bu rakamlar partilerin oylarına talip oldukları, işsiz yığınlar için, yoksul kesimler için acaba ne kadar anlamlı?AKP bu alanda kendine güveniyor. Başbakan Erdoğan da ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan da son derece iddialı, “İktidarımız döneminde satın alma gücü düşenler bize oy vermesin” diyorlar. Ancak yine de yeni dönem için seçmenin karşısına yeni vaatlerle çıkacaklarına kuşku yok. Deniz Baykal’ın son günlerde çeşitli konuşmalarıyla verdiği ipuçlarına bakılırsa, CHP’nin de oldukça iddialı bir yeni ekonomik programla çıkış yapacağı anlaşılıyor. Brezilya’da Lula’nın uyguladığı model benzeri bir yoksullara yardım projesi vadediyor Baykal, “sıfır açlık” diyor, yoksul ailelere ayda 250 YTL gibi bir yardım vadediyor. İşsizlikle mücadele için bir plan geliştirdiklerini, yeni bir sanayileşme stratejisi ortaya koyacaklarını, ithalata dayalı üretim modelinden, ihracata dayalı sanayileşme modeline geçiş sağlayacaklarını, kapsamlı bir eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik reformunu hayata geçireceklerini söylüyor.Tabii ki bu hedeflerin ekonominin genel dengelerini bozmadan, tutarlı ve inandırıcılık katsayısı yüksek bir programa nasıl dönüştürüleceğini de muhtemelen bu ay sonunda Baykal’ın TÜSİAD’da yapacağı sunumda belki görebileceğiz...DP ve MHP’de de yeni ekonomik program hazırlıkları var ama henüz kamuoyuna ipucu vermiş değiller.

Devamını Oku

AKP’nin temel sloganı: “Şimdi demokrasi zamanı”

22 Mayıs 2007

Siyasi partiler en heyecanlı, en hareketli ve aynı zamanda da en zor günlerini yaşıyorlar. Bir yandan kapıya dayanan binlerce aday adayına listelerde yer bulabilmek, küskünlükleri, kırgınlıkları asgaride tutabilmek için gayret sarfediliyor, diğer yandan da seçim kampanyasında işlenecek ana temayı, propagandanın ana çizgisini belirlemeye çalışıyor parti kurmayları.Erken seçime gidiş nedeni, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 27 Nisan Bildirisi, Türkiye’nin ilk defa tanık olduğu milyonluk mitingler, parlamento içinde iktidarla muhalefet arasında iplerin kopmuş olması, toplumda esen müthiş bir cumhuriyet ve laiklik duyarlılığı, bunun yarattığı kutuplaşma belirtileri, seçimin ve seçim kampanyasının kritik önemini arttırıyor.İşte böyle bir atmosfer içinde ve 350’nin üzerinde milletvekiline sahip olmasına rağmen cumhurbaşkanlığı seçiminde başarısız olmuş bir iktidar partisi... Üstelik de devletin temel kurumlarıyla kavgalı ve ordunun muhtıra diye nitelendirilen bildirisine muhatap olmuş bir iktidar.İktidar partisi ne yapacak, nasıl bir strateji izleyecek? Seçim kampanyasını bir hesaplaşma, rövanş alma mantığı ile mi dizayn edecek? Varolan toplumsal kutuplaşmayı, laik-anti laik ayrışmasını körükleyerek çatışma ortamından, gerilim ortamından azami fayda sağlamayı mı hedefleyecek?“Hayır. Kesinlikle öyle olmayacak” diyor Başbakan Erdoğan’ın kurmayları ve bazı AKP sözcüleri. Kamplaşma ve gerilim ortamının ne ülkeye ne de AKP’ye bir şey kazandırmayacağını, aksine kaybettireceğini söylüyorlar. Haklılar da...Ancak öte yandan sızan haberlere göre AKP’nin bu seçimlerdeki temel sloganı şu olacakmış:“Şimdi demokrasi zamanıdır...” Acaba bu sloganın altı nasıl doldurulacak? Akla şu gelebilir:27 Nisan bildirisi halka şikayet edilecek, bu bildiri karşısında muhalefetin takındığı tutum eleştirilecek. Böylelikle laiklik ve irtica tartışmalarını ikinci plana itmeyi planlıyor AKP. Yani laik-anti laik kamplaşmasının bir tür demokrat-anti demokrat kamplaşmasına dönüştürülmesi hedeflenecek. “Peki bu da bir tür gerilim yaratmayacak mı?” diye sorduğumuzda “Hayır kesinlikle gerilim yaratacak bir stratejimiz olmayacak” diyor AKP kurmayları. Stratejinin nasıl olacağını da şöyle anlatıyorlar:“Türkiye’yi bütün olarak kucaklayacak bir strateji izlenecek. Daha fazla demokrasiye kimin itirazı olur ki? Kamplaşmaların, kutuplaşmaların kesinlikle tarafı olunmayacak. Özellikle de bir laik-anti laik kamplaşmasını hiç kimse ülkenin hayrına görmemelidir. Biz, cumhuriyetin temel değerlerini toplumumuzu ayrıştırıcı değil birleştirici, bütünleştirici unsur olarak kabul ediyoruz ve bunu kampanya döneminde göstereceğiz. Biz sadece laiklik unsurunu ön plana çıkarmayacağız, ’Türkiye cumhuriyeti laik demokratik sosyal bir hukuk devletidir’ilkesi bütün olarak ele alınacak, hiçbir öğe diğerinin önüne çıkarılmayacak....” AKP kurmaylarının söyledikleri bu. Tabii muhalefetin seçim kampanyasında izleyeceği strateji acaba AKP’yi hangi yöne çekecek?

Devamını Oku

4 Haziran tehlikesi...

21 Mayıs 2007

Her seçim döneminin beylik sözüdür; “Bu seçim kritik, bu seçim ülke ve demokrasimiz için hayati önemde” denir. Her seçim, önemli siyasal sonuçlar doğurmuştur ve 23 Temmuz’da da öyle olacaktır.Ancak 22 Temmuz seçimlerini kritik kılan birden çok faktör var. Birincisi, parlamentonun zorunlu erken seçime gidiş nedeni ve bunun sonuçları. Diğeri, sonuncusu dün Samsun’da yapılan mitingler, sayıları milyonları bulan kitlelerin gösterileri. Toplumsal gerilim ve kutuplaşma eğilimleri...Seçimin önemini artıran bir başka önemli nokta ise, Cumhurbaşkanlığı. Cumhurbaşkanının halkoyuyla seçilmesine ilişkin Anayasa düzenlemesi muhtemelen bu dönemde hayata geçirilemeyecek. Ve 22 Temmuz seçimlerinde seçmen iktidar tercihini yaparken, aynı zamanda Cumhurbaşkanı tercihini de ortaya koymuş olacak.Bu seçim iktidar partisi AKP açısından önemli. Zira AKP’nin bu seçimde iktidarı kaybetmeme iddiasının yanı sıra, bir başka önemli hedefi daha var: Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde yaşananlardan yola çıkarak, iktidarını demokrasi dışı yöntemlerle engellediğini düşündüğü bazı devlet kurumlarıyla, millet iradesi temelinde hesaplaşmak. Dahası avucunun içinden kaçırdığı Çankaya fırsatını yeniden kazanmak iddiasında AKP. Bunun için de oy oranını daha da artırmak için büyük bir hırs ve azimle plan yapıyor Tayyip Erdoğan ve arkadaşları. Bu nedenle seçmenin beğenisine sunacakları vitrinle “milli görüşçü” değil, “merkez partisi” olduğunu göstermeye özen gösteriyorlar. Onun için eski CHP’li Ertuğrul Günay’ı aday gösteriyor. Özellikle büyük şehirlerde listelerin ön sıralarını, laiklik kaygısı taşıyan liberal kesimlere cazip gelebilecek isimlerle takviye ediyor AKP.LİSTE DEPREMİ Acaba 2002 seçimlerinde olduğu gibi yüzde 34 oy ile 357 milletvekili çıkarılabilecek mi AKP? Barajı dört partinin geçebileceği, DTP’nin bağımsız adaylarla Meclis’e girebileceği varsayıldığında bu imkansız. Öyle bir sonuçla bugün 353 milletvekili olan AKP’nin oyu azalmasa bile sandalye sayısı 200 civarında kalabilir.Bu hesabı doğal olarak AKP’liler, parti içindeki kanatlar da yapıyor. O nedenle de 4 Haziran günü AKP’de hafif şiddette bir liste depremi yaşanabilir.Aslında bu deprem sadece AKP’de değil, CHP’de de yaşanacak DP’de de. CHP, DSP ile seçim ittifakı yaparak, DYP ve ANAP da DP çatısı altında birleşme kararı alarak güçlerini, seçimdeki iddialarını önemli ölçüde artırdılar. Şu anda önemli bir kamuoyu rüzgarı da aldılar ama onlar için de asıl zorluk şimdi başlıyor.Listeleri nasıl hazırlayacaklar?Örneğin CHP, 2002 seçimlerinde yüzde 19 oyla 178 milletvekili getirmişti parlamentoya. Fakat barajı dört parti geçerse, bu oy oranı sadece 130 milletvekili getirebiliyor. Bunun da 30’unun DSP kontenjanına ve merkez sağdan transfer edilecek isimlere tahsis edileceği hesaplandığında, listeyi hazırlamak hiç de kolay değil. DP’deki sıkıntı daha da büyük. İki ayrı parti tek listeye sığmaya çalışacak. Ayrıca bugüne kadar hem ANAP’ta hem de DYP’de birtakım küslükler, iç kırgınlıklar vardı. Birleşmeden sonra bu kırgınlıklar, küskünlükler de giderilerek güçlü, iktidar alternatifi bir yapı oluşturulmaya çalışılacak. Ama nasıl? Herkesin isteği, listede garantili bir sıra. Bu yüzden günlerden beri Mehmet Ağar da, Erkan Mumcu da baskılardan bunalmış durumda. Ne CHP’nin, ne de DP’nin herkesi memnun, mutlu edebilmesi mümkün değil. O nedenle bugün yelkenleri şişiren ittifak ve birleşme rüzgarları, 4 Haziran’da listeler belli olduğunda sarsıcı bir fırtınaya dönüşebilir.

Devamını Oku