Irak’a “Suriye modeli” niye uygulanamıyor?

10 Haziran 2007

Bölücü terör eylemlerinin tırmanışa geçmesi ile birlikte Ankara’da çözüm ve çözümsüzlük üzerine üretilen formül ve senaryolar da çeşitlenmeye başladı.Birbiri ardına gelen şehit haberleri tüm toplumun olduğu kadar elbette siyasetçilerin de yüreğini yakıyor. O yüzden de Türkiye’nin teröre karşı izlemesi gereken hareket tarzı üzerindeki tartışmalar zaman zaman seçim tartışmalarının dahi önüne geçiyor.Bu konuda muhalefet hükümeti, hükümet de muhalefeti suçluyor. Muhalefet partilerinden “derhal Kuzey Irak’a girelim” gibi sonuçları iyi hesaplanmamış önerilerin yanı sıra ayağı yere basan, gerçekçi öneriler de geliyor aslında. Örneğin CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın dün Radikal’den Murat Yetkin’e söylediği, “Irak’a da Suriye modeli uygulansın” formülü gibi...Baykal’ın “Suriye modeli” dediği, 1998 yılında bölücü örgütün lideri Abdullah Öcalan’ın bu ülkeden kapı dışarı edilmesiyle noktalanan sert baskı politikası.Bu uygulamayı o dönemin Başbakan’ı Mesut Yılmaz’dan dinlemiştik iki hafta önce.“Suriye modeli” bir devlet politikasının sonucuydu. Milli Güvenlik Kurulu’nda alınan bir kararın dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakanı Mesut Yılmaz, Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu ve Kara Kuvvetleri Komutanı Atilla Ateş’in planlı ve koordineli açıklamaları ve sınıra birlik kaydırmalarla sonuç alınmıştı.O gün devletin zirvesinde tam bir uyum ve kararlılık hakimdi. Suriye’ye şu mesaj çok net ve etkili biçimde verilmişti o gün:“Bölücü terör örgütüne yardım ve yataklık yapıyorsun. Bunu yapma, ülkende barındırdığın örgüt liderini ya bize teslim et ya sınırdışı et. Aksi halde sonuçlarına katlanırsın. Gelir biz alırız...” Suriye bu baskıya iki ay dayanabildi. Türkiye’nin ciddi ve kararlı olduğunu anlayınca Öcalan’ı ülkeden çıkardı ve PKK yuvalarını dağıttı. Sürecin sonunda da Öcalan Afrika’da paketlenerek bugün tutulduğu hücreye getirildi.1998’de Türkiye bunu başardı.Peki bugün Irak’a karşı Suriye’ye uygulanan baskı politikası niye gerçekleştirilemiyor?İki nedenle yapılamıyor: Birincisi o dönemde Suriye’ye karşı ABD’nin desteği de güçlü bir biçimde Türkiye’nin yanındaydı. Bugün ise ABD, Irak’taki işgalci güç ve Irak’ın sınır güvenliğinden kendisini sorumlu sayıyor. Ama ikinci neden bundan çok daha önemli. Bugün devletin zirvesinde ne yazık ki 1998 yılındaki uyum ve kararlılıktan eser yok. Dahası bugün devletin zirvesi, belki de Cumhuriyet tarihinde eşi benzeri görülmemiş kadar birbiriyle uyumsuz. Bugün Cumhurbaşkanı ile Başbakan adeta kavgalı, küs bir görüntü sergiliyor. Başbakan, “Bana bağlı” dediği Genelkurmay Başkanı ile Kuzey Irak’a askeri harekat, sınır ötesi operasyon konularını medya aracılığıyla konuşuyor. Askerle hükümet arasında çok derin bir güvensizlik uçurumu hakim.Bu tabloyla, devletin zirvesine hakim olan bu güvensizlik havası ile herhangi bir ülkeye karşı etkili bir baskı politikası uygulanabilir mi? Uygulanmaya kalkışılsa bu ne kadar sonuç verir?

Devamını Oku

Vaat yağmuru yolda...

7 Haziran 2007

Türkiye erken seçim noktasına milyonu aşan kalabalıkların katıldığı mitinglerin ardından geldi. 22 Temmuz’daki seçim sürecine cumhuriyetin temel değerleri, ulusalcılık ve laiklik tartışmalarıyla girildi.Bu tartışmalar ve bunun yarattığı kutuplaşma eğilimleri kuşkusuz seçim kampanyasında ve seçim sonuçları üzerinde de etkili olacak. Cumhurbaşkanlığı seçiminin niye başarısızlıkla sonuçlandığı, Anayasa Mahkemesi’nin kararı, Genelkurmay’ın 27 Nisan Bildirisi, türban, imam hatip liseleri, çokça konuşulacak seçim meydanlarında. Asker üzerinden siyaset, irtica, bölücülük, laiklik ve demokrasi tartışmaları da keskinleşecek.Son günlerde tırmanışa geçen bölücü terör saldırıları, şehit cenazeleri de partilerin seçim propagandası üzerinde etkili olacak.Ancak bu tartışmaların, bu söylemlerin seçimi kazanmaya yetmeyeceği de açık. Son birkaç seçimden beri partileri dipten tavana çıkaran, tavandan dibe vurduran çok büyük bir yüzer gezer oy potansiyeli var. Daha çok demokrasi, daha ulusalcı bir duruş veya daha laik bir Türkiye söylemiyle bu oy potansiyelinin harekete geçirilemeyeceğini elbette partilerin kurmayları çok iyi biliyor.Geniş toplum kesimlerinin oyunu alabilmenin, geniş kitleleri etkileyebilmenin asıl faktörü ekonomiyle ilgili vaatler.Halihazırda çok etkili bir örneği de var: Cem Uzan’ın uzunca bir süredir gazete ve TV reklamlarında kullandığı “mazot 1 YTL olacak” sloganının, özellikle tarım kesimi ve şoför esnafı üzerinde nasıl bir etki yarattığının bütün partiler farkında. Zaten o yüzdendir ki iktidardaki AKP geçen hafta alelacele KDV oranlarını değiştirme ihtiyacı duydu. Bazı gıda maddelerindeki vergi oranını aşağı çekerek göreli bir ucuzluk yaratma çabasına girdi.Şu anda partilerin seçim beyannameleri açıklanmadığı için kimin ne vadedeceğini tam olarak bilemiyoruz. Ancak genel başkanların konuşmalarından çıkan bazı ipuçları var bu konuda.İktidardaki AKP’nin ne diyeceği aşağı yukarı belli. “Yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır” diyecek AKP. Enflasyon canavarını nasıl yendiklerini, Türkiye ekonomisini nasıl büyüttüklerini, kişi başına milli geliri 5.500 dolara çıkardıklarını anlatacaklar. Yeni dönemde de hedefin 10 bin dolar olduğu, bu dönemde sağlanan makroekonomik istikrarın ardından yeni iktidar döneminde refahın halka daha etkili bir biçimde yansıtılacağı vaadinde bulunacaklar.Seçimlerin diğer iddialı partisi CHP’nin vaatlerinin neler olacağı da az çok belli. CHP de akaryakıttan alınan vergileri aşağı çekerek mazot ve benzini ucuzlatacağını taahhüt edecek. Dahası yoksullara “aile yardımı” adı altında maaş bağlanması, genel sağlık sigortası ve nüfus cüzdanıyla sağlık hizmeti, sınavsız üniversite, işsize iş, çiftçiye yüksek taban fiyat ve düşük faizli kredi desteği vaadi...Bütün partiler benzeri vaatlerde bulunacaklar. Seçmene “Her şey sizin için” diyecekler; deyim yerindeyse bol keseden harcama planları ilan edecekler. Bu harcamanın kaynağı nasıl mı bulunacak? Onu da iktidara gelince düşünecekler...

Devamını Oku

Düşme hattında son hamleler

6 Haziran 2007

Seçimin baraj endişesi taşımayan üç iddialı partisi var: AKP, CHP ve MHP. Bu partiler şimdiden inceden iktidar hesabı yapıyor. Seçim beyannamesini, bir anlamda iktidar programlarını hazırlıyorlar.Ama bir de düşme hattı var ki o kesimde tam bir panik havası hakim. İttifak için aradığı ortağı bulamayan SP, AKP’nin liste dışında bıraktığı Milli Görüşçü milletvekillerini önemli bir fırsat olarak görüyor. SP yönetimi iki günden beri bu milletvekilleriyle tek tek temas kuruyor, açık çağrılar yapıyor: “AKP yanlış yörüngeye girdi. Siz Milli Görüş’ün gerçek adresine geri dönün, SP saflarındaki yerinizi alın. AB’ye, ABD’ye ve IMF’-ye karşı mücadelemize devam edelim...” Çok sayıda AKP milletvekilinden olumlu yanıt aldıklarını da söylüyor SP’liler. Ancak ne yazık ki AKP’ye adaylık müracaatları olduğu için bu milletvekillerini aday gösteremiyorlar. “Olsun” diyor dün konuştuğumuz bir SP yöneticisi: “Bu seçimde gerçek Milli Görüş için, SP için çalışsınlar, bir iki yıl içinde nasıl olsa erken seçim olur, o zaman milletvekili olurlar, birlikte gerçek milli görüşü iktidara taşırız...” AKP’nin küskün milli görüşçüleri SP’yi yüzde 10 barajı olmasa da yüzde 7’lik Hazine yardımı barajı konusunda bir miktar umutlandırmış durumda.MERKEZ SAĞ EFSANESİ Dün Ankara’da bir başka ilginç gelişme de hafta sonunda nikah masasını terkeden ANAP’la DP arasında yaşandı.ANAP ve Genel Başkan Erkan Mumcu beş gün önce çok sert ifadelerle ortağını suçlamış ve “bu şartlar altında birleşme olmaz” diyerek noktayı koymuştu. DP Genel Başkanı Mehmet Ağar ve kurmayları da Mumcu’ya adeta “güle güle” demişler, yolları ayırmışlardı. Böylelikle yılan hikayesine dönen merkez sağı birleştirme projesi de geçen hafta sonu itibariyle tarih olmuştu. İki parti de kendi başlarına yola devam kararı almışlardı. Ama hem ANAP’ın hem de DP’nin soğuk gerçeğin farkına varmaları uzun sürmedi. ANAP’ın milletvekili aday listesini doldurmakta bile zorlandığı bu seçimlerde yüzde 10 barajını geçebilmek bir yana, bindeli rakamlarda kalma olasılığı bir hayli yüksek. Partinin kurmayları da bunun farkında ve seçimden çekilme alternatifini dahi konuşma noktasına gelmiş durumdalar.DP’nin durumu da parlak değil. Belki birleşme macerasına hiç girişmemiş olsalardı bir ihtimal barajı geçebilirlerdi ama şimdi çok zor.Bazı DP kurmayları da bu durumu kabul ediyor. Dün konuştuğumuz etkili bir isim şunları söylüyor:“Birleşme rüzgarıyla oyumuz yüzde 13-15’lerde gözüküyordu. Şimdi tepe üstü çakılıyoruz. Seçmenimiz çok öfkeli. Bizi çok şiddetli cezalandıracak. İki liderin bir araya gelip bu işi çözmeleri, ortak noktada buluşup birlik görüntüsünü yeniden vermeleri şart. Aksi halde 23 Temmuz bizim için de hüsran olabilir...” En azından CHP ile DSP’nin gerçekleştirdiği güçbirliği modeli üzerinde bir anlaşma sağlamayı hedefliyorlar. Dün sabah saatlerinden itibaren bu yönde çok yoğun bir trafik yaşandı. Fakat akşam saatlerine kadar genel başkanları bir araya getirmek mümkün olmadı. Bunu başarıp başaramayacakları da belli değil ama çalışıyorlar. Eğer liderleri ikna edebilirlerse ANAP seçimden çekilecek ve DP listelerinin ön sıralarından istifa ettirilecek bazı adayların yerine ANAP’lılar yazılacak. Bunun için hukuken 17 Haziran’a kadar süre var.Sinan Aygün başta olmak üzere bu proje için bazıları hâlâ samimi olarak çalışıyorlar. Ama artık çok geç...

Devamını Oku

Merkez sağ tartışmalarının sonu ve AKP’nin konumu...

5 Haziran 2007

Gerçekten de Türk siyasetinde bugünden yarına, akşamdan sabaha çok şeylerin değiştiği, değişebileceği bir kez daha yaşandı ve görüldü. Bundan sonra da hiç kuşku yok ki önemli değişimler gözleyebiliriz. Fakat bu seçim dönemine damgasını vuran en önemli gelişme hiç kuşku yok ki “merkez sağ kim?” sorusunun yanıt bulması oldu.Artık merkez sağın gerçek sahibi kim, merkez sağda birleşme nasıl olmalı, bu boşluk nasıl dolacak tartışmaları biti. Bugün itibariyle AKP merkez sağın tek partisi, tek adresi. Gerisi teferruat...Bu noktaya gelme konusunda AKP kurulduğu günden beri çaba harcıyordu. Kurulduğu günden beri kendisini bu noktaya konumlandırma gayreti içindeydi. Ancak hem kendisiyle, hem kendi dışındaki gelişmelerle ilgili beklentiler ve soru işaretleri bunun gerçekleşmesine daha doğrusu zihinlerde yer etmesine izin vermiyordu. Fakat son birkaç günde yaşanan gelişmeler kafa karışıklığını önemli ölçüde giderdi.Bu bakımdan AKP ve Tayyip Erdoğan’ın orta sağdaki partilerin vizyonsuz, ufku dar, küçük hesaplar peşinde koşan liderciklerine çok şey borçlu olduğu da bir gerçek. Çünkü onlar küçük hesapları yüzünden önlerine gelen fırsatı değerlendiremediler ve AKP’yi alternatifsiz bıraktılar. Üç beş gün öncesine kadar ANAP ile DYP’nin DP çatısı altında birleşme projesi AKP açısından ciddi bir tehdit oluşturuyordu. Klasik merkez sağın tek çatı altında güçlü bir parti yapılanması oluşturabilmeleri ve seçimlerde yüzde 13-15 oy almaları, merkez sağın gerçek adresi tartışmalarını bir süre daha devam ettirebilirdi. Ve AKP’nin yapacağı hatalar, uğrayabileceği olası seçim başarısızlıkları, DP oluşumunu merkez sağın gerçek adresi konumuna da taşıyabilirdi. Ama olmadı. Bu birleşme sağlanamadığı gibi ANAP ve DP kendi bütünlüklerini dahi koruyup koruyamayacakları tartışmalı bir noktaya geldiler.AKP’nin merkez sağın tek adresi olması yönünde attığı çok önemli bir adım da önceki gün açıklanan milletvekili aday listeleri oldu. AKP aday listesiyle de topluma çok önemli bir mesaj veriyor. Evet bu partinin başta Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç olmak üzere önderlerinin, kurucularının büyük bölümü “Milli Görüş” kökeninden gelen isimler. Mevcut milletvekillerinin çoğunluğu da öyle.Ancak Erdoğan’ın bir kaç yıl önce söylediği çok önemli bir söz vardı; “Biz üzerimizdeki Milli Görüş gömleklerini çıkardık...” İşte dün açıklanan milletvekili aday listesi gerçekten de bu sözü doğrular nitelikte. Milli Görüş gömleğini çıkarmakta direnen, aşırılıkları ile tepki toplayan bugünkü milletvekillerinin pek çoğu listelerde yok. Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer bile listenin alt sıralarında yer bulabilmiş. En azından dünkü aday listesiyle ortaya koyduğu vitrinine bakıldığında AKP’ye dinci, laiklik karşıtı parti iddialarını yapıştırabilmek olası değil. Bu liste klasik merkez ve merkez sağ partilerin yapabileceği son derece akılcı bir liste.Özetle bugünkü görüntüsü ve oturduğu zemin itibariyle AKP, 1950’li yılların Demokrat Partisi neyse, 1960 ve 70’lerin Adalet Partisi neyse, kendini o konuma oturtmuş durumda...

Devamını Oku

Bazıları iktidar, bazıları Hazine yardımı derdinde...

4 Haziran 2007

Aday listelerinin dün saat 17.00’de Yüksek Seçim Kurulu’na verilmesiyle birlikte partiler seçim sürecindeki en zor en kritik evreyi geçtiler. Birleşme ve ittifak arayışları, rakip partilerden aday transferi yarışları artık geride kaldı. Şimdi partiler için en önemli sorun, listelere giremeyen kırgın ve küskünlerin açtıkları, açacakları yaraları süratle sarmak.Son birkaç gün siyasi partiler açısından çok zor çok hayati bir karar süreciydi. Tabii ki bu sürecin her parti için ayrı önemi, ayrı bir hazırlığı vardı.AKP tek başına iktidarı kaybetmemek, Milli Görüşçü değil, merkez partisi olduğuna tüm toplumu inandırabilmek için vitrininde önemli yenilikler yaptı. Eski sol kökenli politikacıları vitrinine alarak liberal kamuoyuna mesaj vermeye çalıştı. İktidar adayı sosyal demokrat CHP de seçmen tabanını genişletebilmek için merkez sağ partilerin sahasından oy getirecek adaylara ağırlık verdi. Bunun için İlhan Kesici’yi İstanbul’dan aday gösterdi. ANAP- DYP birleşmesinin çökmesiyle birlikte ortaya çıkan imkanı da iyi değerlendiren CHP, Lütfullah Kayalar ve Edip Safter Gaydalı gibi merkez sağ seçmene sempatik gelebilecek illerinde güçlü politikacıları son anda listesine alarak bir ölçüde avantajını arttırdı.Yaşanan bu süreçte CHP ve AKP iktidar için çaba harcarken, DP ve GP’nin önceliği ise yüzde 10 barajını geçmekti. ANAP’la birleşme formülü işlerlikte olduğu dönemde barajı rahat geçeceği hesaplanan DP, bu birleşmenin suya düşmesiyle birlikte ciddi bir baraj sorunu ile karşı karşıya geldi. Kritik baraj sınırındaki bir diğer parti de Cem Uzan’ın Genç Parti’si. Doğal olarak her iki partinin de iddiası baraj sıkıntısı yaşamadıkları, aksine iktidara aday oldukları yönünde. Ancak yine de her ikisinin de kritik eşikte bulundukları gerçek...Bir de barajı geçme umudu hemen hemen hiç olmayan partiler var. Erbakan’ın SP’si, Erkan Mumcu’nun ANAP’ı ve Muhsin Yazıcıoğlu’nun BBP’si...Yüzde 10 barajını geçebilme konunda hiç umudu olmayan BBP çıkış yolunu tıpkı DTP’nin yaptığı gibi kuvvetli olduklardı illerde bağımsız adaylar göstermekte buldu.Erkan Mumcu’nun DP ile ortaklıktan vazgeçtiğini açıklaması üzerine bir ara SP’liler hayli ümitlenmişlerdi. SP, önceki günden itibaren hem ANAP’la hem de BBP ile yoğun bir temas trafiği yürüttü. Ancak, üçlü bir ittifakla tek parti çatısı altında seçime girme formülü konusunda ANAP ve BBP’yi ikna çabaları sonuç vermedi. Bu formülün tutmaması üzerine ANAP Genel Başkanı Mumcu dün son olarak HYP Genel Başkanı Yaşar Nuri Öztürk’le ve YP Genel Başkanı Sadettin Tantan ile görüştü. İşbirliği imkanları araştırıldı ama o da sonuç vermedi.Aslında ne SP-ANAP-BBP ittifakı, ne de Mumcu’nun aradığı diğer işbirlikleri yüzde 10 barajını aşmaya yetmeyebilir. Yani çok sayıda parti seçime giriyor ama sadece AKP ve CHP’nin kısmen de MHP’nin iktidar hesabı var. DP ve GP için ise birinci öncelik baraj, ikincisi koalisyon çıkarsa ortaklık. Diğerleri ise yüzde 7’yi bulup Hazine’den para alabilme hesabında.

Devamını Oku

Erkan Mumcu CHP’ye mi çalıştı?

3 Haziran 2007

Erkan Mumcu tabii ki CHP için çalışmadı; bu partinin siyasi hedeflerini düşünerek hareket etmedi. Henüz tam olarak anlaşılabilmiş değil ama muhtemelen kendine göre bir oyun planı vardı. O planını uygulamaya çalıştı. Ama sonuçta bu işten en azından şimdilik CHP karlı çıktı.DP’de birleşme formülünün son anda çökmesiyle birlikte CHP, ANAP’tan çok önemli iki transfer gerçekleştirdi. Eski bakanlar Lütfullah Kayalar ve Edip Safter Gaydalı muhtemelen bugün CHP listelerinden aday gösterilecek.Kayalar da Gaydalı da sıradan siyasetçiler değil. Gaydalı 2002 seçimlerinde Bitlis’ten bağımsız aday olup seçilen bir isim. Bu kez de seçimi alacağına kuşku duyulmuyor. Ayrıca, CHP’nin zayıf gözüktüğü Güneydoğu Anadolu bölgesinde bu partiye hareket getirebilecek bir isim.Kayalar da öyle sadece kendi seçim bölgesi Yozgat’ta değil, öteden beri zaafiyet yaşadığı Orta Anadolu bölgesinde de yeni seçmen kazandırabilecek bir siyasi kimlik.ANAP ve DYP’nin DP bünyesinde birleşerek seçime girmeleri projesinin son anda çökmesinin CHP’ye getirisi sadece ANAP’tan iki milletvekili adayı transferinden ibaret değil. Bu durum merkez sağdan bazı simge isimlerin CHP listelerine girmesinin yanı sıra AKP’ye karşı olan merkez sağ seçmenin bir bölümünün de CHP’ye yönelmesini sağlayabilir.Özetle son anda kuşkusuz kendince haklı nedenlerle yaptığı çıkışlarla birleşmeyi çökerten Erkan Mumcu en azından şu an itibariyle CHP’ye dolaylı da olsa bir katkı yapmış gibi gözüküyor. İşin ilginç yanı bu işten kısa vadede en büyük zararı da ANAP görecek gibi. Çünkü ANAP, birleşmenin suya düşmesiyle hem tabandan tepki çekti hem de çok önemli kadrolarını kaybetmeye başladı.Bu gelişmeden doğal olarak DP projesi de büyük zarar gördü. İki partinin birleşmesiyle gerçekleşeceği umulan sinerji belki şimdi olmayacak. Ancak yine de tek başına girilecek seçimden daha şanslı bir konumda bugün DYP, yeni adıyla DP. Çünkü bugün artık ANAP, birleşme adresi olarak saptanan DP yolundan geri dönmüş olsa da bu adrese doğru harekete geçmiş olan kadrolarını ve seçmen tabanının önemli bölümünü geri çevirmekte zorlanacaktır. Birleşme pazarlıkları sırasında DP Genel Başkanı Mehmet Ağar ANAP’a seçilme garantisi olan 27 adaylık önermişti. Şimdi bu kontenjanı muhtemelen yine ANAP kökenli ve ANAP seçmenine cazip gelecek isimlere verecek. Ağar ve arkadaşları ayrıca, Mumcu yönetiminden hoşnut olmayan bazı belediye başkanları ile il ve ilçe teşkilatlarını da DP bünyesine katmak için dünden beri yeni bir hamlenin içine girmiş durumda.Bunun için Mesut Yılmaz’ın da desteğini almaya çalışıyorlar. Yılmaz’ı Rize bağımsız adayı olarak DP listesinde tutmaya çalışıyorlar. Ancak son gelişmeler üzerine Mesut Yılmaz’ın da DP listesinden çıkıp bağımsız aday olarak seçime girme kararına vardığı belirtiliyor. Gerçi bugün saat 17.00’ye kadar daha pek çok şey değişebilir. Saat 17.00 sonrası ise parti yönetimleri için en sıkıntılı saatler başlayacak. Çünkü listeler YSK’ya verilip kimin aday olup olmadığı, kimin hangi sırada bulunduğu görülünce bütün partilerde bir ölçüde deprem yaşanacak.

Devamını Oku

Devlet krizi mi?

1 Haziran 2007

Ankara’da özellikle son bir iki aydan beri yaşananları anlayabilmek hayli güç. Türkiye son derece önemli dış sorunlarla karşı karşıya, sınır ötesi askeri harekat gibi tarihsel kararlar tartışılıyor. Ama tartışma kamuoyunda yapılıyor, devletin zirvesinde değil. Çünkü zirvede uyumsuzluk hakim.Aslında uyumsuzluk sözü hafif kaçıyor. Bugün devletin zirvesinde ciddi bir çatışma ve kavga havası hakim. Başbakan, Cumhurbaşkanı ile dün de görüşmedi. “Genelkurmay Başkanı ile görüş ayrılığımız var” diyor. Anayasa Mahkemesi ile kavgalı olmanın ötesinde mahkemelik olma yolunda. Diğer yüksek yargı organları ile de Başbakan’ın ve hükümetin yıldızının barışık olduğunu söyleyebilmek güç. Üniversitelerle ve YÖK’le zaten öteden beri kavgalı, çatışmalı bir ilişkisizlik durumu var.Cumhurbaşkanı ile Başbakan uzun süredir haftalık görüşmelerini yapamıyorlar, askeri tatbikat sırasında yanyana geliyorlar ama birbirlerinin yüzüne bakmıyorlar. Çünkü küsler...Başbakan, “bana bağlı” dediği Genelkurmay Başkanı ile “sınır ötesi askeri harekat” gibi çok önemli, çok kritik bir konuyu gazete ve televizyonlar aracılığıyla konuşuyor. Başbakan Erdoğan, basın aracılığıyla Genelkurmay’ın talebi olması durumunda gereken siyasi kararı alacaklarını, Meclis’ten sınırötesi operasyon kararı çıkaracaklarını söylüyor.Dün gazeteciler Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’a soruyor:- Kuzey Irak’a girme konusunda hükümetten bir talebiniz oldu mu?Yanıt veriyor Orgeneral Büyükanıt: “Bunun için talebe gerek yok. Biz 12 Nisan’da ihtiyaç olduğunu söyledik. Yazılı talep vermeye mi gerek var? Biz söyleyeceğimizi söyledik. İçeri girip sadece PKK ile mi uğraşacağız yoksa Barzani ile birşeyler olacak mı? Orada PKK var, Barzani var, bir de ortada ABD var. Benim önüme sözlü değil yazılı talimat gelmesi lazım...” Şimdi bu tablonun, bu görüntünün adına ne denecek? 19 Şubat 2001’de yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısında Cumhurbaşkanı Sezer’in anayasa fırlatma hadisesinden sonra dönemin Başbakanı rahmetli Bülend Ecevit durumu özetlemek için yaptığı kısa açıklamada “Bu bir devlet krizidir” demişti. Gerçi o olay, devlet krizine dönüştürülmedi, zirvede bir süre gerilim yaşandı ama hafif bir sarsıntı ile atlatıldı. O olay sadece Türkiye tarihinin en ağır ekonomik krizinin fitilini ateşledi.Bugünkü tablo, devletin zirvesindeki görünüm, 2001 Şubat’ına göre çok çok ağır, çok çok olağan dışı bir durum. Bunun adı ne? Zirvede uyumsuzluk mu, zirvede çatışma mı? Yoksa Ecevit’in sözünü ettiği “devlet krizi” gerçek anlamda bugün mü yaşanıyor?Evet bugünkü olay gerçek anlamda bir yönetim krizi, bir devlet krizi...

Devamını Oku

Kuzey Irak’a askeri operasyon mu?

30 Mayıs 2007

Günlerden beri Türkiye’nin Kuzey Irak’a yönelik olarak gerçekleştirebileceği bir askeri operasyon konusunda senaryolar üretiliyor. Kandil Dağı’na sınırlı bir hava operasyonu mu yapılacak yoksa Türkiye çok büyük bir güçle karadan Irak’a mı girecek? Veya ikisi birlikte mi yürütülecek? Yoksa 22 Temmuz seçimlerine kadar hiçbir şey olmayacak mı?Hiçbir şey olmayacak demek doğru değil. Ciddi bazı girişimler zaten başlatılmış durumda. Peki ne zaman? Tabii ki hiçbir yetkili bu netlikte söylemiyor durumu. Kime sorarsanız sorun yanıt aşağı yukarı aynı: Şartlar oluştuğunda, gerektiğinde Türkiye uluslararası hukuk çerçevesinde meşru müdafaa hakkını kullanır ve sınır ötesi operasyon yapılır.Oluşacak şartlar nedir, nasıl ve ne zaman oluşacak, o belli değil...Ayrıca sınırötesi askeri operasyonun nasıl yapılacağı, ne getirip götüreceği de ayrı konu.Bu konuda Türkiye’nin öteden beri izlediği temel politika, terörle mücadele kapsamında Kuzey Irak’taki PKK varlığının ABD ve Irak yönetimiyle birlikte, ortaklaşa hareket edilerek yok edilmesi, Irak’tan Türkiye’ye yönelik tehdidin ortadan kaldırılması.Türkiye 2003 yılından beri buna çaba harcıyor, bu yönde diplomatik girişimlerini sürdürüyor fakat şu ana kadar somut sonuç alınabilmiş değil.Şimdi tekrar başa dönülüyor. Başbakan Erdoğan özel temsilci Büyükelçi Ömer Çelikkol aracılığıyla geçen hafta Bağdat’a çok önemli bir mesaj gönderiyor. ABD ile de bu konudaki temaslar sıkılaştırılıyor.Irak yönetimi ve ABD’ye öteden beri denilenlerin özeti şu: “Irak’ın kuzeyinde üslenen teröristler Türkiye’nin iç güvenliğini tehdit ediyor. Her gün insanlarımız ölüyor, askerlerimiz şehit oluyor. Bu duruma daha fazla tahammül edebilmemiz mümkün değil. Bölücü örgüt Kuzey Irak’ta üsleniyor, korunuyor, kollanıyor ve Türkiye topraklarına sızmasına izin verilerek ülkemizde terör eylemleri yapmasına göz yumuluyor.Bunu önleyin. Gücümüz yetmiyor diyorsanız birlikte önleyelim. Bunu da yapmazsanız Birleşmiş Milletler Şartı ve uluslararası sözleşmeler çerçevesinde Türkiye kendi imkanlarıyla bu örgüte karşı etkili tedbirleri alma kararlılığındadır.” Yani, “işbirliği yapmazsanız ben Kuzey Irak’a girip bu örgüt yuvalarını vururum” diyor Türkiye.Fakat bu mesaj ilk kez verilmiş değil Irak ve ABD’ye. Geçen yıl da, bir önceki yıl da benzeri mesaj trafiği yürütülmüştü. Ama bugüne kadar somut bir sonuç elde edilemedi.Türkiye şimdi ne yapacak?Kuzey Irak’taki Kürt yönetiminin PKK’ya verdiği desteği, tanıdığı serbestiyi, hoşgörüyü terk etmesi konusunda etkili bir baskı politikası izlenecek. Bunun için ABD ve Merkezi Irak hükümetinin katkısı istenecek. Bu sonuç vermez, Irak’taki otonom Kürt idaresi terör örgütüne hoşgörüsünü, yardım ve yataklığını sürdürmeye devam ederse o zaman askeri harekat seçeneği kaçınılmaz olacak gibi gözüküyor.Ancak 22 Temmuz seçimlerinden önce Kuzey Irak’a yönelik bir askeri operasyon en azından şimdilik güçlü bir ihtimal değil.

Devamını Oku