Seçim ve sınırötesi harekat...

3 Temmuz 2007

Siyasi partiler birbiri ardına seçim bildirgelerini açıkladılar. Kimi ucuz mazot vaat etti, kimi üniversitede türban serbestisi, kimi terörün ve asayişsizliğin üstesinden geleceğini...Fakat ucuz mazot dışında akıllarda fazla bir şey kalmadı. Çünkü bir numaralı tartışma gündemi bölücü terör ve Kuzey Irak’a kilitlenmiş durumda. O yüzden partilerin seçim beyannamelerindeki vaat ve hedefleri enine boyuna irdelenip tartışılamıyor.Dahası muhalefet partilerinin hükümete yönelik eleştirileri de tek noktaya, bölücü terörle mücadele ve Kuzey Irak konusuna odaklanmış durumda. İlk defa bu seçim döneminde muhalefet yolsuzluk iddiaları üzerinde bile fazla durmuyor. Varsa da yoksa da terör ve Kuzey Irak sorunu...Terör tabii ki Türkiye’nin çok önemli bir meselesi. Bu sorunun üzerinden üstesinden nasıl gelineceğinin enine boyuna tartışılması, çözüm üretilmesi de önemli.Ancak bu noktada da çözüm önerilerinin tartışıldığı pek söylenemez. Herkesin aklı Kuzey Irak’ta. Kuzey Irak’a yönelik bir askeri harekatın, sorunu kökünden çözeceğini sananlar bile var. Muhalefet partileri AKP’yi terör mücadelesi üzerinden yıpratmaya, vurmaya çalışıyor. Meclis’i olağanüstü toplayıp Irak’a yönelik bir sınır ötesi harekat tezkeresi çıkarılmadığı için eleştiriliyor AKP. Muhalefetin bu baskıları kuşkusuz şu veya bu ölçüde AKP üzerinde de etkili oluyor. Bir süre öncesine kadar “Sınırın içi halledildi mi ki sınır ötesini konuşacağız?” noktasında olan Başbakan Erdoğan bile son günlerde sınır ötesi harekatın ihtimal dahilinde olduğu yönünde ifadeler kullanmaya başlıyor.Ve bir iki günden beri Meclis’in olağanüstü toplantıya çağırılıp çağrılmaması AKP içinde de tartışılıyor...Dün kulislere sızan bir iddiaya göre Kuzey Irak’a yönelik bir operasyon için tezkere hazırlıkları son aşamaya gelmiş.Bu iddiaya göre 11 Temmuz Çarşamba günü için Meclis olağanüstü toplantıya çağrılacakmış.Çağrı yapılıp yapılmayacağı konusunda kesinlik yok. Yapılsa da acaba Meclis toplanabilecek mi, kuşkulu. Toplansa da sınır ötesi harekat için hükümete yetki verilecek mi, o da belli değil. Çünkü AKP içinde de sınırötesi operasyon kararına muhalefet eden milletvekili sayısı az değil. Özellikle de seçim öncesinde bu konunun tartışma gündemine dahi gelmesinden rahatsız olanların sayısı az değil.Deniyor ki; “Hükümet yetkiyi alır ama seçim öncesinde bir harekat yapılmaz. Bu Kuzey Irak yönetimi üzerinde bir baskı unsuru olarak tutulur. Büyük olasılıkla da seçimden sonra gerekirse bu yetki kullanılır...” Ama mevcut terör ve siyasi gerilim ortamında hükümetin bu yetkiyi uzun süre cebinde tutabilmesi de son derece güç. BABACAN’IN AÇIKLAMASIDevlet Bakanı Ali Babacan telefon etti. Dünkü yazımda geçen bazı noktalara açıklık getirmek istediğini söyledi. “Biz o anlaşmayla Kuzey Irak’a girmeme sözü kesinlikle vermedik. Kongre kararı öyle, ABD tarafı açısından bir bağlayıcılık var ama biz, ‘Bu krediyi verirseniz Kuzey Irak’a girmeyeceğiz’ diye kendimizi bağlayıcı bir taahhüt altına girmedik. Bu krediyi almaktan vazgeçtik ama alsaydık bile, diyelim ki ilk iki dilimi kullansak ve bu arada da Irak’a girmemiz gerekseydi tek taraflı olarak girebilirdik. Bunun bir yaptırımı yok o anlaşmada. O zaman şu olurdu, kredinin geri kalan bölümünü vermezdi ABD.”

Devamını Oku

Baykal mı yalan söylüyor hükümet mi?

2 Temmuz 2007

Seçime 20 günden daha az bir süre kaldı ve sanki siyasetçiler malzeme kıtlığı çekiyormuş gibi eski defterleri karıştırıp, eski tartışmaları yeniden alevlendiriyorlar. Hâlâ Abdullah Öcalan’ın neden asılmadığının kavgası yapılıyor. Hâlâ 4 yıl önce ABD ile imzalanan kredi anlaşmasında “Kuzey Irak’a girmeme koşulu” olup olmadığı tartışılıyor.CHP Genel Başkanı Deniz Baykal geçen hafta “1 milyar dolar hibe karşılığında ABD’ye Kuzey Irak’a girmeme taahhüdünde bulundunuz” diye hükümeti eleştirince kıyamet koptu. Baykal, “Elimde belge var” diyor, Başbakan Erdoğan yalanlıyor, Baykal’ın “müfteriden öte bir duruma düşeceğini” söylüyor.Peki işin gerçeği ne?Gerçek şu: ABD Kongresi’nin kararı ABD Başkanı Bush, Irak savaşı harcamalarının artması nedeniyle 25 Mart 2003’te Kongre’ye 79 milyar dolarlık bir ek bütçe tasarısı sunuyor. Tasarıda, Mısır, İsrail, Ürdün gibi bölge ülkelerine ciddi mali yardımlar öngörülüyor. Türkiye’ye de 1 milyar dolarlık bir hibe verilmesini istiyor Bush yönetimi.Nisan ayı başında Temsilciler Meclisi ve Senato Ortak Komitesi tasarıya son biçimini verirken Türkiye paragrafına ek bazı koşullar getiriyor.Tasarı 12 Nisan 2003’te bu koşullarla birlikte H.R.1559 sayılı “Savaş Zamanı Acil Ek Bütçe Yasası (Emergency Wartime Supplemantal Appropriations Act, 2003) adıyla kabul ediliyor ve 16 Nisan’da da Bush’un imzası ile yürürlüğe giriyor.Savaş öncesi ABD yönetimi ile 25 milyar dolardan başlayıp 80 milyar dolara kadar çıkan bir bant aralığında para pazarlığı yapan hükümet 1 Mart tezkeresinin Meclis’te reddedilmesinden sonra 1 milyar dolarla yetinmek durumunda kalıyor. Bu da elbette hiç yoktan iyi. Çünkü bölgedeki savaş koşulları Türk ekonomisinin kırılganlıklarını artırdığı gibi döviz dengesine de bir ölçüde tehdit oluşturuyordu o günlerde. Kongrenin koşulu 1 milyar dolar hibe veya Türkiye’nin tercihine göre 8,5 milyar dolar tutarında uygun koşullu kredi...Kredi AKP hükümetinin daha fazla işine geliyor ancak ABD Kongresi’nin yasaya koyduğu bir hüküm hükümeti tereddüde düşürüyor. O nedenle de anlaşmanın imzası uzun süre geciktiriliyor. Ek Bütçe yasasının Türkiye paragrafındaki hüküm özetle şöyle:“Bu kredi Türkiye’ye ancak ABD Dışişleri Bakanı’nın Temsilciler Meclisi ve Senato’nun ilgili komitelerine ‘Türkiye’nin tam olarak işbirliği yaptığını bildirmesi’ halinde verilecek. Bu çerçevede Türkiye, Irak’a yönelik insani yardımların yapılmasını kolaylaştıracak ve işbirliğine gidecek. Ayrıca Kuzey Irak’a tek taraflı olarak asker konuşlandırmaktan kaçınacak... İşte Türkiye bu anlaşmaya imza attığında “Kuzey Irak’a tek taraflı asker konuşlandırmayacağı” yani sınırötesi askeri harekat yapmayacağı taahhüdünü otomatikman vermiş olacak. Ve nihayet hükümet tercihini yapıyor; 8,5 milyar dolarlık krediye ilişkin anlaşma, Dubai’de yapılan IMF ve Dünya Bankası’nın yıllık toplantıları sırasında, 22 Eylül 2003’te imzalanıyor. Belgenin altında Türkiye adına Devlet Bakanı Ali Babacan ABD adına da Hazine Bakanı John Snow imza atıyor. Askerin tepkisiO günlerde de bu konuda Ankara’da hararetli tartışmalar yaşanmıştı. O zaman da Baykal, hükümeti eleştirmişti. Hatta askerler bile bu konuda bazı kaygıları dile getirmişti. Örneğin soru üzerine dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, “Bize sorulmadı ve bizim görüşümüz alınmadı” deyip eklemişti: “Aslında Kuzey Irak’a asker girmesiyle kredi konusunun apayrı konular olarak ele alınması lazım. Para konuları ve bu konunun bir arada işlenmesi pek uygun değil.” Dahası normal olarak hükümetler arası kredi anlaşmaları ilgili bakanların imzası ile yürürlüğe girebiliyorken bu anlaşma barındırdığı siyasi koşul nedeniyle Meclis’e götürülmek zorundaydı.Ve hükümet uzunca bir süre bekledi. ABD yönetiminden Kuzey Irak koşulunun kaldırılmasına ilişkin bir formül bulunmasını talep etti. Ancak Beyaz Saray, Kongre’den geçen yasanın değiştirilebilmesinin imkansız olduğu yanıtını verdi.Bunun üzerine hükümet ne anlaşmayı Meclis’e sundu ne de krediyi kullandı.Sonunda da bu krediye ihtiyaç duyulmayacağı anlaşıldığı için ve ondan da önemlisi Kuzey Irak’la ilgili yıpratıcı koşul nedeniyle anlaşma bir süre sonra iptal edildi.Hadise bundan ibaret.Yalanlamalar Bütün bu tartışmalar 3,5-4 yıl önce yapıldı. Ama şimdi seçim öncesinde çok daha heyecanlı, çok daha sert suçlamalar yapılıyor.Örneğin Başbakan Erdoğan Bugün Gazetesi’nden Murat Çelik’e verdiği demeçte Deniz Baykal için şunları söylüyor:“Baykal’ın iddiası, edep, adap seviyelerini aşan bir yaklaşım tarzıdır. Ne Tayyip Erdoğan ne de arkadaşları böyle bir sözün altına imza atmışlardır. Kimseyle böyle bir anlaşmamız yok. Baykal iddiasını ıspatlayamazsa ona ne deneceği de malumdur... Müfteri çok hafif kalır...” Dışişleri Bakanı Abdullah Gül de “yalan” diyor ve ardından şunları söylüyor: “Kayıplarımız olurken ‘Biz para almayacağız’ mı diyecektik? Daha çok vermeleri gerekirdi ancak bunu verirken ABD senatosu ‘Eğer Türkiye Kuzey Irak’a herhangi bir müdahalede bulunursa yapılan yardımlar orada kesilir’ diye bir karar almış. Biz daha sonra baktık bunun istismar konusu olabileceğini düşündüğümüz için vazgeçtik. Almış olsaydık bile biz istediğimiz anda istediğimiz işi yapardık. Sonra vermezse vermezdi. Ama kesinlikle böyle bir şey söz konusu değildir. Tamamen yalandır. Üstelik o para alınmamıştır.” Alİ Babacan da dün bir açıklama yaparak, “Yalan, Türkiye Kuzey Irak’la ilgili olarak hiçbir zaman ‘Ben buraya girmeyeceğim’ taahhüdünü asla vermemiştir” diyor.Oysa anlaşmayı o imzalamıştı.Babacan: Kongre zabıtlarına bakınBu tartışmalar ilk başladığı sırada aynı Ali Babacan’ın 1 Ekim 2003 tarihli Anadolu Ajansı bültenine yansıyan çok ilginç sözleri var. Gazeteciler Babacan’a Genelkurmay’ın bu anlaşmadaki Kuzey Irak’la ilgili hükümden duydukları rahatsızlığı, kendilerine haber verilmemiş olmasını hatırlatınca özetle şunları söylüyor:“Aylardır söylüyoruz, 16 Nisan’da ABD Kongresi’nin WEB sitesinde duyuruldu. Bir Allah’ın kulu çıkıp bakmadı, görmedi. Bu kredi olmazsa olmaz bir kredi değil. Kullanmamız için bir acelemiz de yok. İşimize gelirse kullanırız, gelmezse kullanmayız.” Aynı gün “Anlaşmada Kuzey Irak’a girmeme şartı var mı?” diye sorulunca da “Lütfen Kongre zaptını okuyun...” yanıtını veriyor Babacan.Zaten işin sırrı da ABD Kongresi zabıtlarında. Ve o zabıtlar da bugün Başbakan’ın, Başbakan Yardımcısı’nın, Devlet Bakanı’nın “yalan” dediklerinin aksini söylüyor. Çünkü o zabıtlarda Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmemesi koşulu var. Baykal yalan söylemiyor.Hükümetin haklı olduğu nokta ise 8,5 milyar dolarlık krediye ilişkin anlaşmayı imzalamış olmasına rağmen bu koşul nedeniyle daha sonra kullanmaktan vazgeçmesi ve nota teatisiyle karşılıklı olarak bu anlaşmanın iptal edilmiş oluşu... İşte günlerden beri devam eden kavganın özeti bu...

Devamını Oku

Gül’ün adaylığı gerçekten sürüyor mu?

29 Haziran 2007

22 Temmuz seçimlerinde nasıl bir parlamento aritmetiği oluşacak, kaç parti barajı geçecek, hangi parti iktidar olacak veya birinci parti çıkacak, şu anda bunların hepsi belirsiz.Kesin olan tek şey yeni parlamentonun ilk önemli işinin 11. Cumhurbaşkanını seçmek olacağı.Ve yaşadığımız başarısız seçim sürecinin ardından şimdi seçimle ilgili olarak kafalardaki en önemli soru da bu seçimin yeni dönemde kazasız belasız, krizsiz atlatılıp atlatılamayacağı... Bu soru hiç kuşku yok ki kamuoyunun kafasını meşgul ettiğinden daha fazla siyasetçileri kaygılandırıyor. O yüzden Başbakan Erdoğan meydanlarda seçmene “Bu sefer en az 370 milletvekili verin” çağrısı yapıyor. O zaman Anayasa Mahkemesi kararıyla kesin içtihat haline gelen cumhurbaşkanlığı seçimindeki toplantı yeter sayısına tek başına ulaşabileceği gibi ilk turda rahat rahat cumhurbaşkanını da seçebilecek. Tabii AKP 367 milletvekiline ulaşabilirse...Bu seçimde hiçbir partinin 367 milletvekiline ulaşabilmesi olası gözükmüyor. Dahası tek başına hükümet için gerekli 275 sayısı bile çantada keklik değil.Fakat yine de AKP cephesinde kendine güven çok yüksek. Başta Başbakan Erdoğan ve kurmayları olmak üzere 300’ün üzerinde milletvekili çıkarabilecekleri konusunda kendilerinden emin gözüküyor AKP’liler. 23 Temmuz sabahı sonucu hep birlikte göreceğiz.AKP çoğunluğu alacağından emin olduğu için şimdiden yarıda kesilen cumhurbaşkanlığı seçiminin bu kez nasıl sonuçlandırılacağına ve adaylık konusuna kilitlenmiş durumda...Yeni dönemde cumhurbaşkanı adayı kim olacak? AKP gündemindeki soru bu. Başbakan Erdoğan, geçen hafta Erzincan mitingi dönüşü uçakta sohbet ederken, Abdullah Gül’ün adaylığının devam edip etmeyeceği konusundaki sorumuzu, “Abdullah Bey’in takdiridir. Ben onu yarı yolda bırakmam, harcamam” demişti. Benim izlenimim, Erdoğan’ın Gül’den feragat beklediği yönündeydi. Ama Gül hemen ertesi gün “Adaylığım devam edecek” açıklamasını yaptı ve bunu birkaç kez de tekrarladı.Ve Başbakan önceki gün de İsmet Berkan’ın sorusu üzerine “Abdullah Gül kardeşimin iradesi belirleyici olacak” dedi. Yani Gül aday olmaz ise Erdoğan başka bir aday üzerinde uzlaşma arayacak.Fakat eğer seçim öncesinin bir siyasi taktiği değilse Gül ısrarlı. Bu konuda hemen her gün değişik bir açıklama yaparak 11. Cumhurbaşkanlığı konusunda ısrarlı olacağını ilan ediyor.İlginç olan Gül’ün bu ısrarına, adaylığı sürecinde önemli rol oynadığı bilinen, kendisi de bunu teyit eden Bülent Arınç’ın tepkisi.Arınç önceki gün CNN’e verdiği demeçte çok önemli bir noktanın altını çiziyor:“Benim adaylığım devam ediyor’ sözünü yanlış buluyorum. Bugünden yarına hiç kimsenin adaylığı söz konusu değil. Ne benim, ne Gül’ün, ne bir başkasının...Türkiye’nin siyasetinde bütün dengeler değişebilir, şartları değişebilir, o şartlar önümüze geldiğinde en doğrusu neyse ona göre karar verilmeli.” Aslında gerçekçi değerlendirme bu. Başbakan’ın da düşüncesi muhtemelen bu yönde ama Gül’ü incitmek istemiyor Erdoğan. Gerçekten de 23 Temmuz’da cumhurbaşkanını seçebilmek için partilerarası uzlaşma şart. Bunun da Abdullah Gül üzerinde olamayacağı çok büyük olasılık.

Devamını Oku

Profesyonel orduya doğru...

28 Haziran 2007

Türkiye’de yıllardan beri “profesyonel ordu” tartışması yapılıyor. “Geçilebilir mi geçilemez mi, ne zaman geçilebilir?” diye. Eğirdir Dağ Komando Okulu’na düzenlenen basın turunun ardından dün Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt ve Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ’un birlikte yaptıkları basın toplantısında bu tartışma büyük ölçüde noktalanmış oldu. Orgeneral Başbuğ, 2008 yılından itibaren İç Güvenlik Harekat Bölgesi’nde görevli altı komando tugayının profesyonelleştirileceğini açıkladı.Bugün halihazırda subay-astsubay ve uzman erbaşlarının yanı sıra er ve asteğmenlerin de görev yaptığı bu komando tugayları 2009 yılından itibaren tümüyle profesyonellerden oluşacak, bu birliklere er ve yedek subay alınmayacak.Böylelikle terör mücadelesi de artık tümüyle iyi yetişmiş, uzman profesyonellerin işi olacak. Aslında bugün o bölgede terör mücadelesine sokulan asteğmen ve erlerin aldıkları eğitim, cesaret, yetenek ve kapasiteleri de kesinlikle küçümsenmemeli. Önceki gün ve dün Eğirdir’deki eğitim alanlarında izlediğimiz komando asteğmenler en az profesyoneller kadar iddialı.Örneğin önceki gün tugayın subay gazinosundaki akşam yemeği sırasında karşılaştığımız Kerem ve Oktay asteğmenler...Kerem, İstanbul’da Koç Lisesi’ni bitirdikten sonra yükseköğrenimini ABD’de tamamlamış, işletme ve girişimcilik eğitimi almış. “Bir süre daha ABD’de kalabilirdim ama asker olarak ülkeme hizmet etmek için hemen döndüm” diyor. Komando olmayı çok istemiş. Eğirdir’e geldiğinde 102 kiloymuş, üç aylık eğitimin sonunda 82 kiloya inmiş. Dönemin en başarılı ilk 15 komando yedek subay adayından biri. İlk 15’e girenler kuraya katılmıyorlar ve ödül olarak istedikleri birliğe örneğin Kıbrıs’a gidebiliyorlar. Ama Kerem, “Vatanıma daha yararlı hizmet edebileceğimi düşündüğüm bölücü terör mücadelesine katılmak için Şırnak’ı istedim” diyor.Yakında Şırnak’taki birliği’ne katılacak.Yozgatlı Oktay da öyle. O da eğitimini başarıyla tamamlamış, istediği birliği seçme ödülünü kazınmış ama terör mücadelesine katılma isteğiyle Yüksekova’yı istemiş. Bazı gençler ve aileleri Güneydoğu’ya gitmemek için hatırlı kişiler aracılığıyla torpil aramaya çalışırken bazılarının arzusu da işte böyle...Bu arzu ve özveri duygulandırıyor insanı ve akla “profesyonellerde de bu arzu olur mu?” sorusu geliyor. Ama bölgede görev yapan subay ve astsubayları düşününce soru kendiliğinden yanıtını buluyor. Büyükanıt ve Başbuğ’un sınırötesi operasyon konusunda söyledikleri de son derece dikkat çekici. Orgeneral Büyükanıt, kendilerine verilecek olası bir sınırötesi direktifi konusunda görüşmelerin sürdüğünü ifade ediyor. Kara Kuvvetleri Komutanı Başbuğ ise siyasi karar alınır ve direktif verilirse bunun askeri hazırlığının çok kısa süreceğini belirtiyor. Yani “Biz hazırız” mesajı veriyor Başbuğ.Başbuğ’un altını çizdiği bir başka nokta da bugüne kadar gerçekleştirilen 5 büyük sınırötesi harekat. Bütün bu harekatların yurtiçinde gerçekleştirilen kapsamlı harekatlarla paralel gerçekleştirilmiş olduğunu anlatıyor. Yani şimdi de içerde çok kapsamlı bir harekat yürütülüyor ama sınır ötesi ayağı eksik anlamı çıkarılabilir Başbuğ’un sözlerinden...Komutanların dile getirdiği bir başka eksiklik de terörle mücadelenin askeri harekat dışındaki unsurlarının yeterince harekete geçirilemiyor olması. Ekonomik ve sosyal boyutun öteden beri ihmal ediliyor olması, psikolojik harekat konusunda üstünlüğün terör örgütüne geçmiş oluşu.Bu eksikliklerin giderilmesi için Genelkurmay, Ecevit hükümeti döneminden beri yeni bir birim oluşturulmasını öneriyor. Ama hükümetleri bir türlü ikna edemiyor.

Devamını Oku

Terörle mücadeleye sıkı eğitim

27 Haziran 2007

Güneydoğu’dan gelen şehit haberleri tüm toplumun yüreğini yakıyor. Tüm Türkiye üzülüyor, gencecik fidanların devrilmesine, erlerin, erbaşların subayların şehit edilmesine tepki duyuyor. Bölücü teröre ve onu himaye eden dış güçlere lanet okuyor, hatta zaman zaman Kuzey Irak’a sınır ötesi operasyon yapmadığı için hükümete tepki duyuyor.Ve tepkiler zaman zaman da acaba askerimizin neyi eksik noktasına gelebiliyor. Terör mücadelesine karşı teçhizat ve ekipman eksikliği mi var? Varsa niye giderilemiyor?Yoksa eğitim eksikliği mi var? Eğitimsiz genç Mehmetçikler eğitimli, tecrübeli bölücü teröristlerin karşısında boy hedefi mi oluyor?Bu ve benzeri pek çok kuşku uyandırıcı sorunun yanıtlarını Genelkurmay’ın Eğirdir Dağ Komando Okulu’na düzenlediği basın turunda öğrenebiliyoruz.Askerin lisanında “İç Güvenlik Harekat Bölgesi” diye adlandırılan terör bölgesinde görev yapan askerlerin eğitimi işte böyle bir alanda, sıcak çatışma ortamının yaşandığı asıl görev bölgesine çok benzeyen bir alanda yapılıyor.Eğirdir Dağ Komando Okulu’nun eğitim alanları, terör mücadelesinin sürdüğü bölgenin (Güneydoğu Anadolu) bir benzeri. Arazi koşulları, bitki örtüsü, kayalıklar, tepelerin, derelerin konumu, adeta o bölgenin film seti gibi..Kısmi makilik örtüsü, çıplak kayalıkları, dere yataklarıyla terör bölgesindeki coğrafyaya gerçekten çok benziyor.Burada da ısı kışın eksi 35 dereceye kadar düşüyor, yazın artı 40 dereceye kadar çıkıyor. Çatışma bölgesinde görev yapacak komando er, erbaş, uzman çavuş, astsubay, yedeksubay ve subaylara, Eğirdir Gölü kıyısındaki bu dağlık bölgede terör bölgesi koşulları altında eğitim veriliyor.Hem de ABD ordusunun çok övündüğü Ranger eğitiminin iki katı daha ağır ve daha etkili bir eğitim. Bataklık ve kayalık alanlarda çatışma, mayına ve her türlü tuzağa karşı dikkat ve tedbirin nasıl alınacağı öğretiliyor...Dünkü gezi sırasında biz gazetecilere de, verilen bu eğitimin adım adım örnekleri sergilendi. Önce masa başında mayın ve uzaktan kumandalı patlayıcılara karşı alınacak önlemler, ardından arazide bunun tatbikatı.Eğirdir’deki eğitimde her şey gerçek mermilerle, gerçek patlayıcılarla yapılıyor. Kırmızı kuvvet, yani bölücü terörist rolündeki “Gösteri ve Tatbikat Birliği” PKK’nın kullandığı silahları kullanıyor, asker o sese alışıyor, o sesi tanıyor. PKK’nın kullandığı tip patlayıcılar, mayınlar döşeniyor, onların etkisiz hale getirilmesi öğretiliyor. Arazideki tatbikatlarda da PKK’nın pusu, yer değiştirme taktikleri bire bir sergileniyor...Eğitim veren subayların çoğu, askerlik hayatının büyük bölümünü o bölgede terör mücadesinde geçirmiş personelden oluşuyor. Örneğin Albay Necati Tekin’le sohbetimiz sırasında 1985 yılından beri, teğmenlik günlerinden itibaren defalarca bölgede görev yaptığını, bölücü teröristlerle pek çok kez sıcak çatışmaya girdiğini öğreniyoruz.Diğer subaylar da öyle...Eğitim veren personelin büyük bölümü İç Güvenlik Harekat Bölgesi’nde yetişmiş, rütbe almış, bölücü terörle girdiği çatışmalarda çelikleşmiş subaylar.Şu anda Komando Okulu’nda 8.426 acemi er, erbaş, uzman çavuş, astsubay, asteğmen ve subay eğitim alıyor. 10 haftalık eğitim süresinin ardından Güneydoğu’ya, İç Güvenlik Harekat Bölgesi’ne gidecekler.Belki yine bazılarının şehit haberleri ile sarsılacağız. Ama gördük ki çelik gibi, filmlerdeki rambolar gibi iyi eğitimli, iyi yetişmiş olarak çatışma bölgesine gidecekler ve ülkenin bölünmez bütünlüğü için gözlerini kırpmadan savaşacaklar; güçlü, cesur ve hazır... Tıpkı Sivri Dağ’ın eteklerinde yazdıkları gibi: “Komandoyuz, cesuruz, güçlüyüz, hazırız”...

Devamını Oku

Mecburi uzlaşma dönemine doğru...

26 Haziran 2007

“Uzlaşma” veya “mutabakat” gündelik siyaset dilinde muhtemelen en sık kullanılan sözcükler. Fakat gerçekte uzlaşı kultürü Türk siyasetine çok uzak bir kavram.Partiler, genel başkanlar uzlaşmayı bir tür yenilgi gibi gördükleri için olsa gerek, inatlaşmak, meydan okumak siyasette daha bir geçer akçe...Fakat bugün gelinen noktada geçmişin inatlaşmalarının birikimi ve yeni üretilen sorunları toplumu kutuplaştırarak, uzlaşma zeminlerini tümüyle ortadan kaldırarak aşabilmek mümkün değil.Ama iktidar adayı partilerin genel başkanları miting meydanlarında inatlaşmayı dozunu arttırarak, kavga havasına sokarak sürdürüyor. Miting meydanlarından yansıyan havaya bakılacak olursa sanki bundan böyle Başbakan Erdoğan’ın ne Deniz Baykal ile ne de Devlet Bahçeli ile yan yana gelmesi mümkün değil gibi.Bu görüntü 22 Temmuz’a kadar da değişecek gibi de değil.Peki ya 23 Temmuz sabahı ne olacak?Yeni dönem parlamentonun ilk işi geçen Nisan ayında gerçekleştirilemeyen 11. Cumhurbaşkanı’nı seçmek. Bu seçimin inatlaşarak, dayatmayla olamayacağını herkes yaşayarak öğrendi.Şimdi yine aynı şeyler mi yaşanacak? AKP, Erdoğan’ın meydanlarda seçmenden istediği 370 milletvekilini kazanamazsa cumhurbaşkanlığı seçim süreci yine mi kilitlenecek? İki ay sonra yeniden mi erken seçime gidilecek? Yoksa 370 milletvekili olan bir parti acaba “güç bende artık” deyip istediği adayı dayatma ile cumhurbaşkanı seçebilecek mi?Soruları uzatmak mümkün...Mevcut durumda hiçbir partinin 367 veya daha yukarı sayıda milletvekili çıkarabilmesi olası gözükmüyor. Onun için yeni cumhurbaşkanını seçmenin birinci olmazsa olmaz koşulu, partilerarası uzlaşmadan geçiyor.Belki yeni hükümet oluşumu için de uzlaşma kaçınılmaz olacak. Yeni meclisin üç parti ve 20-25 kişilik DPT’li bağımsızlardan oluştuğunu ve hiçbir partinin 275 milletvekiline ulaşamadığını düşünün. Ne olacak o zaman?Bugün kolay uzlaşabilecekleri sanılan CHP ve MHP’nin toplamı da 275’e ulaşamaz ise ne olacak?O durumda cumhurbaşkanını seçmek için gerekli olan uzlaşma, yeni hükümet oluşumu için de kaçınılmaz hale gelecek. Ve eğer iktidar adayı partiler Türkiye’nin kronikleşen bazı sorunlarını samimi olarak çözmek istiyorlarsa onun için de uzlaşma şart.Örneğin önceki gün açıklanan AKP’nin seçim beyannamesinde türban sorunu ile ilgili tek bir paragraf yok. AKP sözcüleri her ne kadar “öncelikli değil” deseler de bu konu Türkiye’nin ciddi sorunlarından biri. Fakat bu sorunu AKP’nin tek başına çözüme kavuşturabilmesi de mümkün değil. YÖK ve üniversite reformu, imam hatip meselesi...Bu konularda da iktidar partisinin seçim beyannamesinde bir çözüm formülü yazılmamış. Oysa geçen 4,5 yıllık iktidar sürecinde AKP’nin başını ağrıtan ciddi sorunlar bu konularda düğümleniyordu. Ve çekirdek seçmen kitlesinin beklentisine rağmen 350’nin üzerinde bir Meclis çoğunluğu ile bile bu sorunların üstesinden gelemeyeceğini yaşayarak gördü AKP.Onun için 23 Temmuz sabahından itibaren siyasetin birinci gündem maddesinin “uzlaşma” olacağına hiç kuş-ku yok.AKP-CHP veya AKP-MHP uzlaşması mı daha kolay, yoksa CHP-MHP mi? Acaba hangi uzlaşma modeli Türkiye’nin sorunlarına kalıcı çözümler üretebilir?

Devamını Oku

“Takdir Abdullah Bey’in”

24 Haziran 2007

Başbakan Erdoğan önceki gün izlediğimiz Batman ve Erzincan mitinglerinde gördüğü ilgiden son derece memnun. Değişik kanallardan gelen anketler de Erdoğan’ı mutlu ediyor. 22 Temmuz’da yeniden tek başına iktidar konusunda artık hiç bir tereddüdü, kaygısı yok Başbakan’ın. Oylarını çok arttıracağını, yüzde 50’ye yakın bir noktaya ulaştırabileceğini umuyor.Ama tek tereddüdü var; MHP’nin barajı aşması durumunda cumhurbaşkanlığı seçiminde çıkabilecek kilitlenme ve kriz...Erzincan dönüşü Genel Yayın Müdürümüz Tayfun Devecioğlu ile birlikte uçakta sorularımızı yanıtlayan Erdoğan, cumhurbaşkanlığı seçiminin yeniden kilitlenmesi durumunda ikinci bir erken seçimin de ihtimal dahiline girebileceğini söylüyor.Peki seçimden sonra bir yumuşama süreci başlamayacak mı? Çünkü oy oranı ne kadar yüksek çıksa da, tek başına hükümet kuracak sandalye sayısına ulaşsa da muhalefetle uzlaşma olmaksızın cumhurbaşkanı seçmenin mümkün olmadığını kendisi de kabul ediyor Erdoğan. Bu durumda muhalefetle uzlaşma arayışına gitmeyecek mi?Bunu sorduğumuzda, “Tabii ki uzlaşma arayacağız” diyor Erdoğan ama hemen ardından ekliyor:“Muhalefet dayatma içine girerse o zaman uzlaşma olmaz...” Bu noktada “dayatma” ifadesi son derece önemli. Muhalefetin “dayatma” içerisine girmemesi gerektiğini söylüyor. İyi de AKP’nin, Tayyip Erdoğan’ın “Bizim adayımız Abdullah Gül’dür. Buyurun uzlaşalım. Abdullah Bey’i uzlaşma ile cumhurbaşkanı seçelim” demesi dayatma değil mi? Tabii ki o da dayatma. Hem de gerisinde sisteme, Genelkurmay’ın 27 Nisan bildirisine ve Gül’ün cumhurbaşkanlığına karşı çıkan tüm kesimlere meydan okuyan derin duygularla yüklü bir dayatma...Erdoğan acaba seçim meydanlarında gördüğü ilgi ve havanın da etkisiyle böyle bir tercihe mi yönelecek?Soruyoruz:- Seçimden sonra da aynı adayla, Gül’le mi devam edeceksiniz? Yoksa muhalefetle görüşüp bir uzlaşma arayarak yeni aday belirlemeyi düşünecek misiniz?İşte bu noktada Erdoğan çok ilginç, çok çarpıcı bir yanıt veriyor:“Bu durumda Abdullah Bey’in takdiri çok önemlidir. Abdullah Bey benim yol arkadaşımdır. Onu yalnız bırakan, harcayan lider asla olmam...” Bu konuda daha fazla da konuşmak istemiyor Erdoğan.Aslında bu kısa yanıt her şeyi açıklıyor. “Ben dava arkadaşlarımı, incitmem, satmam” diyor Erdoğan. Erdoğan’ın sözleri farklı açılardan yorumlanabilir ama bize göre Erdoğan, inatlaşma, meydan okuma pozisyonuna geçmeyecek. Abdullah Gül’e “Geri adım yok. Senin adaylığında ısrar edeceğiz” demeyecek.Aksine bu sözlerden Abdullah Gül’den kendiliğinden feragat beklediği sonucu çıkarılabilir.Ama kendisinin de ifade ettiği gibi tercihi Gül’e bırakacak Erdoğan. Ve bu noktada Gül’ün “Her ne pahasına olursa olsun benim adaylığım devam etmeli” gibi bir tutuma girmesi de zayıf ihtimal.Tabii ki 22 Temmuz’da sandıktan nasıl bir sonuç çıkacağını şu an kimse bilmiyor. Ama Başbakan meydanlarda seçmenden “En az 367 istiyorum” dese ve bunu alabileceğine inanıyor olsa da böyle bir sonuç zayıf ihtimal. Bugün seçimden sonra tek parti hükümeti çıkarılıp çıkarılamayacağı bile kuşkuludur. O nedenle yeni dönemde partilerarası uzlaşma kaçınılmaz olacak. Ve edindiğimiz izlenim o ki Erdoğan bu kez uzlaşmaya daha açık olacak. Ama Abdullah Gül’ü üzmemek, kırmamak kaydıyla...

Devamını Oku

Koalisyon fırsat penceresi açar mı?

21 Haziran 2007

22 Temmuz seçimleriyle oluşacak yeni parlamentonun ilk ve en önemli görevi 11. Cumhurbaşkanı’nı seçmek olacak. Anayasa Mahkemesi kararıyla içtihat haline gelen üçte ikilik (367 milletvekili) toplantı yeter sayısı nedeniyle bu kez seçim ve seçim sürecinin Nisan ayında başarısız geçen ilk denemeden çok farklı olacağına hiç kuşku yok.Geçen seferkinin aksine bu kez zorunlu bir uzlaşma arayışı sürece damgasını vuracak. Ki, kulislere yansıyan iddialara göre Başbakan Erdoğan da şimdiden bunun zihni hazırlığı içinde. O nedenle Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olma şansının artık sıfıra yakın olduğu iddiaları kulislerde konuşuluyor.Aslında Nisan ayındaki başarısız cumhurbaşkanlığı süreci Türkiye’de “olamayacakları” net biçimde herkese gösterdi. Cumhurbaşkanı tek partinin (Meclis’teki sandalye sayısı ne kadar yüksek olursa olsun) dayatması ile gerilim ve çatışma ortamı ile seçilemeyecek. Cumhurbaşkanı sistemle, kurumlarla, tüm toplum kesimleri ile uzlaşma ile seçilecek.Ayrıca, AKP her ne kadar yine çok yüksek oy alacağına inansa da üç partili bir parlamentoda geçen dönemdeki gibi üçte ikilik bir çoğunluğu sağlayabilmesinin imkansızlığını da görüyor.Kuşku yok ki CHP ve MHP de öyle...O zaman ne olacak? Genel başkanlar bu günkü üslubu, birbirleri hakkında hakarete varan eleştiri ve suçlamaları seçim sonrasında ister istemez bir kenara bırakmak zorundalar...Aksi yeni bir erken seçim demek olur ki, seçimden yeni çıkmış bir parlamentoyu erken seçime götürmek pek kolay değil. Liderler gönüllü uzlaşmasa dahi hem toplumun hem de milletvekillerinin baskısı ile zoraki de olsa bu uzlaşma sağlanacak.Bunun ötesinde yeni Meclis’in koalisyon için de uzlaşma arayışına gitmek zorunda kalması da uzak bir ihtimal değil.Gerçi bugün hiçbir genel başkan koalisyonu, koalisyon ortaklığını değil konuşmak aklına bile getirmek istemiyor. Öyle ki barajı geçip geçemeyeceği dahi tartışmalı partiler bile tek başına iktidar hesabında bugün. Siyaseten o da normal.Ancak seçimden sonra gerçekle yüzleşecekler.Kamuoyunun ve iş dünyasının en büyük korkusu Türkiye’nin yeniden koalisyonlar dönemine girme ihtimali. Haksız bir korku değil bu. Türkiye bugüne kadar koalisyonlardan çok sıkıntı çekti. Geçmişteki bütün koalisyon dönemleri Türkiye’ye ekonomik ve siyasi krizler yaşattı. Onun için kimse koalisyon arzulamıyor.Ama acaba istenmese dahi koalisyondan başka bir seçenek kalmaz ise ne olacak? Bu dünyanın sonu mu demek? Koalisyon Türkiye için bir fırsat penceresi açamaz mı? Üyesi olmaya çalıştığımız AB’de pek çok ülke koalisyonlarla idare ediliyor. Son örneği Almanya bir araya geleceklerine hiç ihtimal verilmeyen Hıristiyan Demokrat Parti ile Sosyal Demokrat Parti’nin büyük koalisyonu, birbuçuk yıldan beri başarıyla yoluna devam ediyor.Türkiye’de de acaba kaçınılmaz olduğu anlaşılırsa CHP ile AKP bir araya gelemez mi? Gelebilseler, Türkiye’nin yıllardan beri çözemediği kritik bazı meseleleri daha kolay çözülemez mi?Örneğin, irtica tartışmaları bitirilip terörle mücadele konusunda daha etkin bir mücadele izlenebilir mi? Ya da türban ve imam hatip gibi kriz alanlarını köklü bir çözüme kavuşturmak daha kolay olabilir mi?5 yıl önce Türkiye’de bazı çevreler için kabus senaryosu AKP’nin tek başına iktidara gelmesiydi. Bugün aynı çevreler AKP yine tek başına iktidar olsun diye dua ediyor. Korkuları koalisyon. Acaba bu korku da boşa çıkarılabilir mi?

Devamını Oku