CHP’de sorun Baykal mı?

24 Temmuz 2007

Sorun Deniz Baykal ve ekibi olsaydı bu şimdiye çoktan aşılmış, Türk sosyal demokratları da birkaç kez iktidar adayı, hatta iktidara gelmiş olurdu. Ama değil, CHP’nin sorunu çok daha derinlerde. Belki de bu partinin genetik yapısında.CHP (bir dönem SHP) aslında 1980 sonrasında hiçbir seçime iktidar adayı olarak girmedi. Her seçime “hiç olmazsa koalisyon ortağı” umuduyla girdi. Çoğunluk oyuna hiçbir zaman talip olamadı. Ve hemen her seçimde de sonuç hüsran oldu sosyal demokratlar açısından. Her seçim sonrasında sert tartışmalar yaşadılar, gerekçeler aradılar. Bir dönem solun bölünmüşlüğüne sığındılar. Sol birleşse iktidar oluruz diye kendilerini avuttular. Bir yandan birleştiler, bir yandan bölündüler ama sonuç alamadılar.1999 seçimlerinde baraj altında kalınca sorun Deniz Baykal ve ekibinden kaynaklanıyor sonucuna vardılar. Baykal istifa etti. Ama işler yine yürümedi. İki yıl geçmeden Baykal’ın kapısını çaldılar, kurtarıcı olarak geri getirdiler. Ama görüldü ki yine olmuyor...DSP ile ittifak yapıp seçime tek liste halinde girmesine karşın CHP önceki günkü seçimin en çarpıcı mağlubiyetini alan parti.Şimdi yine olağanüstü kurultay hazırlıkları, yine yeni bir hesaplaşma hazırlığı yapılıyor CHP’de.Aslında belki de sosyal demokratlar sorunu yanlış yerlerde arıyorlar. Belki de sorun Baykal’da, kişilerde veya soldaki bölünmüşlükte değil. Sorun şüphesiz, bazı CHP önde gelenlerinin söyledikleri gibi seçmenin anlayabilme kapasitesinin yetersizliğinde de değil, çok daha derinlerde.Belki de CHP, ideolojisiyle, programıyla, siyaset yapma biçimiyle kadro yapısıyla Türk toplumunun çok gerisinde kaldı.CHP bugün Türkiye’nin sözde tek sosyal demokrat partisi ama ülke coğrafyasının dörtte üçünde yok.Örneğin ülkenin en sorunlu bölgesi olan Doğu ve Güneydoğu’da sosyal demokratların oy oranının yüzde 5’i bile bulamamış olması nasıl izah edilecek?Ayrıca CHP ne söyledi de seçmen anlayamadı, yanlış anladı?CHP seçim döneminde MHP ile farkını belirtmek için “milliyetçilik” yerine bunun öz Türkçesi olan “ulusalcılık” bayrağını yükseltti. Özünde karşı olmadıklarını belirtmiş olsalar bile söylemleriyle AB’ye, AB ile ilişkilere karşı bir duruş sergilediler. Özelleştirmeye karşı çıktılar.Kıbrıs konusunda Güneydoğu sorunu ve Kuzey Irak konusunda en şahin görüş ve politika önerileri de yine CHP’den geldi.Muhtemelen toplumda milliyetçi dalganın çok yükseldiğini tahmin etti CHP ve bundan pay kapmak için MHP ile yarıştı. Ama sonuçta MHP’nin değirmenine su taşıdı.Sonuçta rakip alandan, sağ seçmenden oy devşirme planı tutmadı. Tutmadığı gibi kendi alanında olması gereken sol, sosyal demokrat oyların bir bölümünü AKP’ye kaptırdı.Şimdi ne olacak?Ufukta bir hesaplaşma, bir olağanüstü kurultay gözüküyor. Muhtemelen Baykal da hiçbir şey olmamış gibi yola devam etmeyi değil çekilmeyi düşünüyor.Görünen o ki CHP yakın zamanda bir olağanüstü kurultayla yönetim değişikliğine gidecek. Fakat CHP’nin sorunu yönetim değişikliği ile aşılabilecek gibi gözükmüyor. İdeolojik yapısından örgütsel yapısına, siyaset yapma biçimine kadar topyekün bir yenilenmeyi gerçekleştirmek zorunda sosyal demokratlar.Yapabilirler mi?

Devamını Oku

İktidar çok rahat, muhalefetin işi zor...

23 Temmuz 2007

İKTİDAR partisi dünkü seçimlerde belki de Tayyip Erdoğan’ın ve kurmaylarının bile beklemediği bir zafer elde etti. Tek parti iktidarını koruduğu gibi parlamentoda yine ezici bir milletvekili çoğunluğuna ulaştı, dahası en yakın rakibi ile araya kolay kolay kapatılamayacak bir mesafe bıraktı.Seçim sonuçlarının daha ilk sandıklar açılmaya başladığı andan itibaren ciddi siyasal alt üst oluşlara neden olacağı anlaşılıyordu. MHP dışındaki bütün muhalefet partilerini zor günler bekliyor. Ve akşam saatlerinde barajı aşmak bir yana 2002 seçimlerindeki oyunun yarısına zor ulaşan DP (eski DYP) Genel Başkanı Mehmet Ağar’ın istifa haberi geldi.Bu seçimin sonuçları muhalefet bakımından sadece Ağar’ın istifası ile sınırlı kalmayacak. Son barutunu bu seçimde harcayan Erbakan’ın SP’si bundan sonra acaba varlığını sürdürebilecek mi, kuşkulu... Aynı şekilde Cem Uzan’ın aile şirketi gibi yönetilen GP’sinin akıbeti de meçhul.Ya CHP?Geçen dönem parlamentosunun ana muhalefet partisi, hatta tek muhalefet partisi CHP’yi de bugünden itibaren çok zor günler bekliyor. DSP ile ittifak yaparak seçime giren CHP sayı olarak belki oyunu bir miktar artırdı ama iktidar partisi ile arasındaki makas geçen seçimde 15 puan iken bu kez 24 - 25 puana çıktı ve AKP’ye rakip olmaktan çıktı. Bu sonuç hiç kuşku yok ki kendini laik demokratik cumhuriyetin ve Atatürk ilkelerinin sahibi gören CHP açısından iyi analiz edilmesi ve sonuç çıkarılması gereken bir durum olsa gerek. Ki zaten önümüzdeki günlerde bu parti yeni bir kongre sürecine doğru yol almaya başlayabilir yada en azından bu yöndeki talepler yoğunluk kazanır...İktidar partisi açısından sonuç tahminlerin ötesinde bir zafer. AKP açısından bu seçim sonuçları temel olarak şu şekilde özetlenebilir:1. Başbakan Erdoğan ve arkadaşları her ne kadar, “Biz üzerimizdeki milli görüş gömleğini” çıkardık demiş olsalar da hep bir “acaba” kaygısı, kuşkusu vardı. Dünkü sonuçlar gösterdi ki Türkiye’deki seçmen çoğunluğu AKP’yi artık milli görüş uzantısı bir parti olarak görmüyor. AKP dünkü sonuçlar itibariyle artık Türkiye’nin tek merkez sağ partisi konumunda. Hatta tek merkez partisi demek bile mümkün. 2. Seçim bir hükümet sorunu doğurmadı. İktidardaki parti yeni bir hükümetle yola rahatlıkla devam edecek. 3. Cumhurbaşkanlığı seçimi bu kez sorunsuz tamamlanabilecek gibi gözüküyor. Çünkü dün alınan bu sonuçlardan sonra artık CHP’nin de MHP’nin de iktidar partisinin adayına tereddütsüz “hayır” diyebilmeleri, Meclis’i tıkamaları olası değil. Onun için Türkiye’nin artık AKP’li bir Cumhurbaşkanı olacağı kesin.Bir yönüyle cumhurbaşkanlığı seçimi ve Genelkurmay bildirisinin referandumu niteliği de taşıyan dünkü seçimlerden çıkan sonuç, AKP açısından bu kadar parlak bir başarıyı gösterirken şimdi Cumhurbaşkanı adayı kim olacak? Abdullah Gül’ün arzu etmesi halinde yeniden aday gösterilmesi kuvvetli ihtimal...

Devamını Oku

23 Temmuz senaryoları ve hükümet formülleri

18 Temmuz 2007

Başbakan Erdoğan’ın ortaya koyduğu “Tek başına iktidar olmazsam siyaseti bırakırım” iddiası sanıldığı kadar kolay bir hedef değil. Bunun için barajı üç parti geçerse yüzde 38, dört parti geçerse yüzde 40 civarında oy alması gerekiyor AKP’nin.Alabilir mi? Teorik olarak elbette alabilir. Fakat, anketler her ne kadar iktidar partisinin oy oranını yüksek gösterse de 38’in üstünde bir oy oranına erişmek kolay değil. Çünkü seçime katılma oranının yüzde 85’leri bulması durumunda üç partili Meclis’te tek başına iktidar olabilmek için en az 14 milyon civarında oy gerekiyor. Ki bu da AKP’nin 2002 seçimlerinde aldığı oy miktarını yüzde 35 oranında arttırmasıyla mümkün...Başbakan bunu gerçekleştirebileceğine inanıyor.Alabilirse ne ala. Partisi 14 milyonun üstünde bir seçmen kitlesinin teveccühüne mazhar olur, 22 Temmuz’da oy oranını yüzde 38’e çıkarabilirse üç partili Meclis’te rahatlıkla tek başına hükümet kurabilecek çoğunluğu yakalayabilir. Barajı dördüncü partinin de geçmesi durumunda tek parti hükümeti için gerekli oy oranı yüzde 40...Bu rakama ulaşılıp ulaşılamayacağı Pazar gecesi belli olacak. Tek parti hükümeti mi çıkacak, koalisyon dönemi geri mi gelecek, Erdoğan siyaseti bırakacak mı bırakmayacak mı, başka bazı liderler veya partiler siyaset sahnesinden çekilecek mi, bütün bunları hep birlikte göreceğiz. Ancak 22 Temmuz’da sandıktan tek parti hükümeti çıksa dahi bu kez barajı geçecek parti sayısının en az üç olacağı hemen hemen kesin gibi gözüktüğü için parlamentoda ezici çoğunluğa sahip bir iktidar bloku yeni dönemde hayal...2002 seçimlerinde AKP 10 milyon 600 bin oyla parlamentoda 357 sandalyelik bir çoğunluk elde etmişti. Bu kez 14 milyonun üzerinde oy alan parti dahi 280-290 milletvekiliyle yetinmek durumunda.O nedenle yeni dönemde iktidar parlamentoda çok rahat olmayacak. Peki nasıl bir hükümet çıkacak? Bunu elbette seçmenin iradesi ortaya çıkaracak. Ancak şimdiden en az altı hükümet formülü var. 1. Yüzde 38’in üstünde bir oy oranına ulaşması halinde AKP’nin kuracağı tek parti hükümeti,2. Bu olmaz AKP yine yüzde 35’ler civarında bir oy oranına ulaşır ama milletvekili sayısı 260 civarında kalırsa, DTP’li bağımsızların red cephesinin dışında kalıp çekimser destek verebileceği zayıf bir AKP azınlık hükümeti,3. Dört partinin barajı geçmesi durumunda AKP - DP koalisyonu,4. Üç partili parlamentoda AKP - MHP koalisyonu,5. Veya AKP - CHP koalisyonu,6. CHP - MHP koalisyonu.Bugün AKP’nin iktidar çoğunluğunu kaybetmesi halinde CHP - MHP koalisyonuna kesin gözüyle bakılıyor ama bu sanıldığı kadar kolay gerçekleşebilir bir ihtimal değil. AKP iktidar çoğunluğunu kaybetse milletvekili sayısı 260 civarında kalsa bile CHP - MHP koalisyonu mümkün olmayabilir. Bu iki partinin milletvekili toplamı 275’e ulaşamayabilir.CHP- MHP koalisyonu olabilmesi, iki partinin milletvekili toplamının 275’e ulaşabilmesi için MHP’nin en az yüzde 17-18, CHP’nin de yüzde 27-28’lir bir oy oranı yakalayabilmesi gerekiyor.O nedenle AKP’yi hükümet denkleminin dışında tutabilmek pek kolay görünmüyor. Ayrıca hükümet formülleri, koalisyon arayışları ile birlikte dikkate alınması gereken çok daha kritik bir konu olacak 23 Temmuz sabahından itibaren siyasetin gündeminde. Cumhurbaşkanlığı seçimi ve uzlaşma... Koalisyon için 275 aranırken diğer yandan da cumhurbaşkanlığı seçimi için 367’lik bir uzlaşma bloğuna ihtiyaç duyacak iktidar kanadı.

Devamını Oku

Sürpriz olur mu?

17 Temmuz 2007

Partiler ve liderler artık son kozlarını oynuyorlar. Liderler dört gün daha konuşacak ve artık son kozlarını oynuyorlar. Pazar günü de seçmen son sözü söyleyecek. Seçmenin ne diyeceğini, sonucun ne olacağını da Pazar gecesi hep birlikte göreceğiz. İktidar değişecek mi değişmeyecek mi, tek parti hükümeti mi koalisyon mu çıkacak? Bütün bu soruların yanıtı Pazar gecesi belli olacak.Fakat esen veya estirilen havaya bakılırsa bugünden belli olan bir sonuç var ki o da iktidardaki AKP’nin yarışı yine açık ara birinci bitireceği. Meydanlarda esen rüzgar, anket ve eğilim yoklamalarının gösterdiği ortak sonuç bu yönde.Aksi bir sonuç sadece iktidar partisini hayal kırıklığına uğratmakla kalmayacak, muhalefet için bile sürpriz olacak. Çünkü muhalefet de AKP’nin birinci çıkacağını kabullenmiş gibi gözüküyor.Muhalefetin tek umudu, parçalı bir Meclis ve AKP’nin aynı oy oranını korusa dahi iktidar çoğunluğunu kaybetmesi ve koalisyon...Ancak o noktada da Başbakan Tayyip Erdoğan dün son derece ciddi bir iddia ortaya koydu: Tek başıma iktidar olamazsam siyaseti bırakırım...Bugüne kadar hiçbir liderden duymadığımız büyük bir iddia koyuyor Erdoğan ortaya...Ki aslında bu Erdoğan’ın ilk iddiası da değil. Erdoğan daha gündemde erken seçim bile yok iken aylar öncesinde benzer bir iddialı çıkış yapmıştı. O zaman da demişti ki Başbakan, “Bizim iktidarımız döneminde geçim seviyesi (gelir düzeyi) düşenler bize oy vermesin...” Bu da kendine güvenin bir göstergesiydi, dünkü çıkış da öyle.Yani Erdoğan diyor ki, “4,5 yıllık iktidarımız döneminde ülkeyi iyi yönettik. Tüm toplum kesimlerine göreli bir refah sağladık. Seçmen bizi takdir edecek ve Pazar günü de oylarıyla ödüllendirecek. Bundan hiç kuşkum yok...” Erdoğan başarı çıtasını bir gün önce yüzde 34,4’lük bir oy oranına koymuştu. Dün ise çıtayı bir miktar daha yükseltti ve “Tek başına hükümet” dedi.Çünkü yüzde 34,4’lük oy oranı, barajı en az üç partinin aşması durumunda tek parti hükümeti çıkarmaya yetmiyor. Üç partili bir Meclis’te tek başına iktidar için gerekli 275 milletvekiline ulaşabilmek için yüzde 40’a yakın bir oya ihtiyaç var.Erdoğan’ın iddiası da oralarda...Diğer parti ve liderlerin iddiasına gelince... Seçime giren parti sayısı fazla ama pek çoğunun hiçbir iddiası yok. Bazı partiler ve liderler için yüzde 10 barajını geçmek bile büyük başarı. Bazıları ise yüzde 7’lik oy oranını dahi başarı kabul etmeye çoktan razı. O zaman Meclis’e giremeseler bile hiç olmazsa Hazine yardımı alacaklar... AKP dışında iktidar umudu olan iki parti var: CHP ve MHP...Onlar da her ne kadar tek başına iktidar için oy isteseler bile koalisyon ortaklığına dünden razılar...Çünkü AKP’nin açık ara önde gitmekte olduğunu onlar da görüyorlar. Tek umutları 1989 yerel seçimlerinde yaşanan İstanbul örneği. O zaman da ANAP adayı Bedrettin Dalan bütün tahminlerde, bütün anketlerde rakiplerini ikiye katlamış önde gözüküyordu. Ancak sandıklar açıldığında seçimi SHP adayı Nurettin Sözen’in kazandığı görüldü. Sonuç SHP açısından bile sürpriz olmuştu.Şimdi de muhalefet az da olsa sandıktan buna benzer bir sonuç çıkabileceği umudunu taşıyor.

Devamını Oku

Baykal’dan çarpıcı yolsuzluk iddiaları

10 Temmuz 2007

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, kalelerden çok partisinin güçsüz olduğu illere gitmeye özen gösteriyor. Önceki gün de Kırıkkale ve Kırşehir mitingleri vardı. Kırıkkale CHP’nin çok iddialı olduğu bir il değil. Fakat, özellikle birinci sıradaki kadın aday Aliye Gündüz’e destek için araya sıkıştırılmış. Güneşin altında 40 dereceyi aşan sıcağın da etkisiyle meydanda öyle büyük bir kalabalık yoktu. Kırıkkale’de MHP ve AKP çekişiyor ama dört milletvekilinden birini CHP’nin çıkarması sürpriz olmayacak gibi...Kırşehir’de ise Baykal’ı daha mutlu eden bir tablo vardı. Şehre girişten itibaren coşkulu bir karşılama yapıldı. Yol kenarlarından verilen sıcak selamlar, alkışlar bu ilde CHP’ye dönük sempatinin bir işaretiydi. Ana caddelerdeki evlerin balkonlarından sarkan bayraklar, meydandaki coşkulu kalabalık Kırşehir’deki üç milletvekilinden birini CHP’nin alacağının işareti gibiydi.Ve meydanda Erdoğan’a ve hükümete yüklendikçe kalabalığın coşkusu artıyor. Kampanyasını esas olarak üç ana eksene oturtuyor Baykal: Bölücü terör ve terörle mücadele. Yolsuzluklar. Ucuz mazot, aile yardımı ve eğitim reformu vaadi... Terörle mücadele konusunda izlediği politikayı eleştirirken Erdoğan’a çok ağır ifadelerle yükleniyor Baykal ve meydandaki kalabalıktan da olumlu reaksiyon alıyor.Baykal’ın yoğun alkış ve tezahürat alan bir cümlesi de şu oluyor:“CHP’yi çoğunluk yapın dokunulmazlıkları kaldıralım, namussuz siyasetçinin cakasını bozalım...” 2002 seçimlerinde de dokunulmazlıkların kaldırılması vaadi vardı Baykal’ın, şimdi de. Yolsuzlukların önlemeyişinin nedeninin milletvekili dokunulmazlığı olduğunu düşünen Baykal bu konuda şunları söylüyor:“Bu işin (yolsuzluk) içinde bir üçgen, bir sacayağı var. Sacayağının bir tarafında haramzade bir işadamı, onun yanında ona yardımcı olan ahlaksız bir devlet memuru var. Bir de bu ikisiyle işbirliği yapan namussuz bir siyasetçi var. Bu üçü el ele veriyor, ülkeyi soyuyorlar. Bu soyguna son vermek için yapılması gereken iş, dokunulmazlıkları kaldırarak o siyasetçiyi aradan çıkarmak. Bunu yaptığımız anda sacayağı çöker...” Ankara’ya dönerken helikopterde de bu konu açılıyor ve Baykal, 22 Temmuz seçimlerinde parlamentoda yönlendirici bir çoğunluk elde etmeleri halinde ilk iş olarak milletvekili dokunulmazlıklarını kaldıracaklarını söylüyor.Peki yolsuzluk iddiaları konusunda ne yapacak? Başbakan’ı, bakanları Yüce Divan’a göndermek öncelikli hedef mi?Önyargılı olmadığını söylüyor Baykal ama kamuoyuna da malolmuş bazı iddiaların araştırılıp gereğinin yapılacağını belirterek şöyle devam ediyor:“DDK’ca (Devlet Denetleme Kurulu) hazırlanmış olan onlarca rapor var. Bu raporlar derhal işleme konulur. Yapılmış olan yanlış işlerin hesabı mutlaka sorulur. Balıkesir SEKA özelleştirmesi ile ilgili DDK raporundan başlayıp, Tüpraş’ın yüzde 14’lük hissesinin gece yarısı Ofer’e satışına kadar pek çok konu var. Bunlar elbette araştırılır. Gerekirse Meclis soruşturma komisyonları bu işin gereğine bakar ve Yüce Divan yolunu da açar.” Yolsuzluklarla ilgili sohbetimiz sırasında Baykal kamu ihaleleri ve bazı büyük özelleştirme ihaleleri konusunda da örtülü bazı iddiaları dile getiriyor. “Hiçbir büyük ihaleyi, büyük özelleştirmeyi bedavaya (rüşvetsiz) vermiyorlar” diyor ve bu noktada örtülü biçimde iki örnek veriyor:“Bazı kamu ihalelerinde araya sıkıştırılan yüzde 10’luk küçük ortaklar var. Bu neden yapılıyor acaba? Bazı büyük ihaleleri kimin alacağı önceden belirleniyor. Bazı çok saygın gözüken firmalar bile bu ihalelerde kullanılıyor. Herkese önceden söyleniyor; ‘sen şu rakamın üstüne çıkma, sen şu sınırda çekil’...” “Bu iddiaların doğruluğu nasıl kanıtlanacak?” diye sorduğumda da anlamlı bir yanıt veriyor Baykal:“22 Temmuz’da iktidar değişirse hep birlikte görürüz. Hiçbir şey gizli kalmaz. Ya bir yerlerde bir kayıt vardır, ya da birileri konuşur anlatır bunları...” Baykal açıkça söylemiyor ama tahminim elinde bu iki örnekle ilgili olarak da sağlam bazı dayanaklar var...

Devamını Oku

Cumhurbaşkanlığında uzlaşma kapısı aralanıyor...

9 Temmuz 2007

22 Temmuz seçimleri normal değil, olağanüstü bir erken seçim. Meclis cumhurbaşkanını seçemediği için bu seçime zorunlu olarak gidiliyor. Yaptırım niteliğindeki bu anayasa hükmü ilk kez uygulanıyor.22 Temmuz günü seçmen hem yeni parlamentoyu ve iktidarı belirleyecek hem de dolaylı biçimde Çankaya tercihini ortaya koyacak. Cumhurbaşkanının hangi partiden olmasını istediğini ortaya koyacak. Gerçi cumhurbaşkanını doğrudan halkın seçmesine ilişkin anayasa değişikliği süreci devam ediyor ama öyle anlaşılıyor ki 11. Cumhurbaşkanı yine mevcut usulle parlamento tarafından seçilecek. Partiler arasında gönüllü veya zorunlu bir uzlaşmaya dayalı olarak... Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da yeni dönemde cumhurbaşkanlığı seçimi için uzlaşmaya açık olacağı yönündeki son açıklamalarıyla bugün itibariyle yüzde 10 barajını geçeceğine kesin gözüyle bakılan bütün parti liderlerinin “uzlaşma” fikrinde uzlaştıkları söylenebilir. En azından şimdilik hiçbir liderin, sistemi kilitleyip yeni bir erken seçim, ardından referandum ve sonra da iki turlu cumhurbaşkanı seçimi senaryosunu göze almayacağı anlaşılıyor.Peki nasıl olacak?Aslında bu noktada Nisan ayında başarısızlıkla sonuçlanan cumhurbaşkanlığı seçim süreci, “neyin olabileceğini” açıkça göstermiş olmasa da “nelerin olamayacağını” çarpıcı biçimde gözler önüne serdi. 1. Parlamentodaki sandalye sayısı 350’nin üzerinde bile olsa hiçbir parti uzlaşmaya kapalı, dayatmacı bir üslupla cumhurbaşkanı seçemiyor...2. Toplum kesimlerinin duyarlılık gösterdiği cumhuriyetin temel değerleri ve özellikle de laiklik konusundaki tutum ve davranışları haklı yada haksız tartışmalı bir isim üzerinde ısrar hem toplumu geriyor, kutuplaştırıyor hem de Türk Silahlı Kuvvetleri başta olmak üzere devlet kurumlarını rahatsız ediyor, demokratik süreci zedeliyor.23 Temmuz’da nasıl bir tablo ortaya çıkacağı elbette önemli. Çıkacak tablo 11. Cumhurbaşkanı’nın belirlenmesinde hangi partinin en fazla söz sahibi olacağını ortaya koyacak. Yeni parlamentonun en az üç partili olacağı artık hemen hemen kesin gibi. Herhangi bir partinin cumhurbaşkanını uzlaşma ihtiyacı duymadan tek başına seçebilecek 367 ve üzeri bir milletvekili çoğunluk elde edebilmesi mümkün değil. Dahası tek başına hükümet için gerekli 275 sayısı bile kimse için çantada keklik değil. Belki de yeni parlamento sadece cumhurbaşkanlığı seçimi için değil, koalisyon için de uzlaşma aramak durumunda kalabilecek yeni dönemde.Nisan ayında bulunamayan uzlaşma zemini şimdi bulunabilecek mi? Tayyip Erdoğan’ın, Deniz Baykal’ın ve Devlet Bahçeli’nin ifadelerine bakılacak olursa bulunacak gibi gözüküyor. Her üç lider de yeni cumhurbaşkanının uzlaşmayla seçileceğini taahhüt etmiş durumdalar bugün.AKP ve Erdoğan, seçimlerden yine açık ara birinci parti çıkacağına inanıyor. 300 civarında milletvekili çıkaracaklarını umuyorlar ve muhalefete birden çok isim önereceklerini, bunlardan birisi üzerinde uzlaşma sağlanması halinde 11. Cumhurbaşkanı’nın kısa sürede seçileceğini söylüyorlar.Ve bu listede artık Abdullah Gül yok. Acaba Erdoğan sürpriz yapıp geçen dönemde Baykal’ın “olabilir” dediği Abdüllatif Şener’i parlamento dışından cumhurbaşkanı adayı olarak önerir mi?

Devamını Oku

Kasım’a kadar 5 ayrı seçim ihtimali...

6 Temmuz 2007

Anayasa Mahkemesi’nin cumhurbaşkanının iki turlu sistemle halk tarafından seçilmesine ilişkin anayasa değişikliğinin iptali için Cumhurbaşkanı Sezer ve CHP’nin yaptığı başvuruları reddetmesi bütün siyasi hesapları alt üst etti.Çünkü düne kadar iktidar kanadında da muhalefette de ağırlıklı beklenti Anayasa Mahkemesi’nin iptal başvurularını yerinde bularak anayasa değişikliğini iptal edeceği yönündeydi. Ve bütün partiler hesaplarını 22 Temmuz’dan sonra yeni cumhurbaşkanının uzlaşma ile seçileceği üzerine yapıyordu.Dün akşam saatlerinde açıklanan Anayasa Mahkemesi kararı tam anlamıyla bir şok etkisi yarattı siyasette.Şu anda artık her şey çok bilinmeyenli denklem haline gelmiş durumda. 11. Cumhurbaşkanı’nın nasıl seçileceği, seçilip seçilemeyeceği bir yana, 22 Temmuz seçimlerinin anlamı dahi tartışmalı hale gelmiş durumda.Şimdi ne olacak?Elbette mevcut süreçte bir değişiklik yok. 22 Temmuz’da seçim yapılacak. YSK seçimlerin kesin sonuçlarını 29 Temmuz günü ilan ederse 3 Ağustos’da Meclis en yaşlı üyenin başkanlığında ilk toplantısını yapacak ve milletvekilleri yemin edecek.Ardından TBMM Başkanı’nın seçimi için 5 günlük adaylık başvuru süresi başlayacak. 8 Ağustos’da Başkanlık seçimine geçilecek ve en geç 13 Ağustos’da sonuçlandırılacak. Başkanlık Divanı’nın da 2 günde oluşabileceği varsayılırsa 15 Ağustos’da Cumhurbaşkanlığı seçim süreci başlayacak. İlk 10 gün adaylık başvuruları ile geçecek. 25 Ağustos’ta 11. Cumhurbaşkanının seçimi için ilk tur yapılacak. Bu seçimin de en geç 13 Eylül’de sonuçlanması gerekiyor.Bu noktada iki olasılık var; 22 Temmuz seçimleriyle yeni oluşacak parlamentoda partilerarası uzlaşma sağlanabilir ve 11. Cumhurbaşkanı mevcut anayasa hükümlerine göre seçilebilir.Bu durumda yeni bir anayasa değişikliği yapılıp referandum yolu da kapatılabilir. Bu olmaz, şu anda referandum yolu kesinleşen cumhurbaşkanı seçimine ilişkin hükümler değiştirilmez ise 21 Ekim Pazar günü Türkiye yeniden sandık başına gidecek ve bu anayasa değişikliğini oylayacak. Referandumda “evet” çıkarsa da bir şey değişmeyecek. 11. Cumhurbaşkanı göreve başlamış olacağından yeni hüküm 7 yıl sonra yapılacak olan 12. Cumhurbaşkanlığı seçimi için geçerli olacak.Fakat ya ikinci olasılık gerçekleşirse? Yani 22 Temmuz sonuçları hoşuna gitmeyen en az 174 milletvekiline sahip bir parti ikinci bir seçimde kendini daha şanslı görür de uzlaşmaya yanaşmaz, cumhurbaşkanlığı seçim sürecini tıkarsa ne olacak?Anayasaya göre Cumhurbaşkanlığı seçimi bir ay içinde sonuçlandırılamazsa ikinci bir erken seçim kaçınılmaz olacak. 22 Temmuz seçimleriyle oluşacak olan yeni Meclis’in ömrü 13 Eylül’de bitecek.Bunu önleyecek tek formül şu:AKP’nin Meclis’i hemen olağanüstü toplantıya çağırıp Cumhurbaşkanı Sezer’in veto ettiği referandum yasasını değiştirmeden yeniden kabul etmek. Bu yapılabilirse Eylül ayının ilk haftasında anayasa referandumuna gidilecek. Ve cumhurbaşkanlığı seçim süreci kesilecek. 11. Cumhurbaşkanını iki turlu seçimle halk belirleyecek. Meclis de erken seçimden kurtulmuş olacak.Aksi halde seçim maratonu başlayacak.Ekim ayının üçüncü pazar günü anayasa referandumu. Muhtemelen iki-üç hafta sonra milletvekili genel seçimi. Sonra cumhurbaşkanı seçiminin ilk turu.Bir hafta sonra ikinci tur.Yani seçmene 22 Temmuz’dan itibaren bu yıl sonuna kadar beş kez daha sandık başına gitme ihtimali gözükmüş durumda. Tabii anayasa referendumu veya cumhurbaşkanlığı seçim turlarından biri genel seçimle birleştirilirse sayı dörde inecek.

Devamını Oku

Anlaşma polemiğine Dışişleri de katıldı...

5 Temmuz 2007

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın “ABD ile gizli anlaşma yaptılar. 1 Milyar dolar hibe karşılığında Kuzey Irak’a girmeme taahhüdü verdiler” açıklaması siyasetin en hararetli polemik konusu olmaya devam ediyor. Tartışmaya dün de kurum olarak Dışişleri Bakanlığı dahil oldu.Seçim öncesinde sınır ötesi askeri operasyon tartışmalarının sürdüğü bir ortamda çıkan bu 1 milyar dolar polemiği, şimdi Dışişleri’nin açıklamasıyla yeni bir boyut kazanmış durumda. ABD ile tartışmalı bir kredi anlaşması imzalanmış olduğu artık netleşmiş durumda. Ancak bu anlaşmada Kuzey Irak koşulu var mı yok mu?Baykal “var” diyor ve bu noktadan iktidarın zayıf karnına vurmayı sürdürüyor. Hükümet “Hayır yok. Yalan” diyor.Peki Dışişleri açıklaması ne diyor bu konuda? Son derece ilginç bir değerlendirme yapıyor Dışişleri Bürokrasisi: “Türkiye’nin Irak’a tek taraflı müdahalesi söz konusu olursa ABD tarafı ödemenin geri kalanını askıya alma hakkına sahipti. Nitekim, tek taraflı müdahale halinde anlaşmaya esas teşkil eden anlayışın ortadan kalkacağı anlaşmada kayıt altına alınmıştı. Bu ABD’yi bağlayan tek taraflı bir karardı...” Son derece diplomatik bir lisan. Demeye getiriyor ki Dışişleri bürokrasisi, “Türkiye tek taraflı olarak Kuzey Irak’a müdahale ederse anlaşmaya esas teşkil eden anlayış ortadan kalkar...” Yani anlaşma bozulur. Demek ki bu hüküm anlaşmayı bozacak kadar önemli ve temel bir koşul. Ama bu bizi, yani Türkiye’yi bağlamayacak ABD tarafını bağlayacakmış...Şu mantıkla bakarsanız doğru, “Biz şimdi itiraz etmeyelim, anlaşmayı imzalayıp parayı alalım. Sonra Irak’a müdahale etmek durumunda kalırsak ederiz. O takdirde kredi taksitlerinin geri kalan bölümünü de kullanmayız...” Böyle bir mantıkla, böyle bir niyetle uluslararası bir anlaşmaya imza, ciddi, güvenilir bir devlet anlayışı ile ne kadar bağdaşır, ayrı konu.Dışişleri’nin açıklamasında izaha muhtaç bir başka nokta daha var. Deniyor ki; “Söz konusu anlaşma, onay için TBMM’ye sevk edilmemiş ve yürürlüğe girmemiştir.” Evet bu nokta son derece önemli. Çünkü hükümetlerarası normal kredi anlaşmaları hiçbir zaman TBMM’nin onayına sunulmaz. Türkiye son dönemde değil ama özellikle 80’li yıllarda ABD başta olmak üzere pek çok OECD ülkesinden kredi almış, hükümetlerarası kredi anlaşması imzaladı. Ama bunların hiçbiri Meclis onayına gelmedi. Gelmesi de gerekmiyor. Çünkü kredi anlaşmaları Bakanlar Kurulu kararıyla yürürlüğe giriyor.Ama bu 8,5 milyar dolarlık kredi anlaşmasının içeriği farklıydı. Bu anlaşma normal bir kredi anlaşması değildi. Anlaşma siyasi koşullar içeriyordu. Gerçi Dışişleri, “Bu koşullar bizim için değil, ABD için bağlayıcı” diyor. Ama o zaman niye TBMM’nin onayına sunulacaktı bu anlaşma?Madem ki hiçbir sorun ve koşul yok, ABD 1 milyar dolar hibe veya karşılığı 8.5 milyar dolar kredi veriyor, hükümet bunu almaktan niye imtina etti?

Devamını Oku