CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, AKP’nin yeni anayasa hazırlıklarını çok sert ifadelerle eleştiriyor. Uygulanan yönteme karşı çıkıyor, getirilmek istenen bazı hükümlerin vahim sonuçlar doğurabileceğini söylüyor.Baykal’ın en önemli itirazı da eğitim ve dil konusuyla ilgili. Bu noktada AKP’yi “Türkiye’nin ulusal bütünlüğünün içine mayın kalıbı yerleştirmek”le suçluyor CHP lideri.Kamuoyuna yansıyan taslak metinler ve bölük pörçük bilgiler üzerine genel bir değerlendirme yapmak istemediğini söyleyen Baykal, “Sorumluluğunu üstlendikleri bir metni Meclis’e getirsinler genel değerlendirmemizi onun üstünde yaparız” diyor.Dün telefonla konuştuğumuz CHP Genel Başkanı Baykal’ın anayasa tartışması ile ilgili sorularımıza verdiği yanıtlar özetle şöyle:- AKP’nin bu konuda izlediği yöntem eleştiriliyor...Konunun ele alınışı, götürülüş tarzı çok vahimdir. Yani, ‘varolan anayasayı iptal ettik şimdi bir yenisini yapıyoruz’ anlayışı içindeler. Bu meseleyi AKP’nin bir iç işi olarak ele aldılar. Başbakan kendi seçtiği bir kişiye sipariş verdi. Sonra yine toplumun hiç bir kesiminin düşüncelerini alarak değil, kendi düşüncelerine göre bir akademik heyet oluşturdular. - “Özgürlükçü, sivil bir anayasa” diyor AKP sözcüleri?Bu bir ‘sivil anayasa’ çalışması falan değil, AKP’nin parti anayasası hazırlığıdır. Buna hiç kuşku yok, öyle olacak...- Neden? Bir siyasi parti de çok iyi bir anayasa hazırlayamaz mı?Anayasa dediğin, toplumdaki değişik dünya görüşlerinin ortak kesişme noktasını yakalamasıdır. İyi bir anayasa, toplumun her kesiminin katkısıyla ortaklaşa yapılır. AKP’nin uyguladığı yönteme baktığın zaman, bunlar tamamen kendi iç işleri olarak gördüler bu meseleyi ve hiçbir şeyi paylaşmadılar. Düşünün, AB büyükelçilerine anayasa konusunda yarın bilgi verecek hükümet. Ama daha Türkiye’de ana muhalefet partisine bilgi verilmiş değil. Yani biz Avrupalı büyükelçilerden mi öğreneceğiz ne olup bittiğini?Bugün iktidar olan yarın muhalefet olur. Yapılacak olan anayasa bir parti anayasası, iktidarın siyasi programı gibi düşünülemez, düşünülmemelidir. Şu ana kadarki tablo bu projenin bir AKP anayasası olduğunu ortaya koymuştur. Bu taslağın pek çok noktası konusunda da büyük bir tedirginlik var toplumda.- En çok hangi noktalarda tedirginlik var?Pek çok noktada var. Bunlarla ilgili kaygılarımızı açıkladık da ama bence yeterince üstünde durulmayan ve çok vahim sonuçlar doğurabilecek bir nokta; dil ve eğitimle ilgili düzenlemedir.Eğitim dili ile ilgili düzenleme yetkisi, yasaya yani Meclis’e bırakılıyor. Mevcut Anayasa’da eğitim dilinin Türkçe olması güvence altına alınıyordu. AKP’nin taslağına göre, etnik gruplar kendi dillerinde eğitim yapma olanağını elde edebilecekler. Bu durum Türkiye’yi kısa bir süre sonra çok ciddi bir dağılma sürecine götürür. Türkiye’yi Sevr düzenine doğru çeker bu. Düşünün Türkiye’de tarih, coğrafya ve sosyal bilimler dersini Türkçe olarak değil kendi ana dilinde alan kuşaklar yetişecek. Bunu kabul ettikleri anlaşılıyor. Böyle etnik dillerde eğitim görmüş iki kuşak yetiştir, ondan sonra Türkiye’de tek milletten bahsedemezsiniz. Bu, Türkiye’nin ulusal bütünlüğünün içine yerleştirilmiş bir mayın kalıbıdır.Baykal’ın söyledikleri özetle böyle. AKP şimdilik muhalefetin itirazlarına pek aldırmıyor. “Nasıl olsa halk oyuna sunulacak, yeni anayasayı halk onaylayacak” diye düşünüyor AKP kurmayları. Muhalefet partilerinin karşı çıktıkları taslağı Meclis AKP’nin oyları ile kabul eder ve halk oylamasında da yüzde 50’yi aşan bir sonuçla kabul görürse bütün eleştiriler, itirazlar havada kalır mı?Hayır. Unutmamak gerekiyor ki, 12 Eylül 1980 sonrasında darbecilerin yaptığı 1982 Anayasası da halk oylamasında yüzde 91,3’lük bir evet oyu almıştı. Tartışması hiç bitmedi ve hâlâ da devam ediyor...
Meclis’te dün programı tartışılan yeni hükümet bugün de güvenoyu alacak. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın yeni dönem için en önemli en iddialı hedefi kişi başına milli geliri 10 bin dolara çıkarmak. İmkansız değil ama kolay da değil. Halen 5 bin 300 dolar düzeyinde olan kişi başına geliri 10 bin dolara çıkarabilmenin Türkiye’den ve dünyadan kaynaklanan asgari koşulları var. Dış koşullar AKP’nin birinci iktidar döneminde çok olumlu gelişti, hükümete çok yardımcı oldu. Hükümetin ekonomide attığı doğru adımlar, iç siyaseti nisbeten gerilimsiz götürme gayretleri, küresel konjoktürün de olumlu katkısı ile başarıyı getirdi. Şimdi de getirebilir, dönem sonunda kişi başına gelir 10 dolar değil de 8 bin dolar olur. Bu da küçümsenmeyecek bir başarıdır.Ancak bunun için ilk önce dünyadaki bahar havasının, mali piyasalardaki coşkunun, para bolluğunun sürmesi gerekiyor. Ki bu alanda son haftalardaki dalgalanmalar, geleceğe dönük risk işareti sayılabilir...İkinci önemli nokta hem Türkiye’nin iç dinamikleri hem de Türkiye dışı faktörlerin rol oynadığı AB ilişkileri. Bu konuda aslında hükümetin, Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün kararlılıklarından hiç kuşku yok. Ancak aşılması en azından bugün için zor olan engeller yok değil. Örneğin Kıbrıs ve limanların Rumlara açılması gibi... AB’nin demokrasi ve temel özgürlükler konusundaki itirazları, hazırlıkları süren yeni anayasa ve önümüzdeki dönemde yapılacak yasal düzenlemeler ve bunların uygulamaya yansıtılması ile fazlasıyla giderilebilecek gibi gözüküyor. Fakat Kıbrıs’ta kalıcı çözüm sağlanamadan limanlar meselesinin aşılabilmesi oldukça zor.Geçen hafta Meclis’e sunulan program, hükümetin ekonomide kalıcı dönüşümleri, yapısal reformları süratle gerçekleştirme iradesini açıkça ortaya koyuyor. Mali disiplini korumak, kamu kesiminin borç yükünü düşürmek, özelleştirme programını kesintiye uğratmamak hükümetin öncelikli hedefleri arasında.Bu dönemde ayrıca, bir yandan mali disiplini korurken diğer yandan Türkiye’nin çehresini değiştirecek büyük altyapı yatırımlarına da imza atabilir hükümet. Örneğin, Ulaştırma Bakanlığı’nın portföyünde bulunan hızlı demiryolu projeleri, yeni otoyol projeleri gibi...Bunlar başarılabilir. Hükümet ekonomiyi rayında götürebilmek, geçen dönemde elde ettiği başarıları bu dönemde katlayabilmek için azami özeni gösterebilir. Ancak sonuca ulaşmak, yüksek hedefleri tutturabilmek için bu yeterli olmayabilir. Dış konjoktür, küresel piyasalardaki olumlu hava değişmese bile içerde bazı zorluklar çıkabilir.Özetle hükümetin kişi başına 10 bin dolar hedefinin önündeki en büyük engel, devlet kurumları arasındaki ilişkilerdeki sıkıntı, toplumdaki kutuplaşma eğilimleri ve bunun doğrucağı gerilim. Eğer kurumlararası ilişkiler sağlıklı bir raya oturtulamaz, iç siyasetteki gerilim dozu artarsa hükümetin ve Erdoğan’ın işi çok zorlaşır. Bunu aşmanın yöntemi de muhalefetle hemen her konuda ipleri germek değil, yumuşamayı sağlamaktan geçiyor.Aslında Erdoğan’ın kurmayları da, içerde gerilim dozunun yüksek, kurumlararası ilişkilerin sıkıntılı olduğu bir ortamda 10 bin dolarlık gelir hedefinin hayalden öte geçemeyeceğinin farkında...
“Daha ileri bir demokrasi, daha fazla özgürlük, daha yüksek refah düzeyi” sloganları ile özetlenen Hükümet programı üzerindeki tartışmalar dün Meclis Genel Kurulu’nda yapıldı. Genel kurul görüşmeleri son derece heyecansız, hatta isteksiz bir havada geçti. İktidar da muhalefet de sanki, “usul yerine gelsin, prosedür tamamlansın da bir an önce tatile çıkalım” der gibiydi. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, dün Meclis kürsüsünden ilk kez “muhalefet lideri” sıfatıyla konuştular. Kıdemli ana muhalefet lideri CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ise kürsüye çıkma gereği dahi duymadı. CHP’nin görüşlerini Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu açıkladı.MHP lideri Devlet Bahçeli’nin konuşmasının bitimine doğru Meclis kulisinde karşılaştığımız ANAP’lı eski bakanlardan Yılmaz Karakoyunlu’nun deyimiyle kürsüden “sıradan, sudan” konuşmalar yapılarak “sorumlu muhalefet örnekleri” sergilendi dün. Meclis kulislerinde de konuşulan, tartışılan ana konu, hükümet programı değildi, yeni Anayasa, AKP’lilerin deyimiyle “sivil Anayasa” idi. Bu konu kamuoyunun olduğu kadar iktidar milletvekillerinin de, muhalefetin de hükümet programından daha fazla ilgisini çekiyor.Meclis kulisinde konuştuğumuz AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Anayasa taslağını hazırlayan komisyonun başkanı Dengir Mir Mehmet Fırat, taslağın en geç önümüzdeki hafta başında kamuoyuna açıklanacağını söyledi.Anayasa hukukçularınca hazırlanan taslak üzerinde kendi heyetlerinin çalışmalarını tamamladığını belirten Fırat, bundan sonra izlenecek yöntemi de şöyle anlattı:“Biz Anayasa’nın geneli ve maddeler üzerindeki görüş ve önerilerimizi belirledik. Ama bütünlüğü bozmamak için taslak üzerinde herhangi bir değişiklik yapmadık. Şimdi bizim görüş ve önerilerimiz doğrultusunda akademik heyet taslağa son şeklini verecek. Bu da birkaç gün içinde tekrar bize gelecek. Sayın Başbakan’ın başkanlığında taslağı son defa gözden geçirip, nihai şeklini vereceğiz.” Bugüne kadar yapılan kapsamlı Anayasa değişiklikleri, hep bütün parti temsilcilerinin katıldığı Meclis Uzlaşma Komisyonu’nda olgunlaştırılıyordu. Şimdi bu yolun izlenmemiş olması, taslak çalışmalarının iktidar partisi genel merkezinde yürütülmesi doğal olarak muhalefetin tepkisine yol açıyor.Fırat ve AKP’liler, muhalefetin bu tepki ve yakınmalarına hiç aldırmıyorlar. “Bizim hazırladığımız taslağın taslağı” diyor Fırat ve ekliyor: “Gerekirse heyet halinde muhalefet partilerini ziyaret edip, taslağı elden de verebiliriz. Muhalefet de görüş ve önerilerini Meclis Anayasa Komisyonu’na getirir. Orada gerekli katkıyı yaparlar.” Yeni Anayasa taslağını “İnsan odaklı” diye niteleyen Fırat, temel anlayışın da kişi hak ve özgürlüklerininin genişletilmesi olduğunu söylüyor.Fırat’ın anlattığına göre, özgürlükler konusu muhalefet bakımından da önemli bir demokratlık testi olacak. “Bakalım, ‘bu kadar özgürlük fazla’ diyen olacak mı?” diye soruyor Fırat.“Ya ‘yetersiz’ diyen olursa?” sorusunu da, “Ona karşı hazırlığımız var” yanıtını veriyor gülerek.Evet, AKP’nin taslağı bir hafta sonra açıklanacak. Bu taslak yıl sonuna kadar siyasi partiler, sivil toplum örgütleri, basın ve üniversitelerce tartışılacak. Herkes önerisini dile getirecek. 2008 başından itibaren de konu Meclis gündeminin en önemli maddesi olacak.AKP’nin hedefi 2008 ilkbaharında yeni Anayasayı halk oyuna sunmak...
Başbakan Tayyip Erdoğan, hedefini ve yeni döneme damgasını vuracak iki temel kavramı önceki gün Çankaya Köşkü’nün kapısında açıkladı: Özgürlük ve refah...Aslında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün seçildiği gün Meclis kürsüsünden yaptığı teşekkür konuşmasında da bu hedeflere vurgu vardı.Bu çerçevede 60. Hükümet’in temel önceliğinin iki konuda yoğunlaşacağı anlaşılıyor. Birincisi, demokratikleşme, yeni anayasa çalışmaları. İkincisi, ekonomik reform sürecinin hızlandırılması, geçen dönemde gerçekleştirilemeyen yapısal reformların süratle hayata geçirilmesi.Aslında Erdoğan, demokratikleşme, daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük konusunda yeni hükümeti beklemedi. Hazırlanan yeni anayasa taslağına şu anda partinin hukukçu kurmaylarınca son şekli veriliyor. Bireylere karşı devleti koruyan bir felsefeyle hazırlanmış olan 1982 Anayasası’nın tam aksi felsefede yeni bir anayasa taslağı önümüzdeki günlerde tartışmaya açılacak.Yeni anayasaya paralel olarak AKP çevrelerinde tartışılan demokratikleşme ve refah artışı için yapılacaklar şöyle sıralanıyor:Düşünce ve ifade özgürlüğü genişletilecek. Başta çok tartışılan TCK’nın 301. maddesi olmak üzere ifade özgürlüğünü kısıtlayan yasa maddeleri ayıklanacak. YÖK’ün yapısı değiştirilecek. Üniversiteler daha demokratik bir yapıya kavuşturulacak, bilimsel araştırma özgürlüğünün önündeki engeller kaldırılacak.Üniversitede türban sorununun çözümü de anayasa değişikliği çerçevesinde ele alınacak. Kamusal alandaki türban yasağı sadece hizmet veren kamu personeli için geçerli olacak. Üniversite öğrencileri hizmet alan kapsamında değerlendirilerek sorun çözülecek.Katılımcı demokrasiyi geliştirmek bakımından yerel yönetim reformu yapılacak. Ortaöğretimde zorunlu din dersi uygulamasına son verilecek. Ekonomik reforlar ve refah artışıEkonomiyle ilgili yapısal reform süreci hızlandırılacak. Öncelik sosyal güvenlik reformunda olacak. Emeklilik yaşları ve aylık bağlama oranları değiştirilecek. İstihdam üzerinde caydırıcı etkisi olan yüksek prim ve benzeri kesinti oranları kademeli olarak düşürülecek.Vergi reformuna devam edilecek. Mali sektörde aracılık maliyetlerinin düşürülmesi için muamele vergisi oranları aşağı çekilecek.Teşvik sistemi gözden geçirilecek. Sanayinin rekabet gücünün artırılması için mikro düzenlemelere ağırlık verilecek.Erdoğan’ın ikinci iktidar dönemi sonunda kişi başına milli geliri 10 bin dolara yükseltmek gibi iddialı bir hedefi var. Birinci dönemde 2.300 dolardan 5.300 dolara çıktı. Şimdi 10 bin dolara niye çıkmasın? Ama bunun için ekonomide çok daha büyük bir kararlılık ve çok daha hızlı bir yapısal dönüşüm süreci gerekiyor. Doğrudan yabancı yatırımların hız kesmemesi, Türkiye’deki yatırım ortamının sağlıklı ve güvenilir hale getirilmesi gerekiyor. Ki her yıl borç yaratmayan 20-25 milyar dolarlık doğrudan sermaye çekebilsin Türkiye. Erdoğan’ın özgürlükler ve refah artışı konusunda bu son derece iddialı hedefleri var, ama ulaşılması imkansız değil. Türkiye çok özel bir döneme girmiş durumda. 1950-60 döneminden sonra ilk kez sistem tümüyle tek partinin kontrolünde. Meclis, hükümet ve Çankaya artık aynı zihniyetin, aynı takımın kontrolünde. Bürokrat atamalarının önündeki Çankaya engeli de kalkmış durumda ve dolayısıyla hükümet bürokrasiyi, YÖK’ü ve yüksek yargıyı da kendi anlayışına göre zaman içinde yeniden şekillendirebilecek.Erdoğan ve hükümetin bugüne kadar aksayan işlerle ilgili bir bahanesi vardı. “Çankaya engel oluyor” diyorlardı. “Bürokraside istediğimiz takımı kurma şansı verilmiyor” yakınmaları vardı.Bu gerekçeler artık olmayacak.Bu durum bugün yeni hükümetinin programını okuyacak olan Başbakan Erdoğan için çok önemli bir şans. İyi değerlendirilemez ise aynı zamanda büyük şanssızlık...Hükümet ve Çankaya uyumu hiç kuşku yok ki hem gündelik hükümet icraatlarının hızını ve temposunu artıracak hem de dış politikanın daha kararlı ve dinamik yürütülebilmesine olanak verecek.Evet, Başbakan Erdoğan’ın dile getirdiği “özgürlük ve refah” dönemi, bugün okunacak olan hükümet programı ve daha sonra ilan edilmesi beklenen hükümetin acil eylem planında somutlaşacak.
Abdullah Gül’ün iddiası kendisine oy veren vermeyen, protesto eden etmeyen, benimseyen benimsemeyen bütün Türkiye’nin cumhurbaşkanı olacağı yönünde idi. Bu iddia ile yola çıktı ve görevi dün Ahmet Necdet Sezer’den devraldı.11. Cumhurbaşkanı Gül için ilk gün sıkıntılıydı. Askerlerin ve yüksek yargının bir bölümünün yemin törenini protesto etmesi, CHP’nin boykotu elbette canını sıkmıştı.Ama sonuçta Gül de partisi de hedefe ulaştı. Görevi devraldıktan hemen sonra Çankaya Köşkü’nde küçük bir kutlama resepsiyonu verdi. Normal, çok hoş bir davranış. Ama bu resepsiyonun veriliş biçimi ve davetlileri dikkatlice bakıldığında hiç de hoş olmayan, Gül’ün başlangıçtaki iddiasıyla da ters düşen bir durum sözkonusu.Mini kutlama resepsiyonu, belli ki türban hassasiyeti dikkate alınarak eşsiz düzenlenmiş.Davetliler ve katılımcılar da ilginç.Başbakan Erdoğan ve Bakanlar Kurulu üyeleri...Meclis Başkanı Köksal Toptan ve Başkanlık Divanı’nın AKP’li üyeleri...AKP’li Kayseri Milletvekilleri...Odalar Birliği Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu ve Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün...Ankara Valisi Kemal Önal ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek...Basının görüntü almasına izin verildi ama resepsiyona kabul edilmedi.Fakat kutlama resepsiyonunda Gül’ün özel hukuku olan üç gazeteci de davetliler arasındaydı. Yeni Şafak Gazetesi’nden Fehmi Koru ve Ali Bayramoğlu ile Sabah yazarı Nazlı Ilıcak...İşte Gül’ün ilk gün kucaklaştığı Türkiye’nin temsilcileri bu kadar...Sadece dün hukuksal bağını kopardığı partisinin siyasetçileri vardı ilk gün Köşk’te. Ne CHP’den Gül’ün hemşehrisi Kayseri Milletvekili Mehmet Şevki Kulkuloğlu, davet edildi, ne de başka bir temsilci. Hadi CHP boykot ediyor o nedenle davet edilmediler. Acaba MHP’den, DSP’den, DTP’den niye hiç temsilci davet edilmedi? Davet edilselerdi o Köşk’teki ilk günün fotoğraf karesine muhalefet temsilcileri de girmiş olsaydı görüntü daha şık olmaz mıydı? MHP’den Gül’ün hemşehrisi ve cumhurbaşkanlığı seçimindeki sembolik rakibi Kayseri Milletvekili Sabahattin Çakmakoğlu, Meclis’in CHP’li Başkanvekili Güldal Mumcu, MHP’li Başkanvekili Meral Akşener, ihmal edilmeli miydi?“Planlı değildi. Aceleye geldi. Onun için davetli listesi dar tutuldu, sadece hükümet ve Ankara’daki sivil toplum örgütleri telefonla davet edilebildi” denebilir.İyi de Odalar Birliği Başkanı ve Ankara Ticaret Odası Başkanı telefonla aranıp davet edilirken, Barolar Birliği Başkanı, Türk-İş Başkanı, Ziraat Odaları Birliği Başkanı niye kimsenin aklına gelmedi?Yine denebilir ki; “Bu resmi bir davet, planlı bir resepsiyon değildi. Onun için yakın çevre çağrıldı. Ayrıca davetliler listesini de Cumhurbaşkanı o telaş ve heyecan içerisinde kendisi hazırlamadı, Danışmanları hazırladı...” İyi de özellikle ilk dönemde Cumhurbaşkanı Gül’ün attığı her adımın mercek altında tutulacağını, her adımından bir anlam çıkarılmaya çalışılacağını danışmanlar bilmiyor mu? O gün seçileceği ve Köşk’e çıkacağı günler öncesinden bilindiği halde, niye önceden planlanmadı?Niye bu mini resepsiyon sadece Cumhurbaşkanlığı sürecinde Gül’e destek olanların bulunduğu bir zafer kutlaması görüntüsüne büründürüldü?
Türk demokrasisi de Abdullah Gül de çok zorlu bir süreçten geçti. CHP’nin kararlı boykotuna rağmen dün itibariyle Abdullah Gül, dört ay önce başladığı Çankaya yolculuğunda mutlu sona ulaştı. Partisinin oyları ile Türkiye Cumhuriyeti’nin 11. Cumhurbaşkanı seçildi ve görevi Sezer’den devraldı.Sonuç AKP’yi, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü ve Başbakan Erdoğan’ı kuşkusuz çok mutlu etti.Başbakan Erdoğan seçimin tamamlanmasının hemen ardından yaptığı ilk açıklamada mutluluğunu şu sözlerle dile getiriyordu Meclis kulisinde:“Bundan sonra sayın Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül ile açılışlara ve toplantılara birlikte gideceğiz. Bu, çok olumlu bir tablo oluşturacak...” Erdoğan’ın ve AKP’nin 10. Cumhurbaşkanı Sezer’den yana şikayeti çok. Sezer’i hükümet icraatlarının önünde engel görüyorlardı. Bürokrat atamalarında zorluk çıkarması, kararnameleri geri çevirmesi, kanunları veto etmesi hep eleştiri konusu olmuştu eski Cumhurbaşkanı’nın. Anamuhalefet partisi gibi hareket etmekle suçlanmış, başbakan ile cumhurbaşkanı ilişkileri hep çok zayıf düzeyde tutulmuş hatta zaman zaman devletin en tepesindeki bu iki isim haftalarca görüşmemiş, zorunlu karşılaşmaları da son derece soğuk ve küs izlenimi verecek biçimde olmuştu.O nedenle şimdi Gül’ün cumhurbaşkanı olmasından çok mutlu Başbakan. “Zirvede uyum geri gelecek” diyor.Evet hükümetle cumhurbaşkanlığı arasında tam bir uyum ve işbirliği dönemi açılacağına kuşku yok.Ancak iş bununla bitmiyor. Devlet aygıtı hükümetten ibaret değil ki. Ya diğer devlet kurumları ile hükümet ve cumhurbaşkanlığı arasındaki uyum nasıl olacak?Dün izlenen ilk görüntüler bu açıdan umut verici değil aksine kaygıları güçlendirici nitelikteydi.Bugüne kadar seçilen cumhurbaşkanlarının yemin töreninde Meclis şeref locasında yerlerini alan devlet erkanının koltuklarının çoğu boş kaldı dün.Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt ve Kuvvet Komutanları yeni cumhurbaşkanının, anayasa gereği barış zamanında Yüce Meclis adına TSK’nın başkomutanlık görevini üstlenecek olan Cumhurbaşkanı’nın yemin törenine katılmadılar.Aynı şekilde Anayasa Mahkemesi’ne ayrılan koltukların büyük bölümü boş kaldı. YÖK Başkanı Erdoğan Teziç’in, Danıştay Başkanı Sumru Çörtoğlu’nun koltukları da boştu...Bu tablo basit bir burukluk tablosunun çok ötesinde anlamlar ifade ediyor. Bu tablo şu veya bu yoğunlukta bir gerilimin işareti.Gül’ün cumhurbaşkanı olmasını sadece anamuhalefet partisi CHP değil, devletin bazı kurumları da içine sindirebilmiş değil.Özellikle de komutanların yemin törenine gelmeyişleri Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın 12 Nisan konuşması ve 27 Nisan bildirisiyle birlikte değerlendirildiğinde kritik önem taşıyor. Bu protestonun gerisinde laiklik kaygıları yatıyor. Gerçi Gül adaylığını açıkladığı günden itibaren Anayasa’ya cumhuriyetin temel değerlerine, laiklik ilkesine bağılı kalacağını, tarafsız olacağını defalarca üstüne basa basa ilan etti. Ama belli ki bazı devlet kurumları, “özde laiklik” konusunda henüz tam olarak ikna olmuş değil.Evet bugün itibariyle devletin zirvesinde tam uyum, tam mutluluk yok. Bunun nasıl ve ne zaman sağlanabileceği de Cumhurbaşkanı Gül’ün bundan sonra atacağı adımlar, izleyeceği tutum ve politikalara bağlı...Gül için de demokrasi için de kritik bir sınav süreci asıl şimdi başladı...
Abdullah Gül yaklaşık dört aylık zorlu bir maratonun ardından bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin 11 Cumhurbaşkanı olarak Çankaya’ya çıkacak. Türkiye’de yeni bir dönem açılacak. Abdullah Gül’ün Çankaya yolculuğunun başladığı 24 Nisan’dan bu yana geçen dönem kolay yaşanmadı. İktidar muhalefet ilişkileri çok gerildi, Türk demokrasisi yeni bir muhtıra ile tanıştı. Hükümet asker ilişkileri kritik bir noktaya geldi. Toplumda ciddi bir kutuplaşma eğilimi belirdi. Bütün bu sıkıntıların aşıldığını söyleyebilmek için henüz erken.Ancak 22 Temmuz seçimleri ve AKP’nin aldığı yüzde 47’ye varan oy, en azından cumhurbaşkanlığı seçimindeki tıkanıklığı aştı. Gül üçte iki oy çoğunluğunu ilk iki turda bulamadığı için seçilemedi ama bugünkü üçüncü tur oylamada gerekli olan 276 oyu çok rahat aşarak seçilecek.Ve Türkiye’nin önünde yeni bir dönem açılacak. Yeni dönemin sıkıntılı başlayacağı da çok açık. Ancak bu durum, ülkenin temel sorunlarının, gerilim ve kriz konularının aşılması bakımından önemli bir fırsat penceresi de açabilir. Bu noktada Gül ve Erdoğan ikilisinin süreci iyi yönetmeleri ve becerileri büyük önem taşıyor.Örneğin türban konusu... Türkiye’nin çeyrek asırdan beri çözüme kavuşturamadığı, çözmeye çalışıldıkça içinden çıkılmaz hal alan ve Anayasa Mahkemesi kararıyla da “siyasal İslam’ın simgesi” diye nitelenen türban sorunu, üniversite ve kamu kurumlarından sonra şimdi de Çankaya’ya taşınacak. Sırf bu nedenle Genelkurmay’ın 30 Ağustos resepsiyonu günler öncesinden kamuoyunun en heyecanlı tartışma konularından biri haline geldi; “acaba 11. Cumhurbaşkanı Gül’ün davetiyesi eşli mi, eşsiz mi olacak, Gül resepsiyona eşiyle mi, yalnız mı katılacak?” diye.Diğer yandan Cumhurbaşkanlarının geleneksel 29 Ekim resepsiyonu... Yeni Cumhurbaşkanı türban sıkıntısı nedeniyle resepsiyonu eşsiz mi verecek? Eşli davetiye giderse acaba gerçekten askerler Ankara kulislerine yansıdığı gibi bu önemli daveti protesto edip Köşk’e çıkmayacaklar mı? Ya daha sonra yabancı devlet başkanlarının onuruna verilecek olan yemekler..? Genelkurmay Başkanı bütün bu davetleri protesto mu edecek? Cumhurbaşkanı eşiyle birlikte orduevlerine giremeyecek mi?Şimdilik nasıl çözüleceğini hiç kimse bilmiyor ama Türkiye bu sorunu kısa zamanda sakin, sağduyulu ve gerçekçi bir çözüme kavuşturacak. Kavuşturmak zorunda... Ve bugün görevi Sezer’den devralacak olan Abdullah Gül’ün kafasında da bu sorunu çözüme kavuşturmaya dönük bir formül olduğu yakın çevresince ifade ediliyor. Özetle Abdullah Gül’ün işi başlangıçta belki kolay olmayacak. Kurumların ve toplumun laiklik konusunda duyarlı kesimlerince attığı her imza, attığı her adım mercek altında tutulacak. Hem bazı toplum kesimlerinin hem de ana muhalefet partisi CHP’nin sert protestosu bir süre devam edecek.Gül dönemi Türkiye için ilginç bir başlangıç olacak. 1950 döneminden sonra ilk kez sistemin bütün anahtarlarının aynı partide olduğu bir süreç yaşayacak Türkiye. Cılız bir muhalefet, çok güçlü bir iktidar ve en alt kademe bürokrasiden, zirveye, Çankaya’ya kadar bütün siyasi makamların AKP’lilerin elinde olduğu bir dönem. Bu durum doğal olarak pek çok hassasiyeti körükleyecek. O nedenle Gül döneminde ortam başlangıçta güllük gülistanlık olmayacak. Kuşkuların, gerilim beklentilerinin giderilmesi zaman alacak. Toplumun bazı kesimlerinde ve bazı kurumlarda varolan kaygı ve hassasiyetleri giderebilmek için Gül’ün çok özenli olması ve çok çaba harcaması gerekecek.
Abdullah Gül bugün değil ama 28 Ağustos Salı günü Türkiye Cumhuriyeti’nin 11. Cumhurbaşkanı olarak Çankaya Köşkü’nü Sezer’den devralacak. Bu durum toplumun önemli bir bölümünü, bazı devlet kurumlarını ve CHP başta olmak üzere bazı muhalefet partilerini mutsuz ediyor kuşkusuz. Fakat AKP’de dışa vurmamak için özen gösterdikleri müthiş bir bayram sevinci var. Bu partinin sıradan seçmeninden en üst yöneticisine kadar herkes gelişmelerden genel olarak memnun. Çoğu AKP’li artık Cumhurbaşkanlığı makamının da kendi partilerinden bir isme, partinin ikinci adamı konumundaki Abdullah Gül’e geçmesiyle yeni dönemde tam ve mutlak iktidar olacaklarına inanıyor. Kendileri açısından da ülke açısından da yeni dönemde her şeyin çok daha iyi ve güzel olacağını öngörüyorlar.Ama öte yandan sayıları çok fazla olmasa da bu başarının, bu sevindirici durumun iktidara ve partiye negatif etkileri olabileceğini düşünenler de var. Hem de böyle düşünenler sıradan partili, sıradan milletvekili değil. Partinin karar mekanizmalarında bulunan etkili isimler.Daha Abdullah Gül’ün adaylığı resmen ilan edilmeden, partiiçi istişare mekanizmalarının işletildiği süreçte bazı etkili isimlerin Başbakan Erdoğan’a ilettikleri kaygılar şu şekilde özetlenebilir: “Kurumlarla ve toplumun küçük de olsa bir bölümüyle ciddi gerilimler çıkabilir. Bunları gözardı edemeyiz. İstesek de istemesek de eşinin başörtüsü sürekli gündeme getirilecek. Makamı yıpranacak, kendisi ve ailesi üzülecek, rahatsız olacak.Devlet kurumları arasındaki sıkıntı ve tartışmalar hükümete de zarar verir, hükümetin de performansı olumsuz etkilenebilir.” Bu ve benzeri kaygı ve değerlendirmeler Bakanlar Kurulu’nda da, AKP MYK’sında da dile getirildi. Hatta MYK’da cumhurbaşkanı adaylığının görüşüldüğü toplantıda aralarında Mir Dengir Fırat, Edibe Sözen, Hayati Yazıcı, Nihat Ergün gibi isimler açıkca Gül değil başka bir isim üzerinde muhalefetle uzlaşma arayalım önerisinde bulundular. Sonuçta irade ve takdir Gül’ün adaylığı yönünde olunca bu öneri ve değerlendirmeler de anlamını kaybetti. Nihai karar verildi ve AKP tüm kademeleriyle bütünlük içinde bu kararın arkasında.Ancak kafalardaki soru işaretleri, kaygılar tümüyle kaybolmuş değil. Açıkça ifade etmeseler de, bazı AKP’lilerin, Gül’ün çok iyi bir cumhurbaşkanı olacağından, görevini başarıyla yapacağından hiç kuşku duymadıkları halde bu durumun hükümetin ve AKP’nin lehine mi aleyhine mi olacağı konusunda ciddi kuşkuları var.Türban sorunundan atamalara kadar Gül’ün alacağı her pozisyonun tartışma konusu edileceğini görüyor bazı AKP’liler. İrtica tartışmalarının, laiklik kaygılarının sürekli gündemde ve sıcak tutulacağı, hükümetin ve cumhurbaşkanının attığı her imzaya, aldığı her karara kuşkuyla bakılacağı bir dönem yaşanabileceğini biliyorlar. Böyle bir atmosferin hükümetin ve cumhurbaşkanının kararlılığını olumsuz etkileyebileceğini de...Abdullah Gül ise kendisinden son derece emin. İlk başlarda ufak tefek bazı kuşkular, bazı gerilimler olsa da bunları aşabileceğine, devlet kurumları arasında uyum ve işbirliğini sağlayabileceğine, kendini kısa zamanda tüm topluma kabul ettirebileceğine inanıyor.İlginç bir dönem geçirecek Türkiye...