Ankara’nın gündemi terörle mücadele ve Kuzey Irak’a yönelik sınır ötesi askeri harekata kilitlenmiş durumda. O nedenle de türban tartışmaları, Cumhurbaşkanı’nın Köşk’te verdiği türbanlı resepsiyon, imam hatiplere üniversite yolunun açılması girişimleri şimdilik gündemin tali bölümüne itiliyor. Bugün iktidarın da muhalefetin de askerin de dikkati sınır ötesi operasyona odaklı. Devletin zirvesinde öteden beri gerilim yaratan, güvensizlik yaratan türban ve laiklik hassasiyeti gibi kritik konuların şimdilik üstü örtülüyor. İç meseleler üstü örtülüp buzdolabına kaldırıldığı için şu anda “Köşk - Başbakanlık- Genelkurmay ekseninde de tam bir birlik, kararlılık ve mutabakat havası hakim.Kuzey Irak’taki PKK varlığının tasfiyesi, örgüte sağlanan dış desteğin kesilmesi konusunda belirlenen strateji adım adım uygulanıyor. Barzani’yi işbirliğine zorlamak için uygulanacak ekonomik yaptırımlarla ilgili son değerlendirmeler dün Bakanlar Kurulu’nda ayrıntılı biçimde yeniden ele alındı. İlk aşamada Barzani yönetiminin Habur’dan geçiş yapan TIR ve kamyonlardan elde ettiği vergi gelirinin düşürülmesi için bu trafik kademeli biçimde Suriye üzerine kaydırılırken, Barzani ve Talabani ailelerinin kontrolünde olduğu saptanan şirketlerin ticari faaliyetlerine kısıtlamalar getirilmesi öngörülüyor. Ayrıca Kuzey Irak’a yönelik daha kapsamlı bir kara ve hava ambargosu da gündemde tutuluyor.Ekonomik yaptırımlardan sonuç alma ihtimali yüksek değil. Bu biliniyor ama yine de denenecek. Türkiye kapsamlı bir askeri harekat öncesi bütün kapıları denemeye, bütün yolları tüketmeye kararlı.Ve zaten bu önlemleri devreye sokarken asıl etkili tedbir olan askeri harekatla ilgili hazırlıklar da tüm hızıyla devam ediyor. Önceki gün Çankaya Köşkü’nde Cumhurbaşkanı Gül’ün verdiği resepsiyonda karşılaştığımız bir bakanın söyledikleri gelinen nokta konusunda son derece çarpıcı:” Artık geri sayım başladı. Aslında tezkere Meclis’ten geçtiği gün başladı. O gün ’üç’dedi Türkiye... Bu akşam veya yarın sabah saatlerinde Ankara’ya gelecek olan ABD Dışişleri Bakanı Condolezza Rice ile yapılacak görüşmeler son derece kritik. Dışişleri Bakanı Ali Babacan ile görüşecek olan Rice muhtemelen Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından da ayrı ayrı kabul edilecek. Rice’ın Beyaz Saray’dan önemli mesajlar getireceği tahmin ediliyor. Bu mesajlar Ankara’yı ne ölçüde tatmin edecek şimdilik kestirmek zor. Ancak bu noktadan sonra hükümetin de askerin de artık beklediği “söz” değil, eylem...Muhtemelen yarınki Rice görüşmelerinin ardından geri sayımda “iki” diyecek Ankara.Ve Başbakan Erdoğan’ın 5 Kasım günü Washington’da ABD Başkanı Bush ile yapacağı kritik görüşme beklenecek. Altyapısını Rice’in yarın Ankara’ya ileteceği önerilerin oluşturacağı bu kritik görüşmede Erdoğan istediğini alabilir ve ABD Kuzey Irak’taki PKK varlığını bitirmek için harekete geçer somut adımlar atmaya başlarsa, Barzani’yi hizaya sokar ve bu arada terör örgütü elebaşılarından bazılarını yakalayıp Türkiye’ye teslim ederse ne ala. O zaman askeri harekat şimdilik kaydıyla ertelenebilir. Ama aksi olur, somut sonuç çıkmaz ise işte o zaman 5 Kasım günü itibariyle geri sayım “bir”e gelecek. Askeri açıdan en uygun koşulların oluştuğu bir anda “0” deyip TSK Kuzey Irak’a yönelik askeri harekatı başlatacak.
Son 25 yıldan beri üniversitelerde, beş yıldan beri de devletin zirvesinde önemli bir gerilim konusu haline gelen türban sorununda dün itibariyle kritik eşik aşıldı.Aylardan beri herkesin merak konusu olan “Çankaya’da türbanlı first leydi ne yapacak, ortalıkta gözükmeyecek mi, davet ve resepsiyonlara katılmayacak mı, katılırsa ne olacak?” sorusu, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün dün akşam verdiği 2. 29 Ekim resepsiyonunda yanıtını buldu. 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in titizlikle uyguladığı şu kural düne kadar geçerliydi: “Çankaya Köşkü ve Çankaya Köşkü’nde verilen resepsiyonlar kamusal alandır. Anayasa ve Anayasa Mahkemesi kararları gereği kamusal alanda türban yasaktır. O halde Çankaya’da da yasaktır ve türbanla Çankaya Köşkü’ne girilemez. Eşi türbanlı olanlar resepsiyonlara davet edilmez veya eşsiz davet edilirler...” AKP’nin iktidara geldiği 2002 sonlarından buyana sözkonusu kural çok tartışıldı. Sezer’in uygulamaları eleştirildi. Dönemin Meclis Başkanı Bülent Arınç bu kuralın aksini Meclis’te denemeye kalkıştı. Türbanlı eşiyle birlikte 23 Nisan resepsiyonu vermek üzere davetiye dağıttığında ülkede kıyametler koptu. Bu olay en önemli rejim ve laiklik meselesi haline getirildi 2003 yılında. Sonunda geri adım attı Arınç ve davetiyeleri değiştirerek eşsiz resepsiyona döndü.Ancak 22 Temmuz seçimleri ve AKP’nin aldığı yüzde 47’ye yakın oy ve 340 milletvekiliyle oluşturduğu ezici parlamento çoğunluğu bütün bu olup bitenleri çok gerilerde bıraktı. Önce “olamaz” denilen, olmaması için Genelkurmay’ın internet marifetiyle muhtıra gibi bildiri yayınladığı Abdullah Gül Cumhurbaşkanı seçildi, Başkomutan oldu.Dün de türban kriteri değişti. 10. Cumhurbaşkanı’nın titizlikle uyguladığı kural tarih oldu.Cumhurbaşkanı Gül türbanlı eşiyle birlikte Köşk’te ilk resepsiyonunu verdi. Eğer Köşk ve Köşk resepsiyonları kamusal alan kapsamında ise türban dün o alanın merkezindeydi.Evet dün itibariyle türban sorunu konusunda çok kritik bir eşik aşıldı. Ülkede kıyamet de kopmadı, bir gerilim ve tatsızlık yaşanmadı. Yaşanmadı çünkü Cumhurbaşkanı Gül bu konuda çok ustaca sayılacak bir taktik izledi. Devlet erkanına bir gün önce öğle saatlerinde eşsiz resepsiyon verdiği için, bu konuda hassasiyet gösteren askeri kanadı önceden devreden çıkardığı için geriye tepki gösterecek veya tepkisi ciddiye alınacak kimse kalmadı.Böylelikle devlet protokolü rahatladı ama ya üniversitelerdeki sorun nasıl çözülecek?Bugünden yarına zor gözüküyor. Çünkü YÖK bu konuda kararlı tutumunu sürdürüyor ve en önemli dayanağı Anayasa Mahkemesi’nin 1989 yılında aldığı anayasa hükmündeki bağlayıcı kararı. Bu karar değişmeden veya Anayasa değişmeden üniversitede türban serbestisi zor. Ancak AKP bu sorunu aşmaya da kararlı gözüküyor. Önümüzdeki aylarda gerçekleştirilecek bir anayasa değişikliği veya kamusal alan tarifi ile bu sorunu da aşabilir AKP. Aslında devletin zirvesinde serbestleşen ve yaygınlaşan türbanın üniversitede yasağının sürmesinin ne kadar anlamlı olduğu da tartışılır...Bütün mesele irtica ve laiklik tanımlarında uzlaşabilmekte, “türban siyasal İslamın simgesi mi değil mi” sorusuna ortak bir yanıt bulabilmekte...
Resepsiyon geleneğini, cumhuriyet balosu geleneğini Mustafa Kemal Atatürk başlatmıştı. İlk yılından itibaren cumhuriyet görkemli törenlerle, balolarla kutlanmaya başlamıştı.Türkiye’yi çağdaş Batı uygarlığına entegre etmek, devrimleri kökleştirip yaygınlaştırmak kolay olmadı. Resepsiyon ve balo geleneğini yerleştirmek de öyle. İlk yıllarda Atatürk’ün Orman Çiftliği’nde ve Çankaya’da verdiği resepsiyonlar da Başkent’in erkek yönetici ve mebuslarının buluşmasından öte gidemedi. Ama Atatürk kararlılıkla “medeni toplumlarda olduğu gibi kadın erkek birlikteliğini sağlamaya” çalıştı.Toplumun kılık kıyafetinden, yaşam tarzına kadar çağdaşlaşma yönünde kararlılıkla ilerledi Atatürk. Bu girişimleri, Şevket Süreyya Aydemir, önemli eseri “Tek Adam”ın üçüncü cildinde ayrıntılarıyla anlatıyor.“Kadının toplum hayatına açıldığı gelişmeler kolay olmadı” diyor Aydemir ve ilginç bir balo örneği aktarıyor: “Balo Orman Çiftliği’ndeki istasyon binasında verilecekti. Gazi, davetlilerini trenle götürür. Misafirlerini, trende kompartmanları dolaşarak selamlar.Ama galiba hepsi hepsi üç kadın vardır: Yakup Kadri’nin, Falih Rıfkı’nın ve Ruşen Eşref’in hanımları... Gazi onların kompartmanına gelince, Leman Yakup Kadri hemen atılır:- Paşam, bu inkılabın kurbanları yalnız biz miyiz? Hani yaver beylerin, mebus beylerin, vekil beylerin hanımları?” O gün yoklardı ama sonraki 29 Ekim’lerde Ankara’da Gazi’nin, il ve ilçelerde mülki erkanın verdiği cumhuriyet resepsiyonlarına katılım hep kadınlı erkekli oldu...Atatürk’ün çağdaş sosyal yaşam, kılık kıyafet ve kadın erkek eşitliği konusundaki çetin mücadelesini, girişimlerini anlatırken yaptığı çeşitli konuşmalardan ilginç örnekler de veriyor Şevket Süreyya Aydemir:“Efendiler! Milletimizin hedefi, milletimizin mefkuresi, bütün cihanda tam manasıyla medeni bir toplum olmaktır...Medeniyet yolunda muvaffakıyet, yenileşmeye bağlıdır. İçtimai hayatta, iktisadi hayatta, ilmi ve fen sahasında tek tekamül ve terakki yolu budur...Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, fikriyle, aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu göstermek zorundadır. Medeniyim diyen Türkiye halkı, dış görünüşüyle de baştan aşağı medeni insanlar olduğunu göstermek zorundadır...” Evet Atatürk 80 yıl önce, o zor şartlar altında bunları başarıyor. Türkiye’ye çağdaş uygarlık yolunun önünü açıyor.Ve Atatürk’ün başlattığı, balo resepsiyon geleneği 84 yıldan beri devam ediyor. 84 yıldan beri cumhurbaşkanları Çankaya Köşkü’nde cumhuriyet resepsiyonları veriyor.11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de bu geleneği devam ettirdi ama değiştirerek. Devlet erkanına dün öğle saatlerinde “eşsiz”, sadece kendileri devlet erkanına dahil oldukları için katılanlar dışında kadınsız bir resepsiyon, diğer erkana ise bugün akşam eşli resepsiyon düzenledi. Gül’ün dün yaptığı, Atatürk’ün 85 yıl önce söyledikleri ile taban tabana zıt. Tıpkı 84 yıl önce Atatürk’ün Orman Çiftliği’nde verdiği davette olduğu gibi Gül’ün dünkü davetinde de ne kendi eşi Hayrünnisa Hanımefendi vardı ne de “yaver beylerin, kumandanların, mebus ve vekil beylerin” eşleri... Neden? Atatürk’e karşı olduğu, Atatürk ilke ve inkılaplarını içine sindiremediği için mi? Değil...Türkiye’nin yıllardan beri çözemediği bir sorun yüzünden. Geleneksel başörtüsünün “siyasal İslam’ın simgesi”ne dönüştürülmesi yüzünden.Dünkü resepsiyon “eşli” verilseydi askerler protesto edip Çankaya Köşkü’ne çıkmayacaklardı.Bu tatsızlığın önüne geçebilmek için Gül’ün bulduğu formül bu. Devlet Erkanı’nın karşısına Hayrünnisa Hanım’ı çıkarmıyor ve eşsiz davet veriyor. Bugün iş ve sanat dünyasına vereceği davet ise eşli olacak. Türban da cumhuriyet resepsiyonunda yerini alacak...
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün başkanlığında önceki gün yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısının ana gündemi PKK terörü ve Kuzey Irak’tı. Kurul, hükümete Kuzey Irak’a ambargo tavsiyesinde bulundu. Şimdi hükümet, Barzani-Talabani ikilisinin kontrolünde bulunan Kuzey Irak’taki Kürt bölgesine uygulanacak ekonomik yaptırımlar konusunda teknik bir çalışma yürütüyor.Hükümet ne karar alacak? Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen’in deyimiyle “ağır elini kaldıracak” ve tokadı vuracak mı? Yani, Kuzey Irak’ta yaşayan Kürtleri mi cezalandıracak? Son derece yakıcı bir ekonomik ambargo ve abluka mı uygulayacak? Türkiye üzerinden bölgeye giden, elektrikten ekmeğe, una, yağ ve şekere kadar her şey bıçak gibi kesilecek mi?Hayır. Hükümetin Kuzey Irak’ta yaşayan Kürt halkını cezalandırmak anlamı taşıyan böyle bir ekonomik ambargoya niyeti yok.MGK bildirisinde de yer aldığı gibi amaç, masum Kürt halkını cezalandırmak değil. O nedenle uygulanacak ekonomik yaptırımların doğrudan teröre destek veren, yardım ve yataklık yapan unsurlara yönelik olmasına özen gösterilecek. Yani Barzani yönetimine akan mali kaynaklar kesilecek. En azından ilk aşamada Kuzey Irak’a verilen elektrik kesilmeyecek. Habur sınır kapısının kapatılması söz konusu olmayacak. Bu bölgeye bugüne kadar Türkiye üzerinden yapılan gıda ve temel ihtiyaç maddeleri sevkiyatının yine aksamadan sürdürülmesine özen gösterilecek. Bu konu üzerindeki çalışmaları koordine eden üst düzey bir yetkilinin söylediği gibi, “Kuzey Irak’ta yaşayan masum halkın zarar görmemesine azami ölçüde hassasiyet gösterilecek.” “Bu durumda ekonomik yaptırım ne olacak, bunun ne etkisi olacak?” diye sorulabilir. Aslında, doğrudan halka zarar vermeden de alınabilecek etkili tedbirler var. Örneğin Irak’ın orta ve güney bölgelerine mal götüren binlerce TIR Habur Sınır Kapısı’ndan geçiyor. Ve geçen her TIR’dan Barzani yönetimi 100 dolar vergi alıyor. Şimdi bu vergiden mahrum kalacak. Güzergah değiştirilecek. TIR trafiğinin bir kısmı İran üzerine, büyük bölümü de Suriye üzerine kaydırılacak. Böylelikle Barzani yönetiminin bu uygulamadan uğrayacağı yıllık vergi kaybının 300 milyon dolara ulaşabileceği hesaplanıyor.İkinci ve daha önemli bir başka nokta şu: Barzani ve Talabani ailelerinin kontrolünde çok sayıda şirket var. Devletin istihbarat birimleri uzun süreden beri bu şirketleri izliyordu. Bunların ticari ve mali ilişkileri, paravan ortaklıkları ve yaptıkları legal ve illegal faaliyetler teker teker belirlenip rapor haline getirilmiş durumda. Bu rapor Milli Güvenlik Kurulu’nun ve hükümetin önünde. Önümüzdeki bir kaç gün içinde bu rapor doğrultusunda sözkonusu şirketlere yönelik çok ciddi operasyonlar yapılacak. Muhtemelen Türkiye’de faaliyet gösterenlerin kapılarına kilit vurulacak. Türkiye üzerinden ticaret yapanların da bu faaliyetleri durdurulacak.Ekonomik yaptırımların çerçevesi ilk aşama için bu şekilde çiziliyor. Peki bu sonuç verir mi? Barzani’yi hizaya getirmeye, terörle mücadele konusunda Türkiye ile işbirliği yapmaya zorlamaya yeter mi? Zayıf ihtimal. Ama ABD kulağını çekerse, “Bak Türkiye bu sefer çok kararlı. Sana hayatı cehenneme çevirebilir ve biz de buna engel olamayabiliriz...” derse belki...
Tezkere çıktığı günden beri herkesin aklındaki temel soru şu: Daha ne bekleniyor? Türk Silahlı Kuvvetleri ne zaman sınırın ötesine geçip harekata başlayacak? Bu noktada hükümet üzerinde de Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinde de büyük baskı oluşmuş durumda. Oysa hemen silaha sarılıp tek başına Kuzey Irak’ta bir askeri operasyon yapmak hiçbir zaman Türkiye’nin birinci önceliği olmadı. Türkiye’nin öteden beri dile getirdiği temel amacı, hedefi, muhataplarından istediği, Kuzey Irak’taki PKK varlığının şu veya bu şekilde tasfiyesi idi. Örgüte verilen maddi ve lojistik desteğin kesilmesi idi. Bu hedefe ulaşmadaki birinci tercih de Irak Hükümeti ve ABD ile işbirliği olmuştu öteden beri ve bunu da muhataplarına defalarca dile getirmişti Türkiye. Tezkere öncesinde Başbakan Erdoğan’ın başkanlığında yapılan Terörle Mücadele Yüksek Kurulu toplantısından sonra yapılan açıklamada aslında Türkiye’nin üç aşamalı bir planı uygulamaya başlayacağının ip uçları da verilmişti.Birinci aşama, siyasi ve diplomatik temas ve tedbirleri içeriyor. Bu çerçevede hükümet, ABD ve Bağdat yönetimi nezdindeki girişimlerini yoğunlaştırdı. “İşbirliği yapmazsanız biz tek başımıza sınır ötesi harekatı başlatıp kendi imkanlarımızla Kuzey’deki PKK varlığını tasfiye etmekte kararlıyız” mesajı net biçimde verildi. Hemen ardından da Meclis’ten sınır ötesi operasyon yetkisi içeren tezkere geçirildi. Böylelikle Türkiye’nin kararlılığı bütün dünyaya ilan edildi.Ardından Dışişleri Bakanı Ali Babacan, Arap ülkeleri başkentlerini ziyaret turuna başladı. Bu ziyaretleri, Türkiye’nin girişeceği harekatın amacının Irak’ta varolan istikrarsızlığı derinleştirmek, Irak halkına zarar vermek, Irak’ın herhangi bir bölgesini işgal etmek amacı taşımadığını anlatmak, bölge ülkelerinin desteğini de Türkiye’nin yanına almak için yaptı Babacan.İkinci aşama ise ekonomik tedbirler. Yani Kuzey’i kontrolü altında tutan Kürt liderlerin Türkiye ile işbirliğine yanaşmaması halinde uygulanacak olan ekonomik ambargo. Dün Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün başkanlığında toplanan Milli Güvenlik Kurulu’nun önemli gündem maddelerinden birini bu konu oluşturdu.Bugünden itibaren Mesut Barzani yönetiminin tutumuna bağlı olarak bu tedbirler de kademeli olarak uygulamaya konulacak. Elektriğin kesilmesine, gıda ve temel ihtiyaç maddeleri sevkiyatının durdurulmasına, Habur sınır kapısının kapatılmasına ve Kuzey Irak’ta iş yapan veya çalışan Türk vatandaşlarına “bu bölgeyi terk edin” çağrısına kadar bir dizi uygulama önümüzdeki günlerde aşamalı biçimde yürürlüğe konulacak.Üçüncü aşama ise kapsamlı askeri harekat. Aslında TSK, “sıcak takip” çerçevesinde sınıra yakın bazı bölgeleri bir kaç günden beri kara ve hava unsurları ile vuruyor. Sınır bölgesindeki bazı PKK yuvalarına nokta operasyonlar yapılıyor. Ancak kapsamlı harekat için henüz düğmeye basılmış değil. Bunun için son ve kritik temaslar yürütülüyor. Bu temaslar muhtemelen 5 Kasım’da Başbakan Erdoğan’ın Beyaz Saray’da Başkan Bush ile yapacağı kritik görüşmeye kadar devam edecek.Eğer diplomatik temaslar sonuç verir, Irak ve ABD Türkiye ile samimi bir işbirliği içine girerler, PKK’nın lider kadrosunu yakalayıp Türkiye’ye teslim ederler, bölgedeki kamplarını imha ederler, örgütü bölgeden çıkarırlarsa o zaman sorun doğal olarak çözülmüş olacak ve Türkiye’nin tek başına askeri harekat yapmasına da gerek kalmayabilecek. Bu ihtimal var ama hala çok zayıf...
Türkiye çok zor, çok kritik bir süreçten geçiyor. Son iki haftada yaşanan terör eylemleri bütün ülkeyi ayağa kaldırmış durumda. Hükümetin üzerindeki kamuoyu ve muhalefet baskısı da giderek şiddetini arttırıyor. Özellikle Dağlıca’da 12 askerin şehit, 8’inin de kaybolması üzerine kamuoyunda öyle bir hava esmeye başladı ki hemen herkes hükümeti suçluyor; “Tezkere çıktı. Daha ne bekleniyor, asker Kuzey Irak’a niye girmiyor?” diye soruluyor.“Hükümet ayak sürüyor, kamuoyu tepkisi yüzünden tezkereyi çıkardılar ama yine bir şey yapmayacaklar. Sınır ötesi harekatı göze alamıyorlar” diye suçlanıyor AKP hükümeti.Gerçekten öyle mi? Hükümet gerçekten tezkereyi ortamın sakinleşmesi, kamuoyu tepkisinin yatışması için mi çıkardı? Sınır ötesi harekatı göze alamıyor mu? ABD’nin telkinleri doğrultusunda sınır ötesi harekattan vaz mı geçecek hükümet?Dün bu soruları, bu tür iddiaları kabinenin etkili bir ismi ile konuştum. Sert tepki gösterdi, muhalefet sözcülerinin hükümete yönelik eleştiri ve suçlamalarının “haksız ve yakışıksız” olduğunu ileri sürdü. “Tezkerenin gereği yapılacaktır” diyen söz konusu bakan, “Ne zaman?” sorusuna da şu karşılığı verdi:“Bu tabii ki muhalefetin isteğine, kamuoyunun beklentisine göre olmayacak. Türkiye çok kapsamlı ve ciddi bir sınır ötesi harekata hazırlanıyor. Bunu günübirlik duygularımızla yönetemeyiz. İlk gün de açıklandı, ‘inşallah kullanmak zorunda kalmayız bu tezkereyi’ dendi. Tabii ki Irak ve ABD, Kuzey Irak’taki PKK meselesini yarın hallederse, örgütü tasfiye eder, lider kadroyu yakalayıp bize teslim ederse, o zaman niye illa da sınır ötesi operasyon yapalım? Ama bunun zayıf ihtimal olduğunu biz de biliyoruz. Muhtemelen sınır ötesi harekattan başka çare kalmayacak. Türkiye bunu yapacak. Ama bu kez yapılacak olan harekat, bundan önce yapılmış olan 24 sınır ötesi operasyondan çok farklı olacak. Hem kapsamı farklı olacak, hem özelliği. Bu harekatı bir defa yapıp sorunu kökten çözmek arzulanmıyor mu? Arzulanıyor. O zaman bunun hesabı, kitabı, planlaması çok iyi yapılmak durumunda... ” “Bu çalışmaları hükümet mi yapıyor?” “Hayır” diyor Bakan: “Bu çalışmayı uzman kurum olan Türk Silahlı Kuvvetleri yapıyor. Azami fayda nasıl sağlanır? Bunun zamanlaması nedir? Hangi güç unsurları kullanılır, hava operasyonu mu olur, kara operasyonu mu olur? Önce hava, sonra kara mı olur? Yahut ikisi birlikte mi yapılır? Bunları belirleyecek olan kurum, Türk Silahlı Kuvvetlerimizdir. Onlar üzerinde çalışıyor...” Bir başka kritik soru da şu:“Başbakan Erdoğan 5 Kasım günü ABD Başkanı Bush ile çok önemli bir görüşme yapacak. O nedenle sınır ötesi harekat en erken 6 Kasım’dan sonra mı yapılacak?” Yanıt şu:“Evet bu görüşmenin sonucunun beklenmesi çok doğaldır. Biz öteden beri söylüyoruz, bu meseleyi bütün tarafların işbirliği ve ortak operasyonu ile çözelim diyoruz. Eğer bu görüşmeden olumlu bir sonuç çıkacaksa niye beklenmesin? Beklenir. Ama bu arada hiç hesapta olmayan gelişmeler yaşanabilir ve Türk Silahlı Kuvvetleri, ‘en uygun zaman şimdidir. Hemen harekete geçmemiz gerekiyor’ derse o zaman beklenmeyebilir...” Bu tabii ki zayıf bir ihtimal. Hükümet barışçıl yolları tüketme, diplomatik kanalları sonuna kadar işletme eğiliminde. Türkiye’nin son derece haklı olduğu bir olayda yarın haksız duruma düşülebilecek bir açık kapı bırakmamaya özen gösteriyor hükümet.
Bölücü terör örgütünün sınır bölgesinde saldırılarını yoğunlaştırması ve şehit sayısının artmasının toplumda yarattığı infial, hükümeti çok zor bir tercihe zorluyor.Gerek toplumsal tepkiler gerekse de muhalefetin sıkıştırması, geçen hafta Meclis’te kabul edilen tezkere doğrultusunda bir an önce Kuzey Irak’a yönelik askeri harekata geçilmesi yönünde hükümet üzerinde müthiş bir baskı oluşturuyor.Bu üzüntülü ve sinir bozucu atmosfer içinde iki günden beri Ankara’da yoğun bir toplantı ve görüşme trafiği yaşanıyor. Devletin zirve noktalarında çok önemli kararlar alınıyor, gerek siyasi ve diplomatik alanda, gerekse de askeri alanda atılacak son adımların planlamaları yapılıyor. Alternatifli fayda maliyet analizleri masaya konuyor.Başbakan Tayyip Erdoğan’ın deyimiyle yapılması gerekenler, atılması gereken adımlar konusunda devletin zirvesinde tam bir mutabakat var: Soğukkanlı ve kararlı hareket edilecek...“Gerektiğinde” Meclis’ten çıkarılan tezkerenin gereği yerine getirilecek. Yani Irak ve ABD’nin Kuzey Irak’taki PKK varlığının tasfiyesi konusunda bir an önce somut işbirliğine yanaşmaması halinde Türkiye, son seçenek olan tek başına sınır ötesi askeri harekat için düğmeye basacak.Ancak sınır ötesi askeri harekat, Türkiye açısından diplomatik, siyasi ve askeri koşulların en uygun olduğu bir zaman ve zeminde yapılacak. Muhtemelen hiç beklenmedik bir anda, şok bir baskın şeklinde Irak’ın kuzeyindeki PKK yuvalarını vuracak Türk Silahlı Kuvvetleri.Fakat bu aşamaya kadar diplomasi alanında bir dizi mekanizmanın işletilmesi öngörülüyor. Bunların en önemlisi de kuşkusuz Başbakan Erdoğan’ın 5 Kasım günü Washington’da ABD Başkanı Bush ile yapacağı kritik görüşme. Muhtemelen bu görüşme, Türkiye’nin diplomasi alanında yapacağı son hamle olacak. Bu görüşmeden de sonuç alınamaz ise harekat için geri sayım başlayacak.Hükümetin kabaca böyle bir eylem planı var. Ama öte yandan son birkaç günkü gelişmeler adeta bu planı bozmaya yönelik. Önceki gün Dağlıca’daki birliğe düzenlenen terörist saldırı. Bu saldırıda 12 askerin şehit edilmesi, 8 askerimizin de akıbetinin belirsiz oluşu (Ki muhtemelen PKK’nın elinde rehin)...Ve bu arada Türkiye’nin terörle mücadelede işbirliği beklediği Irak’ın Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin ve Kuzey Irak’ın kontrolünü elinde bulunduran Kürt lider Barzani’nin küstahlıkları, Türkiye’ye yönelik hasmane ve tehditkar açıklamaları Ankara’da tansiyonun iyice yükselmesine neden oluyor.Gerek PKK saldırılarının aniden yoğunluk kazanması gerekse de Kürt liderlerin bu açıklamaları adeta Türkiye’yi bir an önce harekete geçmeye zorlamaya dönük. Sanki birileri sınır ötesi harekatın Türkiye’nin belirleyeceği zaman ve şartlarda değil de bir an önce yapılmasını zorlamaya çalışıyor.
Başbakan Tayyip Erdoğan bir yıl önce “2013 yılında kişi başına milli gelir 10 bin dolara çıkacak” dediğinde pek inandırıcı bulunmamıştı. Ama Başbakan ısrar etti, 22 Temmuz seçimleri öncesinde de “Hedefimiz ikinci iktidar dönemi sonunda yani 2012 yılında kişi başına 10 bin dolarlık kişi başına gelir seviyesine ulaşmaktır” dedi.Yine iddialı, abartılı bir hedef olarak görüldü Başbakan’ın sözleri. Ancak döviz kurlarının geldiği seviyeye bakılırsa bu hedef çok da hayali değil.Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın 2008 bütçe tasarıyla ilgili olarak dün düzenlediği basın toplantısında açıkladığı bazı rakamlar da 10 bin dolarlık kişi başına milli gelir hedefinin çok uzak olmadığını gösteriyor.Unakıtan bu yıl 489 milyar dolar civarında gerçekleşeceği tahmin edilen gayri safi milli hasıla büyüklüğünün 2008’de 520 milyar dolara ulaşacağını söylüyor.Yine Unakıtan’ın verdiği rakamlara bakılacak olursa bu yıl ortalama dolar kurunun 1,323 YTL, 2008’de ise 1,3776 YTL olacağı varsayılmış. Şu anda 1,2 YTL civarında seyreden dolar kurunda önümüzdeki aylarda ve 2008’de ani bir sıçrama olmaz ve trend son birkaç yıldaki gibi YTL’nin dolar karşısında değer kazanması yönünde devam ederse gayri safi milli hasılanın 600 milyar doları aşması da sürpriz olmayacak.Maliye Bakanı kişi başına milli gelir rakamının 2008’de 7 bin doları geçtiğini de haklı bir övünçle ilan ediyor. Hem de halen 1,2 YTL seviyesindeki dolar kurunun 2008 sonunda 1,4 YTL’yi aşabileceği varsayımıyla. Yok eğer dolar bugünkü düzeylerinde seyredecek olursa o zaman Türk halkı dolar bazında daha da zenginleşmiş olacak; kişi başına gelir belki de 7.500 dolar olacak 2008’de.Kişi başına milli gelir rakamı AKP’nin iktidarı devraldığı 2002’de 2.600 doları bile bulmuyordu. Ama yine unutmamak gerekiyor ki 2002’deki dolar kuru bugüne göre çok daha yüksekti. Aradan geçen 7 yıl içinde Türkiye’de enflasyon yükseldi ama dolar kuru bunun aksine düştü. O nedenle de 2002 yılında 180 milyar dolar olan Türkiye’nin milli geliri reel olarak yüzde 40 artmış olmasına rağmen dolar olarak yüzde 160 arttı. Kişi başına milli gelir de Türk Lirası ihracatçı ve sanayicilerin arzuladıkları gibi enflasyona paralel biçimde değer kaybetmiş olsaydı bugün muhtemelen kişi başına gelir 7 bin dolar değil bunun sadece yarısı kadar 3500 dolar civarında olacaktı. Eğer döviz kurlarındaki gelişme trendi ve YTL’nin değerlenmesi sürerse 10 bin dolarlık kişi başına gelir hedefine Başbakan’ın verdiği 2012 tarihinden daha erken ulaşılacak gibi gözüküyor.Ayrıca Türkiye İstatistik Kurumu’nun yürüttüğü milli gelir hesaplarını AB ile uyumlulaştırma çalışmaları sonucunda rakamın yüzde 20 civarında büyümesi de sürpriz olmamalı. Bu durumda 2008 yılında kişi başına gelirin 8.500 dolara çıkması ihtimali var.Tabii ki kurlar böyle devam ederse. Rüzgar ters eserse, YTL 2003’ten beri kazandığı değeri bir kaç ay içinde kaybedebilir. O zaman da tıpkı 2001 krizinde olduğu gibi bir gecede yeniden fakirleşiriz. 10 bin dolarlık gelir hedefi de işte o zaman hayal olur...