AKP’nin güçlenen iktidarı ve YÖK Başkanı...

6 Aralık 2007

Türkiye’de bugüne kadar sadece 1950- 60 döneminde DP bu denli güçlü bir iktidar görünümündeydi. Sonraki dönemlerde yüzde 50’nin üzerinde oy alıp iktidara gelen Süleyman Demirel’in AP’sinin iktidarı bile sınırlıydı. Şu anda AKP bu şansı yakalamış durumda. Cumhurbaşkanı AKP içinden seçildi. Doğal olarak Meclis Başkanı AKP’li . Meclis’te çok büyük bir çoğunluğa sahip AKP, bürokrasiye yüzde yüz hakim. Bağımsız, özerk veya yarı özerk tüm kurumlar AKP güdümünde. Anayasa Mahkemesi Başkanı, elbette siyaset dışı bir konumda ama felsefe olarak AKP’ye çok da uzak olduğu söylenemez. Şimdi 8 Aralık’ta YÖK Başkanı Erdoğan Teziç’in görev süresi sona eriyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, YÖK’e yeni bir başkan atayacak. Kurul üyeleri arasından atayacak. Ancak, mevcut üyeler arasından atamak zorunda değil. Önce Teziç’ten boşalan üyelik için uygun gördüğü bir ismi Kurul üyesi atayıp ardından aynı gün Başkan tayin edebilir.Ve 5 yıldan buyana YÖK’le bir türlü yıldızı barışmayan AKP hükümeti de bu kez artık uyum içinde çalışabileceği bir başkana kavuşacak. İktidarın gücü ve etkisi bundan böyle belirgin ölçüde YÖK’te de hissedilecek.Evet, 8 Aralık’ta YÖK Başkanı değişecek, iktidar etkisi bir ölçüde bu kuruma da erişecek. Fakat Teziç’in gitmesiyle, YÖK’ün dayanağını yürürlükteki anayasa ve yasalardan alan uygulamaları değişmeyecek, değişemeyecek.Örneğin Cumhurbaşkanı Gül’ün, Başbakan Erdoğan ve iktidar partisinin öteden beri en önemli yakınma konusu olan, şiddetle karşı oldukları üniversitelerdeki türban yasağı yürürlükten kalkmayacak. Cumhurbaşkanı Gül’ün atayacağı yeni YÖK Başkanı ve Kurul’un tüm üyeleri isteseler de bu yasağı kaldıramayacaklar. Üniversitelerdeki türban yasağının kaldırılabilmesi için önce Anayasa Mahkemesi’nin ilgili 1989 tarihli kararının yürürlükten kalkması, yok hükmüne düşmesi gerekiyor. Bu da ancak anayasa değişikliği ile mümkün.Gerçi AKP yürürlükteki Anayasa’yı tümden değiştirmeye, yeni anayasa yapmaya kararlı gözüküyor ama bu noktada da en büyük sıkıntı, türban konusunun yeni bir toplumsal krize ve devlet krizine yol açmadan nasıl formüle edilebileceğinde düğümleniyor.AKP’nin planı, kamuda türban yasağını tümden kaldırmak değil. Kamu hizmetinde bulunanlar için yasağın sürmesine razı AKP. Sadece üniversitede bu yasak olmasın istiyor. Ona da yeni anayasayla birlikte bir çözüm formülü bulunacak.YÖK’teki başkan değişikliğinin ardından bir başka beklenti de imam hatip meselesi. İmam hatiplere üniversite yolunu kapatan düzenlemenin değiştirilmesi. Bu okulların yeniden cazip hale getirilmesi de arzulanıyor. Bu sorunun çözümü türbandan daha kolay. YÖK ve ÖSYM ikna edilebilirse kısa bir yönetmelik değişikliği ile dahi sonuç alınabilir bu konuda.Özetle AKP artık mutlak iktidar olma yolunda...

Devamını Oku

Sakık’ın haklı olduğu nokta...

5 Aralık 2007

Meclis oturumları doğası gereği tartışmalı oluyor. Kural dışı olmasına karşın laf atmalar, sataşmalar geleneksel olarak en basit konular konuşulurken bile yaşanıyor.Doğal olarak bütçe üzerindeki tartışmalar daha da hararetli geçiyor. Eğer bir de DTP’li herhangi bir milletvekili söz alıp kürsüye gelmişse işin rengi iyice değişiyor. İktidarıyla muhalefetiyle bütün milletvekilleri dikkat kesiliyor, ortam daha da geriliyor. Sataşmalar daha da sıklaşıyor. Dün, Cumhurbaşkanlığı, TBMM, RTÜK, Anayasa Mahkemesi ve Sayıştay Başkanlığı bütçeleri görüşülürken DTP’li Sırrı Sakık konuşurken de benzer bir tablo yaşandı Meclis Genel Kurulu’nda. Bir yandan AKP’liler “teröristlere seyircisiniz” diye ithamda bulunurken, diğer yandan da MHP’liler, “Burada ettiğiniz yemine sadık kalın” diye laf atıyor Sakık’a.Sakık deneyimli bir siyasetçi. Gereken cevapları sakin bir üslupla veriyor laf atanlara. Ama Sakık’ın da partisinin de zorlandığı bir nokta var. Terör ve PKK konusunda açık tutum alamıyorlar. Avrupa Birliği’nden ABD’ye bütün dünyanın terörist örgüt kabul ettiği PKK’ya ne yazık ki DTP’lilerin “terör örgütü”, PKK’lılara da terörist demeye dilleri varmıyor. Nedense terörle aralarına mesafe koymayı bir türlü beceremiyor DTP’liler. O nedenle de artık AB platformlarında bile geçmişte gördükleri ilgili göremiyor DTP’liler. Avrupa’dan da aldıkları mesaj “PKK ile aranıza mesafe koyun, terörü lanetleyin” oluyor.Ama bunu yapmakta zorlanıyor DTP’liler. Dün Sırrı Sakık da en fazla şunu diyebildi Meclis kürsüsünde PKK konusunda:“PKK bu ülkenin gerçeğidir; ‘hayır’mı diyelim? Onu silahsızlaştırmak, silahı susturmak bizim boynumuzun borcudur. Çatışmanın, kargaşanın olmadığı bir Türkiye istiyorum...” Sakık’ın belki de en haklı yakınması, RTÜK ve televizyon yayınları konusunda oldu. Konuyu yayın yasağına getirerek, günde yarım saati geçmemek üzere izin verilen TV yayınlarını eleştirdi.Teknolojinin geldiği bugünkü aşamada Kürtçe TV yayınlarına izin verilmemesini anlamak güç. Denetim dışı Kürtçe yayınlar uydu antenlerle rahat rahat izlenebiliyor. Ama RTÜK’ün yüzde 100 denetimi altında yapılacak olan bir Kürtçe yayında ne mahsur görülüyor? Bu tutumu anlamak güç.DTP keşke terörle arasına açık ve net biçimde mesafe koyabilse de bu konuları Meclis gündemine daha fazla getirebilse. Kürtçe TV yayınından, Kürtçe kursların işlerliğine, bireysel hak olarak insanların ana dilini öğrenebilme hakkına, Kürt enstitüsü kurulmasına kadar demokratik hak ve özgürlükler bakımından Türkiye’nin ne eksiği varsa hepsi rahat bir atmosferde tartışılabilse. DTP milletvekilleri de görüşlerini korkusuzca özgürce ifade edebilseler. Hatta Sakık’ın dün söylediği gibi Türkiye’nin asla kabul edemeyeceği “Tek devlet, iki millet” fikri bile terörsüz bir ortamda rahatlıkla tartışılabilir.Ama terör örgütü kan dökmeye devam ettiği sürece Meclis kürsüsünden “İki milletli Türkiye” dediğiniz anda alacağınız tepki de haliyle sert oluyor.

Devamını Oku

Bahçeli acaba pişman mı?

4 Aralık 2007

Meclis Genel Kurulu’nda 2008 yılı bütçe görüşmelerinin ilk gününde MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, ekonomik durumla ilgili görüşlerini açıklarken, ilginç bir saptamada bulunuyor, özetle şunu demeye getiriyor:“AKP Hükümeti, bizim hükümet olduğumuz dönemde uygulamaya koyduğumuz ekonomik programı uyguladı. Dalgalı kur rejimine biz geçirdik ekonomiyi, örtük enflasyon hedeflemesi bizim dönemimizde başladı. Enflasyon yüzde 70’lerdeydi. Yüzde 30’un altına indirdik. Enflasyonu indirirken ekonomide büyümeyi de sağladık...” Bahçeli çok haklı. Bugün uygulanmakta olan ekonomik programın temelleri Bülent Ecevit başkanlığındaki DSP- MHP-ANAP koalisyonu döneminde atıldı. 2001 kriziyle ekonomi dibe vurduktan sonra Bahçeli’nin de Başbakan Yardımcısı olarak görev yaptığı o koalisyon hükümeti, IMF patentli o programı mecburen uyguladı. Ekonominin sorumluluğunu Washington’dan davet ettikleri Kemal Derviş’e mecburen emanet ettiler.Yaşanan, Türkiye’yi yakıp kavuran o ağır ekonomik krizin ardından uygulanan program tam olumlu sonuçlar vermeye başlamıştı ki, Başbakan’ın hastalığı nedeniyle koalisyonda bazı sıkıntılar çıkmaya, bazı güvensizlikler doğmaya başladı. Bahçeli de Bursa Kocayayla’daki parti toplantısında verdiği tarihi kararını açıklayıp önlerinde iki yıl daha hükümet olma fırsatı varken ülkeyi seçime götürmeyi tercih etti.Halka, seçmene hiç de hoş gelmeyecek ekonomik kararları mecburen uygulamaya koyduktan, yapısal reform sürecini başlattıktan sonra Bahçeli bu karara varmıştı. Programın uygulama sonuçlarının yeni yeni görülmeye başladığı, enflasyonun inişe geçtiği, ekonominin toparlanmaya, yeniden büyüme trendine girdiği bir ortamda.Seçmen yaşanan kriz ve ekonomik programı nedeniyle çektiği acıların, sıkıntıların bedelini acı biçimde ödetti o koalisyon ortaklarına. MHP dahil üçünü de baraj altında bırakarak. Ve 2002 seçimlerinde iktidara gelen AKP, hazır bulduğu olumluya dönmüş ekonomik ortamı hiç bozmadı. Programı da sadakatle uyguladı. Krizin ve programın bedelini koalisyon partileri öderken geçen 5 yıl içinde ortaya çıkan olumlu sonuçların meyvesini de doğal olarak AKP topladı. 2002 seçimlerinde yüzde 35 olan oy oranını 22 Temmuz seçimlerinde yüzde 47’ye yükseltti AKP. Acaba AKP’nin oyunu ne arttırdı? Belki etkisi olmuştur ama sanıldığı gibi cumhurbaşkanlığı seçimindeki kriz değil.AKP’nin birinci iktidar döneminde Türk ekonomisinin büyüklüğü neredeyse ikiye katlandı. Kişi başına gelir 2.580 dolardan 5 bin doların üstüne çıktı. 30 yıldan beri yaşanan yüksek enflasyon, yüksek faiz dönemi tarihe karıştı. Enflasyon tek haneli rakamlara indi.Bu durum elbette ki iktidar partisinin oyunun artmasında en büyük etken oldu.Şimdi Bahçeli, “O kararı biz aldık, o uygulamayı biz başlattık. Enflasyonu yüzde 30’un altına biz indirdik” diyor.Haklı ama, işi yarım bırakıp seçime gitti Bahçeli...Bahçeli acaba Kocayayla’da açıkladığı o erken seçim kararından bugün pişmanlık duyuyor mu? “Keşke iki yıl daha hükümette kalabilseydik, ekonomideki bu parlak başarılar bizim hanemize yazılır ve biz iktidar olurduk” diye düşünüyor mu?Bilemeyiz... Ama eğer kalabilselerdi ve o programı kararlı biçimde uygulayabilselerdi 2002 seçimindeki hezimeti yaşamayabilirlerdi. Fakat tek parti hükümetinin aldığı sonuçları alabilmeleri yine de zordu.Sonuçta bugün kimse o koalisyonun yarattığı ekonomik krizin acı hatıralarını hatırlamak istemiyor ve başarı da, başarının rantı da AKP’ye yazıyor...

Devamını Oku

Bütçedeki gevşemenin maliyeti...

3 Aralık 2007

Hükümet ve Merkez Bankası son iki yıldır enflasyonu yüzde 4’e indirmeyi hedefliyor. Kamu maliyesine ilişkin bütün hesaplar buna göre yapılıyor, kamu personelinin maaş ve ücret artışları bu hedef çerçevesinde düzenleniyor. Ama ne yazık ki bu iddialı hedef bir türlü tutturulamıyor. Hedefin geçen yıl tutturulamamasına, yaz aylarında meydana gelen küresel dalgalanmanın etkisi ve petrol fiyatlarında tahminlerin üzerinde gerçekleşen artış bahane gösterilmişti. Hükümet ve Merkez Bankası hedef konusundaki kararlılığını koruyarak içinde bulunduğumuz 207 yılı için de aynı hedefi koydu. Ancak dün açıklanan Kasım ayı verileri gösterdi ki bu yıl da hedeften yüzde 100’ün üzerinde bir sapma var. Öyle ki, 2007 yılının tamamı için tüketici fiyatlarında yüzde 4’lük artış öngörülmüş iken sadece son iki ayda, Ekim ve Kasım aylarındaki toplam fiyat artışı yüzde 3,8’e ulaştı. Yıl sonunda da rakamın yüzde 8,5 - 9’lar seviyesinde olacağı anlaşılıyor.2006 yılında hedefin tutturulamamasında küresel dalgalanma etkili olmuştu. Peki bu yıl ne oldu?Yanıt basit:Nisan ayında yaşanan gerilimli ve başarısız cumhurbaşkanlığı seçimi süreci, ardından alınan erken seçim kararı ve 22 Temmuz seçimleri...Ne yazık ki hükümet, “popülizme sapmayacağız, kesinlikle seçim ekonomisi uygulamayacağız” diye diye seçim ekonomisi uyguladı ve mali disiplini ciddi biçimde bozdu. Ki bunu açıklanan bütçe rakamları ve bugün Meclis Genel Kurulu’nda görüşülmeye başlayacak olan 2008 bütçesindeki varsayımlar da ortaya koyuyor.Bu yıla kadar genel olarak IMF denetiminde yürütülen ekonomik programa sadık kalan hükümet, seçim kaygıları nedeniyle bu yılın ikinci çeyreğinden itibaren bu sadakatini bozmuş gözüküyor. 2003 yılından beri kamu kesiminde hedeflenen milli gelirin yüzde 6,5’i oranındaki faiz dışı fazlayı tutturmayı başaran hükümet, bu yıl performans kriterinin oldukça gerilerinde kalmış durumda. Faiz dışı fazla bu yıl en iyimser tahminle yüzde 4,3 olabilecek.Mali disiplin gevşediği için de Merkez Bankası’nın faiz silahı istenilen sonucu vermedi. Döviz kurlarının düşmesine, ithal malların fiyatlarının göreli olarak ucuzlamasına karşın fiyat artışları hız kesmedi.Ve Merkez Bankası, hükümetle ortak belirlenen enflasyon hedefini tutturamadığı gibi enflasyon tahminlerinde de ciddi biçimde yanıldı. “Yüzde 6’lar civarı” dedi, bir ay sonra bu tahminini değiştirmek zorunda kaldı Merkez Bankası. Son olarak yüzde 7’ler seviyesi diye tahmin ediyordu ama belli ki gerçekleşme, yüzde 9’a yakın olacak.Bu durum Merkez Bankası’nın kredibilitesini etkileyeceği gibi 2008 yılı için konulan yüzde 4’lük hedefin inanılırlığını da etkileyecek gibi gözüküyor.Öyle ya, şimdi sadece son iki aylık fiyat artışının yüzde 4’lere yakın gerçekleştiği bir ortamda, örneğin toplu pazarlık görüşmelerinde sendikaları yüzde 4’lük enflasyonla orantılı bir ücret artışına ikna edebilmek çok daha zor olacak. İki yıl üst üste yüzde 100’ün üzerinde sapma gösteren bir hedefin üçüncü yıl, yani 2008’de tutacağı konusunda ekonomik kesimleri, toplumu inandırabilmek, ikna edebilmek çok daha zor olacak.

Devamını Oku

Cindoruk DP’yi kurtarabilir mi?

29 Kasım 2007

Klasik sağ siyasetçilerin merkez sağı diriltme umutları zayıf da olsa devam ediyor. Bunun için bulunan son formül, Süleyman Demirel’in yasaklı yıllarında DYP’nin emanetçi genel başkanlığını yapan Hüsamettin Cindoruk’un DP’ye “ağabey genel başkan” seçilmesi. Tansu Çiller’in genel başkanlığında girdiği 2002 seçimlerinde kıl payı bir farkla baraj altında kalan DYP, önce lider değişikliğine gitti. Bağımsız Milletvekili Mehmet Ağar Genel Başkan seçildi. Ancak geçen 22 Temmuz seçimleri yaklaşırken görüldü ki barajı geçme umudu yine zayıf. Bir başka umutsuz vaka da ANAP’la yaşandı. Birleşme kararı alındı. İki parti DP çatısı altında birleşeceklerdi. Ancak milletvekili listeleri hazırlanırken ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu ile Mehmet Ağar arasında çıkan anlaşmazlık birleşme formülünü dinamitledi ve sonuç yine hüsran oldu merkez sağ açısından.Seçimde alınan başarısız sonuç üzerine Mehmet Ağar “genel başkanlığı bırakıyorum” demiş ama aylardan beri kurtarıcı lider adayını bulamamıştı bu parti. Son çare olarak olarak eskilerin, ağabey siyasetçilerin kapısı çalındı. Mehmet Ağar, Cindoruk’a olağan kongreye kadar partinin başına geçmesini, derleyip toparlamasını önerdi.Öneriyi Cindoruk’un da benimsediği anlaşılıyor. Dün yaptığı açıklamada, “Benim bu siyasi misyona bir borcum var. Faydalı olacaksa görevden kaçmam” diyor.Şimdi 4 Aralık günü DP’nin 40 kişilik Genel İdare Kurulu toplanacak ve bu konuyu görüşecek. Cindoruk formülü burada da kabul edilirse -ki edileceğine kesin gözüyle bakılıyor- olağanüstü kongre tarihi belirlenip en kısa zamanda Cindoruk DP’nin genel başkanı seçilecek.Peki Cindoruk, Tansu Çiller’in Mehmet Ağar’ın başaramadığını başarabilir, çöken merkez sağı yeniden ayağa kaldırabilir mi?Her iki eski genel başkandan da daha deneyimli olduğu, siyasette zor günlerin adamı olduğu biliniyor. Klasik merkez sağın bütün kanatları tarafından sevilen, saygı duyulan bir isim. Toparlayıcı olabilir. Seçim öncesi gerçekleştirilemeyen ANAP-DYP birleşmesini tamamlayabilir. Ama buna rağmen, mevcut koşullarda başarılı olabilmesi çok zor.Çünkü o bildiğimiz klasik merkez sağın altındaki zemin kaymış durumda artık. Bir zamanlar yüzde 40 - 55 oyu var denilen klasik merkez sağ oylar bugün yüzde 10 barajına bile yetmiyor. Çünkü siyasette zemin kayması var. Bugün klasik merkez sağ seçmenin oylarını kendisini “muhafazakar demokrat” diye tarif eden AKP alıyor. Merkez sağ seçmen bakımından 1950-60 döneminde Adnan Menderes’in DP’si ne ise, 1965-80 dönemindeki Demirel’in AP’si ve 1983 sonrasında Turgut Özal’ın ANAP’ı ne ise, bugün AKP işte o konumda.Birinci iktidar döneminde tahminlerin ötesinde başarılı oldu ve oy oranını yüzde 47’ye yükseltti. Yeni dönemde de başarılı olabilirse, ekonomideki göreli istikrar ortamı devam ettirilebilir, enflasyon tek haneli rakamlarda tutulur, kalkınma hızı ortalama yüzde 6-7’ler civarında seyretmeye devam ederse yine başarılı olur AKP. Hem ayrıca bugün Türkiye’nin neredeyse çeyrek asırdan beri sürdürdüğü bölücü terör mücadelesinde çok kritik bir sürece girilmiş durumda. Bu süreç sonuç verir, PKK terörü de bu dönemde bitirilebilirse kuşkusuz bu da AKP hanesine artı yazacaktır.O nedenle merkez sağ zeminde AKP’nin pastasını küçültüp DP’ye yüzde 10’u geçecek bir seçmen tabanını yeniden yaratabilmek çok ama çok güç...

Devamını Oku

301 değişikliğini kim engelliyor?

29 Kasım 2007

Türk Ceza Yasası’nın 301. maddesi ile ilgili tartışma iki yıldan beri Türkiye’nin gündeminde. Sadece Türkiye’nin de değil, Avrupa Birliği’nin de. İktidarın söylemine bakılırsa maddenin şimdiye kadar çoktan değişmesi lazımdı. Ama değişmiyor, değiştirilemiyor.İktidar partisi grubu maddenin değiştirilmesinden yana, hükümet de değişikliğe sıcak bakıyor. “En kısa zamanda değişecek” deniliyor ama hiçbir somut girişim yapılamıyor.Cumhurbaşkanı Abdullah Gül bir ay önce Strasbourg’a Avrupa Konseyi Parlamenterler Assamblesi toplantısına katıldı. Avrupalı parlamenterlerin sorularını yanıtladı. Türk demokrasisinde eksiklik, eleştirilecek bir yan arayanlar, hemen TCK’nın 301. maddesini gündeme getirdiler. Bunun düşünce ve ifade özgürlüğünü nasıl engellediğini anlatıp sordular Cumhurbaşkanı Gül’e:301. madde ne olacak? “Seçimlerden sonra oluşan parlamento yeni çalışmaya başladı. Bu konu bildiğim kadarıyla hükümetin de gündeminde en kısa zamanrda 301. madde değiştirilecek” diye yanıtladı soruyu Gül.Ama hükümetten hala bir adım, bir ses yok.Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın, AB ile ilgili yaptığı hemen her görüşmesinde de karşısına 301. madde sorusu çıkıyor. İlerleme Raporu’nun en olumsuz, en eleştirel bölümü yine 301. madde ile ilgili. Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk ve cinayete kurban giden Hrant Dink başta olmak üzere Türkiye’nin tanınmış aydınları, yazarları ve gazetecileri hakkında bu maddeden açılan davalar Türkiye’nin dış dünyadaki imajını bozduğu gibi, AB’deki Türkiye karşıtlarının eline de altın değerinde bir malzeme vermiş durumda. Başta Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Dışişleri Bakanı olmak üzere iktidar sorumluluğunu üzerinde taşıyanların hepsi bu durumu biliyorlar. O nedenle bu maddenin değişmesi gerektiğini de kabul ediyorlar. Fakat en ufak bir somut adım atamıyorlar. Güçleri mi yetmiyor?Hayır... İktidar partisi istediği zaman Anayası’nın en kritik maddelerini bile çok kısa sürede değiştirebiliyor. Parlamento çoğunluğu buna elveriyor.Ama iş 301. maddeye gelince adeta akan sular duruyor. Sanırsınız ki Türkiye Cumhuriyetini bu madde ayakta tutuyor. Maddede 2 kelimelik bir değişikliğe gitmek çok kritik, çok zor. Öyle de değil.Fransa gezisindeki sohbetimiz sırasında 301. madde sorulduğunda hiç tereddüt etmeden “değiştirilmeli” dedi Cumhurbaşkanı Gül ve ekledi:Değişiklik belki fiiliyatta çok fazla şey değiştirmeyecek ama dışarda, özellikle de AB’de Anayasa değişikliği kadar etki yaratacaktır. Bize destek veren dostlarımızın elini güçlendirecektir... “Köstek olanların, olmaya çalışanların ellerindeki çok önemli bir kozu da alacak kuşkusuz.Durum böyle olunca akıllara ister istemez, “Bu değişikliği acaba Başbakan mı istemiyor?” sorusu takılıyor.Öyle ya Başbakan da Cumhurbaşkanı gibi düşünüyor olsa, hükümet iki maddelik bir tasarı gönderir ve Türkiye bu sıkıntıdan şimdiye kadar çoktan kurtulmuş olurdu...

Devamını Oku

Babacan DTP’ye neden gitmedi?

22 Kasım 2007

Sınır ötesi operasyon tartışmalarının yoğunluk kazandığı bir ortamda geçen hafta Dışişleri Bakanı Ali Babacan, terörle mücadele konusunda yapılan dış temaslar, alınan bazı devlet kararları ve önümüzdeki dönemde izlenmesi muhtemel strateji konusunda muhalefeti bilgilendirme turu yaptı.Önce CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ı ziyaret etti. Ardından MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve DSP Genel Başkanı Zeki Sezer’i. Meclis’te partisini tek başına temsil eden BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nu da ziyaret edecekti Babacan, ancak Yazıcıoğlu’nun o gün Ankara dışında programı olduğu için bu görüşme gerçekleşmedi.Dışişleri Bakanı dikkat çekici bir program uygulamıştı. Meclis’te grubu bulunan üç muhalefet partisinden sadece ikisini bilgilendirirken DTP’yi es geçmişti. Neden, zaman darlığından mı?Değil. Çünkü öyle olsaydı, grubu bulunmayan DSP sonraki bir tarihe ertelenir DTP’yi ziyaret edebilirdi.Ama etmedi. Siyasi nezaket bakımından, protokol sıralaması bakımından pek alışık olunmayan, normalde tepki çekmesi gereken, yadırganacak bir durum.Ama öyle de olmadı. Hiç yadırganmadığı gibi son derece de normal ve olağan karşılandı Dışişleri Bakanı’nın bu tutumu.Normal karşılandı çünkü bu bu bilgilendirme ziyaretlerinin amacı, terörle mücadele ve sınır ötesi askeri harekat konularında gerçekleştirilen diplomatik temasların sonuçları ve önümüzdeki dönemde izlenecek strateji idi. Mücadele edilen terör belası da bölücü örgüt PKK terörü idi.Ve DTP’nin uzunca bir süredir izlediği politikalar, takındığı tutum, öyle bir izlenim doğuruyordu ki sanki bu mücadelede taraf değil, hatta karşı tarafa, terör tarafına daha yakın bir çizgide konumlandırıyordu kendisini. Terörle arasına mesafe koymayı bir türlü becerememiş, belki de politika gereği bu mesafeyi bilinçli olarak koymamış veya koyamamış...Bu da doğal olarak kamuoyunun tepkisini çektiği kadar devlet ve hükümet katında da bu partiye karşı derin bir güvensizlik duygusu oluşturmuştu. Dışişleri Bakanı Babacan’a DTP’yi bilgilendirmemesinin bu güvensizlikten mi kaynaklandığını sorduğumda her zamanki nazik üslubuyla şu yanıtı verdi:“Bu bilgilendirme sadece sınır ötesi operasyon tezkeresine evet oyu veren partiler için düzenlendi. DTP hayır oyu verdiği için onları ziyaret etmedik...” Pek inandırıcı gelmedi. Öyle ya muhalefet partileri normal olarak hükümetin getirdiği her tasarı veya tezkereye evet demek durumunda değil. Hükümetin de “hayır” diyeni cezalandırması, yok sayması diye bir kural, gelenek yok. O nedenle üsteledim: “Yoksa başta sınır ötesi operasyon olmak üzere vereceğiniz bilgiler bu parti üzerinden PKK’ya gider diye mi endişelendiniz?” Gülerek şu yanıtı verdi:“Yok hayır. Ama, zaten onlara da her şeyi anlatmazdık...” Babacan açıkça söylemiyor ama DTP kamuoyu ve devlet kurumları bakımından olduğu kadar hükümet için de tam bir hayal kırıklığı. Oysa bu partinin parlamento çatısı altında olmasının Kürt meselesinin çözümü ve terörle mücadelede önemli katkıları olabileceği umulmuştu.Ama olmadı. DTP’lilerin bebek katillerine terörist demeye dilleri varmıyor. Kazara ağzından terörist ifadesini kaçıranın da ödü kopuyor, anında “öyle demek istemedim” diye inkar ediyor.Ve şimdi bu parti hakkında Anayasa Mahkemesi’nde kapatma davası var. Kapatılmasını kendi içlerindeki şahin kanat ve PKK çok arzuluyor. Ama hükümet, “Keşke şu ortamda kapatılmasa” diye dua ediyor...

Devamını Oku

Kritik eşik DTP davası...

21 Kasım 2007

Türkiye, 20 yılı aşkın süredir devam eden bölücü terörle mücadelede son derece kritik bir sürece girdi. Belki de ilk defa bitirici sonuç alma noktasına çok yaklaşıldı. ABD’nin Kuzey Irak’taki yerel Kürt idaresi üzerindeki baskısı sonuç vermeye başlamış durumda. Barzani ve ekibi bu sefer işin ciddiyetinin farkında.Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın da ifade ettiği gibi “terör örgütünün yalıtılması, yalnızlaştırılması” konusunda önemli mesafe alındı. ABD’nin yanısıra Avrupa Birliği dahi Türkiye’nin Irak’ın kuzeyinde gerçekleştireceği, sınırlı ve sivillere zarar vermeyecek bir askeri harekata karşı çıkmıyor.Bu önemli bir aşama. Her ne kadar Avusturya başta olmak üzere bazı AB üyesi ülkeler kırmızı bültenle aranan terör örgütü mensuplarını önce yakalayıp sonra serbest bırakıyor olsalar da genelde Türkiye’nin terör mücadelesine ilk kez samimi bir destek havası olduğu gözleniyor.Bu durum, Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın önceki gün Brüksel’de yaptığı görüşmeler sırasında da net biçimde görüldü. Onun için de Türkiye’nin terör mücadelesine anlayışlı bir yaklaşım, bir destek havası hakim.Avrupa’da AB’de kafaları karıştıran konu Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın DTP hakkında açtığı kapatma davası.İşte bu dava önemli. AB ile ilişkiler bakımından önemli olduğu kadar Avrupa’nın Türkiye’nin terörle mücadelesine yaklaşımı açısından da önemli. İçerde aklı başında herkes bu davanın niye açıldığını biliyor. Bu dava, hukukun, anayasa ve yasaların gereği. Başsavcı, anayasa ve yasaların kendisine verdiği görev ve sorumluluk çerçevesinde iddianamesini hazırlayıp Anayasa Mahkemesi’ne sundu. Kararı elbette Anayasa Mahkemesi verecek. İddiaları yerinde görüp bu partiyi kapatıp, bazı yönetici ve milletvekillerine siyaset yasağı getirebileceği gibi, farklı bir karar da verebilir. Kapatmayabilir, ihtar verebilir. Hukukun, yasaların gereği neyse o olacak. Bu son derece doğal.Ancak, bunun doğal olduğunu Avrupa kamuoyuna ve AB’ye kabul ettirebilmek pek kolay değil. Dışişleri Bakanı Babacan’ı Brüksel görüşmeleri sırasında en fazla zorlayan konu da bu oldu zaten. Terörle mücadeleye, sınır ötesi operasyona itiraz yok aksine destek var, bu mücadele anlayışla karşılanıyor. Babacan’ın bütün muhatapları bunu söylüyor ama hemen ardından konu DTP’nin kapatılma davasına getiriliyor. Parti kapatmanın AB açısından kabul edilemez bir sonuç olduğu söyleniyor.Genişlemeden sorumlu Komiser Oli Rehn basın toplantısında da ifade etti. DTP’lilerin terörle, terör örgütü ile aralarına mesafe koyamamalarının kabul edilemez olduğunu söyledi. Ama aynı şekilde parti kapatmanın da kabul edilemeyeceğinin altını çizdi.Belki PKK’nın ve bazı DTP’lilerin stratejisi de buydu, işi bu noktaya taşımaktı. Bir yandan kitle tabanındaki erozyonu durdurabilmek, diğer yandan da Türkiye’yi AB ve batı kamuoyu nezdinde zor durumda bırakabilmek için bilinçli biçimde yargıya “bu partiyi kapatın” diye bol miktarda delil ve malzeme verdiler.Parti kapatılırsa, Avrupa kamuoyuna ve AB’ye dönüp, “görüyorsunuz Türkiye bize legal siyaset imkanı tanımıyor” diye şikayet edecekler, terör örgütünü, haklı bir davanın direnişçileri olarak göstermeye çalışacaklar.Gelinen bu noktadan sonra bu propogandanın tam olarak hedefe ulaşması olası değil. Ama şimdiden kafa karışıklığı yaratmış durumda. O nedenle de DTP’yi kapatma davası iç kamuoyu açısından olduğu kadar dışarısı için de kritik...

Devamını Oku