Yıllardan beri hiç bitmeyen türban tartışmaları Başbakan Erdoğan’ın Madrid’teki açıklamalarından sonra yeniden alevlendi. Tartışma alevlendi ama bu sorunun bugünden yarına çözüme kavuşturulabilmesi sözkonusu değil. Çünkü çözümün tek yolu var; anayasa değişikliği. Sırf türbanı serbest bırakmak için bir iki maddelik anayasa değişikliği de düşünülmediğine göre yeni anayasa beklenecek.Zaten AKP’nin de Başbakan Erdoğan’ın da baştan beri düşündüğü yol buydu. Yeni anayasaya eklenecek bir hükümle üniversitelerdeki türban yasağını kaldırmak...Henüz resmen kamuoyuna açıklanmayan AKP’nin anayasa taslağında üniversitelerdeki türban yasağının kaldırılmasına ilişkin hüküm şu şekilde formüle ediliyor:“Ceza hukuku ve genel ahlaka aykırı olmamak kaydı ile hiç kimse kılık kıyafetinden dolayı yükseköğrenim hakkından mahrum bırakılamaz...” Böyle bir anayasa hükmü yürürlüğe girdiği andan itibaren Anayasa Mahkemesi’nin türbanı “siyasal İslam’ın sembolü” kabul ederek laiklik ilkesine aykırı olduğu gerekçesi ile yasakladığı 1989 tarihli kararı da otomatik olarak yürürlükten kalkacak.Çözüm formülü bu. Bu formül MHP başta olmak üzere muhalefet partilerinin de desteğini alabilirdi. MHP lideri Devlet Bahçeli de bir süre önce konuyla ilgili olarak yaptığı açıklamada, siyasal simge olmamak kaydıyla türbanın serbest bırakılması gerektiği görüşünü dile getirmişti.Ancak, Başbakan Erdoğan’ın son açıklaması şimdi Bahçeli’yi de sıkıntıya düşürmüş durumda.Çünkü Bahçeli, laiklikle ilgili kaygılara katılıyor ve türbanın siyasal simge olmaması halinde serbestleştirilmesini öneriyor. Başbakan ise, “velev ki siyasal simge olsa da serbest olacak” diyor.Zaten bu konunun yıllardan beri çözüme kavuşturulamamış olmasının gerisinde yatan neden de bu; geleneksel başörtüsüne kimsenin bir şey dediği yok ama türban siyasi simge kabul edildiği için laiklik ilkesine aykırı bulunuyor. O nedenle sorun çözüme kavuşturulamıyor. Şimdi yeni anayasa ile ilgili tartışmaların odak noktasını, yine türban, laiklik ve irtica kaygılarının oluşturacağı anlaşılıyor.Ve bu meseleyi Türkiye en az bir yıl daha tartışmaya devam edecek. Başbakan, “gerilimsiz, toplumsal ve kurumsal mutabakata dayalı” çözümden yana olduğunu öteden beri söylüyor. Fakat işin içine “simge” girdiği andan itibaren bu çözüme gerilimsiz ulaşabilmek bir hayli zor.Hem bu tartışma ve gerilim öyle bir-iki hafta içinde bitecek gibi de değil. Yeni anayasanın Meclis gündemine gelmesi, Anayasa Komisyonu ve Genel Kurul’daki tartışmalarının tamamlanıp kabulü en iyi ihtimalle bu yıl sonu veya 2009 başlarında sonuçlanacak.AKP, anayasa referandumunu Mart 2009’da yapılacak olan yerel seçimlerle birleştirme; seçmenin önüne çift sandık koyma niyetinde. Yani anayasaya “evet - hayır” kampanyası ile yerel seçim kampanyası birlikte yürütülecek. Bu durumda türban ve laiklik tartışmalarının 2009 seçimlerine de damgasını vurması kaçınılmaz gözüküyor.
AKP’nin 5 yılı aşan iktidarı döneminde Türkiye pek çok gerilimli süreç geçirdi. En son geçen yıl Nisan ayındaki başarısız cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde yaşandığı gibi iplerin kopma noktasına geldiği anlar da oldu. Ancak sonuçta bu gerilimleri krize dönüştürmeden aşmasını da bildi iktidar.Son derece kararlı ve iddialı çıkışlarla başlatılan bazı girişimlerde bile kamuoyu ve kurumsal tepkiler karşısında geri adım atıp ortamı yumuşatmayı başardı Başbakan Tayyip Erdoğan. Tıpkı Türk Ceza Yasası değişikliği sırasında yaşanan zina tartışmalarında olduğu gibi. Ya da YÖK, imam hatip ve türban tartışmalarında geçmiş dönemde yaşandığı gibi...O tartışmalar sırasında da gerilimin dozunun yükseldiğini gördüğü anda Başbakan Erdoğan, toplumsal mutabakatın yanı sıra kurumsal mutabakata da önem vereceklerini söyleyerek çözümleri hep erteledi. Şimdi bu kritik türban ve imam hatip tartışmaları bir süredir yine gündemde. Tartışma önce yeni anayasa çalışmaları ile başladı. Bireysel özgürlükler çerçevesinde türban yasağının kaldırılabilmesi yönünde anayasa hükmü formüle edilmeye çalışıldı. Bu tartışma henüz sonuçlanmamışken eski YÖK Başkanı Erdoğan Teziç’in görev süresi dolar dolmaz bu yasağın kendiliğinden ortadan kaldırılabileceği sanıldı. Ama o da olmadı. 1989 tarihli Anayasa Mahkemesi kararı ve gerekçesi ortada durduğu sürece ne yönetmelikle ne de kanun değişikliği ile bu yasağı kaldırmanın mümkün olmadığı net biçimde ortaya çıktı. Şimdi anayasa değişikliği ile sorun çözülecek.Çözülecek ama nasıl?“Gerilimsiz çözmek istiyoruz” diyor Başbakan Erdoğan önceki gün Madrit’te düzenlediği basın toplantısında. Ki “gerilimsiz çözüm” Başbakan’ın başından beri arzu ettiği yöntem. Ama pek de kolay gözükmüyor.Başbakan Erdoğan Madrid’teki basın toplantısında türban yasağını kaldırmakta kararlı olduklarını vurgularken bunun için Anayasa Mahkemesi’nin yasak kararını kaldırabilmek doğrultusunda gerekirse yeni anayasaya hüküm koyacaklarını söylüyor.Yani her halukarda bir çözüm bularak, gerilimsiz bir biçimde bu sorunu çözme arzusunda ve kararlılığında olduklarını ifade ediyor.Ancak bunları Erdoğan’ın bunları söylerken kullandığı bir ifade gerilimsiz çözümü daha da zorlaştırmış durumda.Diyor ki Başbakan Erdoğan önceki gün Madrid’te; “Bu (türban) velev ki bir siyasi simge; simgelere yasak getirebilir misiniz?” İşte bu konunun da zaten can alıcı, gerilim yaratıcı yönü bu. Türbanın “siyasal İslam’ın simgesi” sayıldığı için yasaklanmış olması...Bu durum tartışmayı birden bire eğitim öğretim özgürlüğü alanının sınırlarının ötesine taşıyor. Laiklik, siyasal İslam ve irtica tartışmalarının merkezine oturtuyor.Siyasal muhalefetin de laikliğe duyarlığı kurum ve kuruluşların da sinir uçlarına adeta iğne batırıyor Başbakan’ın “simge” ile ilgili sözleri.Türbanı siyasal İslamın simgesi kabul ettikten sonra buna kamusal alanda, üniversitede serbesti getirmek için uzlaşma sağlayabilmek bir hayli güç. “Simge” sözü toplumsal mutabakatı da kurumsal mutabakatı da ciddi biçimde zora sokuyor. Bu durum ,Başbakan her ne kadar arzu etmese de Türkiye için yeni bir gerilimin habercisi...
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın baş döndürücü dış gezi trafiği arasında son günlerde iki kritik tartışma konusu gündeme damgasını vurdu: Merkez Bankası’nın İstanbul’a taşınıp taşınamayacağı ve türbanın siyasal simge dahi olsa serbest bırakılması... Aylardan beri hazırlıkları süren, kamuoyunun merakla beklediği acil eylem planını geçen hafta Başbakan Erdoğan basın toplantısıyla açıkladı. Erdoğan’ın açıklamasındaki en etkili bölüm Merkez Bankası ile ilgili sözleri oldu. Gazetelerin manşetlerine, birinci sayfalarına bu konudaki sözleri çıktı Erdoğan’ın.Bazı bakanlarla Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz arasında uzun süredir polemik konusu olan Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın İstanbul’a taşınma tartışmasına Erdoğan, üstüne basa basa, heceleyerek “ta-şı-na-cak” deyip son noktayı koydu.Erdoğan Merkez Bankası Başkanı ile Bakanlar arasındaki polemiğe son noktayı koydu ama kamuoyunda asıl tartışma şimdi başladı. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Erdoğan’ın kararını çok sert ifadelerle eleştirdi. Pek çok çevreden eleştiri geldi bu karara. Cumhuriyetin simge değerlerinin başkentten taşınmasının cumhuriyet öncesine duyulan özlemin ifadesi olarak değerlendirenler de çıktı. Tartışmanın büyüyerek süreceği anlaşılıyor.Tabii ki her konu tartışılabilir. Başbakan’ın kararı doğrudur, yanlıştır o da tartışılır. Ancak anlaşılması zor olan nokta hükümetin Merkez Bankası’nı neden İstanbul’a taşıma ihtiyacı duyduğu. Merkez Bankası’nın Ankara’da olmasının neye zararı var? Ankara’da olduğu için mi reel faizler bir türlü istenilen seviyelere indirilemiyor? Merkez Bankası Ankara’da olduğu için mi üç yıldan beri enflasyon yüzde 8’in altına indirilemiyor ve hedeflenen yüzde 4’e ulaşılamıyor?Ya da Merkez Bankası İstanbul’a gidince bu meseleler kendiliğinden hallolacak mı? Hükümetin taşıma gerekçesinin ne olduğu tam olarak bilinemiyor. Deniyor ki, “Türkiye’nin finans merkezi İstanbul. Merkez Bankası ile iş yapan, Merkez Bankası’nın müşterisi sayılan bütün bankaların merkezi İstanbul, onun için...” İyi de o zaman BDDK(Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu) niye Ankara’da?Aynı mantıkla düşünülürse iş dünyasının merkezi de istanbul. Türkiye’nin vergi gelirlerinin yüzde 70’i İstanbul’dan alınıyor. O zaman Maliye Bakanlığı’nı, Gelir İdaresi Başkanlığı’nı da İstanbul’a taşımak gerekmez mi?Özetle Merkez Bankası’nı İstanbul’a taşımanın ne ekonomik yarar, ne de siyasi yarar açısından haklı bir gerekçesi yok. Sanki Türk ekonomisinin bütün meseleleri çözüldü de sıra Merkez Bankası’nın yerinin uygunluğunu tartışmaya geldi. Bu olsa olsa gündem kısırlığında “suni gündem yaratma” tartışması olabilir.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Kıbrıs’ta kalıcı çözüm için yeni bir girişim başlatma hazırlığında.Cumhurbaşkanı Gül, Pazar günü çıkacağı ABD gezisi öncesinde, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ı Çankaya Köşkü’nde ağırladı. ABD’deki temasları sırasında gündeme getirmeyi düşündüğü yeni girişimin ana hatları konusunda KKTC Cumhurbaşkanı ile genel bir değerlendirme yapan Gül, görüşmeler sonrasında düzenledikleri ortak basın toplantısında da Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Mun ile yapacağı görüşmede kapsamlı çözüm için yeni bir hareket başlatmasını isteyeceğini söyledi.Gül önümüzdeki haf ta başında Washington’da önce ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ve Başkan Yardımcısı Dick Cheney ile görüşecek, 8 Ocak günü de Beyaz Saray’da Başkan Bush ile bir araya gelecek. Bugüne kadar Dışişleri Bakanı olarak Beyaz Saray’da çok sayıda görüşmeye katılan Gül şimdi ilk kez Cumhurbaşkanı olarak ağırlanacak.Gül’ün Washington’daki görüşmeleri sırasında elbette Türkiye ile ABD arasındaki ikili ilişkiler değerlendirilecek, Irak ve PKK sorunu, Türkiye’nin sınır ötesi operasyonları ve ABD’nin sağladığı destek ele alınacak. Ancak Gül’ün bu kez asıl üzerinde duracağı konunun Kıbrıs olacağı ifade ediliyor. Konuyu önce Dışişleri Bakanı Rice ile yapacağı görüşmede açacağı belirtilen Gül’ün, Başkan Bush’tan da BM’nin harekete geçirilmesi ve Rum ve Yunan tarafının masaya çekilmesi konusunda destek isteyeceği bekleniyor.Gül, dünkü basın toplantısında ifade ettiği gibi BM Genel Sekreteri’nden de çözüm için aktif tutum almasını, Rum kesimince reddedildiği için kadük olan “Annan Planı” benzeri yeni bir plan hazırlamasını isteyecek.Aslında Türkiye’nin ve KKTC’nin istediği Gül’ün kafasındaki formül Annan Planı’nın güncelleştirilerek yeniden masaya getirilmesi.Annan Planı’nın gerisinde kalacak bir formülün kabul edilmesi olası gözükmüyor. Dün her iki Cumhurbaşkanı da yaptıkları konuşmalarda çözümün temel parametrelerini ifade ederlerken üstüne basa basa “eşit statü ve ortaklık” ilkesinin altını çizdiler.Ada’da iki toplumun siyasi eşitliğine dayalı iki kurucu devleti esas alan bir çözüm planı. Ve tabii ki Türkiye’nin garantörlüğü ile...Üç sene önce bu konuda masada uzlaşma sağlanmış, fakat referandumda Türk kesimi çözüm formülüne “evet” derken, Rumların açık farkla “hayır” demeleri ile sonuç alınamamıştı.Şimdi Türkiye aynı şartlarla yeni bir çözüm planı için ABD, İngiltere ve BM’yi harekete geçirmeye çalışıyor. Cumhurbaşkanı Gül’ün bu konuda ABD’de yapacağı görüşmeler sırasında muhataplarına “ya bu çerçevede adil ve kalıcı bir çözüm bulunmalı ya da KKTC’ye uygulanan ambargonun, izolasyonların kaldırılması için gereken yapılmalı” diyerek destek isteyeceği bekleniyor. Tabii ki bugünden yarına sonuç alınması beklenmiyor. Cumhurbaşkanı’nın ve hükümetin diplomatik girişimleri devam edecek. Bu arada zaten Rum kesiminin gündeminde de Şubat ayında seçimler var. Şu anda Güney’de masaya davet edilecek muhatap yok. BM Genel Sekreteri’nin ancak bahar aylarında taraflarla görüşmelere başlayarak bir girişim başlatması söz konusu olabilecek.
Cumhurbaşkanlığı seçim süreci, ardından erken erken seçim tartışmaları nedeniyle uzunca bir süredir askıda kalan ekonomik ve siyasi reformlar için Başbakan Erdoğan’ın yeniden düğmeye bastığı belirtiliyor.Bakanlıklarda ve Başbakanlık’ta yürütülen hazırlık çalışmaları geçen Aralık ayı içinde büyük ölçüde tamamlandı. Yeni reform düzenlemelerinin önümüzdeki günlerde Bakanlar Kurulu gündemine gelmesi bekleniyor. Hükümet, Meclis Plan Bütçe Komisyonu’nda görüşülmekte olan tartışmalı sosyal güvenlik reform tasarısına toplumsal muhalefeti kırabilmek için ani bir kararla uzun bir aradan sonra Ekonomik ve Sosyal Konseyi toplama kararı aldı. Bu toplantıda sağlanabilecek asgari bir uzlaşmanın, tasarının Meclis görüşmelerini rahatlatacağı ve hızla yasalaşmasının önünü açabileceği düşünülüyor.Başbakan Erdoğan’ın başkanlığında yapılacak olan Konsey toplantısında ayrıca sosyal güvenlik reformunun yanısıra işsizlik sigortası sisteminin yeniden gözden geçirilmesi ve yeni oluşturulması düşünülen “kıdem tazminatı fonu” ile birleştirilmesi formülü de masaya getirilecek.Ekonomik reformlar konusunda hükümet için en hassas olan konu sosyal güvenlik. Yaklaşık bir yıldan beri gündemde olan bu tasarı, erken seçim ve kamuoyu tepkisi nedeniyle bugüne kadar sürüncemede kaldı. Ancak konunun daha fazla beklemeye tahammülü olmadığı da biliniyor. O nedenle yasanın özünü zedelemeyecek şekilde belki bir iki ufak tefek değişiklik sözü verilecek sendikalara ama buna rağmen uzlaşma olmaması durumunda da tasarının süratle Meclis’ten geçirilmesi öngörülüyor.SİYASİ REFORMLARBu ay içinde Meclis gündemine gelmesi beklenen siyasi reformlar içerisindeki en kritik iki düzenleme ise Türk Ceza Yasası değişiklikleri. Birincisi meşhur 301. madde. Bu madde iç kamuoyundaki tartışmalarının yanı sıra Türkiye’nin AB nezdinde en fazla başını ağrıtan konu olma özelliğini hala koruyor.Madde değişecek. Çok tepki çeken bir başağrısı konusu çözüme kavuşturulacak. Ama bu yapılırken, bir sorun çözülürken muhtemelen yine bir başka tartışma konusu doğacak. Çünkü yeni 301. madde düzenlemesinde gerekli gereksiz dava açılmasının önüne geçebilmek için bu maddeden açılacak davaların Adalet Bakanı’nın iznine bağlı olması öngörülüyor. Yani cumhuriyet savcıları bakan izin verirse dava açabilecekler, vermez ise açamayacaklar. Yasanın eski halinde söz konusu hükümler 159. maddede iken de dava açma bakan iznine bağlıydı. Ve o zaman da bu hüküm, yargı bağımsızlığı ve siyasetin yargı üzerindeki etkisi nedeniyle eleştiriliyordu. Şimdi 301. madde nedeniyle açılan çok sayıdaki kritik dava nedeniyle bir dönem eleştirilen “bakan izni” çözüm formülü olarak görülüyor. Muhtemelen birkaç yıl sonra da bu formülün sakıncaları nedeniyle şimdi yapılacak düzeltmeyi düzeltmek için yeni bir reform yasası çıkarmak durumunda kalınacak. 301. maddeden hemen sonra gündeme gelecek diğer kritik düzenleme ise 221. madde değişikliği. Bu düzenleme bölücü örgüt PKK’nın tasfiye sürecinde kritik önem taşıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sınır içinde ve sınır ötesinde yürütmekte olduğu etkili operasyonlar sonucu sıkışan örgüt militanlarına eve dönüş için bir kapı aralanacak.
2007 Türkiye için her bakımdan zor ve kritik bir yıl oldu. Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde yaşananlar, rejim tartışmaları, asker - sivil ilişkilerindeki gerilim ve yükselen bölücü terör geçen yıla damgasını vurdu.Bahar aylarında yaşanan müthiş bir siyasal ve toplumsal gerilimin ardından cumhurbaşkanlığı seçiminde askerin devreye girip internet aracılığıyla geceyarısı bildirisi yayınlaması ertesi gün hükümetin bir başka sert bildiri ile buna yanıt vermesi birden bire müdahale tartışmalarını gündeme getirdi. Ancak alınan erken seçim kararı ve AKP’nin yüzde 47 oyla yeniden tek başına iktidara gelmesi gerilimi bir ölçüde dondurdu. Başta Türk Silahlı Kuvvetleri olmak üzere devlet kurumlarının bir bölümü ve bazı toplum kesimlerinin muhalefetine karşın Abdullah Gül’ün yeniden aday olup AKP’nin oylarıyla 10. Cumhurbaşkanı seçilmesi ve Çankaya’ya çıkması, ana muhalefetin iktidar partisi ve cumhurbaşkanlığı makamı ile ilişkilerini kopma noktasına getirdi. Asker-hükümet, asker-Cumhurbaşkanlığı ilişkileri de nazik bir aşamaya geldi.Herkes, askerin karşı olduğunu 27 Nisan bildirisi ile ilan ettiği Gül’ün Cumhurbaşkanı olması karşısında nasıl bir tutum sergileyeceğine odaklandı. İlk günlerde hoş olmayan bazı tablolar yaşandı ancak korkulan da olmadı. Her iki taraf da özenli davrandı ve alışma, normalleşme süreci fazla uzun sürmedi.Hiç kuşku yok ki bunda yükselen bölücü teröre karşı alınan ve alınması gereken önlemler etkili oldu. Terör tehdidi iç tartışmaların üstünü örttü. Ve asker-sivil ilişkileri yılın son aylarında yeniden demokrasilerde olması gereken çerçeveye oturtuldu. Şu anda devlet çarkının dişlileri normal seyrinde, ahenk içinde işlemeye devam ediyor.Meclis’ten DTP dışındaki muhalefetin de tam desteği ile çıkarılan sınırötesi operasyon tezkeresinin ardından ABD ile varılan mutabakat ve işbirliği çerçevesinde Türk Silahlı Kuvvetleri teröre karşı sınır içindeki etkili operasyonlarına paralel olarak sınırın ötesinde de tarihinin en önemli en kapsamlı hava harekatlarını gerçekleştirdi. Bölücü örgüte çok ağır darbeler vuruldu. Irak’ın kuzeyindeki örgüt kampları, tesisleri ve lojistik kanalları büyük ölçüde imha edildi.Bugün itibariyle bölücü örgüt, Abdullah Öcalan’ın paketlenip Türkiye’ye getirildiği 1999 yılı başlarındaki durumundan daha sıkıntılı bir noktaya getirilmiş durumda. Önümüzdeki günlerde bir yandan askeri operasyonlara devam edilirken diğer yandan da örgütteki çözülmeyi hızlandırmak, Irak’ın kuzeyinde ve dağlarda sıkışan militanlara bir kapı aralayıp teslim olmalarını sağlamaya dönük bir yasal düzenleme gündeme gelecek. Buna paralel olarak da içerde terör üreten ortamı kurutmak amacıyla hükümetin Doğu ve Güneydoğu bölgelerine yönelik sosyo ekonomik önlemler paketini devreye sokması bekleniyor. Özetle 2008’in terör mücadelesinde bir dönüm yılı olacağı, bölücü terörün büyük ölçüde etkisizleştirileceği beklentisi yüksek.Ama ya son dönemde topyekün terör mücadelesi nedeniyle üstü örtülen kritik tartışma konuları?Örneğin YÖK’teki değişimle birlikte üniversitelerde türbanın serbest bırakılıp bırakılmayacağı, imam hatip lisesi mezunlarına üniversite kapılarının aralanıp aralanmayacağı...Ve şimdilik pek fazla konuşulmayan irtica tehdidi...Son beş yıldan beri değişmeyen bu hassas tartışma konuları muhtemelen 2008’e de damgasını vuracak.
Yeni anayasa tartışmalarının dozu bir yükseliyor bir düşüyor. Siyasi gündemde boşluk doğduğunda iktidar partisi sözcüleri özgürlükler ve yeni anayasa tartışmalarını gündemin ön sıralarına taşıma gayreti içine giriyor.Son dönemde terör ve sınır ötesi askeri operasyonlar nedeniyle anayasa tartışmaları gündemden düşmüş gibi gözükse de AKP öngördüğü takvim çerçevesinde hazırlıklarını sürdürüyor.Ancak aylardan beri bugün yarın açıklanacak denilen AKP’nin anayasa taslağı henüz resmen kamuoyuna açıklanmış değil. Hala taslak üzerindeki teknik çalışmalar sürüyor. Bir yandan üniversitelerde türban serbestisine hukuki temel arayışı devam ederken öte yandan da bireysel özgürlüklerin Avrupa Birliği normları düzeyine getirilmesine özen gösteriliyor. Anayasa tartışmalarında AKP’nin en çok şikayetçi olduğu nokta ise tartışmaların demokratikleşme ve genel olarak özgürlüklerin genişletilmesi üzerinde değil de sadece türban ve laiklik konuları üzerinde odaklanması.Taslağın, “başta laiklik olmak üzere cumhuriyetin temel ilke ve değerleri esas alınarak şekillendirildiğini” söyleyen AKP kurmayları, “Daha fazla demokrasi ve özgürlük konusunda söyleyecek sözü olmayanların türbana takılıp kaldığı” iddiasında.Taslağın önümüzdeki haftalarda siyasi partilere ve tüm sivil toplum örgütlerine, üniversitelere gönderileceğini ve tartışmaya açılacağını belirtiyorlar.AKP kurmayları yeni anayasa çalışmaları sırasında geniş bir toplumsal mutabakat sağlanmasına özen göstereceklerini belirtiyorlar. Başbakan Erdoğan da önceki gün Kanal 7 televizyonuna yaptığı açıklamada, düşündüğü yeni anayasa tarifini, “Yasak ifadesinden hoşlanmıyorum ama özgürlükleri güvence altına alacak bir anayasa olmalıdır” diye özetliyor.Yeni anayasa konusunda Meclis’te “konsensüs” oluşturmaya çalışacaklarını belirten Başbakan bunun nasıl olacağını da şu şekilde ifade ediyor:“Meclis Genel Kurulu’nda yakalanması gereken bir rakamı yakalamaya çalışacağız. Bizim çabamız, bir konsensus u oluşturmak. İttifak değil, konsensus. Eleştirilere açığız ama partiler, ’benim şu kadar vekilim var, kanaatimizi söylüyoruz’derse ’benim de şu kadar vekilim var’deriz...” Yani başbakan Meclis’te muhalefet partileri ile uzlaşmaya açık olacaklarını, ancak getirmeyi öngördükleri temel düzenlemeler konusunda muhalefetin herhangi bir dayatması olması durumunda kesinlikle taviz vermeyeceklerini şimdiden ilan ediyor.Çünkü Başbakan anayasa değişikliği için gerekli olan 330 oyu rahatlıkla bulacaklarına inanıyor. Yeni anayasayı her halukarda referanduma götürecekleri için 367’ye gerek duymuyor. AKP’lilere göre anayasa taslağı ilkbahar aylarında Meclis gündemine gelecek. Komisyon ve Genel Kurul çalışmalarının uzun süreceği de hesaba katılarak yeni anayasanın Cumhurbaşkanı’nın onayına sunulmasının 2008 sonu veya 2009 başlarını bulabileceği hesaplanıyor.Bu durumda Mart 2009’da yapılacak yerel seçimlerde seçmenin önüne çifte sandık gelecek. Bir sandıkta belediye ve il genel meclisleri için oy kullanılacak, diğerinde de yeni anayasa için evet veya hayır oyu...
Türk-Amerikan ilişkilerinde birkaç yıldan beri devam eden tatsızlık PKK ile mücadelede işbirliği ile birlikte yeniden bahar havasına dönme trendine girdi. İki ülke arasındaki ilişkiler Irak savaşı öncesi, 1 Mart 2003’teki tezkere kriziyle büyük yara almış, ardından yaşanan talihsiz çuval hadisesiyle gerilimli bir süreç başlamıştı. Bu olay, ikili siyasi ilişkilere darbe vurduğu gibi askeri ilişkilerde tamiri daha güç kırıklıklara neden olmuştu. Bu arada ABD işgali altındaki Irak’ın kuzeyinden Türkiye’ye yönelik terör saldırılarının hız kazanması, bu bölgede teröristlerin himaye görmesi, lojistik destek alması, ABD’ye yönelik kamuoyu tepkisini tırmandırmıştı. O nedenle de son dönemde Türk kamuoyundaki Amerikan aleyhtarlığı iyice yükselmişti. Öyle ki, 70’li yıllardaki haşhaş ekim yasağı ve ardından 1974’teki Kıbrıs Barış Harekatı’ndan sonra uygulanan silah ambargosu yüzünden bozulan ilişkiler ve yükselen sol dalganın da etkisiyle artan tepkiler bile bu kadar yüksek bir Amerikan aleyhtarlığına neden olmamıştı. Ancak son bir iki haftada yaşanan gelişmeler olumsuz havayı büyük ölçüde kırdı. Siyasi ve askeri ilişkilerle ilgili durumu Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün dün Çankaya Köşkü’nde TÜBİTAK ödüllerinin dağıtım töreninden sonra gazetecilerin sorularını yanıtlarken söylediği şu ifade özetlemeye yetiyor:“Şu anda işler iyi gidiyor. Müttefikliğe yaraşır bir işbirliği var şu anda. Bu durumdan onlar da memnun, biz de...” ABD’nin Kuzey Irak’a yönelik sınır ötesi askeri operasyonlar konusunda Türkiye’ye 4 yıldan beri uyguladığı ambargoyu kaldırması, işlerin iyi gitmesinde en önemli etken. Dahası ABD “ortak düşman” diye tarif ettiği PKK terör örgütüne ait vurulacak hedefler konusunda da önemli bir istihbarat desteği sağlıyor. Kasım ayında Bush -Erdoğan görüşmesinde varılan mutabakat şu anda beklentilerin üstünde iyi işliyor ve bu da müttefiklik ilişkilerini yeniden stratejik ortaklığa doğru taşıyor. Bu gelişmelerin kamuoyunu da bir ölçüde tatmin etmiş, Amerikan aleyhtarlığının dozu azalma eğilimine girmiş olduğu bile söylenebilir. Evet ABD ile ilişkilerdeki hasarın büyük ölçüde giderilmekte olduğu anlaşılıyor. Şimdi sıra Irak yönetimiyle özellikle de yönetimde ağırlığı olan Kürt liderlerle ilişkileri yeniden normalleştirmekte. Cumhurbaşkanı Gül, Dışişleri Bakanı olduğu dönemde de Kürt liderlerle, en azından Irak’ın seçilmiş resmi Cumhurbaşkanı Talabani ile Türkiye’nin iyi ilişkiler içinde olmasını arzulamıştı.Seçildiği günden beri Cumhurbaşkanı olarak Türkiye’yi ziyaret etmek isteyen Talabani’nin davet edilmesini istemiş ama o günkü Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, bunu şiddetle reddetmişti.Gül şimdi Cumhurbaşkanı. Talabani de Türkiye’nin sınır ötesi operasyonları konusunda Barzani’ye göre daha ılımlı açıklamalar yapıyor.Acaba Gül, ilişkileri normalleştirmek bakımından önümüzdeki günlerde Talabani’yi Ankara’ya davet etmeyi düşünüyor mu?Dün bu soruyu sorduğumuzda “hayır” demediği gibi kafasında böyle bir plan olduğunu da şu sözleriyle açıkça ifade etti Gül:“Ben daha önce de söyledim; Irak bizim komşumuz. Talabani de seçilmiş bir cumhurbaşkanıdır. Tabii ki gelebilir, biz de gidebiliriz. Bu zamanlama ve program meselesi...” Cumhurbaşkanı Gül, 8 Ocak günü ABD Başkanı Bush’u ziyaret edecek. Muhtemelen daha sonraki gezi ve davet programlarına göre Talabani için bir tarih belirlenecek. Yeni yılın ilk aylarında Talabani’nin Ankara ziyareti sürpriz sayılmamalı...