Dışişleri Bakanı Ali Babacan, yaklaşık bir ay önce AB troyka toplantısına giderken uçakta yaptığımız sohbet sırasında yeni yılın ilk günlerinden itibaren reform sürecinin yeniden hızlandırılacağını açıklamıştı. O gün yapılması öngörülen reformların ayrıntıları konusunda bilgi vermemiş ancak şunu demişti:“Şaşıracaksınız... ‘Vay be Türkiye’de bunlar da oluyormuş’ diyeceksiniz...” Yapılması öngörülen reformların önemini belirtmek için bu sözleri söylemiş Dışişleri Bakanı ama ne yapacakları konusunda ipucu vermemişti.Anlaşılıyor ki şaşırtıcı reformların ilk adımı çok tartışılan, hem yurt içinde hem de dışarda büyük gürültü koparan Türk Ceza Yasası’nın meşhur 301. maddesi. Gerek Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin gerekse de Başbakan Yardımcısı ve Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek’in yaptıkları açıklamalara göre yasa değişikliği 15 gün içinde son biçimini alacak.Muhtemelen 301. maddedeki “Türklüğü aşağılama” ifadesi “Türk milletini aşağılama” olarak değiştirilecek ve cumhuriyet savcılarının soruşturma açabilmeleri Adalet Bakanı’nın iznine bağlanacak. Tıpkı eski yasanın benzer hükmü olan 159. maddede olduğu gibi...İki cümlelik bir değişiklik. Bu aylardan beri yapılamadığı için Türkiye’nin AB nezdinde çok başı ağrıdı. Yapılan bütün demokratikleşme reformları unutuldu, herkes bu maddeye takıldı. Benzerleri hemen hemen tüm AB ülkelerinin ceza yasalarında olmasına karşın bu madde Türkiye’de düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki en büyük engel olarak görüldü. Çünkü, uygulamada pek çok aksaklık, pek çok yanlış iş olmuştu. Bu madde nedeniyle Türkiye en azından ciddi bir imaj sorunu yaşıyordu AB nezdinde. Hükümetin reform atağı bu imaj sorununu düzeltecek olan 301. madde değişikliği ile başlıyor.Bunu Ceza Yasası’nın 221. maddesinin değiştirilmesi izleyecek. Bu düzenlemeyle de PKK’nın tasfiyesinin hızlandırılması amaçlanıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri’nın sınır içinde ve ötesinde yürütmekte olduğu etkili operasyonlarla büyük darbe vurulan bölücü örgütün bunalan, kaçmak için fırsat kollayan militanlarına eve dönüş için bir kapı aralanması öngörülüyor 221. madde düzenlemesi ile. DTP DAVASI Yeni yılın ilk haftasında başlatılması düşünülen bu reform atağı AB ve Batı kamuoyu nezdinde hiç kuşku yok ki hükümetin elini güçlendirebilecek. Ancak bu arada hükümeti düşündüren önemli gelişme DTP hakkında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın Anayasa Mahkemesi’nde açmış olduğu kapatma davası...İşte bu noktada mevcut Anayasa, yasalar ve bağımsız yargı karşısında hükümetin eli kolu bağlı. Aslında AKP’nin ve Başbakan Erdoğan’ın parti kapatılmasına şiddetle karşı olduğu biliniyor. Hatta DTP davası açıldığı günlerde partisinin Merkez Yürütme Kurulu toplantısında söyledikleri aktarılanlara göre özetle şöyleydi:“Partilerin kapatılması doğru değil. Eğer birisi suç işlemişse yargı onun yakasına yapışsın cezasını versin. Ama birileri yanlış bir şey yaptı, suç işledi diye partiler, o partilere oy vermiş milyonlarca seçmen cezalandırılır mı?” Ama Anayasa değişmediği sürece bu konuda kimsenin yapabileceği bir şey yok. DTP konusunda da tek umut, dava sürecinin uzaması ve bu arada yeni anayasanın Meclis’ten, referandumdan geçip yürürlüğe girmesi...Acaba dava o kadar uzun sürer mi?
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin geçen hafta içinde gerçekleştirdiği iki büyük sınır ötesi hava harekâtıyla beli önemli ölçüde kırılan terör örgütü PKK’ya ait hedefleri vurmaya devam edeceği anlaşılıyor.Sınır ötesi harekât konusunda aylardan beri yürütülen diplomasinin sonuçları da açık biçimde görülüyor. İlk defa bu konuda AB ülkelerinden Türkiye’ye yönelik olumsuz bir tepki gelmediği gibi zımni destek havası devam ediyor. Asıl önemli olan, Irak’ı işgalci güç olarak kontrolü altında tutan ABD’nin tam desteği dün Başkan Bush ile Başbakan Erdoğan arasında yapılan telefon görüşmesiyle bir kez daha teyit ediliyor. Harekâta karşı Irak’ın Kürt Cumhurbaşkanı Talabani dahi “Türkiye bu harekâtı bizimle işbirliği halinde yapmadı. Olmasa daha iyi ama Türkiye’nin de kendini koruma hakkı var” gibisinden yuvarlak açıklamalarla geçiştiriyor. Tepki, “Büyük Kürdistan” rüyaları gören, Mesut Barzani’den geliyor. Barzani “Köyler bombalanıyor, vatandaşlarımız öldürülüyor” diye feryat ediyor ama ortada bombalanan ne bir sivil hedef var ne de öldürülen Irak vatandaşı. Tek akla gelen, öldürülen PKK’lı teröristleri kendi vatandaşı görüyor olabilir Barzani. Ya da ikinci ihtimal, PKK’nın tehditlerinden, kendisine yönelik olarak başlatabileceği olası saldırılardan çekindiği için tiyatro yapıyor.Hangi saikle yapıyor olursa olsun ABD’nin verdiği tam destekten sonra Barzani’nin bağırıp çağırmasının Türkiye bakımından pek de önemi yok.Türkiye, terör mücadelesinde gelinen bu noktadan sonra kim ne tepki verirse versin artık devletin zirvesinde çizilen strateji doğrultusunda bu harekâtı kesintisiz sürdürecek. Ta ki terör örgütü Irak’ın kuzeyinden tasfiye edilinceye kadar.Ancak uygulamaya konulan terörü bitirme stratejisinde askeri harekâtlar işin sadece bir yönü. Askeri operasyonlara paralel olarak stratejinin ikinci ve üçüncü ayakları da önümüzdeki günlerde devreye sokulacak.İkinci unsur son dönemde kamuoyunda tartışılmakta olan “dağdakileri indirme” formülü. Bunun için Türk Ceza Kanunu’nun 221. maddesinde düzenlenen “etkin pişmanlık” hükmü yeniden gözden geçirilecek. Öngörülen bu düzenlemeyle henüz suça karışmamış olan örgüt elemanları kendi iradeleriyle teslim olurlarsa ceza almayacak. Şu veya bu oranda suça iştirak edenlerin de cezalarında önemli oranlarda indirimler öngörülüyor. Hatta bir öneriye göre örgütün lider ve yönetim kadrosu dışında kalan tüm elemanlarının teslim olmaları durumunda affedilmesi de gündemde. İktidarla muhalefet arasında son haftaların en hararetli tartışma konularından birini oluşturan bu formül önemli. PKK’nın dağ kadrosunun dağılma sürecini hızlandırabilecek bir hamle olarak görülüyor.Ancak bundan daha önemli olan üçüncü unsur.Yani, dağdakileri indirirken dağa eleman hazırlayan bataklıkların kurutulması. Dağ kadrosuna katılımların önünün kesilmesi. Bunun için de sosyo ekonomik önlemler paketi hazırlanacak. Bu paket kapsamında öngörülen düzenlemeler şöyle özetleniyor:“Doğu ve Güneydoğu’da yolu, suyu ve kanalizasyonu olmayan köy bırakılmaması, öğretmensiz okul, hekimsiz, tıbbi araç ve gereçsiz hastane ve sağlık ocağı bırakılmaması, aynı zamanda istihdama da katkısı olacak altyapı yatırımlarının hızlandırılması...” Bu çerçevede yöre halkının aidiyet duygularının güçlendirilerek PKK’nın legal kollarının yalıtılması amaçlanıyor.
DTP Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve yasaları çerçevesinde kurulmuş, normal olarak iktidar partisi AKP’den de CHP ve MHP’den de farklı olmayan bir siyasi parti.DTP’li milletvekilleri uyguladıkları olağanüstü başarılı bir seçim taktiği sonucunda Meclis’e girdi. Diğer 530 milletvekilinden hiçbir farkları yok. Partilerinin barajı geçemeyeceğini bildikleri için bağımsız seçildiler ve ardından DTP’ye katılıp grup oluşturdular.Dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde uygulanmayan yüzde 10 gibi yüksek bir seçim barajını aşabilmek için iyi de yaptılar.DTP’nin Meclis’te olması, demokrasi, terör sorununun üstesinden gelinebilmesi, Kürt halkının aidiyet duygusunun güçlendirilmesi açısından önemliydi.DTP eğer normal bir siyasi parti gibi terör ve terör örgütü ile arasına mesafe koyabilseydi, terörü lanetleyebilseydi, Türkiye’nin geçmekte olduğu zorlu süreçte katkısı büyük olurdu.Ama bunu yapamadı DTP. Adeta terör örgütü tarafından esir alındı. Terör örgütünün taktik manevralarından kendini kurtaramadı. Ya da başından beri legal siyaset oyununu İmralı’daki bölücübaşının çizdiği sınırlar içinde oynadı.Seçimlerden sonra yapılan ilk kongrede iyice açığa çıktı; sanki gizli bir el bu partiyi bir yerlere doğru sürüklemeye başlamıştı. DTP yönetimi baştan aşağı değişti. Siyaset deneyimi olan, ılımlı kanat tasfiye edildi. Genel Başkanlığa Ahmet Türk’ün yerine milletvekili dahi olmayan genç bir isim, birçok hukuki problemi olan Nurettin Demirtaş getirildi. Parti kongresinde yaşanan olaylar, bölücü simgeler...Bazı milletvekillerinin ve parti yöneticilerinin katıldıkları miting ve gösteriler, yaptıkları konuşmalar...Dağlıca saldırısının ardından PKK tarafından kaçırılıp rehin alınan askerlerin serbest bırakılması sırasında, hem de hiç gereği yokken, üç DTP milletvekilinin durumdan vazife çıkarıp Kuzey Irak’a geçmesi... Ve bu milletvekillerinin Kuzey Irak’ta Öcalan posterleri önünde verdikleri pozlar, eli kanlı bebek katilleri ile, çok değil daha bir hafta önce onlarca askeri şehit etmiş olan teröristlerle tokalaşma görüntüleri...Bunları akılla, mantıkla, siyasetin gereği diye izah edebilmek mümkün değil. Bazı DTP yöneticileri ve milletvekilleri adeta bilinçli biçimde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı için çalıştılar. “Bu parti terör örgütü ile içli dışlı, bu partiyi kapatın” diye sesli ve görüntülü belge sundular.Başsavcı da doğal olarak gereğini yaptı. Çok ağır bir iddianame ile Anayasa Mahkemesi’nde kapatma davası açtı.Dava henüz başlamadan DTP’nin genç genel başkanının tutuklanması gündeme geldi. Siyasi bir suçtan mı?Hayır...Resmi evrakta sahtecilik, gerçek dışı sağlık raporu ile askerlik hizmetini yerine getirmemiş olmaktan.İşin ilginç yanı, bu iddialar Demirtaş henüz genel başkan seçilmeden önce de DTP’lilerce biliniyordu. Tutuklanma, askere alınma riski o günlerden belliydi.Acaba niye ısrarla Ahmet Türk’ün yerine onu seçme gereği duyuldu?Belki de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin etkili operasyonları sonucu dağda sıkışan PKK, düz ovada DTP’yi araç olarak yönlendirerek taktik bir savaş yürütmeyi amaçlıyor. Bunu da özellikle Türkiye’nin terör mücadelesini ilk defa destekleyen AB ve Batı kamuoyunu etkilemek için yapıyor. Muhtemelen, “Bize yasal zeminlerde siyaset yapma hakkı verilmiyor. Partimiz kapatılıyor, genel başkanımız tutuklanıyor” propagandasıyla PKK’nın boynundaki “Terör Örgütü” yaftasının, “Kürt Direniş Örgütü” yaftasıyla değiştirilmesi amaçlanıyor.Ama hiç inandırıcı değiller...
Beyaz Saray’da 5 Kasım günü Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ABD Başkanı George Bush ile gerçekleştirdiği görüşmenin ardından yapılan açıklamalarla artık bölücü terörle mücadelede yeni bir evreye girilmekte olduğunun ilk sinyali verilmişti. ABD Başkanı Bush ilk kez o zaman “PKK ortak düşmandır” ifadesini kullanmış ve Türkiye’nin sınırötesi operasyonuna yeşil ışık yaktığı gibi istihbarat paylaşımına gidileceğini açıkça ifade etmişti.Washington’da açıkça ifade edilmeyen bir başka işlem de ABD yönetiminin öteden beri PKK’ya yardım ve yataklık yapan Kuzey Irak’taki yerel otoriteyi hizaya sokma sözü idi. Çok değil bir iki ay öncesine kadar Türkiye, “PKK elebaşılarını teslim edin” dediğinde “kedi bile vermeyiz” diye küstahlaşabilen Kuzey Irak’taki yerel otoritenin tavrı da bugün çok farklı. Kuzey Irak’taki yerel otorite, yani Barzani ve ekibi önceki gün itibariyle Türkiye’nin kararlılığını çok net ve somut biçimde gördü. Türkiye PKK’yı her hal ve şart altında ininde vurma kapasitesine hakim. PKK hedeflerine yönelik olarak gerçekleştirilen önceki günkü harekat ve ardından Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan açıklamalarla PKK’ya verilen dersin yanısıra Kuzey Irak’taki yerel idareye de çok önemli mesajlar verildi.Operasyonların “askeri ihtiyacın gereklerine göre kararlılıkla devam edeceği” belirtilen açıklamadaki şu ifadeler dikkat çekici:“Operasyonlar tamamen PKK terör örgütüne yönelik olup; Irak’ın Kuzeyi’nde yaşayan halka ve düşmanca harekette bulunmayan yerel gruplara karşı değildir...” Yani Türkiye hava harekatının ardından gerekli gördüğünde PKK hedeflerine karşı kara harekatını da gerçekleştirebilir. Böyle bir olasılıkta Peşmergeler kenarda durdukları, zorluk çıkarmadıkları, teröristlere destek vermeye kalkışmadıkları sürece sorun yok. Ancak gösterecekleri en ufak bir düşmanca harekette çok ağır karşılık görecekleri açık.Aslında bu noktadan itibaren artık Kuzey Irak’taki yerel idare güven ve istikrar içinde yaşamak istiyorsa PKK teröristlerine karşı net ve açık tavır almak durumunda. Irak’ın Kuzeyi’nin PKK için “güvenli, serbest bölge; eğitim ve lojistik destek alanı” olmaktan çıkarılması Türkiye için hayati önem taşıyor. Ve Türkiye, Türk silahlı Kuvvetleri bu hedefi gerçekleştirmeye kararlı. Operasyonlar daha yeni başlıyor. Nihai sonuç alınıncaya kadar da devam edecek. Aslında bu Türkiye’nin huzur ve güvenliği için olduğu kadar Irak’ın Kuzeyinde yaşayan halkın huzur ve güvenliği için de önemli. Önceki günkü hava operasyonuyla teröristler de artık Kuzey Irak’ta kendileri için güvenli bölge, güvenli mağara olmadığını muhtemelen anladı.İşte bu noktada, Başbakan Erdoğan ve bazı AKP yöneticilerinin bir süredir üstü kapalı dile getirmeye çalıştıkları “dağdan indirme-eve dönüş” projeleri ile ilgili çalışmalar da hızlandırılabilir.Köşeye sıkıştırılan, operasyonlardan bunalan örgüt elemanları için bir çıkış kapısı olabilir yeni eve dönüş düzenlemesi...
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün YÖK’e yeni başkan atamasıyla birlikte yeniden alevlenen üniversitelerdeki türban yasağını kaldırma tartışmasına farklı bir öneri ile MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de katıldı.MHP ve Bahçeli’nin öteden beri üniversitelerde türban yasağı uygulamasına karşı olduğu biliniyor. Koalisyon ortağı olarak iktidar oldukları 1999 seçimlerinde “Bu sorunu çözeceğiz” diye taahhüdü de vardı MHP’nin seçmene. Ama iktidarları döneminde çözemediler. Konunun görüldüğü kadar basit bir YÖK uygulaması olmadığını gördüler. O nedenle dünkü basın toplantısında yeni YÖK Başkanı ve üniversitelerdeki türban yasağının kaldırılıp kaldırılamayacağına ilişkin soruyu yanıtlarken sözcükleri son derece dikkatli seçti Devlet Bahçeli. Yasaktan yana olmadığının altını çizdi. Eğitim hizmetinin devletin asli görevi olduğunu belirttikten sonra, sırf başörtüsü taktıkları için bazı gençlerin eğitim hakkının ellerinden alınamayacağını da söyledi ve ekledi:“Yüksek öğretimde öğrenciler için türban yasağı olmaz, olmamalıdır. Türban eğer bir siyasi simge olarak ifade ediliyorsa, bu devletin görevlileri var, siyasi simge olarak, irticai faaliyetin bir simgesi olarak türban takanları ayırt edip gereğini yapabilirler. Bunun dışında MHP türban ve başörtüsünün yasak olmasına rıza göstermez...” Bahçeli bunu diyor ama bugün yaşanan sorunun çözümünün, yasağın kaldırılmasının da bazı siyasetçilerin sandığı gibi YÖK Başkanı değişikliği ile, rektörlerin serbest bırakmasıyla mümkün olamayacağını da biliyor. O nedenle de “Rektörler yasaklamaz, YÖK de yasaklamayan rektörler hakkında disiplin kovuşturması açmaz. Böylelikle bu mesele çözülür” demiyor.1989’daki Anayasa Mahkemesi kararı ile yasağın anayasal hüküm niteliği kazandığını bildiği için, hiç dolambaçlı yollara sapmadan anayasa değişikliği öneriyor. Anayasanın 10. maddesini gösteriyor. Anayasa’nın bu maddesi aslında “kanun önünde eşitlik” ilkesini düzenliyor. Bahçeli, maddenin yeniden yorumlanıp, yeniden düzenlenerek hem kamusal alan tarifinin netleştirilebileceğini hem de Anayasa Mahkemesi’nin 1989 tarihli kararının yok hükmüne düşürülerek türbanlı öğrencilere üniversite kapısının aralanabileceğini söylüyor. Bu noktada da AKP’ye, “341 milletvekiliniz var, biz de destek oluruz, getirin 10. madde değişikliğini, bu yasağı hemen kaldıralım” demiyor. Çünkü konunun hassas olduğunu, bazı kurumlarda ve çevrelerde ciddi rahatsızlıklar yaratabileceğini, toplumu kutuplaştırabileceğini öngörüyor. O nedenle “Çözüm için toplumsal uzlaşmaya ihtiyaç vardır. Toplumsal uzlaşma sağlanmadan bu mesele çözülemez” diyor.Makul, ayakları yere basan, akılcı bir öneri sunuyor Bahçeli. Ama söylediklerinde bir unsur dikkat çekici. Diyor ki Bahçeli; “Türban serbest olsun ama siyasal simge olarak takanları devletin görevlileri ayırt edip gereğini yapsın...” Nasıl olacak bu?Bu noktada kimin siyasi, irticai faaliyet simgesi, kimin inanç nedeniyle türban taktığı nasıl ayırt edilecek?Her üniversitenin kapısına deneyimli bir “niyet okuyucu” devlet görevlisi mi dikilecek? O görevli, türbanlı öğrencilere bakıp veya sorup, “sen inancın için takmışsın geç, sen irticai faaliyetin simgesi olarak takmışsın dur” mu diyecek?Bu gerçekçi değil...
Anayasa Mahkemesi’nin 1989 yılında verdiği karara dayanarak üniversitelerde uygulanan türban yasağına karşı olan kesimler uzunca bir süredir 8 Aralık’ı, Prof. Erdoğan Teziç’in görev süresinin dolmasını ve yeni YÖK Başkanı’nın belirlenmesini merakla bekliyordu.Çünkü, eşi de bu yüzden mağdur olmuş, hatta konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıyıp, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine dava açmış olan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün türban yasağını gevşetecek, kaldıracak bir başkan seçeceği öngörülüyordu.Bu öngörü şaşmadı. Yeni YÖK Başkanı Prof. Yusuf Ziya Özcan, önceki gün göreve başlarken yaptığı ilk açıklamasında, üniversitelerde bütün yasakların kaldırılacağı mesajını verdi. Ama hemen bugünden yarına değil, zaman içinde.Peki nasıl kaldıracak? Anayasayı mı, Anayasa Mahkemesi kararını mı değiştirecek Özcan?Formülü eski YÖK Başkanlarından, AKP Milletvekili ve Milli Eğitim Komisyonu Başkanı Mehmet Sağlam bulmuş. Yeni YÖK Başkanı’na şu öneriyi yapıyor Sağlam:“Yüksek öğretimde eğitim hakkı hiçbir şekilde engellenmemeli. Bunun için Anayasa değiştirmeye, yasa çıkarmaya da gerek yok. Rektörlerin inisiyatifiyle bu iş çözülür. Rektörler yasak uygulamazsa bu sorun biter. Geçmişte başörtüsüne izin veren rektörler hakkında YÖK tarafından soruşturma açıldığı için bu noktaya gelinmişti...” Evet Sağlam’ın formülü özetle böyle. YÖK rektörlere göz kırpacak, “Türbanı serbest bırakırsanız, soruşturma açmayız” diyecek. Rektörler de disiplin yönetmeliklerindeki hükmün üstünü çizip, türbanın özgürce üniversiteye girmesini sağlayacaklar.Ancak, Sağlam’ın bu formülünün ne kadar sağlam olduğu tartışmalı.Çünkü senelerdir tartışmalı, kavgalı biçimde uygulanan bu yasak, dayanağını YÖK Yasası veya üniversitelerin disiplin yönetmeliklerinden değil, en üst yargı olan Anayasa Mahkemesi kararından ve bu kararın gerekçesinden alıyor. Gerekçesinde türbanı, “siyasal İslam’ın sembolü” diye tarif eden bu karar, TBMM dahil herkesi bağlayıcı nitelikte ve Anayasa hükmünde. Meclis’ten yasa çıkararak dahi yok hükmüne düşürmek mümkün değil bu kararı. 1989 tarihli bu karar ancak Anayasa değişikliği ile yürürlükten kaldırılabiliyor.Bu durumda herkesi bağlayıcı nitelikte olan bu kararı rektörler nasıl görmezden gelecek? YÖK Başkanı’nın, “Merak etmeyin bu yasağı uygulamazsanız hakkınızda geçmiş dönemlerde olduğu gibi disiplin soruşturması açılmayacak” teminatı rektörleri ikna etmeye yeterli olacak mı? Ya bu arada Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, “Anayasa Mahkemesi’nin bağlayıcı kararını uygulamıyor” diye soruşturma başlatırsa ne olacak?Rektörlerin işi kolay değil ama muhtemelen YÖK’ün ve siyasi iktidarın vereceği güvence, bazı rektörler için yeterli olacak ve üniversitelerin bazıları yasağı kaldıracak. Bazıları ise titizlikle uygulamaya çalışacak.Önümüzdeki dönem bu alanda son derece kritik ve hararetli tartışmalara gebe gözüküyor...
YÖK, 12 Eylül rejiminin bir kalıntısı, 1982 Anayasası’ndan önce icat edilen bir anayasal kurum. Askerlerin üniversiteyi, üniversite öğrencisini, hocasını disipline etmek için oluşturduğu bir kurum. Kurulduğu 6 Kasım 1981 gününden beri tartışılıyor. Çeyrek asrı aşan bir süredir YÖK tartışması hiç bitmedi. Ama tartışmanın tarafları hep yer değiştirdi. İlk oluşturulduğunda üniversite özerkliğini, bilimsel özekliği, özgürlüğü yok etti diye YÖK’ü eleştirenler, gün geldi bu kuruma sahip çıkmaya başladı, destek safına geçti. Laik demokratik cumhuriyet rejimi tehdit altında diye.Kurulduğu günlerde YÖK tartışmasına ilgisiz kalan, bilimsel özerkliği, özgürlüğü pek fazla önemsemeyenler de bir süre sonra YÖK’e karşı bir yeminli düşmanlar safı oluşturdular. Türban yasağı yüzünden, bireysel özgürlüklerimiz elimizden alınıyor diye dava üstüne dava açtılar, konu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar taşındı. Hem de şu anda Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül’ün eşi Hayrünnisa Gül bile bu davacılar arasındaydı...80’li yılların sonlarına doğru üniversitede türban sorunu yavaş yavaş kitleselleşmeye, siyalallaşmaya başladığında YÖK’ün önceki bütün günahları unutulmaya başladı. Anayasa Mahkemesi’nin 1989 yılında aldığı kararla üniversitelerdeki türban yasağı anayasa hükmüne dönüşürken, yine aynı kararla türban “siyasal İslam’ın sembolü” sayıldı ve bu yasağın kamusal alanda uygulanması zorunluluk haline geldi. Kamusal alanın nerede başlayıp nerede bittiği tartışması da halen çözüme kavuşturulmuş değil.1989 yılından beri YÖK’ü yönetenler, YÖK Başkanları ve Kurul, türban yasağının bütün üniversitelerde uygulanmasını anayasal ve yasal bir görev saydıkları için bu görevlerini titizlikle uyguladılar. Son 5 yıllık dönemde olduğu gibi siyasal iktidarla çatışmak, kavga etmek pahasına...Dün itibariyle yeni bir süreç başladı YÖK’te. Aslında mevzuat değişmedi, ne Anayasa, ne yasalar, ne de Anayasa Mahkemesi’nin yasak kararı ortadan kalktı. Değişen sadece YÖK Başkanı. Ama dün görevine başlayan yeni Başkan Prof. Yusuf Ziya Özcan’ın ilk günkü demeç ve açıklamaları bir dönemin kapanmakta olduğu mesajını içeriyor.Tabii ki hemen herkesin aklına YÖK Başkanı bütün üniversitelere talimat gönderip, “Anayasa Mahkemesi kararı ve diğer mevzuat bugüne kadar yanlış yorumlandı. Yarından itibaren türban yasağı sona ermiştir” mi diyecek sorusu geliyor. Ama hayır. Elbette bunu yapmayacak yeni YÖK Başkanı. En azından bugünden yarına böyle bir uygulamaya girişmeyecek.Bu sorunun aşılmasını zamana yayacağının mesajını veriyor Prof. Özcan. Önceliği üniversitelerin bilimsel özerkliğinin arttırılmasına, bilimsel çalışmaların kalitesinin yükseltilmesine vereceğinin altını çiziyor. “Üniversitede bütün yasakların kaldırılmasından yana olduğunun” altını çiziyor Prof. Özcan ama “ilk işim türban yasağı” demiyor. Önceliğin bilimsel üretimin nicelik ve niteliğinin yükseltilmesi olduğunu söyledikten sonra da “Bunu başarabilirsek, türban sorunu, katsayı sorunu (imam hatip) kendiliğinden hallolur” diyor.Muhtemelen geçiş süreci çok fazla uzamayacak. En geç bir yıl içinde yeni anayasa düzenlemesi ve yasal çerçevenin yeniden belirlenmesi ile Prof. Özcan’ın işi daha da kolaylaşacak gibi gözüküyor.
Bölücü terör örgütü PKK’ya karşı Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sınır içindeki ve gerektiğinde de sınır ötesi operasyonları ile askeri imha harekatı sürerken, diğer yandan da örgütün dağılma sürecini hızlandırmak için hükümet, yeni bazı önlemleri uygulamaya koymaya hazırlanıyor. Terörle Mücadele Yüksek Kurulu’nda da görüşülerek başta TSK olmak üzere güvenlik birimlerinden alınan görüş ve öneriler doğrultusunda geliştirilen planın ana hatları büyük ölçüde belirlenmiş durumda. Planın en tartışmalı, en kritik yönünü, örgüt elemanlarına yapılan “eve dönüş çağrısı”nın nasıl hayata geçirileceği oluşturuyor. Bu noktada etkili sonuç alabilmek için hükümetin kafasında af değil ama af benzeri bir uygulama var. İşte en çok zorlanılan nokta da bu. Kamuoyunun hassasiyeti, muhalefet partilerinin atılması öngörülen en küçük adımı dahi “af çıkarıyorlar” diye kamuoyunu tahrik etme çabaları, hükümeti de doğal olarak etkiliyor. O nedenle de Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da bakanların ve AKP kurmaylarının da özellikle altını çizerek söyledikleri “Bu projede kesinlikle af yok” oluyor. Af yok. Peki, örgütteki dağılma sürecini hızlandırabilmek için, yani dağdakileri indirebilmek için ne yapılacak?“Af çıkarılmayacak ama 2003 yılında çıkarılan ve işlemeyen Topluma Kazandırma Yasası benzeri yeni bir düzenlemeyle teslim olanlara, örgütten kaçanlara tolerans sağlanacak” deniyor. Bu düzenlemeyle, suç işlememiş, terörist faaliyetlere katılmamış veya katıldığına ilişkin olarak somut delili olmayanların teslim olmaları, eve dönmeleri halinde haklarındaki yasal işlemler süratle tamamlanarak serbest bırakılacak. Suça karıştıkları sabit olanlardan da örgütün yönetim kademeleri dışında bulunanların teslim olmaları halinde cezalarında önemli oranlarda indirime gidilecek. Aslında Türk Ceza Yasası’nın 221. maddesi bu ihtiyacı bir ölçüde karşılıyor. Suç işlememiş olanların ceza almamaları, suça karışanların cezalarında da dörtte üçe varan oranlarda indirime gidilmesi bu maddede öngörülüyor. Ancak bunun için “etkin pişmanlık” şart. Adı “pişmanlık” veya “itirafçılık” olan bir yasa maddesi veya yasal düzenleme ile psikolojik ortam nedeniyle sonuç alınabilmesinin daha zor olacağı görüldüğü için farklı bir düzenleme düşünülüyor. Yeni düzenlemenin adı “af yasası” olmayacak. “Pişmanlık” veya “itirafçılık” da olmayacak. Ama aslında bütün bu özellikleri şu veya bu ölçüde içinde barındıracak bir yasa çıkarılacak.2008 bütçesinin hemen ardından muhtemelen 2008’ın ilk haftalarında bu tasarının Meclis’e gelebileceği belirtiliyor. Ancak bölücü örgütün belini kırmak planı, tek başına dağdakileri indirme projesinden ibaret değil. Bölgedeki terör bataklığını kurutmak, dağa çıkışları engellemek için de sosyo ekonomik tedbirlere ağırlık verilecek. Bu kapsamda bölge illerinde bir süre önce yerinde incelemeler yapan, sorunları dinleyip not eden ekonominin koordinasyonundan sorumlu Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren ve Tarım Bakanı Mehdi Eker’in Başbakan Erdoğan’a sundukları raporlar doğrultusunda yeni bazı ekonomik düzenlemeler de gündeme gelecek.