Babacan: Sürpriz reformlar gündemde

20 Kasım 2007

Dışişleri Bakanı Ali Babacan, ekonomik ve siyasi reformlar konusunda hükümetin hızı ve kararlılığı konusunda oluşan soru işaretleri konusunda çarpıcı bir açıklama yapıyor:“Yılbaşına kadar sürecek bütçe görüşmelerini hızlı ve sürpriz reform süreci takip edecek. ‘Türkiye’de bunlar da oluyormuş’ diyeceksiniz.” AB Troyka toplantısı için önceki gece Brüksel’e gelen Babacan’la yolculuk sırasında Hürriyet’ten Enis Berberoğlu ve Star’dan Mehmet Altan’la birlikte uçakta uzun bir sohbet imkanı buluyoruz.PKK teröründen, sınır ötesi operasyona, Filistin sorununun çözümüne, Türkiye AB ilişkileri ve demokratikleşme konularında bir ufuk turu yapıyoruz.Son dönemde reform sürecinin kesintiye uğradığı eleştirilerini haksız buluyor Babacan ve 2008’in ilk günlerinden itibaren hükümetin siyasi reformlar konusunda yeni bir atağa geçeceği sinyalini veriyor.Fazla ipucu vermiyor. Uzun süren tartışmaların reformların içini boşalttığını hatırlatıyor ve “O yüzden gündeme gelmeleri ile Cumhurbaşkanı tarafından onayı arasındaki süreç mümkün olduğunca kısa tutulacak” diyor.Babacan, reformların içeriğiyle ilgili bilgi vermekten kaçınıyor ama konuşmanın bu bölümünde “Cemil Çiçek Bey de söyledi, PKK’ya af kesin yok” derken yeni reform paketinde Güneydoğu ve Kürt açılımıyla ilgili düzenlemeler olabileceğinin ipuçlarını veriyor.Babacan, reform süreci kapsamında ele alınması beklenen TCK’nın uluslararası ölçekte tartışmalı 301. maddesinin değiştirilmesi ile ilgili olarak da şunları söylüyor: “AB ile yeni dönemde ortam değişti. Eskiden biz bazı reformları, yasa ve anayasa değişikliklerini AB istiyor deyip yapabiliyorduk. Şimdi durum çok farklı. Artık biz, ‘Bunu AB istiyor’ diye bir düzenleme yapmayız, yapamayız. Biz aslında yaptıklarımızı, yapacağımız düzenlemeleri kendimiz için halkımızın refahı için yapıyoruz. Doğrusu da bu. 301 meselesi de bize her yerde soruluyor; ‘niye değiştirmiyorsunuz, ne zaman değiştireceksiniz?’ deniyor. Cevabımız şu: ‘O bizim işimiz. Kendi takvimimiz var. Zamanı geldiğinde bu değişikliği yaparız’ diyoruz... Yalnızlaştırma stratejisiBabacan terörle mücadele stratejisi ve sınır ötesi operasyonla ilgili gelişmeleri de şöyle anlatıyor:“Terörle mücadele konusunda izlediğimiz stratejinin birinci ayağı PKK’nın bölgedeki ittifaklarının kesilmesiydi. Örgütün bölgesel olarak yalnızlaştırılması, Irak içinde özellikle de Kuzey Irak’ta yalnızlaştırılması, AB ve ABD nezdinde yalnızlaştırılması önemliydi. Bu açıdan son dönemde önemli mesafe alındı. PKK, muhtemel bir sınır ötesi operasyonu Türkiye’nin Irak’ın bir bölümünü işgal etme niyeti diye lanse etmeye çalıştı. Bunun için bizim bölge ülkelerine, Arap ve Körfez ülkelerine yaptığımız tur etkili oldu. Bizim bir Arap ülkesi olan Irak’ın bir bölüm toprağını işgal gibi bir niyetimizin olmadığını, hedefimizin terör olduğunu anlatmak önemliydi, bunu anlattık. PKK’yı Arap dünyasında yalnızlaştırdık. PKK’yı Irak’ın içinde yalnızlaştırmak, yalıtmak yönünde önemli mesafe alındı ancak hala tam istediğimiz noktaya gelindiğini söyleyemem. Irak merkezi hükümeti iyi niyetli, ama gücü, kapasitesi yok. Kuzey’deki yerel idarenin kısmen gücü var ama onlara da güvenimiz yok. İşbirliği konusunda Kuzey’deki yerel idareyi muhatap almamız sözkonusu değil. Gerek Washington’daki görüşmelerde gerekse de merkezi Irak hükümeti ile yaptığımız temaslar sırasında bu durum anlatıldı, herkese gerekli mesaj verildi. Şimdi Kuzey’deki yerel idarenin eylemi de değişmeye başladı ama henüz bizim güvenimizi kazanacak bir noktada değiller. Söz değil, somut eylem bekliyoruz onlardan.” PKK’nın tuzağı Tezkere tartışmaları ve tezkerenin çıkmasının hemen ardından PKK’nın terörü tırmandırması acaba bilinçli olarak Türkiye’yi zamansız biçimde Kuzey Irak’a çekme planı mıydı? Şu yanıtı veriyor Babacan:“Türkiye’nin muhtemel bir sınır ötesi operasyonda ABD askeriyle, yerel Irak güçleriyle karşı karşıya gelmesi PKK’nın işine gelir, tabii ki bunu ister. Ama biz buna fırsat vermedik. Önce PKK’yı yalnızlaştırdık, yalıttık... ABD Dışişleri Bakanı Rice’ın 2 Kasım’daki Ankara ziyareti sırasında ‘Bu mesele Beyaz Saray’a kaldı. ABD’nin Irak ve PKK politikasının değişmesi zorunlu’ dedik. 5 Kasım görüşmesinden sonra da Beyaz Saray’da yeni bir süreç başladı. PKK ortak düşman dendi. Irak yönetimine ve Kuzey’deki yerel idareye de bir takım mesajların gittiğini tahmin ediyoruz.”

Devamını Oku

PKK silah bırakacak mı?

15 Kasım 2007

Başbakan Erdoğan’ın 5 Kasım günü Washington’da ABD Başkanı George Bush ile yaptığı 1.5 saatlik görüşmede neler konuşulduğu, ne gibi taahhütler alınıp verildiği, hangi ortak noktalarda mutabakata varıldığı üzerindeki sır perdesi henüz aralanmış değil. Bilinen, kamuoyuna açıklanan sadece PKK’nın Türkiye’nin olduğu gibi ABD ve Irak’ın da düşmanı olduğunun Başkan Bush tarafından dünyaya ilan edilmesi ve ABD’nin istihbarat desteği vereceği...Peki görüşmede varılan mutabakat bundan mı ibaret? Türkiye’nin kapsamlı bir kara harekatını da içeren sınır ötesi operasyon kararlılığı konusunda Bush acaba Başbakan Erdoğan’a ne söyledi? “Çok iyi yaparsınız” mı dedi?İşte bu noktadaki en önemli ipucu önceki gece Prag hareketinden önce Başbakan Erdoğan’ın yaptığı açıklamadaki şu cümlede gizli:“Şu anda Kuzey Irak’a bir harekat yok. İlk önceliğimiz, silahların bırakılmasıdır...” Evet, hükümet Genelkurmay’ın 1 Kasım günü Başbakanlığa gönderdiği sınır ötesi operasyonla ilgili görüşüne, verilmesi öngörülen direktifin genel çerçevesine ilişkin yazıya henüz yanıt gitmedi. Yani nihai direktifi vermedi Başbakan Erdoğan. 15 günlük bir bekleme evresi...Başbakan Erdoğan’ın neyi beklediği ve aynı zamanda Beyaz Saray görüşmesinin en kritik noktası işte Erdoğan’ın önceki gece söylediği “İlk önceliğimiz silahların bırakılmasıdır” cümlesinde gizli.ABD de Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmesini istemiyor. Kuzey I Irak’taki yerel Kürt yönetimi ile Türkiye arasındaki sorunun daha fazla büyümesini değil aksine iki taraf arasındaki havanın yumuşamasını arzuluyor. Ama öte yandan Türkiye’nin elini daha fazla tutamayacağını da biliyor. Terör devam ettiği sürece askeri operasyonun kaçınılmaz olacağını, bunu daha fazla engelleyemeyeceğini, Türkiye’yi oyalayamayacağını da görüyor. Sınır ötesi operasyon gerektirmeyecek bir formül öneriyor: Kuzey Irak’taki PKK varlığının silahsızlandırılması...Barzani ve Talabani ikilisi de öteden beri böyle bir formülün hayata geçirilmesinden yana.Kuzey IIrak’taki PKK kampları Barzani’nin peşmergelerince abluka altında tutulacak, örgüte sağlanan lojistik destek kesilecek. Birkaç gündür bu yönde Peşmergelerin yol ve arazi kontrollerini sıkılaştırdığı, PKK’nın hareketlerinin sınırlandırılması yönünde bazı tedbirler almaya başladığı da izleniyor. Ve örgüte, ateşkes değil, silah bırakması yönünde baskı uygulanıyor. Aksi takdirde Türkiye’nin yapacağı sınır ötesi operasyona ABD ve Irak’ın da destek vereceği anlatılmaya çalışılıyor.Formüle göre PKK’nın koşulsuz silah bırakması halinde Erdoğan hükümetini çok zorlayacak kritik bir adım daha var. Lider kadro dışındaki örgüt üyelerine dönük af veya af benzeri bir düzenleme yapılması. Ancak Erdoğan’a yakın kaynaklar şu aşamada hükümetin af veya af benzeri bir uygulamayı gündeme getirmesinin sözkonusu olamayacağını, Başbakan’ın da bu yönde bir taahhütte bulunmadığını söylüyorlar.İşte sınır ötesi operasyonun gecikmesinin, Genelkurmay’a verilecek direktifin Başbakan’ın masasında 15 günden beri bekletilmesinin en önemli nedeni bu. ABD ve Kuzey IIrak’taki yerel idareye, PKK’yı silahsızlandırıp, Türkiye’ye tehdit olmaktan çıkarabilmeleri için tanınan makul süre...

Devamını Oku

MHP’nin dokunulmazlık girişimi kimin işine gelir?

14 Kasım 2007

MHP, devlete karşı işlenen suçların milletvekili dokunulmazlığı kapsamı dışında tutulmasını öngören bir anayasa değişikliği girişimi başlatıyor. Niye yapıyor bu girişimi MHP? Son günlerde terör örgütü PKK ile bağlantıları çokça tartışma konusu olan bazı DTP milletvekillerini sıkıştırmak için. Hazır kamuoyu da bu konuda son derece tepkili. Birkaç DTP milletvekilinin şu aralar yargı önüne çıkarılması, hatta 1995’te Tansu Çiller’in Başbakanlığı döneminde yapıldığı gibi bazılarının Meclis çatısı altında tutuklanıp gözaltına alınmaları kamuoyunun bir bölümünü fazlasıyla mutlu da edebilir. MHP bundan siyasi açıdan rant da sağlayabilir.Ama siyasi rantı sadece MHP değil, DTP de sağlar. Zaten son dönemde DTP’deki gelişmelere, bazı milletvekillerinin tutum ve davranışlarına bakılacak olursa DTP’nin bir bölümü 1995 yılında yaşananların yeniden yaşanması için adeta büyük gayret sarfediyorlar. Sanki bu partiyi dışardan yönlendiren otorite DTP’nin kapattırılmasını, bazı milletvekillerinin bölücülük suçlamasıyla tutuklanıp hakim karşısına çıkarılmasını fazlasıyla arzuluyor. Bunu sağlamak için bazı çevreleri sürekli olarak provoke etmeye çalışıyorlar.DTP içindeki bir kanat, terör örgütü ile arasına mesafe koymak, terörü lanetlemek bir yana sanki bu örgütle yani PKK ile arasında illiyet bağı olduğu izlenimini vermek için bilinçli bir çaba harcıyor.Örneğin, rehin askerler olayını bahane edip üç milletvekilini görevli olarak Kuzey Irak’a gönderiyorlar. Bu milletvekilleri Kuzey Irak’ta PKK teröristleri ile kol kola fotoğraf veriyor, bölücübaşının posteri, bölücü örgütün bayrağı önünde rehine kurtarma protokolü imzalıyorlar teröristlerle.Niye bunu yapıyorlar? Söyledikleri gibi “tamamen insani” nedenlerle mi?Hayır, değil. Bir kere rehin askerlerin serbest bırakılacakları, Irak ve ABD makamlarına teslim edilecekleri günler öncesinden belli olmuştu. Üç DTP milletvekilinin oraya gitmesine hiç gerek yoktu. Ama gittiler...Muhtemelen terör örgütü, milletvekillerinin de yer aldığı o fotoğraf karelerini propoganda malzemesi olarak kullanmak istemişti. Onlar da buna alet oldular. Eli kanlı teröristlerle samimi bir havada tokalaşmakta beis görmediler...İkincisi DTP kongresinde yaşananlar... Ilımlı ve deneyimli bir siyasetçi olan Ahmet Türk’ün görevden çekilmek zorunda bırakılması. Daha şahin bir ekibin parti yönetimine gelmesi. O kongrede olası bir kapatma davası için adli makamlara bolca malzeme verildi.Ama en azından şimdilik DTP’lilerin tüm tahriklerine rağmen herkeste itidal ve sağduyu havası hakim. Bir tek MHP tepkisini giderek yükseltiyor. MHP anayasa değişikliği için gerekli olan 184 milletvekili sayısına sahip değil. Tek başına önerge veremiyor. O nedenle de CHP ve AKP’den destek istiyor. Kısa bir anayasa değişikliği ile DTP’lilerin dokunulmazlıklarının otomatik düşmesi ve yargılanlamalarının, tutuklanmalarının sağlanmasını arzuluyor MHP.Acaba PKK ve DTP’deki şahin kanadın arzusu farklı mı?Değil gibi gözüküyor. Onlar da sergiledikleri tutum ve davranışlarla partinin kapatılmasını, bazı milletvekillerinin tutuklanmasını istiyor havasında.Ondan sonra da muhtemelen Türkiye’yi AB’ye, dış dünyaya şikayet edecekler:“Bize legal siyaset yapma imkanı tanınmıyor, baskı uygulanıyor. Kürt gençleri onun için elde silah dağa çıkıyor...” Muhtemelen strateji bu. O nedenle MHP’nin önerisi olsa olsa bu stratejiye katkı yapar...

Devamını Oku

İki fotoğraf...

14 Kasım 2007

Türkiye’den, devletin zirvesinden, iç kamuoyuna ve dünyaya üç gün arayla iki önemli fotoğraf yansıdı. Her iki fotoğraf da hem içerde hem dışarda önemli yankılar yaptı.Ama iki fotoğraf karesi arasında dağlar kadar fark var. İlk fotoğraf, çok tartışmalı kral fotoğrafı...Ortada Suudi Arabistan Kralı Abdullah iki yanında ise Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Tayyip Erdoğan Ankara Swiss Otel’de Kral’ın huzurunda...Bu görüntü Türkiye’yi rahatsız etti. Devlet geleneklerine, 80 yıllık protokol kurallarına pek de uymayan bir görüntü idi. Bu yüzden Cumhurbaşkanı da Başbakan da eleştiri aldı.Ama dün Ankara’da verilen ikinci fotoğraf çok farklı...Türkiye Odalar Birliği’nin girişimleri ve öncülüğüyle oluşturulan Ankara Forumu kapsamında Batı Şeria’da kurulması öngörülen serbest sanayi bölgesine ilişkin protokolün imza töreni için İsrail ve Filistin Devlet Başkanları dün Çankaya Köşkü’nde buluştular. Bu buluşmada Abdullah Gül faktörü kuşkusuz önemli. Ancak dünkü o fotoğraf karesinin oluşmasında Odalar Birliği Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu’nun Ankara Forumu çerçevesinde iki yılı aşkın süredir yürüttüğü girişimlerin payı çok büyük. Cumhurbaşkanı Gül’ün bir yanında İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres , diğer yanında Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas . Gül, yarım asırı aşan süredir savaşan iki ulusun liderlerinin kollarından sıkı sıkı kavrayarak tokalaştırıyor.Çankaya Köşkü’ndeki zirve ve fotoğraf karesine yansıyan bu görüntü bir anlamda 26 Kasım’da Annapolis’te başlayacak olan İsrail - Filistin Barış Konferansı’nın provası niteliğindeydi.Tabii ki İsrail - Filistin barışını Türkiye sağlıyor değil. Ancak önemli katkılar yapıyor. Türkiye’nin Filistin’le olan tarihsel bağları ve yakınlığı, aynı şekilde İsrail ile özellikle son 10 - 15 yıldan beri yürüttüğü yakın işbirliği politikası, başta savunma sanayii olmak üzere stratejik işbirlikleri iki tarafın da Türkiye’ye güven duymasında önemli etken.Bir başka etken de Gül’ün Dışişleri Bakanlığı döneminde edindiği birikim. Gül, Türkiye’nin bu coğrafyadaki potansiyel gücünü ve etkinliğini en iyi bilen politikacı. Bu etkinliği, hem Türkiye’nin ulusal çıkarlarını en iyi biçimde gözetmek bakımından hem de bölge barışına katkı için nasıl kullanabileceğini de muhtemelen dörtbuçuk yıllık Dışişleri Bakanlığı döneminde çok iyi kavramış, kafasında bir model belirlemişti Cumhurbaşkanı.Önce Suriye Devlet Başkanı Başer Esad’ın Ankara ziyareti, Ardından Suudi Arabistan Kralı’nın gelmesi ve son olarak da İsrail ve Filistin Devlet Başkanları’nın Ankara’da buluşmaları. İki konuk başkanın arka arkaya Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden yaptıkları konuşmalar, verdikleri barış ve dostluk mesajları.Dün Ankara’da gerçekleştirilen bu tarihi buluşmanın ardından ABD’nin Annapolis kentinde yapılacak olan İsrail - Filistin Barış Konferansı’na Türkiye’nin de dahil edildiği haberi öğle saatlerinde Dışişleri Bakanlığı’na geliyor.Bu gelişmeler, PKK terörü nedeniyle kritik bir süreç yaşayan ve Kuzey Irak’a yönelik askeri operasyon hazırlığındaki Türkiye’nin diplomasi alanında elinin güçlenmesine de katkı yapabilir.Evet, Abdullah Gül Cumhurbaşkanı seçileli 2,5 ay oldu. Henüz yolun başında ve dış politikaya damgasını vuracağının mesajını güçlü biçimde veriyor. Görevi devraldığı Sezer gibi içe kapalı değil, Turgut Özal gibi aktif bir cumhurbaşkanı olacağı anlaşılıyor.Bu durum acaba hükümeti, Başbakan Erdoğan’ı rahatsız eder mi? Yoksa aksine memnun mu olur Erdoğan?

Devamını Oku

Baykal’ın bilgilendirilme talebi...

12 Kasım 2007

Türkiye bölücü terörle mücadele bakımından son derece kritik bir süreç yaşıyor. Terör yuvalarını bulundukları yerde vurabilmek için muhtemelen 1974’teki Kıbrıs Barış Harekatı’ndan bu yana tarihinin en kapsamlı sınır ötesi askeri operasyonuna hazırlanıyor.Bu kapsamda Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ali Babacan yoğun bir diplomasi trafiği yürütüyorlar, çok önemli görüşmeler yapıyorlar. Devletin zirvesinde kritik kararlar alınıyor. Hükümetten gelen sinyaller ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın geçen hafta sonunda yaptığı açıklamalara bakılırsa Irak’ın kuzeyine yapılması öngörülen sınır ötesi askeri operasyon için artık gün sayılıyor.Doğal olarak kamuoyu, sokaktaki vatandaş ne olup bittiğini devletin zirvesinde ne gibi kararlar alındığını, Türkiye’nin güvenlik ve diploması alanında nasıl bir strateji izlemekte olduğunu merak ediyor.Ana muhalefet partisi de merak ediyor, CHP’nin Genel Başkanı Deniz Baykal, olup bitenler konusunda sağlıklı bilgi edinememekten yakınıyor.Önceki gece Habertürk televizyonunda Melih Meriç’in sunduğu Basın Kulübü programında sorularımızı yanıtlayan Baykal, “Ana muhalefet statüsü, devlet törenlerinde protokolün dördüncü sırasında durmaktan mı ibarettir?” diye soruyor.Başbakan Erdoğan’ın 5 Kasım günü ABD Başkanı George Bush’la yaptığı görüşmenin 1 saati aşan bölümünün baş başa olduğunu hatırlatıyor ve “Bu özel görüşmenin zaptı var mıdır? Başbaşa neler konuşulmuştur? Herhangi bir taahhüde girilmiş midir?” diyor.Baykal’ın soru ve yakınmaları haksız değil. Bir yandan “terörle mücadele topyekün bir mücadeledir, milli bir meseledir” deniyor. Ama öte yandan bu önemli meselede muhalefete yönelik en ufak bir bilgilendirme gereği duyulmuyor.Geçmişte bu tür kritik konularda Dışişleri Bakanı ana muhalefet liderini ziyaret edip bilgi verirdi. Kamuya açık olmayan birtakım devlet bilgileri ana muhalefet lideri ile de paylaşılır ve uygulanacak ulusal politika, devlet stratejisi konusunda muhalefetle de işbirliğine gidilir, tam bir ulusal birlik sergilenmesine özen gösterilirdi.Şu anda böyle bir ortam yok. İktidarla ana muhalefet, daha doğrusu Başbakan Erdoğan ile Baykal küs gibi. Aynı şekilde ana muhalefet partisi CHP ve Genel Başkan Deniz Baykal da Cumhurbaşkanı’na tavırlı olduğu için hiçbir davetine katılmıyor. O nedenle de kopukluk büyüyor.Baykal, terörle mücadele ve sınır ötesi operasyon konularında hükümete her türlü destek ve katkıyı yapmaya hazır olduklarını söylüyor. Hatta bunun için Cumhurbaşkanı Gül’ün başkanlığında bir zirve yapılmasını yani Meclis’te temsil edilen parti liderlerinin Çankaya’da yuvarlak masa etrafında toplanmasını ve bir ulusal politika saptanmasını öneriyor. Baykal ulusal politika çağrısını daha önce de yapmış ama sonuç alamamıştı. Şimdi alabilir mi, bilemiyoruz.Baykal, özellikle 5 Kasım’daki Bush-Erdoğan görüşmesinin -eğer varsa- zabıtlarının kendilerine verilmesi gerektiğini söylüyor. Terörle mücadele ve sınır ötesi operasyon konularında en azından MİT Müsteşarlığı’nın kendilerini bilgilendirmesini istiyor.Bu arada İlnur Çevik pratik bir öneri getiriyor: “Aslında hazır anayasa değiştirilirken Milli Güvenlik Kurulu’na ana muhalefet partisinin de üye yapılması çok faydalı olur...” MGK üyeliği formülü Baykal’ın da hoşuna gidiyor, olumlu karşılıyor. O zaman devletin iç ve dış güvenliğini ilgilendiren konularda ana muhalefet birinci elden bilgiye sahip olacak ve muhalefet stratejisini oluştururken bu konulardaki hassasiyetleri dikkate alarak hareket edebilecek.Ancak bilgilendirmeyi bile çok gören iktidar, ana muhalefet liderinin MGK üyeliğini kabullenir mi acaba?

Devamını Oku

Gül’den Ermenistan’a koşullu işbirliği çağrısı

7 Kasım 2007

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, dün Bakü’de Azerbaycan Parlamentosu’nda konuşurken Türkiye-Azerbaycan kardeşliğini, ikili siyasi ve ekonomik ilişkilerin daha üst seviyelere çıkarılması gerektiğini vurguladı. Bundan sonra iki ülke arasındaki üst düzey ilişkilerin daha da sıkılaştırılacağı mesajını verdi.Bu mesajlar aslında Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanlarının Bakü ve Ankara’da daha önce de sıkça dile getirdikleri sözlerden pek farklı değildi. Cumhurbaşkanı Gül’ün Azerbaycan Parlamentosu’ndan Ermenistan’a gönderdiği mesaj daha önemli ve daha çarpıcıydı dün. Gül, Bakü’den Ermenistan’a adeta zeytin dalı uzattı. Ama koşullu. “Gelin aramızdaki sorunları barışçı biçimde çözümleyelim. Düşmanlığı bir tarafa bırakırsanız Güney Kafkasya’da yürütülen refah projelerinden siz de pay alabilirsiniz” demeye getirdi.Ermenistan’ın “refah projeleri”ne ortak olabilmesi, bunlardan pay alabilmesi için iki koşulu yerine getirmesi gerekiyor. “Azeri Türkleri’nin canı yandığında bizim de canımız yanar” diyen Cumhurbaşkanı Gül’ün Ermenistan’ın yerine getirmesini istediği birinci koşul şu:“Karabağ’da işgal ettiği Azerbaycan topraklarından çekilmesi ve işgal nedeniyle göçmen durumuna düşen 1 milyon Azeri’nin yeniden evlerine yurtlarına dönebilmesi...” Aslında Azerbaycan’ın da barış için yıllardan beri istediği bu. Gül daha sonra gazetecilerle sohbeti sırasında bu sorunla ilgili görüşlerini biraz daha açtı: “Bizim Ermenistan’a karşı içimize sinmiş kin ve düşmanlık duygularımız yok. Bugünkü durumdan mutlu da değiliz. Biz bu bölgedeki bir büyük devlet olarak komşularımızın da zengin ve müreffeh olmasını istiyoruz. Ama ortada bir gerçek var; önce bölgede güven ve istikrarın sağlanması gerekiyor. Karabağ sorununun barışçı biçimde çözümü gerekiyor. Bunun için biz iki tarafı da teşvik ediyoruz. Çözüm çağrımız sadece Ermenistan’a değil, bu çağrı ABD’ye de başta Rusya olmak üzere Minsk Grubu’na da...Nasıl dünyanın diğer bölgelerindeki krizler çözülsün diye olağanüstü çaba harcanıyorsa Karabağ meselesinin çözümü için de aynı şekilde hareket edilmesi gerekir...” Gül’ün Parlamento’daki konuşmasında işbirliği için koyduğu ikinci koşul da Ermenistan’ın Türkiye’ye yönelik hasmane tutumdan, sözde soykırım iddialarını başka ülkelerin parlamentolarına taşıma gayretlerinden vazgeçmesi...Cumhurbaşkanı Gül’ün Bakü’deki konuşmasının Ermenistan’la ilgili bölümü özetle şöyle: “Türkiye, Ermenistan’ı 1991 yılında tanıdı ve kıyıdaş olmamasına rağmen Karadeniz Ekonomik İşbirliği’ne ortak etti. Fakat Ermenistan’la bugünkü ilişkimizden ben de memnun değilim. Bu durumdan Türkiye sorumlu değil. İlişkilerin bozuk olmasının sebebi Ermenistan’ın Türkiye’ye karşı hasmane bir tutum sergilemesi ve Karabağ’da Azerbaycan topraklarını işgal etmiş olmasıdır. Biz ilişkileri normalleştirebilmek için tarihçilerden oluşan ortak bir komisyon kurulmasını ve bu komisyonun 1915 olayları ile ilgili iddiaları incelemesini önerdik, bu önerimizi de kabul etmediler. Ermenistan 1915 olaylarını başka ülkelerin parlamentolarında takip etmeyi ve dolayısıyla Türkiye’ye karşı hasmane tutumunu sürdürdüğü müddetçe ilişkilerimizde düzelme olmaz. Halbuki bu tutumunu değiştirse, işgal ettiği Azerbaycan topraklarından çekilse barış içinde işbirliğine girse, kendileri kazançlı çıkarlar. Örneğin Güney Kafkasya’daki refah projelerine katılsalar çok daha iyi olur.” Gül’ün Ermenistan’a önerdiği imkan az değil aslında. Birinci hatta şansını kaybetti ama Türkiye-Azerbaycan- Gürcistan ve diğer orta Asya Cumhuriyetleri’nin işbirliği ile önümüzdeki dönemde gündeme gelecek yeni petrol ve doğal gaz boru hattı projelerinin ekonomik olanaklarına ortak olabilir. Yeni İpek Yolu Projesi kapsamında başlatılan ve Çin’den Avrupa’ın en uç noktasına kadar uzanacak olan demiryolu projesi de şu anda Ermenistan’ı dışarıda tutuyor. Gül’ün “refah” projeleri diye adlandırdığı pek çok yeni ekonomik ve ticari işbirliği tasarısı şu anda gündemde. Ve refah projelerinden, zenginlikten pay alabilmek Ermenistan yönetiminin tutumuna bağlı. Ya iki koşulu yerine getirecek, düşman değil, dost ve ortak olacak ya da refah projelerini, bölgede oluşan zenginliği uzaktan seyredecek...

Devamını Oku

DTP nereye koşuyor?

5 Kasım 2007

PKK teröristlerince iki haftadan beri Kuzey Irak’ta rehin tutulan askerler önceki gün serbest bırakıldı. İnsani açıdan bu bütün Türkiye’yi, hükümeti de askeri de memnun eden bir durum. Askerlerin sağ salim ülkeye getirilmiş olmaları tabii ki sevindirici. Ancak ya o serbest bırakılma görüntüleri? Ya o tören havası, oluşturulan manzara ve PKK teröristleri ile yan yana gelen, neredeyse sarmaş dolaş olanların durumları.Kuzey Irak’tan yansıyan bu görüntüler Türkiye’yi askerlerin PKK’nın eline rehin düştükleri olaydan çok daha fazla sarstı, daha büyük tepkiye neden oldu.Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, üzüntü ve tepkisini, “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hiçbir mensubu bu duruma düşmemeliydi. Dolayısıyla kurtulmuş olmalarından fazla bir sevinç duyamadım” diyerek ifade etti dün.Gerçekten de rehin askerlerin serbest bırakılma fotoğrafları kolay hazmedilebilir görüntüler değil.O fotoğraf kareleri pek çok açıdan ibret verici.Birincisi, Irak’ın Kuzeyi’ndeki otonom Kürt yönetimi ve bölgedeki ABD güçlerinin terör örgütü ile ilişkilerini yansıtması açısından ibret vericidir. Terör örgütünün Irak’ın kuzeyinde son derece rahat bir ortamda faaliyetini sürdürdüğünün kanıtı gibi bazı kareler. İkincisi ama daha da önemlisi DTP’li milletvekillerinin içinde bulunduğu durum. Bu çok daha vahim. DTP’li üç milletvekilinin o karede ne işi vardı? Askerlerin serbest bırakılması konusunda PKK ile hükümet arasında arabuluculuk rolü mü üstlenmişlerdi? DTP’li vekillerin arabuluculuk girişimleri sonucu mu serbest bırakılmıştı 8 asker?“Hayır” diyor Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek.Çiçek’in söylediğine göre, askerlerin serbest bırakılmasında DTP’li milletvekillerinin hiçbir rolü olmamış. Hükümet de kendilerinden herhangi bir yardım ricasında bulunmamış.O zaman DTP’liler niye Kuzey Irak’a gitti?Kendileri gerekçelerini “insani nedenler” olarak açıklıyorlar. Ancak Ankara’daki yorum ve değerlendirmeler çok farklı, DTP’lilerin gerekçeleri inandırıcı bulunmuyor. O nedenle de çok büyük tepki var DTP’lilere. Hem iktidarın tepkisi sert hem de muhalefetin.Dün CNN Türk’e konuşan Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in şu sözleri son derece çarpıcı:“(İnsani mülahaza ile gittik geldik) diyorlar. Terörün olduğu yerde insani mülahaza olmaz. Terör bizatihi insanlığa karşı suçtur. O fotoğraftaki görüntü, kimlerin terör örgütü ile iç içe, kimin içli dışlı, sarmaş dolaş olduğunun sağlam bir belgesidir. Orada olanlar suçüstü yakalanmışlardır...” Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin yasal, parlamentoda temsil edilen bir siyasi partisinin milletvekilleri terör örgütü ile içli dışlı, bağlantılı olduğunu belgelendiğini söylüyor Çiçek. DTP ile ilgili suç duyurusu gibi ifadeler.Bu ifadeler, bu görüntüler hukuki sonuç doğurabilir. DTP’nin başını ağrıtabilir. Ancak bazı DTP milletvekillerinin tavır ve eylemlerine bakıldığında onlar da sanki böyle bir şeyin olmasını istiyor. Bazı çevreleri provoke edebilmek için özel gayret gösteriyorlar. Önceki gün Kuzey Irak’ta örgüt militanları ile tokalaşırlarken acaba ellerine kan bulaşabileceğini düşünmediler mi? Sıktıkları o ellerdeki şehit kanları hâlâ kurumamıştı...Aslında kimsenin DPT’lilerden PKK ile mücadeleye girişmesini istediği yok. Ama en azından terörle, terör örgütü ile arasına mesafe koyabilir, terörü lanetleyebilirlerdi. Yapamadılar..

Devamını Oku

Stratejik ortaklığın geleceği

1 Kasım 2007

TÜRKİYE-ABD ilişkileri, çok sert çok tehlikeli bir dönemeçte. Bu dönemeçte ya son anda sürpriz biçimde pürüzler giderilecek ve iki müttefik arasındaki ortaklık ve her alandaki işbirliği daha da pekişecek ya da son yıllarda çok sözü edilen ama pratikte pek işlemeyen “stratejik ortaklık” söylemi tarih olacak.Her iki taraf da şimdilik pozisyonlarını koruyarak bu kritik dönemeci kazasız atlatmaya özen gösteriyor. Özellikle ABD tarafı, havayı yumuşatmak, Türkiye’nin Kuzey Irak’a yönelik kapsamlı bir kara harekatının önünü kesebilmek için yoğun çaba harcıyor. Bir ara formülle Türkiye’yi durdurmaya çalışıyor. Türkiye’nin sınırlı nokta operasyonların ötesine geçmemesi yönünde telkinler yapılıyor. Irak’ın ve Barzani yönetiminin daha samimi, daha gerçekçi işbirliğine ikna edilebileceğini, bunun için zamana ihtiyaç duyduklarını ifade ediyorlar.Ancak somut adımlar bir an önce atılmadan Kuzey Irak’taki PKK varlığına karşı etkili bir tasfiye operasyonu başlatılmadan, örgütün elebaşılarını Türkiye’ye teslim etmeden, Ankara’yı ikna edebilmeleri zayıf olasılık. Bu kez Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de hükümetin de kararlılığı çok net. Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın şu sözleri de bu kararlılığın bir ifadesi:“Artık komisyonlar veya tartışmalarla zaman kaybetmek istemiyoruz. Çalışmayan mekanizmaların tekrar denenmesine karşıyız...” Yani Babacan, muhataplarına “Bu noktadan sonra boş söz dinlemek istemiyoruz. Bizi oyalamayın, beklemeye de tahammülümüz yok. Bu operasyonu ya işbirliği içinde ortak yaparız ya da Türkiye tek başına gerekeni yapacaktır” mesajını veriyor.Bu arada Türkiye’yi durdurmaya yönelik çağrılar sadece ABD’den gelmiyor. Başta Rusya olmak üzere bölge ülkelerinden de “itidal” çağrıları yapılıyor. İran Dışişleri Bakanı Manuçer Muttaki’nin dün akşam saatlerinde Ankara’ya yaptığı sürpriz ziyaret de bu çerçevede değerlendiriliyor.Tabii ki komşu ülkelerin yaklaşımları önemli, bu ülkelerin görüşlerine değer veriliyor. Ancak Ankara için asıl önemli merkez Washington. Washington’un tavrı stratejik ortaklığın kaderini belirleyecek. Bu bakımdan önümüzdeki üç gün son derece kritik. Bugün ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın Ankara’da Dışişleri Bakanı Ali Babacan, Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Gül ile yapacağı görüşmeler, vereceği mesajlar önemli.Ancak daha da önemlisi üç gün sonra Başbakan Erdoğan’ın Beyaz Saray’da ABD Başkanı Bush’la yapacağı görüşme. Bu görüşme iki ülke arasındaki ilişkilerin geleceği açısından tarihsel önem taşıyor. Çünkü bu görüşmenin sonucuna göre Türk - ABD ilişkilerinin geleceği belki de yeniden şekillenecek. Mutabakat çıkarsa mesele yok. O zaman “stratejik ortaklık” daha da pekişerek sürecek.Ama ya aksi olursa, ya Erdoğan eli boş dönerse?İşte o zaman stratejik ortaklık bir yana, belki de 1974’te Kıbrıs Barış Harekatının ardından uygulanan askeri ambargodan bile daha ağır darbe yiyecek iki müttefik arasında ilişkiler.

Devamını Oku