Muhafazakar ittifak çatlayabilir...

20 Şubat 2008

22 Temmuz seçimlerinden sonra oluşan parlamentoda önceden tahmin edilemeyen, beklenmeyen sürpriz bir ittifak oluştu. Önce Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesi, ardından cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine ilişkin tartışmalı anayasa değişikliği ve son olarak da türbanla ilgili anayasa değişikliği.Bütün bu kritik adımlar AKP ve MHP’nin ittifak ve işbirliği ile gerçekleşti. Bir yönüyle 70’li yıllardaki “milliyetçi cephe”leri çağrıştıran bir “muhafazakarlar ittifakı” oluştu parlamentoda. Oysa seçim öncesinde, “ulusalcılık - milliyetçilik” yarışına giren CHP ve MHP’nin yeni dönemde Meclis’te birbirlerine daha yakın duracakları ve “ulusalcı” blok oluşturacakları kanaati oldukça yaygındı. Hatta bu beklenti AB yanlısı liberal çevreleri ve iş dünyasını oldukça ürkütüyordu. Bu beklenti daha cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında boşa çıktı. Öyle bir bloklaşmanın olmayacağı görüldü. Aksine seçim kampanyası sırasında birbirlerini çok ağır ifadelerle suçlayan, bu yüzden kavgalı hale gelip birbirlerine küsen Başbakan Tayyip Erdoğan ile MHP lideri Devlet Bahçeli’nin yeni dönemde çok yakın bir işbirliği içine girdikleri gözlenmeye başladı. Türban mutabakatı ile bu işbirliği iyice pekişti ve “muhafazakarlar ittifakı” nitelemesi yapılmaya başladı.Ancak bu ittifakın da uzun ömürlü olabileceği kuşkulu. Muhafazakarlar arasındaki ilk çatlak vakıflarla ilgili 5555 sayılı yasa konusunda su yüzüne çıktı. İki parti arasında asıl kavganın ise Türk Ceza Yasası’nın 301, maddesinin değiştirilmesi ile ilgili yasal düzenlemede çıkacağına hiç kuşku yok. Bu düzenleme konusunda da MHP’nin muhalefet stratejisini milliyetçilik dozunu arttırarak sertleştirmesi kimse için sürpriz olmayacak. Dahası hükümet eğer AB sürecini yeniden canlandırmak ister, bekleyen uyum yasalarını ve diğer düzenlemeleri gündemin ön sıralarına getirirse o konularda da MHP ile arasının açılması kaçınılmaz olacak. En önemlisi de türban konusundaki yazılı mutabakat belgesine AKP tarafının ne kadar sadık kalabileceği. Şimdiki havaya bakılırsa kalamayacak gibi. Çünkü MHP ile varılan mutabakata göre anayasa değişikliği yürürlüğe girer girmez, üniversitelerdeki türban serbestisinin esaslarını belirlemek üzere YÖK Yasası’nın Ek 17. maddesinin değiştirilmesi gerekiyor. Bununla da türbanın siyasal simge olarak kullanılmasının önüne geçmek için “çene altından fiyonk” formülü bulunmuştu. AKP, söz verdiği bu düzenlemeyi şimdilik ileri bir tarihe ertelemek eğiliminde. Başbakan Erdoğan’ın söylediği gibi bu konuda önce anayasa değişikliği ile ilgili Anayasa Mahkemesi’nin gerekçeli kararı beklenecek. Bu arada toplumdaki gerilimin düşmesi beklenecek. Tabii eğer düşürülebilirse...Bütün bunlar doğal olarak ittifakın geleceğini tehlikeye sokacak. MHP de “AKP sözünde durmuyor” deyip yeniden sert muhalefete geçecek .Tabii ki yine imam hatip meselesi gibi mütedeyyin ve muhafazakar seçmen kitlesinin hoşuna gidecek düzenlemeler geldiğinde belki işbirliğinin yolu yeniden açılabilir ama bunun kalıcı bir ittifak olması olası değil...

Devamını Oku

Türban senaryoları...

19 Şubat 2008

Türkiye gündemi türbana kilitlenmiş durumda. Bu gerilimli ortamın kısa vadede kolay kolay değişmeyeceği görülüyor.AKP ve Başbakan Tayyip Erdoğan, CHP ile bir yandan türban üzerinden kavgayı sert biçimde devam ettirirken diğer yandan da AKP sözcüleri ilerde yapılması düşünülen türbanla ilgili yasal düzenlemeye CHP’nin de ortak olması çağrısı yapıyorlar:“Uzlaşalım, YÖK yasasında neyin serbest olacağını değil, nelerin, hangi kıyafetlerin yasak olacağını yazalım...” Buna CHP’nin de katılması durumunda toplumdaki gerilim ortamının dağılacağı öngörülüyor. Ama bu noktadan sonra CHP’nin bu tür uzlaşmalara girme ihtimalinin olmadığını aslında AKP’liler de biliyor.Aslında bu noktada AKP’nin CHP’den önce türban konusunda işbirliği yaptığı, ortak mutabakat zaptı imzaladığı MHP’yi öncelikle ikna etmesi gerekiyor. Çünkü MHP “mutabakata uyun” diye bastırıyor. Yani üniversitelerde sadece “çene altından fiyonkla bağlanan” türbanın serbest olacağına ilişkin yasal düzenlemenin yapılmasını istiyor.AKP ise şimdilik bundan kaçınıyor. Başbakan Erdoğan, Anayasa Mahkemesi’nin kararı belli olduktan sonra yasal düzenleme yoluna gidebileceklerini söylüyor.AKP kurmayları, yapılacak yasal düzenleme ile üniversitede hangi kıyafetin serbest olacağı yerine hangi kıyafetin yasak olacağının belirlenmesini öneriyor . Böylelikle hem kamuoyundaki peçe-çarşaf kaygılarının giderilebileceği hem de Anayasa Mahkemesi’nin iptal tehlikesinin bertaraf edilebileceği hesaplanıyor.AKP kurmayları Anayasa değişikliğinin Anayasa Mahkemesi’nce iptal edileceği olasılığını ise hiç düşünmüyorlar. Çünkü Anayasa değişikliğine ilişkin yasaların Anayasa Mahkemesi’nce içerik yönünden incelenemeyeceği, sadece biçim yönünden değerlendirileceği ve herhangi bir usul eksikliği olmadığı için de CHP’nin başvurusunun red dedileceği kanaati hakim.Ama yine de Ankara’da kafalarda ciddi soru işaretleri var. Özellikle de dünkü Resmi Gazete’de yayınlanan Anayasa Mahkemesi’nin bundan önceki Anayasa değişikliği ile ilgili verdiği gerekçeli karar son derece ilginç. İşte bu karar konuşulan senaryoyu güçlendiriyor.Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine ilişkin Anayasa değişikliğinin iptali için CHP’nin başvurusunu reddediyor Anayasa Mahkemesi. Bu red kararının gerekçesini açıklarken de anayasa değişiklikleri ile ilgili başvuruları nasıl değerlendireceğini ilan ediyor.Özeti şu:“Anayasa değişikliklerini esastan değil, usul yönünden değerlendiririm. Usul yönünden bir eksiklik varsa iptal ederim. Esastan incelemem ama ‘yokluk’ denetimi yapabilirim.” Yani, rejimin temel esasları, anayasanın değiştirilemez hükümleri bakımından bir aykırılık gördüğü durumlarda “yokluk” denetimi yapabileceğini açıklıyor Yüksek Mahkeme.Türban konusu ile ilgili değişikliği de Anayasa Mahkemesi eğer CHP’nin başvurusunu dikkate alıp yerinde görür ve bu konunun yürürlükteki anayasanın değiştirilmesinin teklif dahi edilemez hükmündeki 2. maddesi ile ilintili görürse o zaman iptal değil ama daha ağır bir karar olan “işlemin yokluğu”na karar verebilecek. Verip vermeyeceği noktasında herhangi bir tahminde bulunmak mümkün değil. Ama yargı çevreleri de dahil Ankara’da bu yönde bir yorum var.Ve eğer böyle bir olumsuz karar çıkarsa o zaman bunun sonuçları türban meselesiyle de sınırlı kalmayacak. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yaçınkaya’nın 17 Ocak’taki AKP ve MHP’ye yönelik uyarı ve iddiaları da Anayasa Mahkemesi kararıyla tesbit ve kanıtlanmış hale gelecek.Bu ihtimal ve buna dayalı senaryolar Ankara kulislerinin en heyecanlı tartışma konusu...

Devamını Oku

Türbanda çözüm zamana yayılacak...

18 Şubat 2008

Üniversitelerde türbanı serbest bırakma formülüne ilişkin anayasa değişikliği Meclis’ten rekor bir çoğunlukla ve jet hızıyla geçirildi ama arkası getirilemiyor. Çözüm süreci muhtemelen epey uzayacak.Anayasa değişikliği Meclis’ten jet hızıyla geçerken Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün inceleme süreci tahmin ve beklentilerin ötesinde uzadı. Oysa Gül’ün sorunu çok iyi bildiği, değişikliği teklifi Meclis’e geldiği gün hukukçularına incelettirdiği, kendisinin de kişisel olarak türban özgürlüğünden yana olduğu biliniyor. Bütün bunlara rağmen bilinmeyen bir haftadır Gül’ün değişikliği masasında bekletmesi. Acaba neden? Hangi kaygılar onayı geciktiriyor? Toplumda yükselen gerilim ve kutuplaşma eğilimleri mi? Siyasi tansiyonun çok yükselmiş olması mı? Yoksa, asker ve yagı başta olmak üzere devlet kurumlarının itirazları mı? Veya üniversitelerin daha büyük bir kaos ortamına girme kaygısı mı?Bilemiyoruz ama bu konuda son derece titiz davranmakta olduğu anlaşılıyor Cumhurbaşkanı’nın. Yakın çevresinden aldığımız izlenime göre, onaylamayıp geri gönderme ihtimali sıfır değil ama son derece zayıf. Belki de Perşembe günü yapılacak olan Milli Güvenlik Kurulu toplantısında ortaya çıkacak görüş ve değerlendirmeleri de dikkate almak istiyor. Aslında MGK’da da sürpriz bir görüş veya değerlendirme çıkmayacak. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın daha önce ifade ettiği gibi askerin bu konuda görüş açıklaması “malumun ilamı” olacak. Asker bu düzenlemeye karşı. Orgeneral Büyükanıt ve komutanlar, kamuoyu ile paylaşmadıkları karşı oluş gerekçelerini ayrıntılı biçimde Kurul toplantısında dile getirecekler.Bu itiraz ve değerlendirmeleri elbette hükümet de Cumhurbaşkanı da dikkate alacak. Fakat Cumhurbaşkanı’nı, “madem askerin itirazı var o zaman o zaman ben bu anayasa değişikliğini bir kere daha görüşülmek üzere Meclis’e geri gönderiyorum” noktasına getirme ihtimali de çok ama çok düşük.Cumhurbaşkanı değişikliği muhtemelen onaylayacak.Ancak bu onayın üniversitede türban yasağının kalkmasını sağlamayacağı da biliniyor. Bunun için YÖK yasasında değişiklik yapılması öngörülüyordu.Ancak bilinen ve bilinmeyen son gelişmeler bu noktada da AKP’yi frene bastırdı.Başbakan’ın söylediği gibi YÖK Yasası’nda türbana serbesti sağlayacak düzenleme için Anayasa Mahkemesi’nin CHP’nin başvurusu üzerine anayasa değişikliği konusunda vereceği karar beklenecek. Kararın çıkması da yetmeyecek. Muhtemelen gerekçeli karar beklenecek. Ondan sonra da MHP ile üzerinde anlaşılmış olan YÖK yasası değişikliği metni değişecek ve MHP ile yeniden mutabakat aranacak. Anayasa değişikliği bir yana, sadece YÖK Yasası değişikliğinde AKP’nin önünde, YÖK yasası değişikliği için MHP ile vardığı uzlaşmanın yarattığı iki risk var: Birincisi, Anayasa Mahkemesi’nin başörtüsüyle ilgili düzenlemeyi iptal etmesi ki, bu da çözüm umudunu bilinmeyen bir tarihe itmesi...İkincisi de “çene altından bağlama” formülünün türbanlılar ve türban destekçileri tarafından benimsenmemesi hatta tepki gösterilmesi. Yani zaten uygulamaya girme ihtimali bile tartışmalı olan bir düzenlemede bir de tabanın beklentilerine cevap verilememesi...Türbanda çözüm çok yakın gelecekte gerçekleşebilecek gibi görünmüyor...

Devamını Oku

“Reform” diye diye...

14 Şubat 2008

“Reform” veya “reform mahiyetinde icraat”...Kulağa hoş geliyor ve etkileyici bir sözcük. Biraz da o nedenle olsa gerek “reform”, 1980 sonrası iktidar olan bütün siyasetçilerin dillerinden düşürmediği bir sözcük.Yapılan her önemli icraat reform diye tanımlanıyor. Bazıları için bu tanım şüphesiz son derece yerinde. Örneğin AB’ye uyum süreci çerçevesinde gerçekleştirilen demokratikleşme adımları, gerçekten reform tanımını fazlasıyla hak ediyor. Aynı şekilde 2001 krizi sonrasındaki ekonomide yapısal dönüşüm reformları...Vergi reformu, kamu maliyesinde disiplini sağlamak için kamu reformu, sosyal güvenlik reformu...Liste çok uzun...Son yıllarda gerçekleştirilen vergi reformlarının sayısını hatırlamak mümkün değil. Aynı şekilde sosyal güvenlik sistemi ilk olarak 80’li yıllarda alarm vermeye başlamıştı ve Turgut Özal ilk sosyal güvenlik reformunu gerçekleştirmişti. Bugün hâlâ Meclis gündemindeki en tartışmalı tasarılardan birinin adı sosyal güvenlik reformu. Reform adı altında yapılan sosyal güvenlik yasası değişikliklerinin sayısı da az değil. Aslında Türkiye’de gerçekleştirilen ekonomik reformların ya da adına reform denilen ekonomiyle ilgili yasal düzenlemelerin çoğu reform tanımı ve mantığına pek uymuyor.Türkiye önce bir konuda işlerin kötüye gittiğini, sistem çöktükten, ekonomi krize girdikten sonra anlıyor ve bunu düzeltmek için yasa yapıyor. Bunun adına “reform yasası” deniyor. Bir iki yıl sonra işler düzelmeye başladığında sıkılıyor, bir reform yasası daha çıkarıyor ve sistemi yeniden bozuyor. Sosyal güvenlik sisteminin çökmekte olduğunu gören Turgut Özal iktidarı, emeklilik yaş sınırlarını kademeli olarak kadınlarda 45, erkeklerde 50’ye çıkardığında Türkiye’de kıyamet kopmuştu “mezarda emeklilik” diye. 1992’deki DYP-SHP koalisyonu ilk iş olarak bir reform yasası çıkardı ve yeniden isteyen 38 yaşında emekli olabilir, noktasına gelindi. Ve sosyal güvenlik sistemi o noktadan sonra iflah olmadı. Şimdi yaş sınırı 60’a çıkarılmaya çalışılıyor. Özetle bizde yanlışı düzeltmenin adı reform, bozmanın adı da reform, önce bozup sonra düzeltmenin adı yine reform.1980’lerde Turgut Özal bütçe disiplini ve denetiminin dışında rahat harcama yapmanın yolunu “fon”ları keşfederek bulmuştu. O andan itibaren de kamu maliyesinin iki yakası bir araya getirilemedi. Kamu harcamalarında hesap kitap kalmadı. Fonlar öyle yaygınlaştı ki Meclis’in onayladığı devlet bütçesinden daha büyük bir hacme ulaştı. Sistem krizle sarsılınca IMF’nin de baskısıyla 2000’lerin başında fon sistemi tarihe karıştı.Ama kamu kaynaklarını denetimsiz, kontrolsüz kolayca harcayabilme hevesi siyasetçinin aklının bir köşesinde hep ukde kalmış olmalı ki şimdi tarihe karıştığı sanılan bu fon sistemi yeniden hayata geçirilmeye çalışılıyor. AKP’lilerin verdiği bir yasa teklifi ile 20 milyar dolar bütçeli dev bir fon yaratılmaya çalışılıyor. Kamu gelirlerinin bir bölümü buraya aktarılacak ve bakan imzasıyla Meclis ve Sayıştay denetimi dışında ulaştırma ve altyapı yatırımlarına harcanacak.İşte bu da kamu maliyesini bozmak, yozlaştırmak için bulunmuş bir reform formülü olsa gerek...

Devamını Oku

MHP’nin taktik zaferi mi?

14 Şubat 2008

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın siyasi rakiplerinin ve basının eleştirilerine öteden beri hoşgörülü olduğu söylenemez. Eleştirilmeye fazla tahammülü yoktu. O yüzden belki de siyasi rakiplerini, gazete ve gazetecileri, karikatüristleri en fazla dava eden siyaset adamlarımızdan, başbakanlarımızdan biri unvanını aldı Erdoğan. En ufak bir eleştiriyi bile kendisine düşmanca bir tavır olarak algıladı nedense. O nedenle de medya ile ve siyasi rakipleriyle hemen her kritik tartışmada kavgalı bir görüntü sergiledi. Ama son dönemde yaşanan türban tartışmalarının Başbakan Erdoğan’ı iyice çileden çıkardığı gözleniyor. İnanılmaz sinirli, inanılmaz tahammülsüz bir görüntü sergiliyor. Önceki gün grup toplantısında yaptığı sert konuşmanın ardından dün de devam ettirdi sert üslubu, kendi deyimiyle “ciğerden” konuşmayı.Başbakan’ın bu sert üslubu, kendi partisinde, hatta yakın çevresindeki bazı kurmaylarınca da yadırgatıcı bulunuyor. Onlar da bu ölçüde bir sertleşmeyi izah etmekte zorlanıyorlar. “Son günlerde çok haksız saldırılar yapılıyor. Hak etmediğimiz eleştiri ve suçlamalarla karşı karşıya kalıyoruz” diyorlar.Sadece bu mu Erdoğan’ı çileden çıkaran?“Hayır” diyor sağduyusuna güvendiğim bir AKP milletvekili.Anlattığına göre, Başbakan Erdoğan üniversitedeki türban sorununu öteden beri çözmek arzusundaydı ama bu şekilde değil.Kendisinin de daha önce defalarca söylediği gibi Erdoğan gerilimsiz, kavgasız, gürültüsüz bir çözüm yöntemi planlıyordu. Bu çözüm sadece türban serbestisi ile sınırlı bir formül olmayacaktı. Kapsamlı bir demokratikleşme, özgürlük alanını genişletme planı çerçevesinde bir yüksek öğrenim, YÖK ve üniversite reformu düşünülüyordu. Kapsamlı bir demokratikleşme paketi hazırlanacak ve türban bunun içindeki unsurlardan sadece biri olacaktı. Bu da her ne kadar türbana itiraz olsa dahi getirilen diğer düzenlemeler nedeniyle daha geniş bir toplumsal ve kurumsal mutabakata zemin oluşturabilecekti. Düşünülen, arzulanan yöntem buydu. Ama MHP bütün bu planları alt üst etti. Bütün hesapları bozdu. Deyim yerindeyse AKP’yi ve Erdoğan’ı zamansız, hazırlıksız biçimde havuza itti.O yüzden yapılan işten, gelinen gerilimli ortamdan AKP ve Başbakan da memnun değil. En azından kimse “çok doğru bir iş yaptık” diyemiyor. O yüzden Başbakan Erdoğan da yapılan işten tam bir gönül huzuru duymuyor. Uygulanan çözüm yönteminin hiç arzulamadığı bir yola girdiğinin farkında. Fakat artık ok yaydan çıkmış durumda. Bu noktadan sonra geri dönüş sözkonusu değil. İşte Erdoğan’ın sinirlenmesine yol açan önemli faktörlerden biri bu. Oyun planının MHP tarafından bozulmuş olması. Hiç arzu etmediği gerilim ortamına girilmiş olması. O nedenle CHP ve bazı sivil toplum örgütlerinin itirazlarına, basındaki eleştirel yorum ve haberlere, gerilim ortamını derinleştirmeye dönük gördüğü için tepki duyuyor Erdoğan.MHP ve Devlet Bahçeli ise gelişmelerden son derece memnun.

Devamını Oku

Gerilim siyaseti...

13 Şubat 2008

Başbakan Tayyip Erdoğan türban tartışmaları nedeniyle ülkenin içine girdiği sürecin tarifinde “gerilim, kutuplaşma, bölünme, kaos” gibi tanımların kullanılmasına şiddetli tepki gösteriyor, kızıyor. “Toplum niye bölünmüş olsun?” diye soruyor Erdoğan ve Meclis’te anayasa değişikliğinde gerçekleşen ittifaka değiniyor. AKP, MHP ve DTP’nin oylarını toplayarak bu kararın ardında yüzde 70’in üzerinde bir halk desteği olduğunun altını çiziyor.Gerçekten de anayasa değişikliğinin arkasındaki siyasal destek çok yüksek. Ama acaba AKP’nin 22 Temmuz’da aldığı yüzde 47’ye yakın oyu kullanan seçmenlerin en büyük arzusu, en büyük beklentisi, her şey göze alınarak kırıp dökme pahasına, toplumu cepheleştirme, kutuplaştırma, devlet kurumlarını birbirine düşürme pahasına, üniversitelerde türban serbestisi sağlanması mıydı? Temel beklenti gerilim ve çatışma ortamı mıydı, uzlaşma ve istikrar mı? Aslında türban kavgası nedeniyle bugün yaşananlar, Başbakan Erdoğan’ın son beş yılda izlediği siyaset stratejisi ile de uyumlu değil. Erdoğan düne kadar bu tür kritik konuların hep “toplumsal uzlaşma” ile çözülmesi gereğine vurgu yapıyor, hatta onun da yeterli olmayacağının “kurumsal mutabakatın” da şart olduğunun altını çiziyordu. Ne değişti? Erdoğan beş yıldır “gerilimsiz çözeceğiz” dediği türban sorununda niye fikir değiştirdi? Her türlü uzlaşma yolu arandı, denendi ve başka çıkış yolu bulunamadığı için mi iş bu noktaya getirildi? Hayır... Belki de üniversitede türbanı serbest bırakmak iktidarın muktedir olup olmadığının tek göstergesi olarak algılanıyor...Ve Başbakan Erdoğan’ın özellikle dünkü grup konuşmasında da bu konudaki gerilimi düşürme eğiliminden eser yoktu. Aksine gerilimi tırmandırıcı bir üslup tercih ettiği dikkat çekiyor Başbakan’ın.Tıpkı 1980 öncesi iktidar muhalefet kavgalarında kullanılan tanımlamalar ön plana çıkıyor. “Anamuhalefetin başı” diyor Deniz Baykal’a yüklenirken Erdoğan ve devam ediyor:“Daha Sayın Cumhurbaşkanı değerlendirmesini yapmadan hemen bakıyorsunuz anamuhaletin başı, şimdiden ahkam kesmeye, yargıya akıl vermeye, şimdiden yönlendirme yapmaya başladı. İstikamet veriyor ve idam sehpasının yolunu gösteriyor. Sen nasıl demokratsın ya... Biz bu yola çıkarken daha önce de demokrasiye inanmış insanların söylediğini söylüyoruz. Biz o beyaz çarşaflarla beraber yola çıktık, biz bu konuda bedel ödemeye hazırız...” Türk siyasetinin 50 yıldan beri pek severek kullandığı son derece beylik, bir o kadar tatsız, gereksiz “beyaz çarşaf, (kefen bezi)”, “idam sehpası” benzetmeleri...Böylelikle siyaset üslubunu sertleştirerek, tansiyonu yükselterek gerilime, kutuplaşma eğilimlerine de körük tutuluyor.Ve süreç tamamlanmış değil. Daha anayasa değişikliği bile dün yeni sunuldu Cumhurbaşkanı Gül’ün onayına.Onaylanacak, yürürlüğe girecek ve ardından YÖK yasası değiştirilecek.Ama bu arada yarın YÖK Genel Kurulu’nda çok kritik bir konu gündeme gelecek türbanla ilgili olarak. 2007-2008 sınav klavuzu. Sınav klavuzlarında türbanlı resme izin verilecek mi verilmeyecek mi? Ardından türban tartışmalarının ateşi sönmeden bir başka tartışmalı konu yine YÖK Genel Kurulu’nun bu toplantısında veya bir sonrakinde gündeme gelecek. İmam hatiplilere üniversite yolu. Yani katsayının arttırılıp arttırılmayacağı...Bütün bunlar gerilimi, tansiyonu daha da şiddetlendirecek konular. Türkiye çok zor ve kritik bir süreçte.

Devamını Oku

Türbanda gerilim ve karmaşa dönemi...

11 Şubat 2008

Türban tartışmaları Türkiye’yi ikiye bölmüş durumda. Bir yanda serbest bırakılması iyi oldu diyenler, diğer yanda bu gerişimi cumhuriyetin laik karakterini aşındırma adımı olarak değerlendirenler. Toplumun bütün katmanlarını etkileyen bu tehlikeli bölünme ve kutuplaşma, kurumlara, sivil toplum örgütlerine de yansıyor. Toplumda ve kurumlarda bölünme, kutuplaşma eğilimleri derinleşirken dünden itibaren tartışmanın odağındaki üniversitelerde de karmaşa yaşanmaya başladı.Türkiye Büyük Millet Meclis’inde geçen hafta sonunda gerçekleşen türban yasağını kaldırmaya dönük anayasa değişikliği, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün onayına dün sunulabildi. Yasağı kaldırma işleminin tamamlanabilmesi için, anayasa değişikliğinin onaylanıp Resmi Gazete’de yayımlanması gerekiyor. O da yetmiyor. YÖK yasası da değişecek. Ki, AKP ve MHP arasındaki mutabakatın en kritik noktası bu. MHP, türbanın bağlanma biçiminin değiştirilerek “siyasal İslam’ın sembolü” olma iddiasını ortadan kaldırmak istiyor. Bunun için de nasıl bağlanacağına ilişkin yasal düzenlemeyi şart koşuyor. Çene altından fiyonk yapılarak bağlanırsa, inanç gereği, geleneksel örtü olacak, aksi taktirde sembol kabul edileceği için yasaklanacak. Aslında son derece karmaşık ve denetimi zor, yasa tekniği açısından da tartışmalı bir durum ama iki parti arasındaki türban mutabakatı da böyle...Normal olarak yasa değişikliğinden sonra türban serbestisi başlayacaktı. Ama, dünden beri bazı üniversitelerde yasak fiilen kaldırıldı. Kocaeli ve Çukurova Üniversiteleri iktidar partisinin de arzuladığı biçimde “tamam artık, anayasa değişikliği Meclis’ten geçti, yasak bitti” havasında türbanlı öğrencilere kapıyı açtı. Ama öte yandan pek çok üniversite türbanıyla gelen öğrencileri yine kapıdan çevirdi. Üniversitelerde uygulama karmaşası başladı.En azından anayasa değişikliği yürürlüğe girinceye kadar yasağı kaldırmak teorik olarak mümkün değil. Aslında anayasa değişikliği yürürlüğe girse dahi yasal düzenleme olmadan üniversite kapılarındaki karmaşayı önleyebilmek güç.AKP ise anayasa değişikliğinin yürürlüğe girmesiyle birlikte yasağın tarihe karışması gerektiği görüşünde. Onun için de yasa değişikliği konusu ağırdan alınıyor.Çünkü AKP anayasa değişikliği konusunda iptal endişesi taşımıyor. Ancak YÖK yasasında türban tarifini de içeren bir serbesti düzenlemesi konusunda aynı rahatlığa sahip değil AKP. Bu noktada da iki kaygı var. Birincisi, tabandan gelen bağlama biçimi eleştirileri. İkinci ve daha önemlisi ise CHP’nin bu düzenlemeyi Yüksek Mahkemeyle taşıması ve Anayasa Mahkemesi’nin verebileceği olası iptal kararı.Onun için de AKP’de yasa değişikliğini erteleme eğilimi ağır basıyor.Ama öte yandan MHP ise mutabakatı hatırlatıyor. “Sözünüzü tutun, YÖK yasasının ek 17. madde değişikliğini bir an önce Meclis’e getirin” diye bastırıyor.Konuyu dün MHP Genel Sekreteri Cihan Paçacı ile konuştuk. “AKP’nin mutabakatımızın gereğini yerine getireceğine inanıyoruz” diyor Paçacı. Yasal düzenleme yapılmaması halinde doğacak sakıncaları anlatırken de “üniversitelerde ortaya çıkabilecek uygulama karmaşasını ve provokatif girişimleri önlemenin tek yolu da bu olur” diyor.Olası provokasyonların nasıl önleneceği de türban tartışmalarının yarattığı gerginlik, kutuplaşma ve karmaşa ortamının nasıl aşılacağı da belirsizliğini koruyor.

Devamını Oku

Türkiye’nin körfez atağı

7 Şubat 2008

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile ilgili olarak kamuoyunda türban ve laiklik hassasiyetleri dışında, “Acaba Turgut Özal gibi mi olacak, Süleyman Demirel gibi mi?” tartışmaları daha resmen seçilip görevi devralmadan önce başlamıştı. Benzetmeler, yakıştırmalar hâlâ devam ediyor.Gül tabii ki farklı bir kişilik. Ne Özal ne de Demirel. Ama her ikisiyle de benzerlikleri var. Özellikle de dış politikaya bakışı ve iş dünyası ile ilişkiler bakımından Özal Demirel ikilisinin başlattığı süreci yeniden canlandırma gayreti içinde. Türk Cumhuriyetleri ile bağların yeniden kuvvetlendirilmesine, petrol zengini Körfez ülkeleri ile olan ekonomik ve siyasi ilişkileri yeniden sıcaklaştırılmasına büyük önem veriyor. Bu ülkelere yaptığı resmi gezilere işadamları ile birlikte çıkıyor. İşadamlarının sorunlarını dinliyor, bunların çözümü için elinden gelen gayreti esirgemiyor.Katar’a yaptığı iki günlük geziyi de bu ülkede iş yapan veya yapmaya çalışan müteahhitlerle birlikte gerçekleştirdi Gül.Katar, Türkiye’nin orta büyüklükteki bir ili kadar olan küçücük bir ülke. Nüfusu bir milyonun altında, onun da üçte ikisini yabancılar oluşturuyor. Ülke küçük ama doğal zenginlikleri çok büyük. Petrol ve gazdan elde ettiği yıllık ihracat geliri 50 milyar doları buluyor. Son yıllardaki yüksek petrol fiyatları sayesinde mali kaynakları, fonları katlanmış Katar’ın. Deyim yerindeyse para harcayacak yer arıyor bu küçücük Körfez Emirliği...Şehirlerini yeniden kuruyor, yollarını, hava ve deniz limanlarını yeniliyor, gaz ve petrol yatırımları için büyük kaynaklar ayırabiliyor.Yatırım pastasının büyüklüğü 140 milyar dolar. Türk işadamları ve müteahhitler için cazip bir pasta. O nedenle de zaten Türkiye’nin hemen hemen bütün önde gelen taahhüt firmalarının patronları Gül’ün uçağındaydı. Nurol Holding’in patronu Nurettin Çarmıklı, Akfen’in patronu Hamdi Akın gibi Körfez bölgesinde büyük projelere imza atmış işadamları da bulundukları ülkelerden kendi özel uçakları ile Doha’ya gelmişler.Gama, Tekfen, Baytur, Yüksel İnşaat gibi firmalar Katar’da önemli inşaat ve enerji projelerinde ihale kazanmış, iş yapan belli başlı firmalar. Bunun yanı sıra irili ufaklı çok sayıda Türk şirketi ülkede iş yapıyor. İş bağlantısı ihale alma aşamasında da çok firma var. Ve Katar’ın prestij projesi niteliğindeki Doha Uluslararası Havaalanı Terminal Binası projesinde de bir Türk firmasının imzası var. Kendi sektöründe dünyanın sayılı markalarından biri haline gelen TAV.TAV’ın Japonlarla ortaklaşa yürüttüğü terminal binası projesinin bedeli 5 milyar dolar. Hamdi Akın’ın dediğine göre bu rakam, bir Türk firmasının bugüne kadar aldığı en büyük uluslararası ihale...800 bin nüfuslu Katar, 30 milyar dolara yakın para harcayarak başkentine yıllık 50 milyon yolcu kapasiteli havaalanı yaptırıyor. Bu da petrol zenginliğinin şanından olsa gerek...Ve Katar Hükümeti’nin yatırım portfoyünde daha çok sayıda proje var. Önümüzdeki günlerde bir başka Türk firmasının daha büyük bir ihaleyi alarak TAV’ın rekorunu kırması sürpriz olmaz...Çünkü Doha’ya gelen işadamlarının hemen hepsi çok iddialı ve umutlu. Abdullah Gül de onların önünü açmak için her türlü girişim ve desteği yapmaya kararlı...

Devamını Oku