Talabani “PKK ortak düşman” diyecek mi?

6 Mart 2008

Irak Devlet Başkanı Celal Talabani’nin iki yıldan beri 10. Cumhurbaşkanı Sezer’in vetosu nedeniyle gerçekleştiremediği Ankara ziyareti nihayet bugün Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün davetiyle gecikmeli olarak başlıyor.Talabani’yi davet etmek Cumhurbaşkanı Gül’ün kafasında öteden beri vardı ancak Kuzey Irak’a yönelik sınır ötesi kara harekatı daveti öne çekti. Biraz da aceleye getirdi bu kritik ziyareti.Aralarında Güvenlik, Enerji, Maliye, Sanayi ve Su bakanlarının da bulunduğu geniş bir heyetle gelecek bugün Talabani. Ekonomi ticaret, enerji konuları ele alınacak ziyaret sırasında. Ancak hiç kuşku yok ki Ankara görüşmelerine damga vuracak olan iki temel konu var:1. PKK terörü ve Türkiye’nin gerçekleştirmekte olduğu sınır ötesi operasyonlar.2. Kerkük’ün statüsü.Bu iki konu son derece kritik. Türkiye-Irak ilişkileri ile Gül-Talabani ilişkilerinin geleceğini de büyük ölçüde bu iki konuda varılacak mutabakatlar belirleyecek. Talabani acaba Ankara’da Mesut Barzani’den farklı bir üslup ve tutum sergileyebilecek mi? Örneğin ABD’nin ve Başkan Bush’un yaptığı gibi “Evet PKK bir terör örgütüdür ve ortak düşmanımızdır. Terör mücadelesinde Türkiye’ye her türlü desteği vereceğiz” diyebilecek mi?İşte kritik soru bu.Ziyaretle ilgili olarak dün Çankaya Köşkü’nde Irak Özel temsilci Vekili Murat Özçelik ile Cumhurbaşkanlığı Dışişleri Başdanışmanı Gürcan Türkoğlu bir brifing verdiler.Büyükelçi Özçelik, harekat sırasında Başbakanlık Başdanışmanı Ahmet Davutoğlu ile birlikte kara harekatı sırasında Bağdat’ta Talabani ile yaptıkları görüşmeyi anlatırken aslında bu kritik soruya da dolaylı olarak yanıt verdi.Kara harekatının devam ettiği o gergin günlerde yapılan bu görüşme sırasında Talabani, Türkiye ile ilişkilerin önemine değinirken PKK’nın çok önemli bir pürüz noktası olduğunu kabul etmiş ve Özçelik’in anlattığına göre şunu demiş: “PKK ortak bela. Bu belaya karşı işbirliği yapmamız lazım. Elden geleni beraber yapalım...” Zaten Türkiye’nin de öteden beri istediği bu. Hem merkezi Irak hükümeti ile ilişkileri ve işbirliğini çok daha üst düzeylere çıkaracak ihem de Kuzey’deki Bölgesel Kürt Yönetimi ile ilişkileri normalleştirebilecek anahtar cümle, anahtar formül bu.Mesele Celal Talabani’nin bu sözleri bugün başlayacak olan resmi görüşmelerde de tekrarlayıp tekrarlamayacağında. Özçelik ve Türkoğlu’na göre, Talabani, Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan ile görüşmelerinde muhtemelen daha ileri ifadeler de kullanacak. Büyükelçiler bu görüşmelerin sonucunda PKK terörü konusunda Talabani ve merkezi Irak Hükümeti ile PKK terörüne karşı işbirliği konusunda önemli mesafeler alınabileceğini söylüyorlar.Muhtemelen Talabani kapalı kapılar arkasında “işbirliğine varım” diyecek. Ama dışarı, basının önüne çıktığında kendi iç kamuoyu ve özellikle de Kuzey’deki dengeleri, Barzani faktörünü dikkate alarak farklı bir üslup tercih edebilir.

Devamını Oku

Genelkurmay neden ‘alındı’?

5 Mart 2008

Genelkurmay ile muhalefet partileri CHP ve MHP arasındaki sınır ötesi operasyon tartışması önceki gece yayınlanan sert bildiri ile hiç kimsenin arzu etmeyeceği teamül dışı boyutlara taşındı. CHP de MHP de Genelkurmay’a ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt’a “Siz niye alınganlık gösteriyorsunuz? Bizim sözlerimizin, tartışmamızın muhatabı hükümet” diyor. Ancak özellikle önceki gece yapılan Genelkurmay’ın yazılı açıklaması, gerek içeriği gerekse de üslup ve biçimi açısından alınganlığın da ötesinde bir tepkiyi, sinirliliği ortaya koyuyor.Gerek Deniz Baykal gerekse de Devlet Bahçeli üstüne basa basa “Biz demokratik çerçevede bir siyasi tartışma yürütüyoruz. Bizim eleştiri ve değerlendirmelerimizin muhatabı hükümettir” diyorlar. Ama Genelkurmay üstüne alınıyor ve yanıt veriyor, hem de alışılmışın ötesinde bir setlikte.Neden alınıyor Genelkurmay?Şu nedenle alınıyor: Örneğin Devlet Bahçeli’nin önceki gün söyledikleri... Her ne kadar “muhatabım siz değilsiniz” dese de partisinin grup toplantısında Genelkurmay’ın harekatla ilgili açıklamalarını eleştiriyor. Bildirilerdeki “kalpgah”, “komuta merkezi”, “lojistik tesis”, “uçaksavar mevzii” gibi nitelemelerin kullanılmış olmasına değiniyor Bahçeli ve ekliyor:“Bu nitelemelerin terör örgütünün hak etmediği bir imaj ve prestij kazanmasına hizmet edebileceği...” İşte buna alınıyor Genelkurmay ve sert tepki veriyor...Baykal’ın söylediklerine gelince: “Ameliyat tam yapılamadı, içerde parça bırakıldı. niye 8 günde çekildiniz? Koşullar ne kadar zorlu olursa olsun 8 günden fazla kalınamayacağına inanmıyorum...” Baykal hükümeti ve Başbakan Erdoğan’ı eleştiriyor. ABD baskısına boyun eğip hükümetin Türk Silahlı Kuvvetleri’ni gereğinden önce geri çektiğini savunuyor.Başbakan yanıt veriyor Baykal’a ama Genelkurmay da yanıt verme ihtiyacı duyuyor.Neden? Çünkü bu harekatın planlama ve icra sorumluluğu Genelkurmay’a ait. Hükümet, “Şu bölgeye girin, şu kadar süre kalın şu işleri yapın” diye bir talimat vermiyor. Aldığı siyasi direktif çerçevesinde planlamasını yapıp uyguluyor Genelkurmay. Ve kara harekatının hedefini başından itibaren Zap bölgesi olarak belirliyor. Operasyonun da bir hafta içinde bitirilmesini öngörüyor ve sekizinci gün de çekiliyor.Yoksa hükümetten “Şuraya kadar gidin, şu gün dönün” diye bir direktif, talimat almış değil Genelkurmay.O nedenle de “Niye daha fazla kalmadın?”, “İçerde parça kaldı”, “Niye Kandil’e gitmedi?” eleştirilerinin muhatabı olarak kendini görüyor Genelkurmay Başkanlığı ve yanıt veriyor.Ayrıca, bu son derece başarılı kış operasyonundan sonra tüm kamuoyundan alkış ve takdir beklerken, moral destek beklerken, kamuoyunda kafaları karıştıracak ölçüde sert eleştiri ve suçlamalar gelmesini hazmedemiyor.Ancak, duyulan tepkinin muhalefet partilerine yönelik “balans ayarı” niteliğinde bir bildiri ile ifade edilmesi, açıklamadaki dil ve üslup yadırgatıcı...

Devamını Oku

Başarıyı gölgeleyen polemik...

4 Mart 2008

TSK dünyada bir ilki gerçekleştirdi. Çok sert kış koşullarında, derinliği yer yer bir-bir buçuk metreyi bulan karda ve tipi altında sınır ötesinde kapsamlı bir kara harekatı yapıldı. Gayri nizami harp usullerini kullanan terör örgütü en önemli kampında kuşatıldı ve 300’e yakın terörist etkisiz hale getirildi. Kamp tesisleri tümüyle imha edildi. Ne yazık ki 24 de şehit verildi bu operasyonda. Ki aslında bu tür gayri nizami harp usulleri ile eylem yapan terör gruplarına karşı dünyada genel kabul gören oran 1’e 17 düzenli ordunun aleyhinde. TSK’nın operasyonunda ise tam tersi oldu. Terör örgütüne çok ağır darbe vuruldu.Bunun dünyada örneği yok. Hiçbir ordu bu tür iklim ve arazi koşullarında benzer operasyon yapmadı. Biraz benzeyen tek örnek, Sovyetler Birliği döneminde 1980’lerin başında Kızıl Ordu’nun Afganistan macerası. Onun da sonucu askeri ve siyasi açıdan tam bir fiyasko.TSK’nın son operasyonu ise tam anlamıyla parlak bir başarı örneği. Fakat ne yazık ki son günlerde Türkiye’de esen hava, yürütülen anlamsız tartışma ortamı bu başarıyı gölgeliyor. Kuzey Irak’taki askeri birliklerin üslerine döndüğü cuma gününden beri “Neden dönüldüğü” tartışılıyor. Hükümet ABD baskısına boyun eğdi ve TSK’ya direktif vererek “ABD ‘çıkın’ diyor, operasyonu durdurup geri dönün” mü dedi? Türkiye ABD baskısına boyun mu eğdi? İlk günden beri Başbakan “Hayır böyle bir şey olmadı. TSK görevini tamamladı onun için döndü” diyor, Cumhurbaşkanı bunu söylüyor. Ama muhalefeti ikna etmeye yetmiyor bunlar. Kamuoyunun bir bölümünü de...Genelkurmay açıklama yapıyor, “görev tamamlandı onun için döndük” diyor ama bazılarınca inandırıcı bulunmuyor. Çünkü ABD Savunma Bakanı ve Başkan Bush’un “Bir an önce çıkın” mesajlarının kafalarda yarattığı kuşku bir türlü gitmiyor. Son olarak Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt önceki gün “ABD istedi dönüldü” iddialarına çok sert yanıt veriyor: “Bu kanıtlanırsa üniformayı çıkarırım ...” Bu arada harekatın kısa kesilmiş olmasını eleştiren, işin yarım bırakıldığını ima eden muhalefet partilerine de sert yanıtları oluyor Büyükanıt’ın.Ve dün hem CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, hem de MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli bu yanıta aynı sertlikte yanıtlar veriyor.Tartışma giderek tatsız bir hal almaya başlıyor. Böylesi önemli bir sınır ötesi operasyonun ardından ilk kez Genelkurmay Başkanı ile siyasi parti başkanları polemiğe giriyorlar. Bu hoş bir tablo değil.Bu arada “ABD izin verdi girildi, ‘çıkın’ dedi çıkıldı” iddiasına gelince...ABD’nin operasyon için yeşil ışık yaktığı geçen Kasım ayından beri zaten biliniyor. Ama “çıkın” deyince çıkıldığı iddiasının doğru olmadığını biliyorum.Operasyonun başladığı gün öğrendiğim ama cesaret edip yazamadığım bir bilgi vardı. Hem hükümet çevreleri ile hem askerle hem de ABD’lilerle ilişkileri iyi olan bir kaynak daha ilk gün aynen şunları söylemişti: “Bu öyle beklediğiniz büyük kara harekatı değil. Sınırlı bir operasyon ve en fazla bir hafta sürecek...” “Tahmin mi bilgi mi?” diye sorduğumda da “kesin bilgi” demişti.Bu duyumu gazete üst yöneticilerine aktarmış ama cesaret edip yazamamıştım. Yazsaydım da muhtemelen Genelkurmay’dan sert bir yalanlama gelirdi.Şimdi anlaşılıyor ki yazmaya cesaret edemediğim bu bilgi çok sağlammış...ABD Savunma Bakanı ve Başkan Bush’un çekilmeden bir gün önceki “çıkın” çağrıları da muhtemelen Iraklı Kürt liderlerin gönlünü hoş tutma çabasından ibaretti.Bu çaba belki Kürt liderlerin gönlünü hoş etti ama Ankara’da neden olduğu sert polemik gönül kırmaya devam ediyor.

Devamını Oku

Sınır ötesi ve türban

28 Şubat 2008

Sınır ötesi operasyonla ilgili hükümet tezkeresi Meclis’e geldiğinde DTP dışındaki bütün partilerin milletvekillerinin desteğiyle kabul edilmişti. Beklenen de oydu zaten. Hayati önemdeki ulusal meseleler gündeme geldiğinde siyasal çekişmeler, gerilim konuları ne kadar önemli olursa olsun geri plana itilmiş, en azından görüntüde birlik mesajı verilebilmişti. Bugüne kadar hep böyle oldu. 1974’teki Kıbrıs Barış Harekatı’nda böyle oldu. Bölücü terörün yükseldiği dönemlerde sınırötesi operasyonlarda da böyle oldu, Bütün siyasi partiler, toplumun hemen hemen bütün katmanları birlik görüntüsü sergileyebildi.Şu anda da Türkiye yine tarihinin en kritik sınır ötesi askeri operasyonlarından birini yürütüyor. Bugüne kadar 30 şehit verildi. Mehmetçik ağır kar- kış koşullarında bölücü teröristlerle çarpışıyor. Hemen her gün cami avlularından şehit cenazeleri kaldırılıyor. Peki bugün siyasi partileriyle, siyasetçisiyle, kurumlarıyla, sıradan insanıyla tam anlamıyla kenetlenmiş bir Türkiye fotoğrafı var mı?Ne yazık ki yok. Çünkü bunu gölgeleyen, torpilleyen bir başka sorun yaşıyor Türkiye. Türban sorunu... Bu sorunla ilgili yaşanan son gelişmeler hem siyasetteki gerilimi yükseltiyor hem devlet kurumlarını birbirine düşürüyor hem de toplumda ciddi bir kutuplaşma riski yaratıyor.Yüksek öğretimdeki kaos ve karmaşa ortamı gün geçtikçe büyüyor. YÖK ortadan ikiye bölünmüş durumda. YÖK Başkanı ile üniversite rektörleri arasındaki kavga giderek alevleniyor. Herkes birbirini hukuksuzlukla, yasaları ve anayasayı çiğnemekle suçluyor. Karşılıklı suç duyuruları yapılıyor. Dün son olarak iktidar partisi de üniversitedeki kavgaya müdahil oldu. AKP Genel Başkanı Dengir Mir Fırat da anayasa değişikliğinin ardından üniversitede türbana izin vermeyen rektörleri çok ağır ifadelerle suçladı ve cumhuriyet savcılarını göreve çağırdı. CHP de YÖK Başkanı hakkında suç duyurusunda bulundu ve cumhuriyet savcılığı da inceleme başlattı. Öyle anlaşılıyor ki bu mesele bütün tarafları mahkemelere taşıyacak. Anayasa Mahkemesi’nde görüşülmekte olan “iptal ve yok hükmünde” davasının yanısıra önümüzdeki günlerde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’na, cumhuriyet savcılarına ve Danıştay’a da çok iş düşeceği anlaşılıyor.Türban tartışmalarının, bu konuyla ilgili anayasa düzenlemesinin Kuzey Irak’a yönelik bu kritik sınır ötesi askeri harekatla çakışması, paralel gündem oluşturması her bakımdan büyük talihsizlik.ABD İLE SÜRE GERİLİMİÇünkü bu harekatın süresi uzadıkça Türkiye’nin diplomatik alanda da bazı baskılarla karşı karşıya gelebileceği anlaşılıyor. Örneğin dün Ankara’ya gelen ABD Savunma Bakanı Gates’in Hindistan üzerinden yaptığı, “Kısa sürede operasyonu sonuçlandırıp Irak’tan çıkın” mesajı.Gerçi bu mesajın yanıtını hem Başbakan Erdoğan hem de Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt dünkü görüşmeleri sırasında Gates’e net biçimde ilettiler.Orgeneral Büyükanıt’ın görüşmeden sonra yaptığı açıklama şöyle:“Kısa süre izafi bir kavram, bazen bir gün, bazen bir senedir. Bizim terörle mücadelemiz devam edecek. ABD de terörle mücadele ediyor, Afganistan’da kaç yıldan beri. Aynısını kendisine anlattım, anlayışla karşıladılar.” Evet, ABD 7 yıldan beri Afganistan’da ne yapıyor?Kendisine tehdit olarak gördüğü El Kaide terörüyle mücadele ediyor. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Irak’ın kuzeyindeki işi muhtemelen o kadar uzun sürmeyecek. Ama öyle ABD Savunma Bakanı’nın söylediği gibi birkaç gün içinde de bitmeyecek.

Devamını Oku

CHP “yok hükmü” talep ediyor...

27 Şubat 2008

CHP, türbanla ilgili anayasa değişikliğinin iptali için beklenen başvurusunu dün Anayasa Mahkemesi’ne yaptı. Böylelikle günlerdir toplumda sert tartışmalara neden olan, üniversiteleri, kurumları bölen toplumsal gerilimi ve siyasi tansiyonu yükselten türban konusu da siyaset alanından yargı alanına geçti.Artık top yargının sahasında.Anayasa Mahkemesi’nin toplumdaki gerilimi, üniversitelerdeki, YÖK’teki karmaşayı dikkate alarak karar sürecini uzatmayacağı tahmin ediliyor. Tıpkı geçen yıl Nisan ayındaki cumhurbaşkanlığı seçim sürecindeki 367 kararında olduğu gibi. O zaman da Anayasa Mahkemesi kesintisiz bir jet mesai uygulayarak kararını dört gün içinde vermişti. Şimdi de konunun kritik önemini dikkate alarak bir hafta on gün içinde bir karar vermesi bekleniyor.Hukuki süreç nasıl işleyecek?Anayasa’nın 148. maddesinin kaba yorumuna bakılacak olursa Anayasa Mahkemesi, anayasa değişikliklerini içerik yönünden değil “sadece şekil bakımından” inceleyip denetleyebiliyor. Yani Meclis görüşmelerinde şekil şartlarına uyulmuş mu uyulmamış mı? Teklifteki imza sayısı yeterli mi? Oylamalar arasındaki sürelere uyulmuş mu vb.?Ancak bu kaba ve basit yorum. Anayasa Mahkemesi, cumhurbaşkanının halkoyu ile seçilmesine ilişkin anayasa değişikliğinin iptal başvurusunu reddederken verdiği gerekçeli kararında dolaylı bir içerik denetimi yapabileceğini çok değil bir hafta önce duyurmuştu.Hatta bu gerekçeli kararda verilebilecek hükmü de tarif etti Yüksek Mahkeme: “Yok hükmünde...” İşte CHP’nin başvurusu da buna yönelik. Türbanla ilgili anayasa değişikliklerinin yok hükmünde sayılmasını ve yürütmenin ivedilikle durdurulmasını talep ediyor CHP.Anayasa Mahkemesi’nin ne yönde bir karar vereceğini bugünden kestirmek elbette mümkün değil. Ancak çok kritik ve tarihi bir karar olacağı gerçek.CHP, başvurusunu büyük ölçüde Anayasa Mahkemesi’nin 1989’daki türban kararına dayandırıyor. Yüksek Mahkeme 1989’da türban yasağını kalıcılaştıran kararında, türbanı serbest bırakmayı öngören düzenlemeyi anayasanın başlangıç hükümlerine ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez nitelikteki 2. maddesine aykırı bulmuştu.CHP de şimdi aynı yolu izliyor. Parlamento çoğunluğunun, Anayasa Mahkemesi kararlarını işlemez hale getirecek bir anayasa değişikliği yaptığını ve daha da önemlisi anayasanın değiştirilemez hükümlerini başka maddeler üzerinden dolaylı biçimde değiştirdiğini savunuyor.Yani bir anlamda anayasa ihlali yapıldığı görüşünü öne sürüyor CHP.Anayasa Mahkemesi CHP’nin iddia ve taleplerini nasıl değerlendirecek belli değil. Normal olarak içerik denetimi yapmayacak. Ancak anayasanın başlangıç bölümü ve 2. maddesi ile yapılan değişiklik arasında bir ilinti saptarsa o zaman durum değişiyor. O zaman Anayasa Mahkemesi de dolaylı bir içerik denetimi yapacak.Bu yöntem tercih edilirse ve eğer Anayasa Mahkemesi’nin hukuki görüşü 1989 yılına göre 180 derece değişmediyse iptal veya yok hükmünde kararı çıkması da sürpriz olmayacak.

Devamını Oku

Türban davasındaki korkutucu senaryo...

27 Şubat 2008

Siyasetin restleşerek çözmek için yola çıktığı türban meselesi giderek iyice içinden çıkılması zor bir noktaya doğru ilerliyor. Siyasi tartışma ve gerilim ortamı, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün anayasa değişikliğini on gün beklettikten sonra onaylamasından sonra geçen hafta sonunda Resmi Gazete’de yayımlatmasıyla yürürlüğe girmesiyle başka bir boyuta geçti. CHP muhtemelen bugün iptal için Anayasa Mahkemesi’nin kapısını çalacak. Böylece artık siyasetin elindeki türbanın “çenealtı fiyongu”nun nasıl bağlanacağı veya çözüleceği en yüksek yargı organının vereceği karara kalıyor. Siyaset ve siyasetçiler Anayasa Mahkemesi’nin son sözü söylemesini bekliyor. Dolayısıyla siyasette türban gerilimi kısa bir mahkeme molası verecek. Fakat olayın yüksek öğrenim kurumlarında yarattığı gerilim ve kaos ortamı ise giderek şiddetleniyor. YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan ile rektörler arasındaki karşılıklı suçlama ve tehditlerin dozu gün geçtikçe artıyor.YÖK Başkanı Özcan, anayasa değişikliğini kendi bakış açısına göre yorumluyor ve bu değişikliğin üniversitelerde türbanı serbest bırakmaya yeterli olduğu sonucuna varıyor ve rektörlere talimat veriyor. Üniversite rektörlerinin bir kısmı talimata uyarak önceki günden itibaren türbanı serbest bırakıyor ama büyük çoğunluğu, “Hayır bu yetmez. YÖK Başkanı’nın talimatı kanunsuz emir niteliğindedir ve uygulanamaz” kanaatiyle direniyor. Muhtemelen bu tartışmayı onlar da yargıya götürecekler. Hem karşılıklı suç duyuruları yapılacak hem de sorun Danıştay’a taşınacak gibi gözüküyor.Ama hiç kuşku yok ki asıl dava Anayasa Mahkemesi’nde görülecek.Bu dava çok önemli. Davanın sonucuna göre türban meselesi kalıcı biçimde çözüme kavuşacak. Ya serbest ya da ilelebet yasak...Ancak Anayasa Mahkemesi’nin bu davada vereceği kararın türban meselesinin çok daha ötesinde siyasi sonuçlar doğurması da ihtimal dahilinde.Örneğin CHP’nin cumhurbaşkanının halkoyuyla seçilmesine ilişkin anayasa değişikliğinin iptali için yaptığı başvuruya verdiği red kararının gerekçesinde belirttiği “yok hükmünde” kararı.Son günlerde Ankara’daki siyase kulislerinde ve daha önemlisi yüksek yargı koridorlarındaki sohbetlerde bu karara büyük önem atfediliyor, bu hükmün gerekçeye yazılmış olması anlamlı bulunuyor.Kararın ne yönde çıkacağını elbette bugünden kimse bilmiyor. Ama herkesin kendine göre bir tahmini var. AKP’nin gönlünden geçen, mahkemenin anayasa değişikliğini usul yönünden inceleyip ret vereceği yönünde. Bazı hukukçular, bu değişikliğin türban yasağını kaldıramayacağı belirtip “yorumlu ret” beklentisinde.Bir başka tahmin ve beklenti ise “yok hükmünde” kararı.İşte siyaseten en tehlikeli karar bu. Çünkü bu durumda Yüksek Mahkeme, değişikliğin cumhuriyetin temel esasları ve anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemez nitelikte olan 2. maddesi ile ilişkilendirecek. Yani değişiklik sürecinde anayasa ihlali yapılmış olduğuna hükmedecek.O zaman hadise türbanın çok ötesine geçiyor. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın işin başlangıcında yaptığı uyarısı ciddiyet kazanıyor, iddiası da iddia olmaktan çıkıyor ve en yüksek yargı organının tespiti haline geliyor. İktidar partisi kapatma davası tehdidiyle karşı karşıya geliyor, hem de çok kuvvetli bir delille...Türbanın çok ötesinde çok daha derin krizlere neden olabilecek en olumsuz senaryo bu. Tam anlamıyla dehşet senaryosu...“Olmaz öyle şey” dense de sağduyu sahibi herkesi kaygılandırması gereken böyle bir ihtimal var.

Devamını Oku

Türban kördüğümü nasıl çözülecek?

25 Şubat 2008

İktidarın MHP’nin de katkıları ile uygulamaya çalıştığı çözüm stratejisi en azından şu an için türban meselesini tam anlamıyla kördüğüm haline getirmiş durumda.Siyasette, devlet kurumları arasında ve toplumda haftalardır yaşanan gerilim bir yana, şimdi YÖK’te ve üniversitelerde de çatışma, karmaşa ve kaos ortamı yaşanıyor.Dün itibariyle YÖK ikiye bölünüyor. Başkan Yusuf Ziya Özcan, bütün üniversitelere talimat gönderiyor, “Yasal düzenlemeye gerek yok. Türban bugün itibariyle anayasa gereği üniversitelerde serbesttir. Gereğini yapın” diyor. Ardından dün 9 üye Başkan’a karşı bildiri yayınlıyor. Onlar da “Bu emir kanunsuzdur. Anayasa Mahkemesi’nin yasak kararı devam ediyor. Buna uymamak suç işlemek manasına gelir” diyor. YÖK Başkanı, Anayasa Mahkemesi’nin 1989 tarihli kararının gerekçesini oluşturan ve bugün de çok tartışılan türban serbestisinin cumhuriyetin temel ilkelerine aykırı olduğu yönündeki görüşlere karşı dün ikinci bir açıklama daha yapıyor ve o da türbana izin vermeyen rektörlerin suç işlemiş olacağını ima ediyor. Deniyor ki dünkü ikinci YÖK açıklamasında; “Cumhuriyet’in ve dolayısıyla devletin Anayasa’da belirlenen nitelikleri, temel hak ve hürriyetlerin korunmasının ve geliştirilmesinin teminatı olup hiçbir biçimde kişi hak ve hürriyetlerinin sınırlandırılmasının gerekçesi olarak kullanılamazlar...” Yani türbanı serbest bırakın diyor YÖK üniversite rektörlerine...Üniversitelerarası Kurul ve rektörlerin çoğu direniyor. Bazı üniversiteler YÖK Başkanı’nın talimatına uyuyor, türbanlı öğrencilere kapılarını açıyor, bazıları yasağı sürdürüyor. Tam bir karmaşa ve kaos ortamı doğuyor. Var olan gerilim daha da yükseliyor.Peki bu sorunu nasıl aşacak Türkiye?Öncelikle hukuki durumun netleşmesi gerekiyor. Bunun için de CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne yarın yapması beklenen iptal başvurusunun sonucu önemli. Anayasa Mahkemesi CHP’nin başvurusuna ne diyecek?Üç ihtimal var:1. Şekli inceleme ve ret: Anayasa Mahkemesi, anayasa değişikliklerini esastan inceleyemeyeceği için bu başvuruyla ilgili olarak da şekil yönünden ele alacak. Yani anayasa değişikliği ile ilgili usullere uyulmuş mu diye bakacak. Bu durumda CHP’nin başvurusunu reddetmesi kuvvetli ihtimal. O zaman üniversitelerde türbanın serbest kaldığı netleşmiş olacak.2. Yorumlu ret: Yine şekli inceleme yapar ama “yorumlu ret” kararı verebilir. Yüksek Mahkeme de eğer, Cumhurbaşkanı Gül’ün onay kararında yazdığı gerekçedeki gibi düşünür anayasa değişikliğinin mevcut hükümlerde bir değişiklik yapmadığı kanaatine varırsa “Bu düzenlemenin türban yasağını kaldırmayacağı” yorumuyla birlikte CHP’nin başvurusunu reddedebilir. Ki aynı konuda bunun bir örneği 1991’de yaşandı. O tarihte Meclis, türban yasağını kaldırmak için “Kanunlara aykırı olmamak kaydıyla üniversitelerde kılık kıyafet serbesttir” hükmünü taşıyan bir yasayı kabul etti. İptal davası açıldı. İlk kez bu başvuru üzerine Anayasa Mahkemesi, söz konusu düzenlemenin türban yasağını kaldırmayacağını belirterek başvuruyu reddetti. Bazı hukukçular, şimdi de yapılan anayasa değişikliğinin bu yasağı kaldırmayacağı yorumuyla birlikte başvuruyu reddedebileceğine yüksek ihtimal gözüyle bakıyor.3. Yok hükmü: Anayasa değişikliği, cumhuriyetin temel nitelikleri ve anayasanın değiştirilmesinin dahi teklifi mümkün olmayan 2. maddesiyle ilintili bulunursa o zaman bu düzenleme “yok hükmünde” sayılacak. Yani değişiklik yapılmamış kabul edilecek. Yani düğümü siyaset değil yine mahkeme çözecek.

Devamını Oku

Vekil maaşları ve Sosyal Güvenlik Reformu

21 Şubat 2008

Milletvekili maaşları ile ilgili düzenlemeler her dönemde toplumun ilgisini fazlasıyla çekiyor. Vekil veya emekli vekil maaşlarının arttırılması her zaman büyük tepkilere neden oluyor.Bunu milletvekilleri de Meclis Başkanları da öteden beri çok iyi biliyorlar. Hemen her maaş düzenlemesi sırasında bu konunun basında haber ve yorum konusu yapılmasına da o yüzden, “Meclis’in siyaset kurumunun itibarını zedeliyorsunuz” diye kızıp, tepki gösteriyorlar.Evet bu konu gerçekten de milletvekillerinin, Meclis’in, siyasetin itibarını aşındırıyor. “Duble aylıklar, kıyak emeklilik” imkanları tepki çekiyor, itibar zedeliyor. Şimdi yine buna benzer bir durum var Meclis’te. Yine bir “itibar” tartışması yaşanabilir önümüzdeki günlerde.Çünkü Meclis’te milletvekili emekli aylıklarını artırmak için derin bir kulis faaliyeti yürütülüyor. Milletvekili maaşları niye bu kadar göze batıyor?Çok yüksek paralar mı alıyor vekiller?Bir yönüyle hayır. Millet adına egemenlik yetkisini kullanmlak üzere seçilmiş 550 kişi. Herkesin gözüne batan maaşları da yaklaşık 8 bin YTL (Emeklilik hakkını elde etmiş olanlar 12 bin YTL). Özel sektörde orta düzey yöneticilerin aldıkları maaşın bile altında. Milletvekili, bu parayla Ankara’da statüsüne uygun bir sosyal yaşam sürdürecek. Seçmenleri gelecek, onları ağırlayacak. Kolay iş değil. O yüzden başkaca ek gelirleri olmayan, çoğu milletvekilinin maddi sıkıntı çektikleri de bir gerçek. Bu açıdan bakılınca milletvekillerinin maaşı düşük bile sayılabilir. Ayrıca yıllık 52.8 milyon YTL tutan milletvekillerinin toplam maaş yükü 222,5 milyar YTL’lik bütçede ihmal edilebilir bir rakam. Ama işin bir de başka yüzü var. Milletin işçisinin, memurunun ortalama bin YTL civarında aylık ücrete talim ettiği, asgari ücretin 450 YTL olduğu, işsizliğin, yoksulluğun had safhada olduğu bir Türkiye’de, millet geçim sıkıntısı içinde kıvranırken, vekilin 8 bin YTL maaş alması göze batıyor.Ayrıca milletin emeklisi ortalama 500-600 YTL maaşa talim ederken, vekil emeklisinin bunun 10 katı, yani 4 bin YTL alması da dikkat çekiyor.Bu yetmiyormuş gibi şimdi vekiller kendi emekli aylıklarını yüzde 50 oranında arttırmanın formülünü arıyorlar.Hem de bunu Sosyal Güvenlik Reformu çerçevesinde yapmak istiyorlar. Çalışanlar açısından hak kaybı sayılabilecek pek çok düzenlemenin getirilmekte olduğu bir yasa kapsamında bunu yapmaya çalışıyorlar. Yeni işe girecekler için emeklilik yaşı 65’e çıkarılacak, emeklilik için gerekli asgari iş günü 7 binden 9 bine çıkarılacak, aylık bağlama oranı üçten, ikiye düşürülecek. Bu düzenleme toplumun geniş kesimlerinden zaten büyük tepki görüyor görüyor.Meclis’te bu düzenlemeler yapılmaya çalışılırken bunun içine milletvekili emeklilerinin maaşlarının yüzde 50 oranında arttrırılmasına dönük bir hüküm koymaya çalışıyorlar.Bu, kıyak emeklilik skandalından da, duble maaş skandalından da daha vahim bir durum. Sanki bu reform yasasını çıkarmak için milletvekilleri kendi kendilerine rüşvet veriyorlar...

Devamını Oku