Anayasa Mahkemesi’nin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın iddianamesini kabul edip etmeyeceği henüz belli değil. Dava kabul edilse bile ne sonuç çıkacağını, AKP’nin kapatılıp kapatılmayacağını da kimse bilmiyor henüz.Belki de dava kabul edilse bile, Anayasa Mahkemesi sunulan delilleri yeterli görmeyecek, işlenen fiillerin partinin kapatılmasına neden olacak ölçüde ağır olmadığı kanaatine varacak ve dosyayı kapatacak. Bazılarına göre yüksek, bazılarına göre son derece düşük de olsa böyle bir ihtimal var. Ayrıca AKP’nin iddia ettiği gibi, iddianame eğer “dayanaktan yoksun saçma sapan iddia ve iftiralardan oluşuyor” sa o zaman Anayasa Mahkemesi’nin AKP’yi beraat ettirme ihtimali kesine yakın bir ihtimal.Bu ihtimalin gerçekleşmesi halinde AKP aklanmış olacak. Bugüne kadar kamuoyunda, özellikle laiklik konusunda duyarlılığı yüksek olan çevrelerde duyulan kuşku ve güvensizlikleri de giderme fırsatı yakalamış olabilecek AKP.Ama AKP’nin penceresinden durum pek öyle gözükmüyor. Çünkü AKP iddianameyi kendisine karşı hazırlanmış bir komplonun, darbe girişiminin parçası olarak görüyor. Öyle gördüğü için de davanın kapatma ve Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarına siyaset yasağı kararı ile sonuçlanacağına hemen hemen kesin gözüyle bakıyor. AKP’lilere göre, “şeriatın kestiği parmak acımaz” mantığı ile sükunet içinde savunma yapıp dava sonucunu beklemek demek “kafayı giyotine uzatmak” tan farksız bir durum.O nedenle AKP kurmayları şimdi anayasa değişikliği için yoğun bir hazırlık içinde. Tek çıkış noktasının, iddia ettikleri “hukuk darbesi”nin etkisiz kılınmasının tek yolunun anayasa değişikliği ile davayı durdurmak olacağına inanıyor AKP kurmayları.Bu mantık AKP’yi sonu belirsiz ve hem kendileri için hem de ülke için çok tehlikeli bir yola itiyor. Anayasa değişikliği ile davanın önünü kesmeyi, kapanma riskini ortadan kaldırmayı planlıyor AKP. Hem de Meclis’te yeterli sayı olan 367 oyu sağlayamayacağını hesaplayarak anayasa değişikliğini referandumla halka kabul ettirmeyi hedefliyor. Hukukçular bu girişimi, temel hukuk kurallarına, Anayasa’ya aykırı bir girişim olarak değerlendiriyor ve AKP’yi uyarıyor. Anamuhalefet partisi CHP “sakın ha yapmayın, bu daha ağır bir anayasa suçu oluşturur” diyor.Fakat AKP en azından şu an için bu konuda oldukça kararlı gözüküyor.Bu girişim ortada bir kapatma davası yok iken örneğin bundan üç beş ay önce yapılmış olsaydı normal karşılanabilirdi. “Demokratikleşmenin bir gereği, parti kapatmalarında AB standartlarının kabulü, Venedik kriterlerine uyum” düzenlemesi olarak kabul edilebilirdi.Örneğin DTP ile ilgili kapatma davası gündeme geldiğinde dahi AKP böyle bir girişim başlatmış olsaydı algılama farklı olabilirdi. Ama şimdi öyle mi...?
AKP, iddianame ve dava sürecinin en hafif hasarla nasıl atlatılacağını, gelişmeleri nasıl lehe çevirebileceğini tartışıyor. Önümüzdeki süreçte izlenecek strateji henüz netleşmiş değil. Net olan tek şey, AKP’nin iddianameye karşı Anayasa Mahkemesi’ne savunma verip, kaderine razı biçimde beklemeyeceği. Aksine kapatılma riskini bertaraf edebilmek için Anayasa değişikliği de dahil her yolu deneyecek gibi gözüküyor AKP.Aslında bu noktada da MHP AKP’ye yardım ve destek elini yine uzatıyor, “AKP’yi kurtarmaya varım” diyor. Devlet Bahçeli daha ilk günden görüşünü açıkladı: “Parti kapatılmasın, suç işleyen varsa onlar cezalandırılsın...” Fakat nedense AKP bu kez türbanla ilgili anayasa değişikliğinde olduğu gibi hemen MHP’nin kapısını çalmadı. MHP’nin yardım eli en azından şimdilik havada kalmış durumda.Buna rağmen MHP hazırlıklarını sürdürüyor. Genel Başkan Yardımcısı Faruk Bal’ın koordine ettiği bir çalışma ekibi parti kapatmalarını zorlaştırıcı hukuki düzenleme için hazırlık yapıyor. Bu çerçevede Anayasa’nın 68 ve 69. maddeleri ile Siyasi Partiler Yasası inceleniyor. Bu çalışmalar sonucunda MHP’nin yapmak istediği şu:Parti kapatma sadece terör ve bölücülük fiillerinin odağı haline gelme durumlarında sözkonusu olabilecek. Bunun dışında siyasi partiler kapatılmayacak. Ancak bugünkü mevzuatta parti kapatma gerekçesi sayılan fiilleri işleyen sorumlular cezalandırılacak. Yani AKP kapatılamayacak ancak, iddianame hazırlanmasına neden olan sorumlular yani Tayyip Erdoğan ve 70 arkadaşı hakkındaki iddialar kesinlik kazanırsa bu isimlere siyasi yasak getirilebilecek.AKP’nin partiyi kurtarıp lider kadroyu feda etmek anlamına gelen bu öneriyi kabul etmesi ihtimal dahilinde gözükmüyor.O nedenle de şimdilik MHP ile bir temas arayışı yok.AKP’de de Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’nda değişiklik hazırlığı var. Ancak o hazırlıklar çok daha radikal. İddianameyi de kapatma davasını da yok hükmüne düşürmenin formülünü arıyor AKP. Bunun için onlar da mini bir anayasa paketi öngörüyorlar. Yüksek yargı ile kurumlarla daha derin bir gerilim pahasına da olsa kapatma davasını durdurmaya kararlı AKP.Ama bunu yapabilmek için MHP’nin desteğine ihtiyaç var. Dün konuştuğumuz MHP Genel Sekreteri Cihan Paçacı, “Partiler değil, kişiler sorumlu tutulsun” diye özetledikleri önerinin kabulü halinde AKP ile işbirliği yapabileceklerini söylüyor. Ancak AKP’nin partiyi kurtarmaya ek olarak kişisel siyasi yasak gelmesini de önlemek yönündeki önerisini kesinlikle kabul etmeyeceklerini belirtiyor. Böyle bir düzenlemeye CHP ve DSP de destek vermeyeceğine göre o zaman AKP’nin önünde tek yol kalıyor: 330 üstünde bir oyla anayasa değişikliği yapıp bunu referanduma götürmek... Bu da varolan siyasi krizin daha da derinleşmesi, toplumdaki kutuplaşma ve gerilimin daha da tehlikeli boyutlara varması demek.
MHP bugüne kadar geçen süreçte gerek kendi tabanının bir bölümünce gerekse de AKP muhalifleri ve laiklik konusundaki hassasiyetleri yüksek çevrelerce “AKP’ye koltuk değneği olmakla” eleştiriliyordu.Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde “367 problemi olmaz. Biz Meclis’e girip oylamaya katılırız” açıklamasıyla Abdullah Gül’e Çankaya yolunu açtığı için eleştirildi MHP.Ardından referandum gündemindeki cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine ilişkin anayasa değişikliğinin yolda değiştirilmesi gündeme geldi. Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığının tartışmalı hale düşmesini engellemek için halk oylaması gündemindeki değişikliğin değiştirilmesi gerekiyordu. CHP, “Cumhurbaşkanı seçildiğine göre bu değişikliği tümden durduralım” teklifi yaptı. AKP kabul etmedi ama MHP “Ben destek veririm” deyince AKP’nin dediği oldu.Son olarak AKP’nin öteden beri gündeminde olan ancak bir türlü başaramadığı üniversitelerde türban serbestisinin sağlanması konusu...MHP “hodri meydan ben anayasa değişikliğine destek vereceğim” dedi ve anayasanın 10 ve 42. maddeleri değiştirildi.İşte bu noktada da AKP için kapatma iddianamesine giden süreç başlamış oldu.Birkaç gün öncesine kadar MHP’nin bu yaptıkları hep “iktidar partisine destek” diye yorumlanıyor ve bu parti çok ağır eleştirilerin muhatabı oluyordu.Ancak dün AKP’li çok önemli bir isim MHP olayına farklı bir bakış ve yorum getirdi:“MHP gerçekten destek mi oldu yoksa AKP’yi tuzağa mı çekti?” Söz verdiğim için konuştuğum AKP’linin ismini veremiyorum... Söyledikleri çok ilginçti.22 Temmuz gününden başladı, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın yaptığı zafer konuşmasını hatırlattı. Tüm Türkiye’yi rahatlatan mesajlar vermişti Erdoğan o gün ve Cumhurbaşkanı seçimi konusunda da muhalefetle uzlaşma arayacağını, CHP ve MHP’nin kapılarını çalacağını söylemişti.Konuştuğum AKP’liye göre Erdoğan, AKP’den Gül dışında bir isim üzerinde muhalefetle uzlaşmayı planlıyordu. Böylelikle Türkiye’nin geçmişte yaşadığı gerilimlerin, kuşku ve kaygıların üstünü kalıcı biçimde örtmeyi hesaplıyordu.Ancak MHP’nin “uzlaşmaya gerek yok. Kimi isterseniz aday gösterin, biz oylamaya katılacağız” çıkışı bu hesapları bozdu.Aynı şekilde türban konusunda da “kurumsal mutabakat sağlanmadan, gerilimli bir çözüm”den yana değildi Erdoğan ve AKP. Ama o noktada da MHP’nin “Anayasayı birlikte değiştirelim, bu meseleyi çözelim” çıkışı AKP’yi altyapısı iyi hazırlanmamış, zamansız bir adım atmaya mecbur bıraktı.MHP’nin iddianame olayından sonra AKP’nin kapatılması riskini bertaraf etmek için yaptığı anayasa değişikliği önerisini de “bir başka tuzak” diye değerlendiriyor aynı AKP’li aynı politikacı ve böyle bir girişimin hem etik olmayacağını hem de anayasanın 138’inci maddesine aykırı olacağını söylüyor.Bahçeli bu öneriyi, iyi niyetli bir çıkış formülü olarak gündeme getirdi. Geri planında bir tuzak olup olmadığını bilmek mümkün değil.Ancak türban konusunda verdiği destekle MHP’nin AKP’nin başına ciddi dertler açtığı ortada. Türban olayının yarattığı kurumsal ve toplumsal gerilim ortada. Ayrıca girişim Başsavcının iddianamesinin en temel gerekçelerinden biri durumunda.
AKP hakkındaki iddianamenin açıklandığı geçen hafta Cuma günü akşam saatlerinden itibaren Türkiye’de kıyamet kopuyor. Anayasa hukukçuları, hukukçular, hukukçu olmayanlar, siyasi partiler, siyasetçiler, işçi ve işveren örgütleri, işadamları ve sokaktaki vatandaş herkes iddianameyi tartışıyor. Beş yıldan fazla süredir Türkiye’yi idare eden ve 8 ay önceki seçimlerde de yüzde 47 oranında oy alarak iktidarını pekiştiren bir parti hakkında kapatma davası açılması elbette çok önemli olay ve bu olayın bu denli büyük yankı yapmış olması da son derece doğal.Ancak doğal olmayan iddianamenin altında imzası olan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın hedef adam haline getirilmesi. Kapatılma iddianamesi ve riski ile karşı karşıya gelen iktidar partisinin sözcüleri başsavcıyı suçluyor, parti kapatılmasına ilke olarak karşı olan çevreler başsavcıyı suçluyor, iddianameyi yetersiz ve “zorlama” bulanlar başsavcıyı suçluyor.Türkiye’de bugüne kadar aynı makam tarafından onlarca parti kapatma iddianamesi hazırlanmış, bunların büyük çoğunluğu kapatma ile sonuçlanmış, bir-ikisinde kapatmaya gerek görülmemiş, ama hiçbir dönemde hiçbir iddianame sonrasında başsavcılık makamı bu denli ağır eleştiri ve suçlamalara muhatap olmamıştı. Çok değil birkaç ay önce aynı Cumhuriyet Başsavcısı, Meclis’te grubu bulunan bir başka parti, DTP hakkında iddianame hazırlayıp kapatma istemiyle dava açmıştı. “Bu çağda demokrasilerde parti kapatmanın ne kadar yanlış bir yöntem olduğu” yönünde cılız bazı itirazların dışında hiçbir eleştiri almamıştı.Şimdi ise eleştiri ve suçlamalar çok ağır.Ne suç işledi Cumhuriyet Başsavcısı?17 Ocak 2008 günü türbanla ilgili anayasa değişikliği girişimi başlatıldığında bir uyarı mesajı yayınladı. Bu girişimin laiklik ilkesine aykırı olacağını iddia etti ve bu yüzden yakın geçmişte iki siyasi partinin kapatılmış olduğunu hatırlattı.O zaman da bu çıkışı sert biçimde eleştirildi ve ne AKP ne de MHP bu uyarıyı ciddiye almadı. Şimdi de anayasa ve yasaların kendisine verdiği görev ve yetki çerçevesinde iktidar partisi hakkında bir iddianame hazırladı. AKP’nin laiklik karşıtı eylem ve girişimlerin odağı haline geldiğini iddia etti. Başsavcıyı eleştirenlerin büyük bölümü, iddianamenin eksik ve mesnetsiz olduğunu, AKP’yi yıpratmaya dönük bir girişim olduğunu öne sürüyorlar. Zaten öyleyse ve iddialar maddi dayanaktan yoksunsa reddedilir veya dava açılsa da AKP aklanır ve bu işten daha da güçlenerek çıkar. Ancak iddialar her ne kadar zayıf ve tutarsız denilse de AKP açısından risk taşıyan bir olay var. Anayasa Mahkemesi’nde görülmekte olan türbanla ilgili anayasa değişikliğine ilişkin dava.Bu dava söz konusu iddianame ile birlikte şimdi çok daha büyük önem kazanmış durumda. Bu davada verilecek bir iptal veya yok hükmünde kararının AKP iddianamesini çok tehlikeli bir hale getireceği kesin.Böyle bir durumda başsavcının iddianamesi “iddia” olmaktan çıkacak ve Anayasa Mahkemesi’nin kesin tespiti haline gelecek. Aksi olursa da zaten en temel iddia baştan çökmüş olacak.
DTP, “PKK bir terör örgütüdür. Bu örgütün kanlı eylemlerini şiddetle kınıyoruz” dediğinde ne olacak?Türkiye’nin çeyrek asırdır mücadele ettiği binlerce şehit verdiği terör sorunu mu çözülecek? Kürt meselesi, Güneydoğu meselesi hemen hal yoluna mı girecek? PKK “Bunlar da beni kınadığına göre benim işim bitti demektir” deyip silah bırakarak teslim mi olacak?Tabii ki hayır. Belki terör konusunda değişen bir şey olmayacak. Ancak Türkiye’deki psikolojik atmosferde çok şeyleri değiştirebilir DTP’nin böyle bir söyleme, böyle bir çizgiye gelebilmesi. En başta da bu partinin imajını düzeltir, ciddiye alınırlığını yükseltir. Sorunun çözümünde söyleyecekleri daha bir can kulağı ile dinlenebilir. Toplumun büyük bölümünün bugün “Terör örgütünün parlamentoya da girmiş legal uzantısı” diyerek kuşkuyla, hatta nefretle baktığı DTP’nin genel kamuoyu nezdindeki itibarı yükselir ve söyledikleri, dile getirdikleri talepleri kamuoyunda daha olumlu yankılar bulabilir.Oysa bugün DTP en makul, çözüme en fazla katkıyı yapacak öneriyi bile dile getirse buna devleti yönetenler de kamuoyunun büyük çoğunluğu da kuşkuyla yaklaşıyor, ciddiye almıyor, dinlemiyor bile. Çünkü bu partinin her söylediği “Terör örgütünün talebi” diye algılanıyor.Bu algının değişmesinin tek yolu var: DTP’nin terörle, terör örgütüyle arasına mesafe koyabilmesi... DTP’yi yönetenler, örneğin yılların deneyimli siyasetçisi Ahmet Türk bunu görmüyor mu? Elbette görüyorlar. Ama nedense bu parti PKK’yı karşısına almaya cesaret edemiyor. Bunun çok değişik nedenleri olabilir. Parti içi dengeler buna izin vermiyor olabilir. Başka nedenleri olabilir ama belki de en önemli neden, DTP milletvekillerinin bağımsız olarak seçilip geldikleri seçim bölgelerindeki PKK etkisi, boşluğa düşme ve terör örgütü tarafından kara listeye alınma korkusu...Bu konuda DTP’lileri, “PKK’ya niye terör örgütü diyemiyorsunuz?” diye çok sıkıştırdığınızda da en fazla şunu söyleyebiliyorlar:“Desek ne değişecek? Bu sorun çözülecek mi? Hayır çözülmeyecek. Biz bu kanın durması, ülkenin bu sancılı süreci atlatabilmesi, barış ve demokratik çözüm için samimi olarak katkı yapmak istiyoruz...” Ama öyle olunca da katkı yapabilmeleri pek mümkün gözükmüyor. Çünkü bugün DTP ile ana muhalefet partisinin de iktidar partisinin de ciddi bir diyaloğu yok. Başbakan Tayyip Erdoğan dün açık açık söyledi:“Bölücü terör örgütü PKK’yı, Parlamento çatısı altında bulunan DTP, terör örgütü olarak ilan etmedikçe kendileriyle görüşemem. Parlamento çatısı altında bulunan bir partinin PKK’yı terör örgütü olarak ilan etmeyişini ben Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olarak kabullenemem.” Özetle DTP’ye “bir şey söyleyeceksen önce PKK’yı terör örgütü olarak ilan et, lanetle” deniyor. Bugün itibariyle DTP’nin de bunu yapabilmesi pek mümkün gözükmüyor. Çünkü bunu yaptığında da PKK’nın gazabını üzerine çekeceğini, bazı milletvekillerinin seçim bölgelerine dahi gidemeyecekleri görüyor.Muhtemelen DTP, İngiltere’deki IRA sorunun çözümünde örgütün siyasi kolu Sean Finn’in oynadığı rolü üstlenmeyi arzuluyor. Ama bunu kabul ettirebilmesi en azından bugün için mümkün değil...
Sosyal güvenlik reformuna muhalefet eden çevreler, iflas etmiş, çökmüş durumda olan sistemi ayağa kaldırmak için alternatif bir model önermiyorlar. En fazla söylenen “niye kayıt dışı ekonomi kayıt altına alınmıyor” eleştirisi.Evet doğru, kayıt dışılığın ekonominin her alanında bozucu etkileri olduğu bir gerçek. Bununla mücadele edilmesi gerekliliğini de bugüne kadar hiç bir iktidar yadsımış değil. Yıllardan beri “kayıt dışı ile mücadele” konusunda çok iddialı ifadeler de kullandı politikacılar, bakanlar. Ama bu konuda ciddi bir mesafe alınabildiğini söyleyebilmek güç.Kayıt dışılığın en basit ama en çarpıcı örneği istihdam verilerinde mevcut. Türkiye İstatistik Kurumu TÜİK’in son rakamlarına göre Türkiye’de mevcut istihdamın yaklaşık yarısı kayıt dışı. TÜİK verilerine göre çalışıyor gözüken 10 milyon kişinin hiçbir sosyal güvenlik kurumuna kaydı yok.Bu 10 milyon kayıt dışı çalışanı kayıt altına almak, sosyal güvenlik kurumu ile ilişkilendirip prim kesmeye başlamak reforma gerek kalmaksızın sistemi kurtarmaya yeter mi?Hayır yetmez...Bir kere en kararlı siyasi iktidarı bulsanız, en iyi en tutarlı en sert tedbirleri uygulamaya koysanız bile kayıt dışı ekonomiyi bugünden yarına bitirebilmeniz mümkün değil. Ancak bugüne kadar çok konuşulmasına karşın bu yönde mesafe alınamayan kayıtdışılığı ortadan kaldırmak konusunda ciddi adımlar atılması elbette çok önemli.Örneğin halen Türkiye’de bir emekliye düşen aktif sigortalı sayısı 1,97. 10 milyon kayıt dışı çalışanın dörtte biri kayıt altına alınabilse bu oran 2,3’e yükselecek. Kayıt dışı çalışanların yarısı kayıt altına alınabildiğinde ise oran 2,63’e yükselecek. Ki bu da sosyal güvenlik sisteminin açığının azaltılmasına kuşkusuz katkı yapacak.Ama varolan soruna çözüm getirmeyecek. Çünkü bugünkü sistemde insanlar sosyal güvenlik sistemine bağlı çalıştıkları, prim ödedikleri süreden daha fazla süre ile maaş alıyorlar. Sosyal Güvenlik Kurumu verilerine göre 2005 yılı itibariyle bir kişinin emekli aylığı alma süresi erkeklerde ortalama 26-27 yıl, kadınlarda ise 32-33 yıl. Bu sürdürülebilir bir durum değil. Bir başka çarpık nokta şu: Bugün emekli aylıklarının düşüklüğünden herkes yakınıyor. Özellikle de Bağ-Kur ve SSK emeklileri gerçekten çok düşük aylıklar alıyorlar ve insanların bu aylıklarla geçinebilmeleri, hayatlarının son döneminde insanca bir yaşam sürdürebilmeleri mümkün değil. Ama sistemin daha fazlasını ödemeye takadı yok. Çünkü yine SSK’ya bağlı sigortalıların yüzde 60’ı asgari ücretle çalışıyor görünüyor. Yani resmi olarak 480 YTL net maaş alıyor. İnandırıcı değil. Bu da bir başka kayıt dışılık. İşveren çalıştırdığı işçisinin maaşını düşük göstererek hem prim kaçırıyor hem de vergi.Özetle sosyal güvenlik reformu kaçınılmaz. “Kayıt dışılığı ortadan kaldıralım, reformu bir tarafa bırakalım” demek sistemi ölüme terketmekten başka anlam ifade etmez. Meclis gündemindeki tasarıda eleştirilebilecek eksik, fazla noktalar olabilir. Bazı yönlerden emekçilerin hak kaybına uğradığı da söylenebilir. Bunların bir kısmını Genel Kurul görüşmeleri sırasında düzeltmek mümkün. Ama şu gerçek ki bu reform yapılmazsa emekçilerin de ülkenin de kaybı çok büyük olacak.
Başbakan Tayyip Erdoğan partisinin dünkü grup toplantısında yine esip gürledi. Her zaman olduğu gibi yine muhalefete ve basına yüklendi. Bu kez hedef tahtasına sendikaları da ekledi Başbakan.Sendikalara da demediğini bırakmadı. Sendikaların değiştirtmeye, sulandırtmaya çalıştıkları bunun için eylem hazırlığı içinde oldukları sosyal güvenlik reformunun her ne pahasına olursa olsun sonuna kadar arkasında olduğunu ortaya koydu Erdoğan dün.Bu konuda hem geçmiş iktidarları, hem bugünkü muhalefeti hem de eylem hazırlığındaki sendikaları çok sert ifadelerle eleştirdi.Haksız mı?Değil. Belki de son dönemde girdiği sert tartışmalar arasında Başbakan’ın en haklı olduğu konu bu. Sosyal güvenlik çok geniş kesimleri, bütün toplumu yakından ilgilendiren bir sorun. Aslında bunun önemli bir sorun olduğunu herkes kabul ediyor. Bu sorun bugün ortaya çıkmış da değil. Meclis gündemindeki reform aslında gecikmiş bir reform. Geciken her günün Türkiye’ye, kamu maliyesine, emeklisiyle çalışanıyla tüm topluma bir maliyeti var.Bunu daha fazla geciktirmenin engellemenin kimseye bir yararı yok, aksine zararı var. Ama belli ki bazıları hala Türkiye’nin sosyal güvenlik sisteminin iflas ettiğinin, battığının farkında değil. Mevcut sistem, sistem değil, sürdürülebilir olmaktan çoktan çıkmış bir yapı.Bugün Meclis gündemindeki tasarıya karşı çıkanlar da eğer iktidarda olsalardı muhtemelen ilk el atacakları sorun bu olurdu. Sosyal güvenlik sistemi kamu maliyesinde tam anlamıyla dipsiz bir kuyu, devasa bir kara delik. Her yıl milli gelirin yaklaşık yüzde 5’i tutarında açık veriyor. Gelir gider dengeleri inanılmaz ölçüde bozuk. Ve öyle ufak tefek rötuşlarla düzeltilebilecek gibi de değil.Genç emekliler cenneti Türkiye’de sosyal güvenlik sistemi iki çalışanın primiyle bir emekliye maaş ödenmesi üzerine kurulu. Bu oran yaşlı Avrupa’da bile daha yüksek. İkincisi, çalışanların prime esas ücretleri ile emekli aylığına esas ücretler arasında büyük çarpıklıklar var. Örneğin devlet memurlarının prime esas kazancı 100 ise emekli aylığına esas alınan rakam 300. Aynı şekilde SSK kapsamındaki işçilerin büyük bölümünün primi asgari ücret üzerinden ödeniyor. İlginç olan da asgari ücretten net 480 YTL maaş alırken emekli olan bir işçiye 560 YTL emekli aylığı bağlanıyor. Prime esas kazancı bin YTL civarında olan bir üst kademe bürokrata 3 bin YTL’ye yakın emekli aylığı bağlanabiliyor. Buna “ Con Ahmet”in makinası bile dayanamaz.Başbakan suçu 1969 yılındaki yasal düzenlemeleri yapan, asgari emeklilik yaşını kadınlar için 38, erkekler için 43 olarak belirleyen iktidara yüklüyor. Belki o noktada biraz haksızlık yapıyor. Çünkü o yıllarda bir emekliye 9 aktif sigortalı düşüyordu, bugün ise ise iki bile değil, 1,99’a inmiş durumda. Asıl suçlu olanlar, 1979’larda 1980’lerde bu sorunu göremeyenlerde. Hakkını teslim etmek gerek ki Turgut Özal o sorunu gördü ve Başbakanlığının son yılında emeklilik yaş sınırlarını 50-55 olarak yükselten bir yasa çıkardı. Muhalefet yine kıyameti kopardı. Bu yasayla insanların hayatta emekli olamayacakları söylendi. Çıkarılan yasaya da “mezarda emeklilik” yaftası yapıştırıldı. 1991 seçimlerinin ardından iktidar olan DYP - SHP koalisyonu ilk iş olarak milleti bu “mezarda emeklilik” derdinden sözde kurtardı. İşte o noktada artık mevcut sistem tam anlamıyla çöktü. 1999 reformu da kurtarmaya yeterli olmadı. O nedenle bu reformdan kaçışı yoktu Türkiye’nin. Başbakan’ın bu konuda popülizme sapmaksızın gösterdiği siyasi irade de son derece önemli.
Türk Silahlı Kuvvetleri askeri literatüre girecek kadar önemli ve başarılı bir sınır ötesi kara harekatı gerçekleştirdi. Ağır kış koşulları altında yapılan operasyonda 300’e yakın terörist etkisiz hale getirildi ve bu arada 24 askerimiz de şehit oldu. Hedefi, kapsamı ve süresi Türk Silahlı Kuvvetleri’nce önceden belirlenen operasyon öngörüldüğü gibi bir haftada sonuçlandı.Operasyon son derece başarılı biçimde sonuçlandı ama tartışması anlamsız biçimde tırmanarak devam ediyor. Hem de hiç alışık olmadığımız biçimde, teamül dışı bir üslupla...Tartışma önce “ABD ‘girin’ dedi girildi, ‘çıkın’ dedi onun için mi erken çıkıldı?” sorusuyla başladı. Ardından, “ameliyat sırasında içerde parça unutuldu, ABD baskısı yüzünden hedeflere tam ulaşılamadan erken çekilindi” eleştirileri ile tırmandı. Muhalefet liderleri ısrarla “bizim eleştirilerimizin hedefi siyasi iktidardır, muhatabımız hükümettir” diyor ama en ağır yanıtı Genelkurmay Başkanı’ndan alıyorlar.Eleştirilere karşı “seviyesiz saldırılar” ve “TSK’nın terörle mücadele azmine vatan hainlerinden bile daha fazla zarar verdiği” ithamlarının yapıldığı geçen haftaki Genelkurmay bildirisine CHP ve MHP’den de aynı sertlikle yanıt verildi. Her iki parti de hem bu yanıtları veriyor hem de “bizim meselemiz siyasi iktidarla siz alınmayın” diye Genelkurmay’ı tartışmanın dışına çıkarmaya çalışıyor.Ancak Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, dün yaptığı son açıklamayla bu tartışmada gözlemci statüsünde olamayacağını net biçimde ortaya koydu. Muhalefet, Genelkurmay’a “Sen alınma ben hükümete söylüyorum” diyor. Ama Kuzey Irak harekatında hedefi belirleyen hükümet değil TSK. Hangi zamanda nasıl çekilineceğini önceden belirleyip bunu gerçekleştiren yine TSK. Muhalefetin eleştirisi de bu noktada zaten. “Niye erken çekildiniz? Niye Kandil’e kadar gidemediniz? ABD baskısına boyun eğdiniz” demeye getiriliyor.Öyle olunca da Genelkurmay bunu doğrudan kendisine yönelik bir itham hatta suçlama olarak algılıyor ve cevap veriyor.Tartışmaların operasyonun başarısını, Mehmetçiğin emeğini gölgelediğinin altını çizen Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt, muhalefetin eleştiri ve değerlendirmelerini “hakaret” olarak algıladıklarını da ifade etti. Muhalefet de Genelkurmay bildirisini aynı şekilde “hakaret” olarak algılamış ve CHP karşı açıklamasında “hakaret ederek haklılığınızı ıspatlayamazsınız ” demişti.Şimdi ne olacak, tartışma noktalanacak mı?Pek öyle gözükmüyor. Muhtemelen bugünkü grup toplantılarında hem CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, hem de MHP lideri Devlet Bahçeli yine bu konuda hükümeti eleştirecekler ve bu arada Orgeneral Büyükanıt’a da dolaylı yanıtlar verecekler.Orgeneral Büyükanıt mı?Ağır, rencide edici bir ifade kullanılmaz ise muhtemelen artık bu konuda konuşmayacak, açıklama yapmayacak. Ancak Büyükanıt, yine dünkü konuşmasında, “Türk Silahlı Kuvvetleri’ne hakaret ettirmem” diyerek, gelebilecek eleştirilere cevap hakkının şimdiden mahfuz olduğunu ilan etmiş oldu. Operasyon bir hafta sürdü. Muhalefetle hükümet ve Genelkurmay arasındaki polemik ise 10 gündür devam ediyor. Muhalefet sözcülerinin dünkü açıklamalarına bakılacak olursa daha da edecek gibi...