“... Anayasanın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir.” Bu hüküm, Anayasa’nın cumhurbaşkanının görevlerini düzenleyen 104. maddesinin birinci fıkrasında yer alıyor. Peki bugün devlet organları, anayasal kurumlar düzenli ve uyumlu mu çalışıyor?Hayır. Aksine sürtüşmenin ötesinde tam bir çatışma durumu söz konusu. Türk Silahlı Kuvvetleri, yüksek yargı organları ve üniversitelerle siyasi iktidar arasındaki güven bunalımı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın AKP’nin kapatılması istemiyle iddianame hazırlamasıyla iyice derinleşmiş, yüksek yargı ile hükümet arasındaki ipler iyice gerilmişti. Son aylarda yaşananlar, aslında ülkede zaten var olan gerilim ve siyasi krizin giderek devlet krizine dönüşme noktasına geldiğini gösteriyor. Siyasi iktidarla anayasal kurumlar arasında adı konmamış bir savaş durumu var. Gelişmelerin bu aşamaya, krize dönüşmemesi için Cumhurbaşkanı’nın çoktan devreye girmesi gerekiyordu. Ama giremedi... Aslında gelişmelerden Cumhurbaşkanı Gül’ün de fazlasıyla rahatsızlık duyduğuna hiç kuşku yok. Ancak geçmiş konumu ve kapatma iddianamesinde adının geçiyor olması Cumhurbaşkanı Gül açısından ciddi kısıtlar getiriyor. Siyasi gerilimin düşürülmesi için devreye giremiyor çünkü ana muhalefet partisi CHP ile ilişkisi kopuk. CHP, protestoyu sürdürüyor, Çankaya’ya karşı boykot uyguluyor. Ayrıca hükümetle, iktidar partisi ile kavgalı devlet kurumlarının da Cumhurbaşkanı’na karşı güçlü güven duyguları beslediğini söyleyebilmek güç.Bunlar Gül’ün temel görev ve yetkileri bakımından elbette sıkıntı. Ama Gül, bu sıkıntıların doğabileceğini seçilmeden önce de seçildiği zaman da elbette biliyordu. Ve zaman içerisinde bu sıkıntıları giderebileceğini, ilişkileri normalleştirebileceğini, karşılıklı olarak güven duygularını pekiştirebileceğini öngörüyordu.Fakat gelişmeler Gül’e bunun için yeterli zamanı tanımadı. Siyasi kriz çok erken çıktı. Uyumu bozulan devlet çarkının işleyişinde ciddi sıkıntılar başgöstermeye başlayınca, gelişmelerin devlet krizine doğru gittiği açıkça ortaya çıkınca Cumhurbaşkanı Gül dün önce bir yazılı açıklama yaparak bütün kurumlara itidal çağrısında bulundu. Ardından da Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker’i Çankaya Köşkü’ne davet etti.Yazılı açıklamanın ardından dün RTÜK’ün Çankaya Köşkü’ndeki ödül töreninden sonra verdiği resepsiyonda gazeteciler Cumhurbaşkanı Gül’e soru sorma imkanı da buldu. Çok soru soruldu ama Cumhurbaşkanı, soruları dolaylı ve üstü kapalı yanıtlarla geçiştirdi. En çok “Başbakan’la da görüşecek misiniz? Başbakan’ı da uyaracak mısınız?” diye soruldu.Gül, bu soruların çoğunu duymazdan geldi, gülümsemekle yetindi. Söyledikleri şöyle özetlenebilir:“Meclis Başkanı ile görüştüm. Başbakan’la haftalık olağan görüşmelerimiz var. Orada konuşuyoruz. Ben söyleyeceklerimi yazılı açıklamamda söyledim. Daha fazla konuşursam polemik olur. Daha fazla bir şey söylersem yanlış anlaşılır, onun için üstü kapalı söylüyorum. Daha fazla konuşmak istemiyorum. Konuşursam çok farklı yerlere çekilebilir...” Evet, Cumhurbaşkanı tartışmanın daha fazla boyutlanmaması için şimdilik açık konuşmuyor. Tarafları Çankaya Köşkü’ne davet ederek yüz yüze uyarı ve telkin süreci başlatıyor. Önce devlet organları arasında ateşkes sağlamayı, ardından da zaman içinde uyumu yeniden tesis etmeyi hedefliyor.İşi çok zor...
Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun dün yayınladığı bildiri doğrudan hükümeti ve AKP’yi hedef alıyor. Gerilim ve kavga ortamlarına özgü bir üslupla kaleme alınan bildiri hükümete yönelik olarak çok sert ifadeler, çok ağır suçlamalar içeriyor.Bildiri hükümete ve AKP’ye tam anlamıyla sürpriz oldu. Çünkü Başbakan Tayyip Erdoğan ve AKP başlangıçta sergiledikleri sertlik yanlısı gerilim politikasını bir süreden beri terketmişti. Son dönemde gerilim ortamını yumuşatmak, devlet kurumları ile gerilen ilişkileri normal rayına sokmak için çaba gösteriyordu hükümet. Bu çerçevede Erdoğan başta olmak üzere hükümet üyeleri ve AKP kurmayları üsluplarını yumuşatmışlar, her fırsatta “adalete ve yargıya güven” temasını işleme eğilimine girmişlerdi. Böylelikle hem kurumlarda hem de genel kamuoyunda olumlu bir rüzgar estirmeyi hedefliyorlardı.Anayasa Mahkemesi gündemindeki kapatma davasından ancak yumuşama ortamının hakim olması, kamuoyu desteğinin yükselmesi ve sağlam, güçlü bir hukuki savunma ile olumlu bir sonuç alınabileceğinin farkında AKP kurmayları. Bu çerçevede Meclis Başkanı Köksal Toptan’ın ortaya attığı “herkese oh dedirtecek bir üçüncü yol” formülü ile ilgili tartışmaların da destek bulması, sonuçla ilgili olumlu beklentileri yükseltiyordu. Çoğu AKP’li artık ilk günlerdeki “kapatacaklar” kaygısından sıyrılmış, “en kötü ihtimalle Hazine yardımı kesilir” noktasına gelmişti. Fakat Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun dünkü sert bildirisi bütün bu hesap ve beklentileri sarsmış durumda. Böyle bir çıkış hiç hesapta yoktu.Bildiriyi tetikleyen, Yargı Reformu Strateji taslağının yüksek yargı organlarının görüşüne sunulmadan önce AB’ye, Oli Rehn’e verilmiş olması. Bu duruma çok sert tepki gösteriliyor, iktidarın eylem ve söylemlerinin yargı bağımsızlığına karşı olduğunu ortaya koyduğu vurgulanıyor. Bununla yetinilmiyor , AKP’ye ve hükümete yönelik olarak bir kaç aydan beri biriken tepki topyekun ortaya konuyor. Türbanla ilgili anayasa değişikliğinden kapatma davası ile ilgili gelişmelere değin pek çok konuda izlediği tutum nedeniyle ağır ifadelerle eleştiriliyor hükümet.Anayasa Mahkemesi’ni “etkileme ve yönlendirme gayretleri” eleştiriliyor ve deniyor ki:“Yargı huzurunda, kendini ve siyasi teşekkülünü hukuka uygunluk içinde savunmak, ithamların asılsızlığı inancına sahip olunuyorsa kendi karşı kanıt ve gerekçeleriyle iddiaları çürütmek yerine ’dilediğini yapabilme yetkisini halktan aldığı’gibi şaşırtıcı bir inançla yargıyı ve mensuplarını halka şikayet ederek, hedef göstererek, hatta yabancı kişi ve kuruluşların yardım ve katkılarını sağlayarak, Türk yargısını etkileme niyet ve gayretine girmek suretiyle açılan kapatma davasında lehe sonuç alma heves ve yöntemleri sıklıkla denenir olmuştur.” Özetle Başsavcı’nın iddianamesi kadar ağır suçlamalar var Yargıtay bildirisinde. Bu durum AKP’nin işini çok zorlaştırıyor. Ki zaten kolay değildi. AKP ve hükümete karşı toplumun bir kesiminde laiklik duyarlılığı nedeniyle derin bir güvensizlik havası hakim. Anayasal devlet kurumlarında da durum farklı değil. Askerle ilişkiler limoni, üniversitelerle kavgalı, yargı ile öyle. İşte kapatma davası böyle bir ortamda görülecek...
AKP ile ilgili kapatma davası en iyi ihtimalle Temmuz ayı sonlarına doğru sonuçlanacak. Bu süre içerisinde AKP kapatılacak mı kapatılmayacak mı diye fal açma, yakın gelecekte siyasetin nasıl şekillenebileceği konusunda senaryo ve formül üretme faaliyetleri de yoğun biçimde devam edecek.Zaten şu ana kadar da fazlasıyla formül ve senaryo dolaşıma sunulmuş durumda. Son günlerin en ilgi çekici, en çarpıcı formülünü Meclis Başkanı Köksal Toptan tartışma gündemine sürdü. “Herkese oh dedirtecek bir yol bulunmalı” diyor Köksal Toptan. Yani, Anayasa Mahkemesi kapatma davası sonunda öyle bir karar versin ki AKP ve AKP’nin kapatılmasını istemeyen çevreler derin bir “oh” desin. Aynı zamanda AKP’yi laik cumhuriyet için tehdit gördükleri için bir an önce kapatılmasını arzu edenler veya tarafsız kalıp iki kesim için de “ne halleri varsa görsünler” yaklaşımda olanlar da bu karardan mutlu olsun ve derin bir nefes alsın.Peki bu nasıl olacak? Anayasa mı değiştirilecek? O konuda net bir şey söylemiyor Meclis Başkanı. Söylediklerinin özeti şu:“Ben ‘şu yapılsın’ demiyorum. Türkiye’nin entelektüelleri, anayasa hukukçuları, siyaset bilimcileri tartışsın. Bilinen yollar dışında bir şeyleri de tartışmak mümkün diye düşünüyorum. Böyle bir imkan varsa Türkiye bunu aramalı. Aramazsa yazık olur...” Meclis Başkanı Köksal Toptan, kapatma davası ile ilgili olarak bir kaç günden beri üst üste yaptığı açıklamalarda özenle bu temayı işliyor. Net bir çözüm formülü söylemiyor ama ima ediyor ve sonra da ekliyor: “Ben bir yol biliyorum da onu kendi kafamda saklıyor değilim...” Acaba gerçekten öyle mi? Gerçekten Köksal Toptan’ın kafasında bir çözüm formülü yok mu?Bizce var. Çünkü Toptan deneyimli bir siyasetçi olmanın yanı sıra aynı zamanda iyi bir hukukçu. Yürürlükteki Anayasa’yı en iyi bilen, yorumlayabilen bir isim Toptan.Toptan’ın, “entelektüeller, anayasa hukukçuları tartışsın” diye konuşması yeni bir formül bulunması arzusundan kaynaklanmıyor. Toptan’ın sözleri daha çok bir telkin ve temenniyi yansıtıyor.Çünkü “herkese oh dedirtecek yol” aslında Anayasa’nın 69. maddesinde yazılı. 69. madde kapatma davasının sonucunu sadece iki seçenekle sınırlı tutmuyor. Yani “kapatma” veya “beraat” kararı vermek durumunda değil Yüksek Mahkeme. Toptan’ın ifade ettiği üçüncü bir yol daha var. 69. maddeye 2001 yılında eklenen fıkra şunu öngörüyor:“Anayasa Mahkemesi temelli kapatma yerine, dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasi partinin devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına karar verebilir.” Meclis Başkanı Toptan, muhtemelen kamuoyunun dikkatini bu yöne çekmeye gayret ediyor.Tabii ki sonucu, bugünlerde kendilerini çok yönlü bir ağır baskı altında hisseden Anayasa Mahkemesi üyelerinin özgür iradeleriyle verecekleri karar belirleyecek. Ama tartışmanın bu yöne kayması belki Mahkeme üyelerini de bu herkese “oh” dedirtecek üçüncü yolu tercih etmeye yöneltebilir.
İngiliz haber ajansı Reuters’a konuşan “isimsiz bakan”ın söylediklerinin aksine AKP’de ki genel hava, özellikle son günlerde giderek iyimserleşiyor. “Galiba kapatmayacaklar, kapatamayacaklar” söylemi parti üst kademelerinde ve Meclis grubunda ağırlık kazanıyor.“AKP kapatılacak, Başbakan Erdoğan’a siyasi yasak getirilecek” diyen “isimsiz bakan”a büyük tepki var. Bu açıklamaların Başbakan Erdoğan’ı da çok kızdırdığını tahmin etmek zor değil. Şimdi hem parti yönetimi hem de Erdoğan’ın yakın kurmayları bu bakanın kim olduğunu tespit etmeye çalışıyor.Daha önce de anayasa değişikliğine karşı çıkan bir isimsiz bakan demeci yaşamıştı AKP yönetimi. O bakanın kimliğini tespit etmekte fazla zorlanmamışlardı. Ancak o bakan Milliyet’e verdiği demeçte ifade ettiği görüşlerini daha önce Başbakan Erdoğan’la da paylaşmış olduğu ve Erdoğan da aynı çizgiye geldiği için sorun yaşanmamıştı.Bu kez durum farklı. Ve eğer parti yönetimi isimsiz bakanın kimliğini deşifre edebilirse bundan sonraki siyasi hayatı zorlaşabilir. Şu anda konu üzerinde çalışan AKP’lilerin bazı tahminleri var ama emin olamıyorlar.Birinci isimsiz demeç olayının aksine bu kez konuşan bakanın siyasi tecrübesi olmadığını düşünüyor AKP’liler. O zaman da gözler yeni milletvekillerine ve yeni bakanlara çevriliyor. Onların da sayısı fazla değil. Reuters ajansı ekonomi ağırlıklı bir ajans olduğu için de “acaba ekonomi ile ilgili bakanlardan biri mi?” sorusu kafalara takılıyor.İsimsiz Bakan, AKP’deki ruh halini “karanlık” diye tanımlıyor. Bakanın siyaseten acemiliği, parti yönetimi ve partiye olan mesafesi de bu noktadan tespit ediliyor.Gerçekten de bugün AKP’deki ruh halini “karanlık” veya “karamsar” diye tarif etmek gerçek durumu pek yansıtmıyor.AKP hakkındaki iddianamenin açıklandığı, davanın açıldığı ilk günler için bu tanım kısmen doğru sayılabilirdi. O günlerde karamsarlığın hakim olduğu bir gel git durumu yaşanıyordu AKP’de. İlk günlerde “kapatacaklar, Tayyip Bey’e de yasak getirecekler” havası hakimdi. O nedenle “referendumu da göze alarak her ne pahasına olursa olsun anayasa değişikliği” diyordu AKP’liler. Partinin en etkili isimleri bile “Anayasayı değiştirmeden hukuki sürecin tamamlanmasını beklemenin göz göre göre giyotine kafa uzatmaktan farksız olacağını” düşünüyordu.Fakat şu anda hava çok farklı. Şu anda Başbakan Erdoğan da parti yönetimi de kafalarında kötü ihtimalle ilgili olarak her ne kadar bazı kuşkuları hala barındırıyor olsalar da partinin kapatılmayacağını düşünüyorlar. Erdoğan ve kurmayları, “laiklik karşıtı eylemlerin odağı” tarifinin AKP’ye hiçbir şekilde yakıştırılamayacağına inanıyorlar. Bu noktada Anayasa Mahkemesi’ni de ikna edebileceklerine, iddianameyi çürütebileceklerine olan inançları tam.En kötü ihtimali de göze alıyorlar. Bu olumsuzluk noktasında da siyasi hareketin geleceğinden bir endişeleri, karamsarlıkları yok. “Ülkenin ekonomik ve siyasi istikrarı çok olumsuz etkilenir, üzüntümüz o. Yoksa biz yine iktidar oluruz” diyorlar.Özetle AKP’deki ruh hali isimsiz bakanın söylediği gibi “kara” değil aksine fazla iyimser...
AKP her ne kadar “gündemimizde yok” dese de Ankara artık iktidarıyla muhalefetiyle seçime hazırlanıyor. Özellikle son haftalarda yapılan ekonomiyle ilgili açıklamalar, mali disiplinin gevşetileceği yolundaki sinyaller sonbaharda seçim beklentilerini arttırıyor.Seçim beklentisi günden güne yükseliyor fakat yakın gelecekle ilgili belirsizlikler hala çok yoğun. Örneğin AKP kapatılacak mı, kapatılmayacak mı? Kapatılırsa siyaset zemininde nasıl bir deprem yaşanacak? Tayyip Erdoğan ve arkadaşları nasıl bir strateji izleyecek? Yola devam için derhal ara seçim kararı alınıp sonbaharda milletvekili ara seçimi ve mahalli idare seçimleri mi yapılacak? Yoksa baskın bir erken seçim mi diyecek Erdoğan?Bilinmiyor. Ve siyaset dünyası günlerdir bu sorulara yanıt arıyor, olası bir seçimde izlenecek stratejiler tartışılıyor.Bu arada bir grup eski politikacı belediye seçimleri konusunda bir güçbirliği projesi geliştiriyor. AKP’ye karşı, AKP’nin belediyelerdeki iktidarını yıkmak için mümkün olduğunca geniş bir muhalefet ittifakı...Projenin mimarı 22 Temmuz seçimlerinde Genel Başkanı olduğu Hür Parti’yi kapatıp CHP’ye destek olacağını açıklayan, şu anda da HYP’nin Genel Başkan Yardımcısı olan eski bakan Yaşar Okuyan. Yaşar Okuyan irili ufaklı bütün muhalefet partilerinin kapısını çalıp, AKP’yi sandıkta yenmenin, belediyelerdeki iktidarına son vermenin formülünü anlatıyor.Formülün özeti şu:Güçbirliği projesine katılan partiler, il ve ilçe belediye başkanlıkları için ortak aday belirleyecekler. Büyükşehir belediyeleri ayrı, il belediyeleri ayrı ve 166 büyük ilçe için ayrı değerlendirme yapılacak. Örneğin herhangi bir il veya ilçede en güçlü parti kimse AKP’ye karşı o partinin adayı yarışacak, diğer partiler bu adaya destek olacak. Aday belirlemede partilerin 22 Temmuz 2007’deki ve Mart 2004’teki mahalli idare seçimlerinde aldıkları oylar dikkate alınacak. Ayrıca, üç ayrı araştırma şirketine her il ve ilçede anket yaptırılacak. Bu anketlerde hem parti hem de aday sorulacak. Çıkan sonuçlara göre de güçbirliği cephesinin adayı netleştirilecek. Örneğin İstanbul Büyükşehir Belediyesi için CHP adayı desteklenecek. Ancak CHP de militan partili bir ismi aday göstermeyecek. Hatta İstanbul için bazı isimler bile şimdiden kulislerde konuşuluyor. Bazı CHP’lilerin de güçbirliği projesine destek arayanların da “mutlaka ikna edilmeli” dedikleri isim Cem Kozlu...Yaşar Okuyan bu formülle AKP’nin belediyelerdeki iktidarının sona erdirileceği konusunda çok iddialı. Peki muhalefet partileri bu formülü benimseyecek mi?“MHP dışındaki bütün muhalefet partilerinin genel başkanları ile görüştüm. Ayrıca Necmettin Erbakan’ı, Süleyman Demirel’i ziyaret ettim, onlara da anlattım. CHP ve DSP dahil en az 4- 5 partinin biraraya gelebileceğini tahmin ediyorum” diyor.Yaşar Okuyan “umutluyum” diyor ama yaptığı iş, bir anlamda göle yoğurt mayası dökmek gibi bir şey. Ya tutarsa...
Yargıtay Başsavcısı’nın hazırladığı iddianamenin açıklanmasının ardından AKP’de başgösteren çok sert tepkiler, “teslim olmayalım, giyotine kafa uzatmayalım, savaşalım” havası artık yerini daha sakin ve umutlu bir ruh haline bırakmış durumda. AKP’lilerin Başsavcı ve kapatma davasına esas iddianame ile ilgili görüşleri değişmiş değil. İddianameyi hala bir hukuk belgesi olarak görmüyorlar. Bunu, “hükümete ve AKP’ye karşı kurulan siyasi tuzağın aracı, girişilen yargı darbesinin ön hazırlığı” olarak değerlendiriyorlar. Fakat bu tuzağı ve komployu boşa çıkarmak için düşündükleri direniş yöntemden vazgeçiyorlar. Bugün artık anayasa değişikliği yaparak davayı yok hükmüne düşürme formülü gündemde değil. Çünkü bunun hukuka, anayasaya uygun düşüp düşmeyeceği bir yana, hiçbir muhalefet partisinin destek vermeyeceği anlaşılan böyle bir anayasa değişikliği girişiminin başarıya ulaşabilmesinin zorluklarını da gördü AKP. 338 milletvekili ile anayasa değişikliği yapabilmek teorik olarak mümkün. 330 oyla kabul edilen anayasa değişikliği referandumda halkın onayını alabilirse tamamlanabiliyor. AKP partiyi kurtaracak bu değişikliğin referandumda yüzde 50’nin üzerinde oy alacağından hiç kuşku duymuyor. Kuşku Meclis’ten, AKP grubunun bu değişiklik konusunda ne kadar sağlam durabileceği noktasından kaynaklanıyor. Özetle Meclis’te 330 oyun garantisi net değildi. Özetle AKP şu anda ne getirip ne götüreceği net olmayan, belirsizliği, riskleri yüksek yollardan uzak duruyor. Aksine gerilim ortamını düşürmeye özen gösteriyor. Öte yandan da hukuki sürece önem veriyor. Güçlü bir hukuk savaşı ile Başsavcı’nın iddianamesini çürütmeye çalışıyor.“Bu iddianame ile bizi kapatamazlar” görüşü iktidar partisi içinde giderek yaygınlaşıyor. Düne kadar, “İddianame de Anayasa Mahkemesi’ndeki dava süreci de göstermelik. Bizi kesin kapatırlar” diyen AKP’liler bugün “Hayır kapatamayacaklar. Normal hukuki süreç işlerse biz bu durumdan güçlenerek çıkarız” demeye başlıyorlar.AKP kulislerinde adeta her gün papatya falı açılıyor “kapatılacak - kapatılmayacak” diye. Son günlerdeki havaya bakılırsa falda “kapatılmayacak yaprağı” daha fazla gibi...Fakat yine de bir kuşku, korku yok değil yüreklerde. “Ya kapatırlarsa?” korkusu. Onun da formülü net artık kafalarda. Şöyle ki:“Kapatırlarsa, Tayyip Erdoğan ve 8-10 milletvekiline siyasi yasak koyup milletvekilliklerini düşürürlerse de sorun değil. İktidar hiçbir şekilde el değiştirmeyecek. Emanetçi Başbakan formülüyle bir süre yola devam edilecek. En kısa zamanda da ara seçim yapılarak Tayyip Erdoğan ve arkadaşları yeniden Meclis’e taşınacak. Erdoğan kısa bir molanın ardından yine Başbakan olarak yola devam edecek...” Her şeye rağmen bu durum AKP için yine de en kötü senaryo. Anayasa Mahkemesi’nin üniversitelerdeki türban yasağının kaldırılmasına dönük anayasa değişikliği ile ilgili davada vereceği karar AKP açısından kritik önem taşıyor. Mahkeme CHP’nin başvurusunu reddederse veya en azından “bu düzenlemeler üniversitede türbanı serbest bırakamaz” yönünde bir yorumlu red kararı verirse AKP çok ama çok rahatlayacak. AKP’nin hukukçu kurmaylarına göre o zaman davanın en önemli maddi dayanaklarından biri çökmüş olacak...Gerçekten de Anayasa Mahkemesi’nin türbanla ilgili kararı son derece kritik bir ipucu olma özelliği taşıyacak. Karar çıkıncaya kadar papatya falına devam...
Türkiye, bölücü terörle mücadelenin askeri alanında son aylarda çok önemli mesafeler aldı. Özellikle ABD ile varılan mutabakatın ardından geçen yılın son aylarında başlatılan etkili sınır ötesi hava operasyonları ve kısa süreli kara harekatıyla terör örgütünün belinin kırıldığı anlaşılıyor.Örgüte askeri açıdan çok ağır darbeler vuruldu. Sözde ana karargahları, kampları büyük ölçüde tahrip edildi. Çok sayıda terörist şu veya bu şekilde etkisizleştirildi. Başbakan Tayyip Erdoğan, önceki gün terör örgütünün durumuyla ilgili şu tespiti yapıyor:“Aldığımız siyasi, diplomatik, sosyokültürel ve ekonomik tedbirlerle de gerek içerde, gerekse dışarıda yalnızlaşan, lojistik ve finansal kaynakları kesilen terör örgütünün şaşkınlık ve panik içerisinde olduğunu görüyoruz...” Genelkurmay’ın son açıklamalarda da terör örgütü elebaşılarının panik halinde Kuzey Irak’tan komşu bir ülkeye (İran) kaçtığı, paniğe kapılan örgüt elemanlarının da silahlarını bırakarak Peşmergelerin kontrol noktalarından geçip Barzani bölgesinde halkın arasına karışmaya çalıştığı belirtiliyor.Hükümetten ve Genelkurmay’dan gelen son açıklamaların özeti şu:“Diplomatik girişimler sonucu örgütün mali kaynakları, lojistik destek kanalları büyük ölçüde kesildi. Dış desteği kaybetti. Bugün Barzani yönetimi de terör örgütünü himaye etmekten vazgeçti, İran ve Suriye de tolerans göstermiyor. Örgüt moral olarak da çökertildi ve dağılma sürecinde...” Peki bölücü terör belası bitti mi? Hayır, bitmedi. Bugünden yarına bitmeyeceği de biliniyor. Terör ve terör örgütü bitmedi ama umudu büyük ölçüde kırıldı. Örgüt tam anlamıyla köşeye sıkıştırıldı. İşte bu noktada çözülme sürecini hızlandırmak, terör örgütünü bir daha toparlanamayacak ölçüde etkisizleştirmek için hükümetin işin askeri ve güvenlik boyutu dışındaki tedbirleri de uygulamaya koyup koyamayacağı önem taşıyor.Örneğin dağılan örgüt militanlarının silahlarını bırakarak Kuzey Irak’ta halkın arasına karışmaya çalıştığı belirtiliyor. Bu durumdaki militanların silahlarını bırakarak Türkiye’ye gelip teslim olmaları sağlanabilir mi?Başbakan Erdoğan önceki gün bu konuyla ilgili diyor ki; “Pişmanlık yasasından yararlanın. Annenize, babanıza kardeşlerinize daha fazla acı yaşatmadan gelin bu yanlış yoldan dönün...” Kurmayları, Erdoğan’ın yaptığı çağrının çok önemli olduğunu vurguluyorlar. Ancak bu çağrının adresi bulması, yani terör örgütü mensuplarının silah bırakıp teslim olmaları ile sonuçlanması için yasal çerçevenin ne ölçüde yeterli olduğu tartışmalı. Pişmanlık yasası, etkin pişmanlık hükümleri yeni değil. Etkin pişmanlığa dayalı af ve ceza indirimleri bugüne kadar istenilen sonucu vermemiş, örgütteki çözülmeyi hızlandırmaya yetmemişti. Gerçi terör örgütü de bugüne kadar hiç bu ölçüde ağır askeri darbe yememiş, Kuzey Irak’taki yuvaları yerle bir edilememişti. Bugünkü paniği ve umutsuzluğu hiç yaşamamıştı örgüt elemanları. O nedenle de Başbakan’ın kurmayları bu noktadan sonra örgütteki dağılmanın, teslim olmaların hızlanabileceğini tahmin ediyorlar.Ayrıca şunu da söylüyorlar: “Yasal çerçevede etkin pişmanlıkla ilgili maddelerde eksiklik, tereddüt varsa gerekirse o konuda da önümüzdeki günlerde bazı ek düzenlemeler yapılabilir...” Bunun ötesi şimdilik yok. Örneğin af veya “af” anlamına gelecek, öyle algılanabilecek bir düzenlemeyi düşünmek bile istemiyor AKP kurmayları.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın iddianamesi üzerine Anayasa Mahkemesi’nin AKP hakkında başlattığı kapatma davası siyasetin geleceği üzerinde doğal olarak bir belirsizlik gölgesi indirmiş durumda.Siyasetteki bu belirsizliğin şimdi yavaş yavaş ekonomiyi de etkilemeye başladığı anlaşılıyor.Türkiye ekonomisinin öteden beri en riskli sorunlarından biri olarak değerlendirilen cari işlemler açığı zaten makul sayılabilecek düzeylerin üzerinde seyrediyor. Hükümet 2008 yılı ekonomik programında açığın bu yıl 39,2 milyar dolar düzeyinde olacağını öngörmüştü. Ancak Dışişleri Bakanı Ali Babacan bir süre önce “Bu yıl cari işlemler açığı 45 milyar doları bulur” açıklamasını yaptı. Bu açıklamadan hemen birkaç gün sonra işin asıl sahibi Hazine’den sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Şimşek aynı konuda başka bir açıklama yaptı: Cari açık bu yıl 50 milyar dolar olur...Daha yılın ilk çeyrek verileri bile kesinleşmiş değil ama bakanlar yıl sonu cari açık rakamını adeta açık arttırmaya çıkarıyor.Bu arada küresel ekonomideki olumsuz gelişmelerin Türk ekonomisini de kaçınılmaz olarak olumsuz etkileyeceği biliniyor. Bunun üzerine Türkiye’de yaşanmakta olan siyasal belirsizlikler ve kapatma davasının sonuçlarının da ekonomi üzerinde yıkıcı etkileri olacağına kuşku yok. Zaten şimdiden kamu maliyesinde sorun emareleri görülüyor. Enflasyon için öngörülen yüzde 4’lük hedef çoktan hayal olmuş hatta yıl sonu enflasyonunun tek haneli rakamlarda tutulabilmesi bile başarı sayılacak.Bütün bu kritik gelişmeler ortadayken hükümet “mali disiplini gevşetiyorum” beyanında bulunuyor.AKP birinci iktidar döneminin son yılına kadar tam bir sadakat örneği gösterdiği sıkı mali disiplin ve milli gelirin yüzde 6,5’i oranında faiz dışı fazla hedefini artık bir kenara bırakıyor. Bu yılki hedef zaten yüzde 4,2 idi. Şimdi bunu da fazla buluyor hükümet ve “yüzde 3,5 yeter” diyor.Böylelikle kamu, sıkı tasarruftan vazgeçerek borçlanmasını yaklaşık 7 milyar YTL arttırarak yeni harcamaların önünü açıyor.Deniyor ki, “bu kaynak GAP yatırımları için harcanacak...” Olabilir ama kuşku yok ki bu paranın çok önemli bir bölümü de seçim yatırımı olarak mahalli idarelere yönelik olacak. Yerel seçimler öncesi seçmenin gönlünü almaya dönük kamu harcamaları önümüzdeki aylarda ciddi artışlar gösterecek. Bu arada kamunun ödeyeceği faiz yükünün artacak olması, hatta enflasyonun yeniden çift haneli rakamlara tırmanacak olması bile çok fazla kaygılandırmıyor AKP kurmaylarını.Çünkü hükümetin ve iktidar partisi kurmaylarının kafasında sonbahar aylarında zorunlu bir erken mahalli idare seçimine gidilmesi ihtimali çok ağır basıyor.Anayasa Mahkemesi’nden “en olumsuz senaryo” diye anılan kapatma yönünde bir karar çıkması durumunda AKP siyaset yasaklı durumuna düşecek olan Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarını bağımsız milletvekili olarak yeniden Meclis’e taşımak için hiç zaman kaybetmeden ara seçime gidecek. Bu da anayasa gereği yerel seçimlerle birleştirilecek, yani yerel seçimler öne çekilecek. İşte asıl o zaman ekonomi çok zorlanacak. Kamu maliyesi başta olmak üzere ekonomideki pek çok dengenin alt üst olacağı şimdiden belli. Bugün iktisatçıların çok eleştirdiği yüzde 3,5’luk faiz dışı fazla hedefini tutturabilmek bile belki de mümkün olmayacak.