AKP’nin “Milli Görüşçü” kanadı bugünlerde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e çok kızıyor, ateş püskürüyorlar.Neden kızdıkları malum; istiyorlar ki, Cumhurbaşkanı da bazı AKP sözcülerinin ve Başbakan Erdoğan’ın yaptığı gibi Anayasa Mahkemesi’ne veryansın etsin, devlet kurumları ile girilen kavgada ön saftaki yerini alsın. Anayasa Mahkemesi’nin “Milli iradeye, Meclis’in yetkisine tecavüz ettiğini, yetkilerini aştığını, anayasayı çiğnediğini” söylesin. Eski partisinin arkasında durduğunu göstersin.Ama Cumhurbaşkanı Gül bunu yapmadı. Aksine, itidal çağrısı yaparak, kurumların yıpratılmaması gereğini vurguladı. Bulunduğu yüksek makamın gereklerini yerine getirmeye özen gösterdi. O yüzden çok tepki gösteriyor AKP içindeki Milli Görüşçü kanat...AKP’den Cumhurbaşkanı’na yönelik tepki sadece onlarla da sınırlı değil. Bu kanadın tam zıddı bir konumda bulunan sağduyulu, liberal diye tanımlanabilecek AKP’liler de eleştiriyor bugünlerde Cumhurbaşkanı’nı.Ama onların eleştirdikleri nokta çok daha farklı. Onlar türban serbestisi ile ilgili anayasa değişikliğini onayladığı için eleştiriyorlar Gül’ü. “Veto edip geri gönderseydi bugün bunları yaşamayacaktık” diyorlar.Öyle ya, Gül Anayasa değişikliğini veto etmiş olsaydı, o yolla çözülmeye çalışılan türban sorunu bugün belki de iyice çözümsüz hale gelmeyecekti. Anayasa’ya dokunmadan uzlaşma ile bir çözüm bulabilme ihtimali açık kalacaktı. Dahası, belki de AKP hakkında kapatma davası açılmayacaktı.Peki bu akıllarına bugün, deyim yerindeyse araba devrildikten sonra mı akıllarına geldi liberal eğilimli AKP’lilerin?Hayır bugün gelmedi.Aslında Başbakan Erdoğan, İspanya’nın başkenti Madrid’e “velev ki siyasi simge olsa da türbanı serbest bırakacağı” dediği anda yürekleri cız etti onların. “Keşke bu kadar kendisini bağlamasaydı” diye düşündüler.Ama itiraz da edemediler. Otoriteye boyun eğdiler ve anayasa değişikliği lehinde oy da kullandılar.Kullandılar ama anayasa değişikliği onay için Köşk’e gittiği günün hemen ertesinde bazı milletvekilleri “Çok acil ve önemli” notuyla Cumhurbaşkanı Gül’den görüşme randevusu istediler.Şubat ayı ortalarında Köşk’e çıktıklarında “bu değişikliği onaylamayın” diye adeta yalvardılar Cumhurbaşkanı Gül’e.Geçen hafta Perşembe gününden beri kulislerde anlatılanlara göre bu milletvekillerinin Gül’e söylediklerinin özeti şu:“Efendim bu anayasa değişikliği ülkedeki gerilimi çok arttıracak. Başsavcı açık açık söylüyor, bu değişiklik yapılırsa partiyi kapatacaklar. Buna engel olun, veto edin. Zaten veto etmesiniz de CHP Anayasa Mahkemesi’ne götürecek. İptal edilecek, türban meselesi de ilelebet çözümsüz kalacak....” Aslında sadece milletvekilleri değil, o günlerde çok önemli, üst düzey bir hukuk adamı da Cumhurbaşkanı Gül’ü ziyaret edip benzer kaygılarını aktardı. Bu düzenlemenin AKP için ciddi bir kapatma sebebi oluşturabileceğini ifade etti.Cumhurbaşkanı ne cevap verdi dersiniz?“Endişelerinizi paylaşıyorum. Bu çok yanlış oldu. Ama merak etmeyin Başbakan’la konuşacağım ve Meclis’e geri göndereceğim bu anayasa değişikliğini...” Ama göndermedi, onayladı.Veto bekleyen bazı AKP milletvekillerini de hayal kırıklığına uğrattı.Bu milletvekillerinden biri karşılaştıklarında sordu Gül’e:“Efendim, geri göndereceğim demiştiniz?” Aldığı yanıt kısaydı:“Rıfat Bey’in (TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu) partilerarası uzlaşma girişimleri sonuç vermedi. Başbakan da kendisini çok angaje etmişti, ısrarcı oldu. Tayyip Bey’i kıramadım...” Kulislerde konuşulanların özeti bu.
İddianame açıklandığı günden beri AKP’nin yol haritası tartışılıyor. Anayasa değişikliği ile kapatma davası yok hükmüne mi düşürülecek? Anayasa Mahkemesi’nin yetkileri mi kısılacak, erken seçim kararı mı alınacak?AKP’nin önümüzdeki süreçte izleyeceği strateji, yol haritası dün yapılan grup toplantısında netleşmeye başladı. Başbakan Erdoğan’ın, dünkü konuşması ve grup toplantısının kapalı bölümündeki oylama AKP’nin B planı konusunda önemli ipuçları veriyor.Erdoğan partisi hakkındaki kapatma davası sonuçlanıncaya kadar Meclis’in açık tutulması önerisini dün parti grubunda oya sundu ve kabul ettirdi.Kapatma davası ne zaman sonuçlanacak? Erdoğan ve arkadaşlarının arzusu fazla uzamadan Temmuz ayı sonuna kadar bu işin sonuçlanması. Ama acaba Anayasa Mahkemesi bu arzuya uyabilecek mi?29 Haziran’a kadar Başsavcının esas hakkındaki mütalaasına karşı yazılı görüşünü bildirecek. Bundan sonra Yüksek Mahkeme’nin belirleyeceği bir günde Mahkeme heyeti önünde Yargıtay Cumhuriyet Başssavcısı sözlü görüşünü açıklayacak. AKP de sözlü savunmasını yapacak.Bu aşamadan sonra raportör, dava ile ilgili raporunu yazmaya başlayacak. Rapor tamamlandıktan sonra Başkan Haşim Kılıç’ın belirleyeceği bir tarihte Mahkeme heyeti toplanarak davayı görüşmeye başlayacak ve kararını verecek.Bütün bu işlemlerin bir ay içinde tamamlanması hemen hemen imkansız. Geçmiş örneklere bakıldığında dava süreci 7 ayda da tamamlanabiliyor yıllar da alabiliyor. Ancak eğer Mahkeme süreci hızlandırmayı isterse yine de Temmuz olmasa bile Ağustos ayı içinde bu dava sonuçlanabilir. O zaman Meclis, iktidarıyla muhalefetiyle tüm milletvekilleri bu yaz tatile çıkamayacak. Gündemdeki tasarı ve tekliflerin yasalaştırılmasına hız verilecek. Örneğin 1.200 maddelik Türk Ticaret Kanunu tasarısı Meclis’in yaz dönemi çalışmalarının en önemli konularından biri olacak.Ama asıl davanın bir an önce sonuçlanması beklenecek. Ancak AKP’lilerin umudu artık çok zayıflamış durumda. Türbanla ilgili anayasa değişikliğinin iptal edilmesinin ardından davanın kapatma ile sonuçlanacağına kesin gözüyle bakıyorlar artık. İşte Meclis’in açık tutulmasının asıl nedeni de bu. Böylelikle partinin Meclis grubunda safların sıkı tutulmasına özen gösterilirken il ve ilçe örgütlerinin de diri tutulması hedefleniyor.Bu arada zayıf ihtimal de olsa muhalefetle doğabilecek bir uzlaşma fırsatı halinde anayasa değişikliğine gidilerek Anayasa Mahkemesi’nin üye seçimi görev ve yetkilerinin yeniden düzenlenmesi de kafalarda bir ihtimal olarak tutuluyor.Dava sonucunda AKP’nin kapatılması, Erdoğan ile bazı bakan ve milletvekilleri hakkında siyaset yasağı getirilmesi kararı çıkarsa ne yapılacak?Hemen yeni bir parti kurulacak ve erken seçim kararı alınacak.AKP kurmaylarının erken seçimde 2007 seçimlerinden daha yüksek bir oyla yeni parti ile de iktidara gelebileceklerinden hiç kuşkuları yok. Tek kuşku Erdoğan’ın bağımsız adaylığının önüne engel çıkarılıp çıkarılmayacağı...Tabii ki bunlar için daha çok erken. Partinin kapatılıp kapatılmayacağı bile henüz kesin değil ama AKP kulislerinde şimdiden içten içe yeni partinin genel başkanlığı yarışı var; Ali Babacan mı, Mehmet Ali Şahin mi? Yoksa Faruk Çelik mi? Tabii ki Erdoğan kimi işaret ederse o olacak. Ama gönlünde aslan yatan isim sayısı çok fazla.
AKP’yi, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı içerden ve dışardan çatışma için teşvik eden, “Bu noktadan sonra gerçek demokrasiye giden yol çatışmayı göze almaktan geçiyor” diyenler hayli fazla.AKP’deki ruh hali Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın kapatma iddianamesinin açıklandığı günlere benziyor. Tıpkı o günlerde olduğu gibi yine sisteme ve yüksek yargıya isyan rüzgarları esiyor. Hatta bu şekilde sistemle, devlet kurumları ile girişilecek savaşta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de cephedeki yerini alması arzu ediliyor.Anayasa Mahkemesi’nin geçen hafta türban düzenlemesi ile ilgili verdiği iptal kararı üzerine Cumhurbaşkanı Gül’ün yaptığı açıklama AKP saflarında ciddi bir hayal kırıklığı yaratıyor. Cumhurbaşkanı Gül’ün açıklamaları, sistemle çatışma yanlılarını hayal kırıklığına uğratıyor. Bazı AKP sözcülerinin yaptığı gibi Gül’den de Anayasa Mahkemesi’ni yerden yere vuracak ifadeler bekleniyordu. Ama Gül bunu en azından şu ana kadar yapmadı. Öyle olduğu için de son bir kaç aydan beri olup bitenleri “AKP’nin yolunu kesmek isteyen darbecilerin marifeti” olarak gören AKP’li şahin kanat ve onların sözcüleri, Cumhurbaşkanı Gül’ün “hukuki süreç devam ediyor” şeklindeki açıklamalarını “görmezlik” diye niteliyor ve “AKP savaşmaz, kaderine razı olur ve yarın da kapatılırsa Abdullah Bey orada oturmaya devam edebileceğini sanıyorsa çok yanılıyor” diyorlar.Dolaylı yollarla Gül de savaş ve çatışma cephesine davet ediliyor. Ancak bu çağrıları yapanlar da çok iyi biliyor ki, Cumhurbaşkanı Gül, hem bulunduğu makam, hem de kişilik itibariyle günübirlik duygularla harekete geçip bazıları istiyor diye adım atmayacak. Aslında sadece Cumhurbaşkanı Gül’ün tutumu bir yana acaba Başbakan Erdoğan ne yapacak? Hukuki sürece saygılı hareket etmeyi “giyotine kafa uzatmaktan farksız” gören şahin cephenin arzuladığı gibi zaten varolan gerilim ortamını çatışma ortamına dönüştürecek girişimlere mi yönelecek? Örneğin referandumu da göze alarak yeni bir anayasa değişikliği ile Anayasa Mahkemesi’ni etkisizleştirip, hem türban serbestisinin önünü açacak hem de AKP’nin kapatılmasını engelleyecek düzenlemeler için düğmeye basacak mı?Bazı AKP kurmaylarından aldığımız izlenime göre hayır...Başbakan Erdoğan yaşananlara, Anayasa Mahkemesi’nin türban kararına herkesten daha fazla tepkili. O da gelişmeleri kendisi ve partisinin yolunu kesmeye çalışan demokrasi karşıtı güçlerin sistemli komplosu olarak görüyor. Ama sistemle çatışmaya girerek sonuç alamayacağını da görüyor. Bu yolun ülkeye de kendilerine de bedelinin çok ağır olacağını da...Erdoğan bu aşamadan sonra izleyeceği yöntemin ipuçlarını partisinin Meclis grup Toplantısı’nda bugün yapacağı konuşmasında verecek. Tepkisini muhtemelen çok sert ifadelerle dile getirecek. Ama, sistemle ipleri koparıp açık bir çatışma için start vereceği beklenmemeli Erdoğan’ın...
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) önceki gün açıklanan verileri iyice orta ya koydu ki bu yıl enflasyonda değil yüzde 4’lük hedefin tutturulabilmesi, tek haneli rakamlarda kalabilmek de mucizeye bağlı.Merkez Bankası da bu sonuçla artık yüzde 4’lük hedefi çok ileri bir tarihe erteledi. Önceki gün akşam saatlerinde hükümete gönderilen Merkez Bankası’nın enflasyon mektubuna hükümetten de jet yanıt geldi. Buna göre 2011 yılında bile en iyi ihtimalle yüzde 5,5’luk bir enflasyon hedefine yaklaşabilecek Türkiye. Bu yıl enflasyonun çift haneli rakamlara çıkacağı hemen hemen kesin. Yüzde 10 mu olur, 12 mi, 15 mi, onu dahi kestirmek güç.Çünkü bugün enflasyonla mücadeleyi etkileyen iç ve dış birden fazla faktör var. Merkez Bankası petrol ve gıda fiyatlarından yakınıyor. Ama acaba sadece o kadar mı?Geçen yıl hükümetin uyguladığı seçim ekonomisinin enflasyon canavarının uyanması için vitamin etkisi yapmadığını söylemek mümkün değil. Kamuda 2001 yılından sonra kararlılıkla uygulanan sıkı mali disiplin bir yıl önce bozuldu. Seçim bitti, AKP daha güçlü bir oy desteği ile yeniden iktidar oldu. Beklenen, ekonomide gözlenen makroekonomik dengesizliklerin giderilmesi, kamudaki mali disiplinin yeniden sağlanması idi.Fakat hükümet tam aksini tercih etti. Muhtemelen kapatma davası ve sonucunda meydana gelebilecek olası siyasi gelişmelere odaklandı dikkatler. Mart 2009’da yapılacak mahalli idare seçimleri ve bu arada kapatma davasının sonucuna göre gündeme gelebilecek bir ara veya erken seçim ihtimali de gözönüne alınarak ekonomiyle ilgili kaygılar ikinci plana atıldı. Hükümet, deyim yerindeyse can derdine düştü. Geçen yıl bozulan mali disiplini bu yıl daha da gevşeteceğini resmen ilan etti hükümet. Yani enflasyon hedefine ulaşma konusunda Merkez Bankası’na destek olmak bir yana işi daha da zorlaştıracak bir harcama politikasına yöneldi. Merkez Bankası’nın elindeki tek silah kısa vadeli faizler. Bu yolla iç talebi mümkün olduğunca daraltmaya ve bu arada da döviz kurunu aşağı yönlü iterek ithalat yoluyla iç fiyatlara baskı yapmaya gayret edecek Merkez Bankası. Bununla ne ölçüde sonuç alınabileceği kuşkulu. Bu yöntemlerle ne yükselen gıda fiyatlarını ne de rekor üstüne rekor kıran petrol fiyatlarını aşağı çekebilmek mümkün değil. Ancak hükümetin bütçede daha fazla tasarruf yapıp, diğer alanlardaki vergi gelirlerini yükselterek petrolden alınan vergileri düşürmesi ile akaryakıt ve doğalgaz fiyatları yoluyla gelen enflasyonist baskı hafifletilebilirdi. Ama hükümetin niyeti o yönde değil. Hükümet her ne pahasına olursa olsun daha fazla para harcayıp önümüzdeki olası seçimleri kazanmak istiyor.Enflasyonun yüzde 8 olması ile yüzde 12 olması muhtemelen bugünlerde hükümet açısından fazla önem taşımıyor. Ancak Türk ekonomisi hali hazırda iyi günlerini yaşıyor. Hala döviz girişinde bir sorun yok. Döviz kurları hemen hemen sabit. Ama ya önümüzdeki dönemde başta ABD olmak üzere gelişmiş ülke Merkez Bankaları politikaları değiştirir ve önceliği enflasyona vererek faiz oranlarını arttırmaya başlarsa ne olacak? Bunun etkisiyle Türkiye’ye fon akışında aksama olur, döviz kurları artış trendine girerse ne olacak? Kapatma davasına bağlı olarak iç siyasi kriz derinleşirse ekonomi bundan etkilenmeyecek mi? Hiç kuşku yok ki hem de fazlasıyla etkilenecek.
Tıpkı bir yıl önce olduğu gibi Anayasa Mahkemesi yine ülkenin ve siyasetin geleceği bakımından çok kritik iki karar verecek. İlki yarın görüşülecek olan türban davası.Üniversitelerde türbanın serbest bırakılmasına yönelik olarak Anayasa’nın 10 ve 42. maddelerinde yapılan değişikliğin iptali için CHP’nin Mart ayı başında Anayasa Mahkemesi’ni yaptığı başvuru muhtemelen bugün karara bağlanacak.CHP Anayasa’nın 10 ve 42. maddelerinde yapılan değişiklikleri cumhuriyetin temel ilkelerine, laikliğe, Anayasa’nın başlangıç hükümleri ve 2. maddesine aykırı olduğu gerekçesiyle iptal veya “yok hükmünde” kararı verilmesini talep etmişti.İki hafta önce üyelere dağıtılan raportör raporunda CHP’nin talebinin red di öngörülüyor. Ancak acaba Anayasa Mahkemesi’nin 11 üyesi neye karar verecek? Raportörün görüşüne mi uyacak yoksa farklı bir karara mı varacak?Bunu muhtemelen yarın öğreneceğiz.Ve Anayasa Mahkemesi’nin türban konusunda vereceği kararın doğrudan olmasa da AKP hakkındaki kapatma kararını da etkileme ihtimali söz konusu. Çıkacak karar en azından kapatma davasının sonucu konusunda bir ipucu verebilir.Nasıl mı?Şimdi türbanla ilgili anayasa değişikliği konusunda Anayasa Mahkemesi’nin önünde dört alternatif var:1) Raportörün görüşü doğrultusunda, anayasa değişikliklerinin “sadece şekil yönünden incelenebileceği” hükmüne dayanılarak CHP başvurusu reddedilebilir.Çok kuvvetli olmasa da bu birinci ihtimal. Anayasa Mahkemesi’nin 1989’da oluşturduğu, üniversitelerde türban serbestisi ile laiklik ilkesi arasında doğrudan bağ olduğuna ilişkin içtihadını değiştirmesi halinde bu ihtimal gerçekleşebilir. Bu durumda üniversitelerde türban serbestisi başlar. Bu durumda kapatma davası konusunda bir sinyal çıkmaz.2) İkinci ve daha güçlü beklenti “yorumlu red”. Yani Anayasa Mahkemesi CHP’nin başvurusunu reddeder ama red kararına yorum ekler. Örneğin “Anayasanın başlagıç hükümleri ile 2 ve 24. maddelerinde değişiklik yapılmaksızın bu düzenlemelerle üniversitede türban yasağının kaldırılması söz konusu olamaz” diyebilir. Bu durumda da türban yasağı kalıcı hale gelir. Kapatma davasına bir etkisi olmaz.3) CHP’nin başvurusu yerinde görülür ve anayasa değişiklikleri iptal edilebilir.4) Veya yine başvuru yerinde görülür ve iptal yerine daha ağır bir hüküm olan “yok hükmünde” sonucuna varılırsa?Üç ve dördüncü şıklarda da üniversitede türban yasağı yine kalıcı hale gelir.Ancak bundan daha önemlisi hem iptal hem de yok hükmü kararları kapatma davasını etkileyebileceği gibi sonuç hakkında ciddi bir ipucu oluşturabilir.Çünkü bu iki alternatifte de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın iddianamesindeki yer alan çok önemli bazı iddialar Başsavcı’nın iddiası olmaktan çıkacak, Anayasa Mahkemesi’nin kesin tespiti haline gelecek. Bu da doğal olarak kapatma davasını etkileyecek. Üniversitelerde türban serbestisi girişimi ile laiklik ilkesine aykırı hareket edildiği kesin hükme bağlanmış olacağı için AKP’nin işi hayli zorlaşacak. Partideki ruh hali biraz daha bozulacak, kararacak...
CHP’nin “Watergate” skandalı çıkışıyla tırmanan izleme-dinleme tartışmaları gün geçtikçe boyutlanıyor.Gerçi CHP’nin hükümete yönelik “Watergate” skandalı suçlaması dönüp kendini vurdu. Savcılığın soruşturması henüz tamamlanmış değil ama bu olayın CHP Genel Sekreteri’nin cep telefonu kullanımıyla ilgili garip bir skandala dönüşmesi yüksek ihtimal. Ancak CHP olayındaki bu gelişme, izleme ve dinleme skandalında siyasi iktidarın sorumluluğunu ortadan kaldırmadı. Aksine her gün ortaya çıkan yeni yeni belgelerle izleme ve dinleme skandalı yeni boyutlar kazanıyor.Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi Hakimi’nin verdiği izleme yetkisi dehşet verici bir durum. Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Başkanlığı, hakim kararıyla ülke çapında tüm sabit ve mobil telefonları, faks, data ve internet haberleşmesini izleme yetkisine kavuşuyor. Şüpheli-masum ayrımı yapılmaksızın kimin kimle haberleştiği, mesajlaştığı sınırsız bir izlemeye tabi tutulabiliyor. Ve belli ki bu yetki üç ayda bir usulüne uygun biçimde yenileniyor. Bu, hiçbir demokraside eşine benzerine rastlanamayacak bir uygulama.Dün ortaya çıkan ikinci belge daha da vahim. Adalet Bakanlığı bu şekilde haberleşmenin sınırsız izlenmesi uygulamasına itiraz ediyor. Hem de herkesin yüreğini ferahlatacak gerekçelerle; “Bu uygulama, anayasa, demokratik düzen ve insan haklarına aykırıdır” diyerek.Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin izleme yetkisine ilişkin kararının bozulması talebiyle Yargıtay’a yaptığı başvuruda özetle şunları söylüyor Adalet Bakanlığı: “Bu karar ve uygulama temel hak ve hürriyetlerin özüne müdahale imkanı sağlayacak bir şekilde Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzenine, ölçülülük ilkesine ve Anayasa’nın 13. maddesindeki temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasına yönelik aykırı bir şekilde ülke geneline yönelik uygulama yapılabilmesinin yolu açılmıştır...” Yani, Türkiye Cumhuriyeti’ne “polis devleti” gölgesi düşürecek, demokrasiyi, temel hak ve hürriyetleri tehdit edecek, bütün toplumu tedirgin edecek bu uygulamaya haklı olarak itiraz ediyor Adalet Bakanlığı.Alkışı hak eden, herkesin yüreğini ferahlatan, demokrasiden, özgürlüklerden yana güçlü bir tavır. Ama işin gerçeği ne yazık ki pek öyle değil.Adalet Bakanlığı’nın itirazı polise verilen sınırsız izleme yetkisine değil, sadece bunu Jandarma’nın da yapacak olmasına.Polisin izlemesinde bir sakınca görmediği için olacak ki Adalet Bakanlığı aynı hakimliğin Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Başkanlığı’na verdiği yetkiye itiraz etmiyor. Sadece Jandarmaya itiraz ediyor...Acaba neden?Akla çok sayıda kuşku ve soru işareti geliyor. Acaba polis siyasi iktidarın yüzde yüz kontrolü altında da o nedenle mi Emniyet’e verilen yetkiye itiraz etmiyor? Veya polisin izlemelerde elde ettiği haberleşme trafiği ile ilgili bazı bilgiler siyasi iktidarın kullanımına da mı veriliyor? Akla gelen en basit örnek bizim mesleğimizle ilgili. Örneğin iktidarın hoşuna gitmeyen bir haberi hükümetten veya bürokrasiden kimin sızdırdığını telefon trafiğini izleyerek tesbit etme amaçlı kullanılıyor olabilir mi?Böyle bir niyet, düşünce herhalde yoktur hükümette. Ama jandarmaya verilen yetkiye itiraz edip polisin izleme yetkisine itiraz edilmemesi ister istemez akla böyle olumsuz sorular getiriyor...
Hukuk dışı dinleme olayı ilk kez yaşanmıyor Türkiye’de, ama bu kez durum çok farklı. Son olay bu rezilliği çok vahim bir noktaya taşıyor. Çünkü dinlenen mekan ana muhalefet partisinin genel merkezi, dinlenen kişi ana muhalefet partisinin genel sekreteri...CHP Genel Başkanı Deniz Baykal haklı olarak çok sert tavır aldı. Hükümete çok ağır suçlamalar yöneltti.“Böyle bir olay başka bir ülkede yaşansa iktidarın, başbakanın, sorumlu bakanın yerinden ayrılması kaçınılmaz olur” diyor Baykal.Ama o da biliyor ki bizde kimse yerinden kımıldamaz. Parlamentoda sayısal çoğunluğu devam ettiği sürece ne yolsuzluk iddiaları ne de dinleme skandalları iktidarlar için sorun olmuyor bizde. Disiplinli, başbakana sadık iktidar milletvekilleri tam kadro el kaldırıp her türlü soruşturma, araştırma ve gensoru önergesini anında reddediyorlar. Olayın birinci derecede siyasi sorumlusu olan İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Baykal’ın iddialarına yanıt verirken özetle şunları söylüyor:“Daha olay belli değil, araştırılmamış. Bu aşamada Baykal’ın ileri ifadelerle ‘güvenlik birimleri yaptı, basına verdi’ iddialarını siyasi etikle bağdaştıramıyorum...” Bakan’ı bu noktada haklı sayabilirsiniz ama yasa ve hukuk dışı dinlemenin ilk örneği değil ki bu olay...Yakın zamana ilişkin örnekleri hatırlamakta yarar var:1. Eski YÖK Başkanı Erdoğan Teziç’in makamında yaptığı bir görüşme sırasında hükümet aleyhinde ifadeler içeren konuşmasının bant çözümü günlerce bazı gazetelerde, tv’lerde yayınlanmadı mı?2. Fethullah Gülen’le ilgili beraat kararına itiraz edip Yargıtay’a başvurmasıyla adı kamuoyunda gündeme gelen Ankara Cumhuriyet Savcısı Salim Demirci’nin dinleme kaseti YouTube ve iktidar yansılı bazı yayın organlarında günlerce yayınlanmadı mı?3. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en kritik birimlerinden biri olan Elektronik Bilgi Sistemleri Merkezi’nin başındaki Tuğgeneral Münir Erten makamında dinlenip ses kaydı YouTube’da yayınlanmadı mı?4. Donanma Komutanlığı’nda görevli Tümamiral Kadir Sağdıç’ın özel bir toplantıdaki konuşma kaydı YouTube’da yayına verilmedi mi?5. İki hafta önce Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt kendisini izlediğinden kuşkulandığı bir araç tesbit etti. Paksüt’ün kendisini izleyip dinlediğinden kuşkulandığı bu aracın polise ait olduğu ortaya çıkmadı mı?Bütün bunlar neden oluyor? Bu dinlemeleri kim, hangi örgüt yapıyor? Bant çözümlerini hükümete yakın yayın organlarına kim servis ediyor? Bunların sorumluları tesbit edilip yargı önüne çıkarılabildi mi? Hükümet bu konuda ne gibi önlemler aldı?Hiç...Dinleme olayların en çarpıcı yönü şu: Dinlenen, dinleme kayıtları hükümete yakın basın kuruluşlarına servis edilen bütün isimlerin veya mensubu oldukları kurumların hükümetle veya iktidar partisine destek veren siyasi yapılanmalarla yıldızının barışık olmaması... Bugüne kadarki her olayda bir iki gün tartışma sürdü sonra unutulup gitti. Ve hiç bir sonuç çıkmadı. Ne dinleyenin kim olduğu ortaya çıktı ne de niçin dinlendiği?Siyasi iktidar da bu olayları hiç üstüne almadı.Ama bu kez durum çok farklı. Bu kez dinlenen mekan ana muhalefet partisinin genel merkezi. Bu kez olayı geçiştirebilmek, siyasi sorumluluktan kurtulabilmek güç.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın ikibuçuk ay önce Anayasa Mahkemesi’ne sunduğu kapatma istemli iddianame ile başlayan süreç gün geçtikçe hem ülkedeki hem de AKP’deki gerilimi arttırıyor.Sonucun ne olacağını şu anda kimsenin kestirebilmesi mümkün değil. Ancak ilk günden itibaren başlayan spekülasyonların ardı arkası kesilmiyor. Hemen her gelişme kapatma davası ile ilişkilendiriliyor ve sonuca ilişkin değişik çıkarsamalar yapılıyor. AKP içinde de AKP dışında da “kapatılacak - kapatılmayacak” diye sürekli fal açılıyor. Tahminler gün gün değişiyor. Bir hafta öncesine kadar ağırlıklı beklenti, “Galiba kapatmayacaklar. Sadece Hazine yardımı kesilecek. Böylelikle hem AKP ciddi bir laiklik uyarısı almış olacak, duyarlı kesimler tatmin edilecek, hem de kapatılmadığı için AKP mutlu olacak” yönündeydi. Ancak Yargıtay Başkanlar Kurulu bildirisiyle yeniden tırmanan gerilimle birlikte moraller ciddi biçimde bozulmuş durumda. Dolayısıyla, papatya falı yine negatif, tahmin ve beklentiler yine olumsuza döndü, “kapatacaklar” beklentisi ağırlık kazandı.Bu durum doğal olarak partide morallerin yeniden bozulmasına neden oluyor. Yerli ve yabancı basına konuşan “isimsiz” AKP üst yöneticisi ve bakanların deyimiyle partideki ruh hali yine karamsarlaşıyor.Ancak Tayyip Erdoğan ve yakın kurmayları hala iyimserliklerini koruyor. AKP’nin hiçbir zaman kapatılmayı hak edecek bir eylem ve söylem içinde olmadığını, “laiklik karşıtı eylemlerin odağı” olma gibi bir iddianın AKP ile örtüştürülebilmesinin mümkün olmadığını savunuyorlar. Bir ay önce verdikleri yazılı savunma ve önümüzdeki haftalarda yapacakları sözlü savunma ile Başsavcı Yalçınkaya’nın iddianamesini tümüyle çürütebileceklerine olan inançlarını koruyor Erdoğan ve arkadaşları.Fakat yine de her türlü olumsuz sonuca karşı yedek planları hazır. Partinin kapatılması, Başbakan Erdoğan dahil bazı bakan ve milletvekillerine 5 yıl süreli siyaset yasağı getirilmesi durumunda hemen ara seçime gidilerek Erdoğan ve arkadaşları bağımsız milletvekili olarak yeniden parlamentoya taşınacak. Böylelikle Erdoğan kısa bir aradan sonra yeniden hem milletvekili olacak hem de bağımsız Başbakan.YSK Başkanı Muammer Aydın’a ve eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’na göre de bunun önünde hukuki bir engel yok. Yani Erdoğan yeniden milletvekili de başbakan da olabilir.Ancak son günlerde bu konu hukuk ve yargı çevrelerinde farklı boyutuyla da tartışılıyor. Prof. Süheyl Batum gibi “Hayır. Yürürlükteki anayasa hükümlerine göre 5 yıl süreyle milletvekili olamaz. YSK Başkanı’nın görüşü yanlış” diyenler de var. Dahası Başsavcı Yalçınkaya’nın bu konuyu dava sürecinde Anayasa Mahkemesi’ne götürerek kesin bir içtihat hükmü çıkmasını sağlayabileceğini söyleyenler de...Tıpkı cumhurbaşkanlığı seçimindeki 367 olayı gibi...Muhtemelen yarın veya en geç pazartesi günü Başsavcı, AKP’nin savunması ile ilgili yazılı mütalaasını ve ek delillerini Anayasa Mahkemesi’ne sunacak. Ondan sonra hem süreç hızlanacak hem de bu tür hukuki yorum ve tartışmalar yoğunlaşacak.Sonuç mu?Sonucu bugünden hiç kimsenin hatta herhangi bir Anayasa Mahkemesi üyesinin dahi kestirmesi mümkün değil. Kapatılmaz, AKP beraat eder, kapatılmaz ama hazine yardımı kesme cezası verilir veya kapatılabilir. Üç ihtimal de ortada...