AKP hakkındaki kapatma davasında geri sayım bugün başlıyor. Anayasa Mahkemesi bugün toplanarak esas hakkında görüşme için gün belirleyecek.Görüşme tarihi tabii ki belli değil, bugünkü görüşmelerin sonucunda netleşecek. Ancak belli olan bir şey var ki o da bu tarihin çok uzak olmayacağı. Bir iki hafta içinde Yüksek Mahkeme’nin toplanma olasılığı çok yüksek. Hatta bu konuda Ankara’da bazı tarihler de konuşuluyor. Normal olarak aralarında bir illiyet bağı yok ama Yüksek Askeri Şura toplantılarının ardından Anayasa Mahkemesi’nin bu kritik görüşmeye başlayacağı söyleniyor. Hatta tarih verenler, en geç 6 Ağustos Çarşamba günü ilk toplantının yapılabileceğini iddia edenler de var. Aynı gün karar çıkması zayıf ihtimal. Kuvvetli beklenti ise kararın 8 Ağustos Cuma günü piyasalar kapandıktan sonra açıklanacağı yönünde.Peki karar ne yönde çıkacak?Bunu Anayasa Mahkemesi üyeleri de dahil şu anda kimse kesin olarak bilemiyor elbette. Ama herkesin kendi duygusal yaklaşımına göre bir beklentisi, bir tahmini var. Ki bu tahminlerin tutma ihtimali az değil. “Kapatılacak” diyenlerin tahmininin tutma olasılığı da yüzde 5, “Hayır kapatılmayacak” diyenlerinki de...Ama Ankara’da bir başka ihtimalden söz ediliyor. AKP’lilerde de güçlü bir beklenti olan bu “başka ihtimal” daha önce TBMM Başkanı Köksal Toptan’ın da dile getirdiği “Herkesi rahatlatacak herkese ’oh’dedirtecek olan üçüncü yol” formülü. Bu formül de AKP’nin kapatılmaması ile sonuçlanacak iki alternatife dayanıyor. Birinci alternatife göre, Anayasa Mahkemesi’nde AKP’nin kapatılması eğilimi ağırlık kazanacak ve bu yöndeki karar oylanacak. Sonuç 6’ya 5 kapatma yönünde olacak. Ama AKP kapatılamayacak. Çünkü Anayasa gereği bir siyasi partinin kapatılabilmesi için bu yönde en az 7 üyenin oyu gerekiyor. İkinci alternatif Anayasa Mahkemesi, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın kapatma talebini, işlendiği ileri sürülen fiillerle kıyasladığında çok ağır bulacak ve kapatma yerine AKP’nin hazine yardımından mahrum bırakılmasına hükmedecek.Her iki alternatif de AKP için gerçekten de “oh” dedirtecek, rahatlatacak bir hüküm. Sonuçta parti kapatılmamış, Tayyip Erdoğan siyaset yasağı kapsamına alınmamış olacak. AKP rahatlayacak ama bu rahatlık öyle çok da bayram edilecek bir durum olmayacak. Çünkü her iki alternatifte de AKP, laiklik karşıtı eylemlerin şu veya bu ölçüde odağı konumuna geldiği kesin hükme bağlanmış olacak. Çok ağır bir ihtar almış olacak iktidar partisi.Kamuoyunda ve AKP’ye oy vermiş laikliğe duyarlı kitlelerin gözünde parti ciddi bir itibar kaybına uğrayacak. Bu yönüyle de bugün açıkça veya örtülü biçimde ellerini ovuşturarak AKP’nin kapatılmasını bekleyen çevreler de tam istedikleri yerine gelmemiş olsa da AKP’nin siciline işlenecek bu “laiklik karşıtı odak” suçlaması ile yetinecekler, bir anlamda onlar da rahatlayacaklar.Ama acaba Yüksek Mahkeme ne karar verecek? O meçhul. Kapatma iddianamesinin temel direklerinden birini oluşturan türbanla ilgili Anayasa değişiklikleri konusunda da benzer tahminler yapılıyordu Ankara’da. O zaman konuyu Anayasa Mahkemesi’ne götüren CHP’nin dahi beklentisi herkese ’oh’dedirtebilecek ara formül olan “yorumlu red ” yönündeydi. Ama sürpriz biçimde “iptal” kararı çıktı. Acaba şimdi ne çıkacak?
Ergenekon’un dönemin Başbakan’ı Ecevit’i devirmek istediği iddialarını Hüsamettin Özkan, Bilal Çetin’e anlattı: Komutanlar ‘Ecevit’in sağlık sorunları var Başbakanlığı bir başkasına bıraksın’ demiş. Ecevit bu bilgiyi dinledi ama tepki vermedi...Henüz iddianame ortada yok ama aleniyet kazanmayan bu iddianame ile ilgili olarak gazetelere her gün yeni bir iddia yansıyor. Son bomba Ergenekon çetesinin AKP’den önce Ecevit Hükümeti’ne de darbe girişiminde bulunduğu... İşin ilginç yanı bu iddiayı bir dönem Ecevit’in yakınında bulunan DSP Genel Başkanı Zeki Sezer de doğruluyor. “Evet, o dönemde emekli generallerin Ecevit’e çekil baskısı vardı” diyor Sezer.Türkiye’nin o günlerini anımsamakta yarar var. Rahmetli Başbakan Bülent Ecevit, hastalanmıştı. Zamanının büyük bölümünü Başkent Hastanesi veya Oran’daki evinde geçirmek durumundaydı. Ekonomik kriz günden güne derinleşiyor, koalisyonda işler rayında gitmiyordu. Ve pek çok spekülasyonun yapıldığı günlerdi. Askerler acaba o günlerde Ecevit’e çekil baskısı mı yapıyordu? Eğer böyle bir durum var idiyse çok tanığı olması gerekir, ki Sezer olayı doğruluyor ve emekli generallerin baskısından söz ediyor. Dönemin güçlü Başbakan Yardımcısı, bir dönem Ecevit’e en yakın isim olan Hüsamettin Özkan ne diyor?Hüsamettin Özkan’a iddiayı sordumDün Özkan’a bu iddiayı sordum. “Hayır kesinlikle öyle bir şey olmadı” dedi Özkan. Ancak hemen ardından şu eklemeyi yaptı: “Bir gelişme oldu. Bir gün Radikal Gazetesi Ankara Temsilcisi Murat Yetkin, Başbakanlık’taki odama geldi. ’Çok önemli’ olduğunu söylediği bir gelişmeyi anlattı. Bir resepsiyonda, yanılmıyorsam Köşk’teki 29 Ekim resepsiyonu olabilir... Orada bazı yüksek rütbeli komutanlar ona bir şeyler söylemiş. ’Ecevit’in sağlık sorunları var o yüzden yerini, Başbakanlık görevini bir başkasına bıraksın’ gibi şeyler. Yetkin’e ’Bunları Başbakan’a anlatın’ dedim ve birlikte Ecevit’in makamına gittik. Anlattı. Ecevit dinledi, tepki vermedi...” Özkan’a “Ecevit çekilsin, Özkan görevi devralsın” deniyormuş iddiasını hatırlatıyorum ve soruyorum: “Sizin askerdeki bu yaklaşımdan haberiniz var mıydı? Size bir teklif yapıldı mı?” Yanıtı net ve kesin: “Hayır kesinlikle bana o günkü komutanlardan en ufak bir ima dahi olmadı. Olay Murat Yetkin’in anlattıklarından ibarettir. Ondan duydum, onun dışında ne kimseye bir şey sordum ne de kimse bana bu konuda bir şey söyledi. Yetkin daha sonra bunları gazetesinde yazdı zaten.” Evet Yetkin’in bu konuda iki ayrı yazısı var. 31 Ekim 2001 ve 19 Nisan 2006. Yetkin’in yazdıklarının özeti şu: “Bazı etkili emekli orgeneraller bir süre önce Bodrum’da Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’la görüşüyor. Ekonomik krizin giderek derinleştiğinden ve hükümete duyulan güvensizliğin arttığından söz eden emekli askerler ’Ecevit’in DSP’nin genel başkanlığını, dolayısıyla koalisyon ortaklığını sürdürmesi koşuluyla Başbakanlığı devralıp alamayacağını’ soruyorlar.” Özkan’ın bu soruya yanıtı, ’Ben bunu duymamış olayım. Ecevit’le geldim, Ecevit’le giderim, bunu da ona söyleyemem’ oluyor...” Bu arada muvazzaf komutanlar da 29 Ekim resepsiyonunda benzer görüşlerini isimsiz yazılmak kaydıyla Yetkin’e aktarıyorlar. O da Ecevit’e soruyor ve ertesi gün gazetesinde yazıyor.Olayın özeti bu. Ecevit 2002 seçimlerine kadar görevini sürdürüyor. Askerin bir değişim “temennisi” olduğu çok açık. Ama acaba buna darbe girişimi denebilir mi?
Ergenekon veya yeni adıyla “Agarta” terör örgütüyle ilgili tartışma, kamplaşma, kutuplaşma kolay kolay bitecek gibi değil. Çünkü bu olaya hemen herkesin bakışı önyargılı. Toplum, siyaset ve medya neredeyse ikiye bölünmüş durumda. Bir kesim çok tehlikeli, eli kanlı müthiş bir darbe ve terör örgütünün ortaya çıkarılmakta olduğunu savunurken, bir kesim “dağ fare doğurdu” diyor. İddiaların, gözaltıların muhalefete gözdağı olduğunu, AKP hakkındaki kapatma davasının rövanşı olduğunu ileri sürüyor.Özellikle CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, bu soruşturma konusunda hükümeti çok ağır bir dille eleştiriyor, suçluyor. Partisinin dünkü grup toplantısında da iddianameyi ve hükümetin tutumunu eleştirdi Baykal:“Ortada çeteleşmeyle ilgili ne uygulama varsa gereken karar alınacaktır. Böylesine kapsamlı iddianamenin kamuoyunda siyasi etkiyle genişletildiği, gereksiz kişilerin bu kapsama alındığı kuşkusu vardır.” Sözü iddianamenin belkemiği niteliğinde olacağı anlaşılan Danıştay saldırısına getiriyor Baykal soruyor:“Danıştay cinayetini tutuklanan paşalar mı, İlhan Selçuk mu, Mustafa Balbay mı işledi?” Öyle anlaşılıyor ki Baykal, cumhuriyet savcılarının iddianameyi, en azından bazı olaylar ve zanlılarla ilgili bağlantıları hükümetin yönlendirmesiyle kurguladığına, iddianameyi bunun için genişlettiğine, tutuklama ve gözaltıların muhalefeti susturma amacına dönük olduğuna inanıyor.Danıştay saldırısının hemen ardından dönemin Başbakan Yardımcısı, şimdiki Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin ve Başbakan Erdoğan’ın açıklamalarından örnekler veriyor. İddianamenin daha o günlerden itibaren hükümet tarafından yazıldığını, savcıların yönlendirildiğini ima ediyor.Gerçekten de Şahin’in 17 Mayıs 2006 günü gerçekleşen Danıştay saldırısının üzerinden 5 saat bile geçmeden Meclis kürsüsünden, CHP’lilerin saldırının arkasından irticai güçlerin olduğu yönündeki iddialarını yanıtlarken söylediği şu sözler ilginç:“Erken değerlendirmeler, çoğu zaman yanıltıcı olmuştur. Bekleyin, çok kısa sürede bu olayın hangi amaçla yapıldığı ve arkasında kimlerin olduğu ortaya çıkarılacaktır. Hatta, hissiyatımı sizlerle paylaşmak isterim, birtakım sürprizlere de hazır olun...” Zaten hemen o gün hükümet çevrelerince medyaya saldırının arkasında “ulusalcı bir çetenin olduğu” haberleri de verilmeye başlamıştı.Saldırının üzerinden bir hafta geçtikten sonra 24 Mayıs günü Erdoğan parti grubunda Danıştay saldırısının arkasından “bir ihanet çetesinin çıktığını” söylüyor ve ekliyor: “Biz hükümet ve parti olarak, bütün boyutlarıyla bu işin üzerindeyiz. Bizzat şahsım da bu işi takip ediyor...” Baykal şimdi Erdoğan’ın bu sözlerinden yola çıkıyor, iddianame ve operasyonlarla ilgili gelişmeleri, tutarsızlıkları değerlendiriyor ve kendince bir sonuç çıkarıyor.Evet bu olayda gerçekten Danıştay saldırısı kilit öneme sahip. Ankara’daki Ağır Ceza Mahkemesi’nin kuramadığı, “Danıştay saldırısı-Ergenekon” bağlantısı konusunda acaba İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nın elinde ne gibi sağlam kanıtlar var, bugün bunu bilemiyoruz. Kanıtların çok güçlü ve inanılır olması gerekiyor. Yoksa bu bağlantı çökerse iddianamede ciddi bir gedik açılma ihtimali var.İki hafta sonra iddianame açıklandığında bunu hep birlikte göreceğiz. Ancak bugün itibariyle bu bağlantıya kuşku ile bakanların sayısı hiç az değil.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’in merakla beklenen iddianame ile ilgili açıklamaları Ergenekon soruşturması ile ilgili sis perdesini tümüyle kaldırmadı. Kafalardaki soru işaretleri tümüyle yanıt bulmadığı gibi yenileri de eklendi.Açıklamalardan ortaya çıkan önemli noktalar var. Örneğin örgütün adının Ergenekon olmadığı, bunun bilinen anlamda klasik bir terör örgütü olmadığı gibi...Yine önemli bir nokta da şu: Soruşturmanın eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’e ait olduğu öne sürülen “darbe günlükleri” esas alınarak yürütüldüğü sanılıyordu. Ama öyle olmadığı açıklandı. Türkiye’yi istikrarsızlaştırma, darbe yapma teşebbüsünde olan tehlikeli bir terör örgütünün varolduğu ifade ediliyor. Bu örgüt ve dolayısıyla soruşturma kapsamındaki zanlılara atılan suçlamanın özeti şu:“Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmak veya görev yapmasını engellemeye teşebbüs, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne karşı halkı isyana tahrik...” Terör örgütü olduğuna göre “cebir ve şiddet” unsuru olması, bir takım silahlı eylemlerde bulunması gerekiyor bu örgütün.Yine dünkü açıklamadan anlaşıldığı kadarıyla iki önemli terör eylemi var örgütün:1. Cumhuriyet Gazetesi’ne yönelik bombalama eylemleri.2. Yine iddianamede örgütün gerçekleştirdiği en önemli silahlı eylem olarak belirtilen 2006 yılındaki Danıştay saldırısı...Bu saldırı ile ilgili dava Ankara’da görülmüş, sanıklar hüküm giymişti. Konu Yargıtay’da olduğu için dava süreci henüz sonuçlanmamış sayılıyor ama Ankara’daki Ağır Ceza Mahkemesi’nin bulamadığı Ergenekon bağlantısını İstanbul’daki cumhuriyet savcılarının tesbit etmiş olmaları önemli. Aslında Danıştay saldırısı, olayın meydana geldiği ilk günden beri tartışma konusuydu. O günden itibaren bu saldırı Türkiye’yi ikiye bölmüştü. Muhalefetin, askerin, yargının ve toplumun bir bölümünün irticai, gerici bir saldırı diye değerlendirdiği bu eylem hükümet kanadınca hep reddedilmiş “Hayır, ulusalcıların provokasyonu” diye nitelenmişti.Bu olayın hemen ardından Başbakan Erdoğan’ın, şimdiki Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in ve dönemin Genelkurmay Başkanı Emekli Orgeneral Hilmi Özkök’ün açıklamaları son derece önemlidir.İddianamedeki en önemli suçlama şu:“Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne karşı halkı isyana tahrik...” Acaba bu çerçevede somut örnekler sıralanırken 2007 Nisan’ındaki “ Cumhuriyet Mitingleri” bu kapsamda değerlendiriliyor mu? Örneğin dönemin Genelkurmay Başkanı Emekli Orgeneral Hilmi Özkök, Danıştay saldırısından sonra cenaze sırasında gerçekleştirilen geniş kapsamlı gösteri ve hükümete yönelik protestolarla ilgili olarak 19 Mayıs 2006 günü gazetecilerin sorusu üzerine şu açıklamayı yapmıştı:“Danıştay’a yapılan saldırı tamamen gerici, terörist, silahlı bir eylemdir... Gösterilen reaksiyon, halkın duyarlılığı, hakikaten takdir edici. Ancak bu bir tek güne, bir tek olaya bir reaksiyon olarak kalmamalı, daimilik kazanmalı, devamlı olarak herkes tarafından takip edilmeli...” Acaba o gün Özkök’ün övdüğü o eylemler de iddianamede “halkı hükümete karşı isyana tahrik” örneği olarak gösteriliyor mu..?İddianameyi görmeden yanıtlanması mümkün olmayan çok soru var...
Ergenekon soruşturmasında artık sona gelindiği anlaşılıyor. Muhtemelen bir iki gün içinde iddianame açıklanacak ve dava resmen başlayacak.Dava açılacak da acaba bir dava mı yoksa iki dava birden mi açılacak?Ankara’da konuşulanlara, emekli Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün açıklamalarına bakılacak olursa iki ayrı dava açılması ihtimal dahilinde. Biri Ergenekon soruşturması çerçevesinde İstanbul’da açılacak olan çete davası, diğeri de Ankara’da, Genelkurmay’da açılacağı varsayılan darbe davası.Sayfa sayısının 2.500’ü bulduğu, bunun 60 sayfasının Danıştay saldırısı ile ilgili olduğu belirtilen iddianame resmen açıklanmadığı için henüz kesinlik kazanmış değil ancak Ankara kulislerinde konuşulan ilginç bir iddia, ilginç bir senaryo var.Deniyor ki, İstanbul’da görülecek olan Ergenekon davasının zanlılarının çoğu TSK’dan ihraç edilmiş veya emekliye ayrılmış personel. Bunlar arasında iki de orgeneral rütbesinden emekliye ayrılmış isim var. Askeri personelin emeklilik döneminde işledikleri iddia edilen suçlarla ilgili dava terör suçlarına bakan ağır ceza mahkemesinde görülecek.Ancak daha önceki yani muvazzaf subay olarak TSK’da görev yaptıkları döneme ilişkin iddialar sivil yargının görev alanına girmiyor: Yani hükümetin, iktidar partisi yetkililerinin bir kaç yıldan beri “biliyoruz” dediği “Sarıkız” ve “ Ayışığı ” kodlu darbe girişimleri. Bu girişimleri soruşturmak, gerekli görülürse de dava açmak yetkisi doğrudan Genelkurmay’ın inisiyatifinde .Ankara kulislerinde konuşulan iddiaya göre, Ergenekon soruşturması sırasında eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek’e ait olduğu iddia edilen günlükler çok önemli ipuçlarından birini oluşturuyor. Savcı bu günlüklerden yola çıkarak doğrudan bu darbe girişimlerini soruşturmamış ancak özellikle emekli generallerle ilgili soruşturmada bu günlükler önemli ipucu niteliği taşımış.Bu nedenle de deniyor ki, eski subayların ve emekli generallerin emeklilik günlerine ait suç isnatları iddianamede yer alacak. Dava bu suç isnatları kapsamında açılacak ama emekli generallerin görevleri sırasında “nakıs teşebbüs” olarak kalan darbe girişimleri de iddianamede önemlice bir yer tutacak. Ve asker kişilerin görevleri sırasında işledikleri iddia edilen bu suçun soruşturulması için de iddianamenin bir nüshası Genelkurmay Adli Müşavirliği’ne gönderilecek.Kulislerde konuşulan iddia buEğer bu iddia doğrulanır “Ayışığı” ve “Sarıkız” dosyaları Genelkurmay’a gelirse acaba Genelkurmay Başkanı ne karar verecek?Mevcut Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt veya 30 Ağustos’ta görevi devralacak olan Orgeneral İlker Başbuğ, askeri savcılığa “inceleyin gereğini yapın” emrini verirse ne olacak?İşte asıl o zaman pandoranın kutusu açılacak. Darbe girişimleri için bugün “Var da diyemem, yok da diyemem” diye demeçler veren dönemin Genelkurmay Başkanı Emekli Orgeneral Hilmi Özkök, en yetkili tanık olarak askeri savcılığa davet edilip “Bu işin aslı nedir?” diye sorulacak mı?Kulislerde spekülasyon çok...
Başbakan Erdoğan ile CHP Genel Başkanı Deniz Baykal arasındaki Ergenekon soruşturması polemiği giderek sertleşiyor. Karşılıklı suçlamalara her gün bir yenisi ekleniyor.Erdoğan, Baykal’ı “Ergenekon’un avukatlığını yapıyor” diye suçluyor, Baykal, “Sen savcısı isen ben avukatlığı üstlenirim” diye yanıtlıyor.Deniz Baykal, partisinin grup toplantısında soruşturmanın gizli olması gereken bilgi, belge ve ifadelerin iktidara yakın yayın organlarına günü gününe nasıl sızdırıldığını soruyor. Belli ki Baykal’ın bu konuda bir yargısı var ama yine de içinde o müthiş bir iddiayı da barındıran şu soruyu soruyor Başbakan’a ve Adalet Bakanı’na: “İstanbul’da yürütülmekte olan davanın gizli olan ilk soruşturma aşamasına yönelik bilgilerin, belgelerin, dosyanın UYAP (Ulusal Yargı Ağı Projesi) çerçevesinde Adalet Bakanlığı Bilgi İşlem Merkezi tarafından izlenmesi, değerlendirilmesi imkanı var mıdır, yok mudur?” Adalet Bakanlığı yanıt veriyor: “Hayır. O bilgileri soruşturma savcısından başka kimse görmüyor...” Adalet Bakanlığı “Hayır” diyor ama Bakanlığın merkez bilgisayarına gelen bilgi ve belgeleri teknik ve teorik olarak ilgili birimin sorumlusunun, Adalet Bakanı’nın hatta Başbakan’ın da görebilme imkanı mevcut. Ancak Deniz Baykal’ın soruyu sorarken ima ettiği “Bilgi ve belgelerin bu yolla yandaş medyaya sızdırıldığı ve bununla bir tür yıpratma kampanyası, siyasi mahkum etme çabası” içine girildiğini iddia ediyor.Bu iddia vahim. Soruşturma ve hatta yargı sürecine gölge düşürebilecek ölçüde vahim bir durum.Bu konuşmasının ardından telefonla konuştuğumuz Deniz Baykal’a dile getirdiği bu iddia konusunda “Ciddi bir duyum mu aldınız?” diye sorduğumda şu yanıtı veriyor: “Duyumun ötesinde. Biliyorum öyle olduğunu...” Sistemin işleyişini anlatıyor Baykal: “Savcı soruşturmanın ilk aşamasından itibaren elde ettiği bütün bilgi ve belgeleri, tanık ifadelerini, zanlı ifadelerini UYAP çerçevesinde merkezi bilgisayar ağına giriyor. Savcının bir şifresi var, bu bilgileri girebiliyor, görebiliyor. Ondan başkası göremiyor. Ama bir de Ankara’daki, Adalet Bakanlığı’ndaki birim görebiliyor. UYAP’la ilgili yasal düzenleme yapılırken uyarımızı yapmıştık. İlk tahkikatın bunun dışında tutulmasını önermiştik. Ama kabul görmedi. Yine de ilk tahkikatın, hazırlık soruşturmasının ve bu aşamada elde edilen bilgi, belge ve ifadelerin mahremiyetinin korunacağını umut ediyorduk. Bu olayda gördük ki korunmuyor. Yandaş yayın organları aracılığıyla yıpratma, peşinen mahkum etme kampanyasının aracı olarak kullanılıyor...” Adalet Bakanlığı, “Kimse görmüyor” diyor ama Baykal iddiasında ısrarlı. Bu konuda elinde ciddi veriler olduğuna güveniyor.Öyle anlaşılıyor ki bu soruşturma süreci uzadıkça, iddianame geciktikçe, Ergenekon zanlıları olduğu kadar Türkiye’yi de yıpratmaya, siyasi gerilimi derinleştirmeye devam edecek.
Türkiye’nin gündemi iki konuya odaklanmış durumda: AKP hakkındaki kapatma davası ve Ergenekon soruşturması. Yargı gündemindeki iki olay Türkiye’yi derinden sarsmaya, varolan siyasi krizi her gün biraz daha derinleştirmeye devam ediyor.Kapatma davası da Ergenekon soruşturması da Türkiye’yi, toplumu ikiye bölüyor, kutuplaştırıyor. AKP hakkındaki kapatma davasının iddianamesi, toplumun bir bölümü tarafından “Bir yıl önce yüzde 47 oyla iktidar olan AKP’ye karşı komplo, yargı darbesi” diye algılanıyor. Aynı kesimlerce Ergenekon soruşturması da “demokrasiyi yerleştirmenin, ülkeyi derin devlet çetelerinden, darbecilerden temizlemenin ilk adımı olarak” görülüyor. Toplumun diğer yarısı ise AKP hakkındaki iddianameyi son derece ciddi buluyor. “AKP’yi laik cumhuriyetin geleceği açısından, demokrasi açısından ciddi bir tehdit olarak” algılıyor. Ergenekon soruşturması ve bu kapsamdaki gözaltılar, tutuklamalar da “AKP’ye karşı olanların, muhalefetin sindirilmesi, korkutulması, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yıpratılması, itibar erozyonuna uğratılması projesi” olarak değerlendiriliyor.Dahası özde birbiriyle hiçbir benzerliği, paralelliği olmayan iki dava arasında bağ kuruluyor. Örneğin, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Ergenekon soruşturmasını, “siyasi amaçlı ve AKP hakkındaki kapatma davasına misilleme” olarak görüyor.Hatta Baykal, bugünkü kriz ortamından çıkışı da kapatma davasına bağlıyor. Kapatma davasında karar ne yönde çıkarsa çıksın krizi hafifletici, gerilimi düşürücü etkisi olacağına inanıyor Baykal. Baykal’a göre, AKP kapatılır, Tayyip Erdoğan ve arkadaşları siyasi yasaklı konuma düşerse, AKP içinde yönetimi devralacak yeni ekip, yaşananlardan ders çıkaracak, farklı bir rota izleyip gerilimi düşürecek. Kapatılmaz ise Erdoğan ve partisi rahatlayacak, gerilimi, siyasi tansiyonu düşürmek için önlemler alacak, Ergenekon davası da önemini kaybedecek.Acaba gerçekten öyle mi olacak?Kapatma davası muhtemelen 4 - 5 hafta içinde şu veya bu şekilde sonuçlanacak. Ancak bu davanın sonuçlanması başta CHP Genel Başkanı Deniz Baykal olmak üzere bazı siyasetçilerin söylediği gibi ülkede varolan yüksek gerilimi, derinleşen siyasi krizi hafifletmeye yetecek gibi gözükmüyor. Belki de krizin daha da derinleşmesi kaçınılmaz olacak.Ayrıca kapatma davası sonuçlandığında Ergenekon soruşturması kendiliğinden sona mı erecek? Ermeyeceği belli de ne yönde ve nasıl devam edeceği meçhul.Çünkü 13 ay önce İstanbul Ümraniye’de bir gecekonduda el bombaları ele geçirilmesinden sonra başlatılan Ergenekon soruşturmasında henüz iddianame ortaya çıkmış değil. İddianame ortaya çıktığında herkes şok olup, şaşırıp kalacak mı? Gerçekten ülkenin ve demokrasinin çok büyük bir tehlikeden döndüğü mü anlaşılacak? Yoksa Deniz Baykal’ın iddia ettiği gibi bu dava da tıpkı Van 100. Yıl Üniversitesi’ndeki Rektör davası gibi fos mu çıkacak?İddianame açıklandığında bu sorular kısmen yanıt bulacak, sis perdesi aralanacak. Ama o zamana kadar spekülasyonlar, yıpratma kampanyaları sürecek gibi...
Yargı gündemindeki iki dava Türkiye’yi derinden sarsıyor. Birincisi Anayasa Mahkemesi gündemindeki AKP ile ilgili kapatma davası, ikincisi de Ergenekon soruşturması...Bu dava ve soruşturma Türkiye’de öteden beri varolan derin fay hatlarını aktif hale getiriyor, toplumu bölüyor, cepheleştiriyor. Yargı üzerinden adeta tarihi bir hesaplaşmanın fitilleri ateşlenmeye çalışılıyor.Yargı gündemindeki iki olayda da ikiye bölünmüş durumda ülke. Örneğin AKP hakkındaki kapatma davası, AKP ve AKP’yi destekleyen çevrelerce, “demokrasiye, milli iradeye karşı yargı darbesi” olarak algılanıyor. AKP karşıtı muhalif kesim ise “hukukun gereği, laik demokratik cumhuriyetin korunması” olarak...Aynı şekilde bir yılı aşkın süredir devam eden Ergenekon soruşturması ve önceki gün gerçekleştirilen şok gözaltılar için de algı farklı değil. Bu gelişmeyle ilgili olarak da çok keskin yorum ve algı farkları var:İktidar ve iktidara yakın çevrelerin yorumu basit:“Devlet çetelerden arındırılıyor. Darbeciler ve çeteciler yargı huzuruna çıkarılıyor. Bu yapılmadan ülkede demokrasiyi yerleştirebilmek mümkün değil...” Karşı taraf ise “hayır” diyor:“Bu normal bir hukuk süreci, normal bir yargı süreci değil. Bu, faşizmin ayak sesleridir. Yürütülen operasyonlar, muhalif unsurları yıldırma, susturma amaçlıdır. Siyasi iktidarın gizli gündemini hayata geçirebilmek bakımından en büyük engel olarak gördüğü Türk Silahlı Kuvvetleri’ni zayıflatmak, itibar erozyonuna uğratmak planının parçasıdır. Onun için emekli orgeneraller sabaha karşı gözaltına alınıp sorgu odalarında bekletiliyor...” Özetle toplumun bir bölümünün “demokrasi açısından olumlu” gördüğü son operasyonlar karşı taraf için “demokrasi ve laik cumhuriyet için çok ağır bir tehdit” diye algılanıyor.Sadece siyasi iktidara muhalif kesimler tepki göstermiyor. Örneğin Odalar Birliği...ATO Başkanı Sinan Aygün’ün de aralarında bulunduğu önceki günkü gözaltılara çok sert tepki veriyor Odalar Birliği. Rifat Hisarcıklıoğlu, gelişmeleri, “darbe dönemlerini hatırlatıyor” diye tanımlarken Konsey Başkanları’nın bildirisinde de “Akşam yatağa yatarken sabah nasıl bir Türkiye ile karşılaşacağımız endişesi içinde olmak istemiyoruz. Unutmayalım ki; yaşadığımız bu ortam, toplumsal kutuplaşmayı daha da derinleştirmekte, iktisadi hayatı olumsuz etkilemektedir” deniyor. Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ’un dün Başbakan Erdoğan’la geçen hafta yaptığı görüşmede emekli generallerin gözaltına alınacağının da konuşulduğu yönündeki yorum ve haberleri, “komplo teorisi” diye niteleyip yalanlarken çok önemli bir uyarı yapıyor:“Bu komplo teorileri Türk Silahlı Kuvvetleri’nin birlik ve bütünlüğüne, emir-komutasına zarar vermeye yönelik bazı amaçlara hizmet etmiyor mu? TSK’nın birlik bütünlüğüne gereken hassasiyeti göstermek yalnız personelinin değil, herkesin üstünde durması gereken önemli bir husustur. Türkiye olarak zor günler yaşıyoruz. Hepimiz sağduyulu, soğukkanlı, daha dikkatli ve sorumlu davranmak mecburiyetindeyiz ve zorundayız.” Başbuğ’un “zor günler yaşıyoruz” açıklaması önemli.