Hükümet ekonomik kriz tehlikesinin geç de olsa farkına varmış durumda. Ancak yapılması gerekenler, alınması gereken acil önlemler konusunda hala kafalarda tereddüt var. Muhtemelen bunun da ana nedeni yaklaşmakta olan yerel seçimlere ilişkin kaygı...Küresel finansal krizin yerel seçim süreci ile çakışması AKP açısından krizin kendisinden bile büyük tehdit haline gelmiş durumda. Özellikle de küresel krizin Türk ekonomisi üzerinde yaratabileceği olası olumsuzluklardan korunmak için IMF ile bir an önce yeni bir stand-by düzenlemesine gidilmesi önerilerini duymak bile istemiyor Başbakan Tayyip Erdoğan. Çünkü, AKP ve Erdoğan bugüne kadar hep ekonomide sağlanan olumlu ve başarılı gelişmelerle övünüyor, ülkeyi IMF’ye muhtaç olmaktan kurtardığını savunuyordu. Gerçekten de küresel finansal sistem bir yıl önceki gibi olsaydı, uluslararası fonların Türkiye ilgisi artarak sürüyor olsaydı IMF’ye ihtiyaç yoktu. Türkiye yine artan oranda borçlanmaya dayalı ekonomik büyümesini bir süre daha devam ettirebilirdi. Ancak ABD’de patlak veren, ardından Avrupa ve diğer ülke ekonomilerini sarsan finansal kriz işleri çok değiştirdi. Krizin Türk ekonomisi üzerinde ciddi olumsuzluklar doğurabileceğini hükümet de dahil artık herkes kabul ediyor. Bazı önlem önerileri için Maliye Bakanı Kemal Unakıtan her ne kadar “Ortada yangın yokken niye boşa su sıkalım” diye karşı çıkıyor olsa da bir yandan da arayışlar bütün hızıyla devam ediyor. Ekonomik Koordinasyon Kurulu sık aralıklarla toplanıp durum değerlendirmesi yapıyor önlemleri tartışıyor.Fakat ortada somut önlem olarak şu ana kadar netleşmiş üç temel unsur var:1. Varlık barışı.2. Eximbank’a bütçeden ek kaynak aktarılarak ihracatın desteklenmesi,3. KOBİ’lere faiz subvansiyonunun artırılması.Bu önlemler krizin Türk ekonomisi üzerindeki olası yıkıcı etkilerini bertaraf etmeye yeterli olacak mı?Olamayacağını ekonomi yönetimi de biliyor. Türkiye’nin önümüzdeki dönemde yaşayacağı asıl sorunun dış kaynak girişinin daralmasından kaynaklanabileceğini herkes görüyor. Ama bunun için düşünülen önlem “varlık barışı” adı verilen yurt dışındaki paraların, yastık altı, kayıt dışı servetlerin kayıt altına alınabilmesi. Bu yolla sisteme ne kadar döviz girecek? En iyimser tahmini Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım yapıyor: 15 milyar dolar.Türkiye’nin yıllık dış finansman ihtiyacı ise bu rakamın kat be kat üstünde. Hazine Müsteşarlığı’nın verilerine göre 2009’da ödenecek dış borç miktarı tamı tamına 61 milyar dolar. Hükümet, 50 milyar dolar da cari açık varsaydığına göre rakam 111 milyar dolar. Bunun yanısıra bir de döndürülmesi gereken 60 milyar dolarlık kısa vadeli dış borç var.Türkiye elbette bir ödeme krizine düşmez. Ancak, dış kaynak akışında aksama, daralma olursa bu durum ekonominin makro dengelerini sarsabileceği gibi döviz borcu yüksek olan sektör ve firmalarda da ciddi sıkıntılara neden olabilir. O nedenle güçlü bir çapa olarak IMF öneriliyor. IMF ile kuvvetli bir mali desteğe dayalı yeni stand-by en etkili çözüm olarak gösteriliyor. Ama tam seçim arifesinde IMF ile yeni anlaşma siyaseten hükümetin pek işine gelmiyor.
Bir süredir tırmanan bölücü terör ve ekonomik kriz tartışmalarına odaklanan ülke gündeminin ağırlığı bugünden itibaren yargıya kayıyor. Terör ve ekonomik kriz tehdidi kuşkusuz gündemdeki yerini koruyacak. Fakat dün başlayan Ergenekon davası ile Anayasa Mahkemesi’nin türban ve AKP kararlarının gerekçelerinin bu hafta içinde Resmi Gazete’de yayınlanması yargı kararlarını siyasi tartışma gündeminin ana konularından biri haline getirebilir. Gelişmeler tümüyle tesadüften ibaret olsa da AKP hakkındaki kapatma davası ile Ergenekon davaları arasında bağ kurmaya dönük iddialar hiç gündemden düşmedi.AKP hakkındaki kapatma davası sonuçlanalı aylar oldu. Ergenekon davası ise dün görülmeye başladı. Ama buna rağmen kulislerde yine bu iki kritik dava arasında bağ kurmaya dönük spekülasyonlar yapılıyor.Gerçekten de AKP hakkındaki kapatma davasının iddianamesi açıklandığı günden itibaren, bu davadaki hemen her önemli gelişmenin bir gün öncesinde veya sonrasında önemli bir Ergenekon operasyonu yapılmış, kamuoyunun yakından tanıdığı önemli isimler gözaltına alınmış veya tutuklanmıştı. Bu durum tümüyle tesadüften ibaret olsa da spekülasyonları hep canlı tutmuştu. Ne var ki şimdi de tam Ergenekon davasının başladığı hafta AKP ile ilgili kapatma davasına ilişkin olarak Anayasa Mahkemesi’nin gerekçeli kararı açıklanacak. Ergenekon davası, kamuoyunu ve siyaseti çoktan ikiye bölmüş durumda. İktidar partisi AKP başta olmak üzere bazı siyasi partilere, sivil toplum örgütlerine ve toplumun bir bölümüne göre bu dava “Türkiye’de yıllardan beri demokrasiye ve insan haklarına musallat olan bütün kötülüklerin kökünü kazımak açısından tarihi önem taşıyor...” Ana muhalefet partisi CHP ve toplumun bir bölümü ile doğal olarak sanıkların görüşü ise “Muhalif kesimleri sindirme operasyonu” olduğu yönünde. Bu kesim davanın fiyasko ile sonuçlanacağını iddia ediyor.Dün tartışmalı biçimde başlayan Ergenekon davasının hem bu süreçte hem de gelecekte çok tartışılacağına kuşku yok. Asrın davası mı olacak, fiyasko ile mi sonuçlanacak? Onu da elbette zaman gösterecek.Kapatma yerine hazine yardımının bir bölümünün kesilmesi cezası çıkan AKP davası ve bu dava üzerindeki siyasi tartışmalar tam küllenmeye başlamıştı ki şimdi bu hafta sonuna doğru açıklanması beklenen gerekçeli kararın tartışmayı yeniden alevlendirmesi kaçınılmaz olacak.Çünkü AKP kararı, Anayasa Mahkemesi’nin siyasi parti davaları ile ilgili verdiği belki de en ilginç karar.Yüksek Mahkeme, başsavcının iddianamesinde yer alan iddia ve görüşlere katılıyor. Laik Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetmekte olan iktidar partisinin “laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu” sonucuna varıyor. Hem de Anayasa Mahkemesi tarihinde ender rastlanabilecek bir oy çokluğu ile 10 kabul 1 ret oyu ile kesin hüküm çıkıyor.Yani AKP’nin suçu sabit görülüyor ama cezanın en hafifi veriliyor. 6 üye kapatılsın derken 5 üye kapatmaya karşı çıkıyor. Kapatma için 7 oy gerekmesi nedeniyle hüküm para cezasına dönüştürülüyor.Şimdi bu kararın gerekçesi yayınlanacak. Anayasa Mahkemesi AKP’nin niçin ve nasıl “laiklik karşıtı eylemlerin odağı” olduğunu belirleyecek. Bu “odak” olma meselesi, önümüzdeki dönemin siyasi tartışmalarının da odağı olmaya aday.
Küresel finansal krizin estirdiği sert fırtınanın Türk ekonomisi üzerinde yaratabileceği olası hasarı hafifletmek için yürütülen hazırlık çalışmaları hız kazandı. Bu konuda son günlerde toplantı üstüne toplantı yapılıyor Ankara’da ve önlem önerileri tartışılıyor. Ancak şu ana kadar ana çerçevesi kesinleşen sadece iki önlem var masada. Birincisi Türk vatandaşlarının yurtdışındaki paralarının çekilmesi, ikincisi de IMF ile yeni bir stand-by anlaşması yapılması.Ekonomi kurmaylarının küresel finansal krizin Türk ekonomisi üzerinde olası etkileri konusunda yaptığı değerlendirmenin özeti şöyle:“Finans krizi biçiminde patlayan banka ve mali aracı kurumları sarsan şimdi de reel ekonomilerde durgunluk biçimde ikinci merhaleye geçen kriz, Türkiye’yi ikinci aşamada etkileyecek. Yani bir banka krizi yaşamayacağız ama reel ekonomi ağır hasar görebilir. İki risk var: Birincisi genel ekonomik faaliyetlerde durgunluk ve hatta daralma. İkincisi ise küresel likiditenin daralmasıyla birlikte Türk ekonomisinin ihtiyaç duyacağı dış finansmanı sağlamada yaşanabilecek güçlükler. Şirketler kesiminin yüksek borçluluk durumu, 50 milyar doların üzerindeki kısa vadeli borçların geri ödenmesinde karşılaşılabilecek güçlükler. Mali bünyesi zayıf şirketlerin yaşayacağı muhtemel sıkıntılar ve ekonomideki durgunluğa paralel olarak işsizlik sayılarında patlama yaşanabilir...” Temel değerlendirme ana hatları ile bu doğrultuda olduğu için önlem arayışları da reel ekonomideki hasarı asgaride tutabilmek ve dış kaynak arayışı noktasında yoğunlaşıyor.Bu çerçevede hükümetin ilk aklına gelen Türk vatandaşlarının yurtdışında tuttukları serveti ülkeye çekmek olmuştu. Yani yurtdışı bankalarda ve yastık altında tutulan milyarlarca doların yurda çekilmesi ve legal mali sisteme sokulması.Bu iki önlem önerisi, Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren’ın başkanlık ettiği kriz toplantılarında bir süreden beri tartışılıyor. Varlık barışı Yurtdışındaki paraların banka havalesi ve bavulla getirilmesi yönünde Maliye Bakanlığı’nın hazırladığı yasa taslağı önceki gün yapılan toplantıda son biçimini aldı. Varlık Barışı adı verilen bu proje ile ilk anda paranın, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı dışında girişine yeşil ışık yakılacak. Paranın ak mı kara mı olduğuna bakılmayacak. Ancak, ihbar veya gerekli görülmesi halinde Mali Suçlar Araştırma Yasası çerçevesinde gerekli araştırma yapılarak paranın uyuşturucu ve silah ticaretinden elde edildiği tespit edilirse yasanın öngördüğü müeyyideler uygulanacak. Gelen para vergi yönünden herhangi bir incelemeye tabi tutulmayacak fakat bunun karşılığında binde 5 ile yüzde 2’ye varan oranlarda bir defalık vergi kesintisi alınacak. Binde 5’lik oranın sıfıra indirilmesi de gündemde.Bu yolla hükümet büyük paralar hayal ediyor ama acaba öyle olur mu?Toplantının yapıldığı Başbakanlık kulislerinde bu konuyla ilgili olarak önceki gün ilginç bir örnek olay anlatılıyor:“Servetinin önemli bir bölümünü yurt dışında tutan bir Türk zengini ABD ve Avrupa bankaları sallanmaya başlayınca çok yüklü bir döviz mevduatını Türkiye’nin en büyük en sağlam bankalarından birinin İstanbul şubesine transfer etmiş. Ancak sonra içi rahat etmemiş ve bu mevduatı aynı bankanın bir Avrupa başkentindeki şubesine göndertmiş. Mevduata yüzde 100 devlet güvencesi sağlanan üstelik de faizlerin nisbeten yüksek olduğu Viyana’daki bir bankaya... Yani yabancı bankadan gelen para iki haftalık bir Türkiye turundan sonra yine yabancı bankaya gitmiş...” ‘Patinaj yapıyoruz’Hükümetin aylardan beri kararsız olduğu bir önemli nokta da IMF ile ilişki düzeninin nasıl sürdürüleceği. Aylardan beri yeni dönemde yola IMF’siz mi devam edileceği yoksa “ihtiyati stand-by” mı yapılması gerektiği tartışılıyor. Ama karar yok. Ve bu arada Macaristan gibi bazı AB üyesi ülkeler de dahil gelişmekte olan bazı ülkeler krizden korunabilmek için IMF’nin kapısında teker teker kuyruğa giriyorlar. Önceki günkü toplantıda bu konudaki tartışma yeniden açılınca anlatılanlara göre Hazine Müsteşarı İbrahim Çanakçı dayanamıyor ve söz alıp şu uyarıyı yapıyor: “Biz bu konuyu aylardan beri konuşuyoruz ama bir türlü ne yapacağımıza karar veremiyoruz. İçerde ve dışarda bu konuda piyasaların kafasını karıştırmaktan başka bir şey yapmıyoruz. IMF’nin kapısında patinaj yapıyoruz. Siyasi otoritenin bu konuda bir an önce karar verip ne yapacaksak yapmamız lazım....” Ekonomi yönetiminde bulunan herkes IMF ile zaman kaybetmeden bir stand-by yapılmasından hem de 25-30 milyar dolarlık bir ihtiyati krediye dayalı kuvvetli bir anlaşma yapılmasından yana. Ama bunu siyasi otoriteye, yani tek otorite olan Başbakan Tayyip Erdoğan’a kim anlatıp ikna edecek? Eskiden kolaydı. Teknisyenler veya ilgili bakan, Abdullah Gül’e anlatıyor, Gül de Başbakan’la konuşup ikna ediyor ve siyasi otoritenin kararı oluşuyordu. Şimdi bu zor görevi kim yapacak?Çek yasası Tartışılan önlem önerileri arasında bir süre önce Başbakan Erdoğan’ın dile getirdiği karşılıksız çek ve senet sorunu, kredi kartları ve tüketici kredileri de var.Karşılıksız çek vermek suçlarında bir süre önce kaldırılan hapis cezasının yeniden getirilmesi de tartışılıyor. Bu arada mevcut uygulamada çeki yazanın bankayı arayıp, “çalındı veya yanlışlıkla imzaladım. Ödemeyin...” demesi halinde çek ödenmiyordu. Bunun da değiştirilmesi karakterine uygun olarak çeklerin nakit para benzeri işlev görebilmesine dönük bir düzenleme yapılması yönünde de öneriler geliyor.Ancak bugünkü ortamda yapılacak düzenlemelerin yarar mı getireceği yoksa piyasaları daha da mı karıştıracağı konusunda ekonomi yönetimi henüz işin içinden çıkabilmiş değil. Reel sektörün talepleri Bu arada Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren’in başkanlığında yarın yapılacak olan Ekonomik Koordinasyon Kurulu toplantısına özel sektör temsilcileri de çağrıldı. Odalar Birliği TUSİAD, MÜSİAD, Bankalar Birliği, YASED gibi kuruluşların temsilcilerinin katılacağı bu toplantıda da krize karşı alınması gerekli önlemler tartışılacak. Bu toplantıda hükümetin, krizden kaçınılmaz olarak etkilenecek olan reel sektöre birtakım vergi kolaylıkları sağlaması talep ediliyor. Örneğin, sıkıntıya düşebilecek şirketlerin gelir ve kurumlar vergisi stopajlarının makul bir faiz oranı ile bir yıl ertelenmesi. İşçi çıkarmalarının önüne geçebilmek için de sigorta primlerinin bir süre işsizlik fonundan karşılanması. Özel sektörün bu talepleri de yarınki toplantıda ele alınacak. Ancak hükümet, en azından şu an için bu taleplere pek sıcak değil...
Başbakan Erdoğan son altı yılda enflasyon, büyüme, yatırım ve dış ticaret alanlarındaki olumlu gelişmeleri hemen her fırsatta gururla anlatıyor. Haksız değil. Bugüne kadar işler iyi gitti ve Başbakan da hükümetleri döneminde ekonomide meydana gelen olumlu gelişmelerle haklı olarak övünüyor. Ama son altı yılda işler bütün dünyada iyi gitti. Hatta Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin çoğunda başarı performansı Türkiye’nin daha da ilerisinde oldu. Dünya bir bolluk dönemi yaşadı. Gelişmekte olan ekonomilere trilyonlarca dolar aktı. Türkiye de bundan payını aldı.Ama şimdi rüzgar tersine döndü. Küresel finansal kriz bugün başta ABD olmak üzere gelişmiş ekonomileri yakıp yıkıyor. İlk başlarda Başbakan Erdoğan bu durumun Türkiye için “fırsat” olabileceğini söylüyordu. Şu aralar olmayacağını görmüş olmalı. Ancak hala küresel finansal krizin Türkiye ekonomisi üzerinde yaratabileceği olası tahribata karşı şimdiden önlem isteyenlere fena halde kızıyor.Olmayacak mı?Gelişmiş ekonomilerin yaşadığı türden bir finansal kriz yaşamayacak Türkiye, ABD ve Avrupa’da olduğu gibi bankalar batmayacak. 2001 benzeri bir olay yaşanmayacak. Ama hiç bir olumsuzluk yaşanmayacak demek iyimserlikten de öte...Zaten Türk ekonomisinin bugün vermekte olduğu sinyaller de pek iç açıcı değil. Başbakan ve ekonomiden sorumlu bakan ve bürokratlar sürekli olarak “biz çok sağlamız” mesajı veriyor kamuoyuna ama muhtemelen kastettikleri bankacılık sistemi. Evet Türk bankacılık sistemi 2001 sonrası operasyonlarla gerçekten de sağlam bir zemine oturtuldu. Bugün için sistemde bir sorun yok. Ama ya reel ekonomi, ya üreten sektörler? Oralarda hiç mi sorun yok?Rakamlara bakalım:Bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 6,7 gibi oldukça iyi bir düzeyde gerçekleşen reel gayri safi yurt içi hasıla büyümesi ikinci çeyrekte dibe çakıldı: Yüzde 1,9. Sanayi üretimi son aylarda teklemeye başladı. Haziran ayında binde 4 olarak küçülen imalat sanayii üretimi Temmuz’da bir miktar toparlanarak yüzde 3,2 arttıktan sonra Ağustos’da yeniden yüzde 5,7’lik bir küçülme gördü.Dün açıklanan istihdam verileri de pek parlak gözükmüyor. Geçen yıl Temmuz ayında yüzde 8,8 olan resmi işsizlik oranı bu yıl yüzde 9,4’e yükseldi. Türkiye İstatistik Kurumu’nun resmi verilerine göre Temmuz ayı itibariyle işsiz sayısı 2 milyon 353 bin. Fakat bu rakam sadece işgücü piyasasında iş arayanları kapsıyor, iş bulma umudunu kaybettiği için işgücü piyasasının dışına çıkmış ama “iş varsa çalışmaya hazırım” diyen işsizler de eklendiğinde rakam 4 milyon 70 bine, işsizlik oranı da yüzde 15,2’e çıkıyor.Özetle bu göstergeler iyiye işaret etmiyor.İyiye işaret etmeyen ve küresel finansal krizin etkileri bakımından Türkiye’nin zayıf karnı sayılabilecek alan ise ekonominin artan dış kaynak ihtiyacı. Şirketlerin yüksek döviz borçları. Son yıllarda büyümesini artan oranda dış kaynak girişine dayalı olarak sürdüren Türkiye ekonomisi için artık bolluk dönemi sona erdi denebilir. Çoğu banka ve şirketlerin üzerindeki 50 milyar doları aşan kısa vadeli, 300 milyar doları aşan orta ve uzun vadeli dış borç rakamları da ekonominin hassas rakamları olarak değerlendirilebilir.Özetle Türkiye 2001’deki gibi bir yıkım yaşamaz ancak dışardaki krizin olası etkileri hafife alınmaya devam edilirse kafalar yine duvara çarpabilir...
Başbakan Tayyip Erdoğan, bugünlerde en küçük bir eleştiriye dahi tahammül edemiyor. Kendisini veya hükümeti eleştiren veya öneride bulunanlara çok sert ifadelerle yanıt veriyor. Küresel mali krizin Türk ekonomisi üzerindeki olası olumsuz etkilerine karşı şimdiden önlem alınmasını öneren iş dünyasına sert tepki veriyor, TÜSİAD’ı “yangına körükle gitmek”le itham ediyor. Terörle ilgili görüş ve öneri açıklayan muhalefet partisi liderlerine çok sert yanıtlar veriyor. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile zaten uzun süreden beri ipler kopmuş durumdaydı. Son günlerde MHP ile de gerilimi adeta planlı biçimde tırmandırıyor Erdoğan. Önceki gün “ağzı olan konuşuyor” diye yadırgatıcı bir üslupla yanıt verdiği Devlet Bahçeli için dün de “Onu muhatap almıyorum” diyerek mesafeyi biraz daha aralamış oldu. Erdoğan önceki günkü konuşmasında bir yandan “Terörün milletçe, iktidarıyla muhalefetiyle hep birlikte üstesinden geleceğiz” diyor ama öte yandan da muhalefet partileri ile köprüleri atacak ne varsa yapıyor. Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ iade-i ziyaret kapsamında CHP ve MHP genel merkezlerini ziyaret ediyor, terörle mücadele konusunda görüş alışverişinde bulunuyor, kapsamlı değerlendirmeler yapıyor ama bu işi asıl yapması gereken Başbakan, muhalefetin hemen her eleştirisine, her önerisine kavga üslubuyla yanıt veriyor. Erdoğan sanki planlı bir gerilim stratejisi izlemeyi yeğliyor. TÜSİAD başta olmak üzere özel sektörün etkili örgütleri ile kavga ediyor, medya ile kavga ediyor, muhalefetle kavga ediyor. Belki de bu yöntemin seçmen nezdinde kendisine puan kazandırdığını düşünüyor. Erdoğan birbuçuk yıl önceki genel seçimlere de çok gerilimli bir ortamda gitmişti. O zaman da muhalefetle tartışmaları makul siyasi tartışma üslubunun çok ötesinde kavgacı bir üsluptu. O dönemde başta TSK olmak üzere devlet kurumları ile de gerilimli bir ilişki içindeydi AKP.Ve o seçimlerde yüzde 47’ye yakın rekor bir oy alarak iktidarını pekiştirmişti. Şimdi de önümüzde 5,5 ay sonra yapılacak yerel seçimler var. Acaba 2007 seçimlerinde işe yarayan gerilim stratejisinin, mahalli seçimlerde de aynı sonucu vereceğini mi öngörüyor Başbakan?Neyi öngördüğünü kestirmek güç. Fakat, 2007 milletvekili genel seçimlerine giderken AKP’nin arkasında başarılı bir ekonomik program uygulaması, yüzde 8- 9’ları bulan yıllık ekonomik kalkınma hızları ve tek haneye düşen enflasyon gibi güzel bir başarı hikayesi vardı. Avrupa Birliği yolunda alınan ciddi mesafeler vardı.Şimdi ise durum çok farklı. Şimdi ekonomide büyüme değil, aksine daralma sinyalleri var. Önümüzdeki dönemde üretimin, yatırımların yavaşlayacağı, ekonomik sıkıntıların ve işsizliğin artış trendine geçeceği yönünde güçlü belirtiler var. Ve daha da önemlisi AKP ilk defa çok ciddi yolsuzluk iddiaları ile karşı karşıya. Bütün bu olumsuzluklara karşın gerilim stratejisi acaba Erdoğan’ın umduğu, arzu ettiği başarıyı getirir mi?
Türkiye gündeminde iki hayati konu var: Birincisi tırmanan bölücü terör eylemleri ve buna karşı uygulanacak yeni önlem ve yöntemler . İkincisi de dünyayı kasıp kavuran küresel krizin Türkiye ekonomisine olası etkileri...Başbakan Tayyip Erdoğan bu iki konuda da eleştiri getirilmesine, soru sorulmasına son derece tahammülsüz. Muhtemelen tam yerel seçimler öncesi başgösteren bu tatsız gelişmelerin ortaya çıkmış olması canını sıkıyor Erdoğan’ın.O yüzden ekonomik kriz ve terörle ilgili sorulara yanıtı sert oluyor. Örneğin dün MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin eleştirileri ve Irak sınırında “tampon bölge” oluşturulması önerisi hatırlatıldığında, “Ağzı olan konuşuyor ” diye yadırgatıcı bir üslupla yanıt veriyor.Başbakan Erdoğan acaba, terörle mücadele konusunda hükümetinin yürüttüğü etkili çalışmaların takdir edilmediğini mi düşünüyor?Muhtemelen öyle. Çünkü, bir süre önce Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek ile sohbet ederken o da benzer yakınmaları dile getirmiş ve şunu söylemişti:“Bugün hükümet olarak bize hiç kimse, ’Şunu eksik yaptınız, şu tedbiri almadınız, askere ve diğer güvenlik birimlerine şu yetkiyi vermediniz’diyemez. Bütün bunlar yapıldı. Yapılanların ve yapılmakta olanların bir bölümünü işin doğası gereği açıklayamıyoruz. Ama önemli mesafeler alınıyor...” Yapılanlardan çok önümüzdeki dönem için yapılmaya çalışılanların, atılması öngörülen kritik adımların önem taşıdığı anlaşılıyor. Ve en azından şimdilik hükümet bu adımları kamuoyu ile paylaşamıyor.Ankara kulislerinde anlatılanlara bakılırsa terör örgütünün Kuzey Irak’tan aldığı yardım ve lojistik desteğin tamamen kesilmesi, Barzani yönetiminin işbirliğine zorlanması için çok etkili bazı yöntemlerin Başbakan Erdoğan’ın başkanlığında bugün yine toplanacak olan Terörle Mücadele Yüksek Kurulu gündeminde olduğu belirtiliyor.Ve bu konuda nihai kararı vermeden önce bütün diplomatik yolları sonuna kadar tüketmeyi öngörüyor hükümet. Irak Özel Temsilcisi Büyükelçi Murat Özçelik’in (Muhtemelen Ahmet Davutoğlu ile birlikte) bugün Bağdat’ta önce Irak Merkezi hükümet yetkilileri ve daha da önemlisi hemen ardından Mesut Barzani ile yapacağı görüşme çok önemli. Bu görüşmede Türkiye’nin sabrının tükendiği çok net biçimde i fade edilecek Barzani’ye ve “Türkiye Cumhuriyeti ile mi yoksa PKK ile mi dost kalmak istediği” sorulacak. Yuvarlak ifadelerle yetinmeyecek. Kuzey Irak’taki PKK kamplarının kapatılması, örgütün silahsızlandırılması, etkisizleştirilmesi için Türkiye ile somut işbirliği adımları konuşulacak. Yani PKK militanlarının Irak’ın kuzeyinde elini kolunu sallayarak dolaşmalarının nasıl önleneceği, yaralı teröristlerin Kürt yönetimi altındaki hastanelerde tedavi hizmeti görmeleri ve her türlü lojistik desteği rahatlıkla alabildiği ortamın tersine nasıl çevrilebileceği madde madde sıralanacak. Muhtemelen de Barzani’nin yanıtı Ankara’daki Terörle Mücadele Yüksek Kurulu toplantısına anında iletilecek ve bugünkü toplantıda netleşmesi beklenen yol haritası ona göre çizilecek.
Türkiye günlerdir teröre karşı alınacak yeni önlemleri tartışıyor. Özellikle Aktütün ve ardından önceki gün de Diyarbakır’da meydana gelen terörist saldırılar toplumun infialini en üst seviyeye çıkardığı gibi yeni önlem arayışlarını da hızlandırmış durumda.Önceki gün sınır ötesi operasyon tezkeresinin süresinin Meclis tarafından bir yıl uzatılmasının ardından dün de Başbakan Erdoğan’ın başkanlığında Terörle Mücadele Yüksek Kurulu (TMYK) toplantısını yapıldı.Merak edilen yeni ne gibi çözüm önlemlerinin getirileceği.Aslında sihirli bir çözüm formülü olmadığını hemen herkes biliyor. Yapılanlar, yapılmaya çalışılanlar yıllardan beri bilinen, şu veya bu ölçüde uygulanan yöntemlerden farklı değil.Dünkü TMYK’da Terörle Mücadele Yasası’nda güvenlik güçlerinin yetkilerini genişletmeye dönük yeni düzenlemelerin tartışılması sürpriz olmadı. Özellikle de askerlerin bu yöndeki talepleri sürpriz değildi. Yıllardan beri Genelkurmay’ın hükümetten bu yönde talepleri vardı ama hükümet son günlere kadar bu taleplere hep soğuk durdu. Demokratikleşme reformları çerçevesinde yapılan yasal değişikliklerden geri adım atmaya hiç arzulu olmadı Başbakan Erdoğan ve hükümet. Ancak son dönemdeki gelişmeler belli ki bu noktada hükümeti yeni bir değerlendirmeye yöneltmiş durumda.Muhtemelen önümüzdeki günlerde Terörle Mücadele Yasası’nın birkaç maddesinde değişiklik yapılarak güvenlik birimlerinin şüpheli ve gecikmesinde sakınca bulunan durumlarda savcılık iznine, hakim kararına gerek olmaksızın arama yapabilmelerine olanak sağlanacak. Ayrıca İç Güvenlik Harekat Bölgesi’nde görev yapan askerlere de “kolluk” yetkisi tanınacak. Genelkurmay’ın değişiklik önerilerinin hangilerinin hükümetçe kabul edilip Meclis’e gönderileceği henüz kesinlik kazanmış değil. Özellikle Terörle Mücadele Yasası kapsamında gözaltına almalarda avukatın sorgunun hangi aşamasında bulunacağı da tartışma konusu. Sonuçta Olağanüstü Hal koşullarına dönüş olmasa da özgürlükleri kısıtlayıcı yönde bazı önemli düzenlemeler yapılacağı hemen hemen kesin gibi.Peki bunlar sorunun çözümüne çare olacak mı?“Faydası olur” diyenler olduğu kadar tam aksi sonuç vereceğini savunanlar da var.Hatta güvenlik birimleri arasında bile bu konuda ciddi görüş farklılıkları var.Örneğin dün bir toplantı nedeniyle Ankara’da bulunan değişik illerden emniyet yetkilileri ile sohbet imkanımız olmuştu. Çoğu değişik zamanlarda Güneydoğu’da terör mücadelesine katılmış polis şefleri...Onların görüşü askerlerden çok farklı. Söyledikleri şu şekilde özetlenebilir:“Mevcut yasal çerçevenin terör mücadelesine engel olacak hiçbir yönü yok. Yetki açısından bir sorun olduğunu düşünmüyoruz. Yeni düzenlemelere başlangıçta biz de karşı çıkmıştık. Ama bu düzenlemeler suç ve suçluyla, teröristle mücadeleye engel değil. Ayrıca geçmiş yılları hatırlayın, güvenlik güçlerine çok geniş yetkiler tanındığı dönemlerde de bu mücadele verildi. O geniş yetkiler sorunu çözmeye yetti mi? Hayır aksine sorunun daha da derinleşmesine yol açtı...” Özetle askerlerin “şart” dediği yeni düzenlemeye, polisin bazı etkili isimleri, “değil, bunun ülkeye ve terör mücadelesine faydasından çok zararı olur” görüşünde...
Türkiye’nin, Türk siyasetinin bitmeyen sorunu, bitmeyen tartışma konusu yolsuzluklar. Ve hemen her yolsuzluk tartışmasının yaygınlaştığı dönemlerde gündeme getirilen dokunulmazlıklar konusu. İktidar ve muhalefet bir türlü ortak noktada buluşamıyor bu konuda. İktidara gelenler nedense muhalefetteyken kaldıralım dedikleri dokunulmazlıklara sıkı sıkıya sarılıyorlar.Herkes yolsuzlukların hesabının sorulması, bu pis çarkın durdurulması yok edilmesi konusunda hem fikir.Fakat bu hesap nasıl sorulacak, yolsuzluk çarkı nasıl durdurulacak? İki temel yolu var: Birincisi yargının harekete geçmesi ve ikincisi de parlamentonun denetim görevi çerçevesinde harekete geçip sistemi arındırması.Tek istisna 1985 yılında Turgut Özal hükümetinin bakanı İsmail Özdağlar oldu. Onun dışında bugüne kadar hiçbir iktidar grubu kendini soruşturup yargıya sevkedebilmiş değil. Gırtlağına kadar yolsuzluk batağına saplanmış herhangi bir hükümetten bile bugünkü sistemde parlamento çoğunluğunu kaybetmedikçe hesap sorabilmek mümkün değil. Zaten bakan ve başbakanlar da hep iktidarı kaybettikten sonra Yüce Divan’a sevk edilebildiler. Diğer yol, yargının harekete geçmesi, yolsuzlukların üzerine gidebilmesine gelince... Eğer o yolsuzluk iddiasında milletvekili veya bakanların adı geçiyorsa yargı nasıl harekete geçebilecek? Geçemeyecek. Çünkü milletvekillerinin sınırsız dokunulmazlığı var.İşte o nedenle de iktidarla ana muhalefet arasında yıllardan beri devam eden dokunulmazlıkları kaldıralım tartışması yaşanıyor.Tartışma yine güncel. Ve CHP Genel Başkanı Deniz Baykal Başbakan Erdoğan’a sık sık 2002 seçimleri öncesinde kamuoyu önünde verdiği dokunulmazlıkları kaldırma sözünü hatırlatıyor.Başbakan Erdoğan ve AKP Baykal’ın bu sıkıştırmasından kurtulmak için bugüne kadar hep “Sadece milletvekillerinin dokunulmazlığı yok, kaldırılacaksa bürokratların dokunulmazlıkları da kaldırılsın” diyerek işi yokuşa sürüyordu.Önceki gün CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın sunduğu “Tarafsız Bölge” programında Baykal AKP’nin bütün mazeretlerini elinden alabilecek bir çıkış yaptı:“Gelin istediğiniz olsun, memur dokunulmazlığı da kalksın, bütün dokunulmazlıkları kaldıralım...” Bu formülün gerçekçi bir çözüm olmadığını muhtemelen Baykal da biliyor ama AKP’yi kaçamayacağı bir noktada sıkıştırmaya çalışıyor. Çünkü bürokratlarla ilgili kısmi dokunulmazlık kaldırıldığında bunun yolsuzlukla mücadeleye yaramayacağı gibi bürokrasi çarkını tümden kilitleyip sistemi kaosa sokacağı çok açık. Ayrıca, bürokrat dokunulmazlığı ile milletvekili dokunulmazlığını aynı kefeye koymak, elmayla armutu toplamaktan farksız. Şimdiye kadar yolsuzlukla suçlanan hangi bürokrat hükümete rağmen dokunulmazlık zırhına yaslanıp yargılanmaktan kurtulabilmiş? Tek örneği yok. Aksi yöndeki örnekleri ise çok fazladır...Eğer Türkiye yolsuzlukla mücadelede ve siyaset kurumunun bu pislikten arınmasında gerçekten samimi ise bunun için atılması gereken ilk adım gerçekten milletvekili dokunulmazlığının pek çok batılı demokraside olduğu gibi kürsü dokunulmazlığı ile sınırlandırılması olmalıdır. İkinci adım ise gerçek anlamda bir yargı bağımsızlığı.Bürokratların olmayan dokunulmazlığını kaldırmak değil. Tam aksine bürokrasinin siyasi iktidara karşı dahi belirli bir güvencesi olmalı. Olmalı ki siyasilerin usulsüz ve yolsuz faaliyetlerine karşı durabilsin...