Hükümetin IMF’ye “Ümüğümüzü sıktırmayız, bizim şartlarımızı kabul ederlerse anlaşma yaparız” diye özetlenebilecek meydan okuması bitti. Ayaklar suya erdi ve şu anda IMF ile müzakere süreci başlamış durumda.Müzakere süreci başladı ama hükümette IMF konusunda kafaların hala net olmadığı anlaşılıyor. İşin birinci derecede sorumlusu sayılabilecek isim olan Hazine’den sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Şimşek, “ihtiyati stand-by yapacağız” diyor. Acaba öyle mi olacak?Aslında ihtiyati stand-by kriz öncesinde, bundan önceki anlaşmanın sona erdiği ilkbahar ve yaz aylarında geçerli bir modeldi. O zaman Türkiye’nin IMF’nin parasına ihtiyacı yoktu, sadece uluslararası piyasalara güven vermek için ihtiyati bir çıpa olarak Türkiye’nin arkasında durduğunu göstermesi yeterli idi.Fakat şimdi koşullar hem dünyada hem de Türkiye’de çok değişti. Bu konulardan iyi anlayan bütün uzmanların söylediği artık gerekli olanın ihtiyati değil klasik stand-by olacağı yönünde.Muhtemelen hükümet de müzakere süreci içinde o yola girecek de şimdi viraj alma aşamasında.Şimşek’in söylediği ihtiyati stand-by’da para yok. En fazla 7-8 milyar dolarlık bir kaynağı Türkiye’ye ayıracak IMF ve bu da dış ödemelerde bir sıkışıklık olması durumunda çekilecek. 3 ay öncesine kadar bu makul bir yaklaşımdı ama şimdi değil.Neden mi?Çünkü birkaç ay öncesine kadar Türkiye dışardan ihtiyacının üzerinde döviz bulabiliyordu. Gerek borçlanma yoluyla gerekse de doğrudan yatırım yoluyla Türkiye’ye oluk oluk döviz akıyordu.Şimdi ise bolluk dönemi sona erdi, dış kanallar kuruduğu için de içerde bankaların reel sektöre açtığı kredi muslukları kısılmaya başladı.Dün bu konuları CHP Tekirdağ Milletvekili Faik Öztrak’la konuştuk. Eski Hazine Müsteşarı ve eski DPT Müsteşar Yardımcısı olan Öztrak’ın ekonomi bürokrasisindeki dönemi, krizler ve krizlere karşı önlem arayışları ile geçmişti.Bugün karşı karşıya olunan krizi de hükümetin ekonomi kurmaylarından farklı yorumluyor.Durum tespiti şöyle Öztrak’ın:“Türkiye’nin geçmişte yaşadığı krizler ‘stop and go’ yani dur kalk biçiminde özetlenebilecek gelişmelerdi. Yani ekonomi krize girdi, çöktü, ama kısa sürede de toparlanıp büyümesini sürdürdü. Krizler nisbeten kısa sürdü. Şimdi ise Türkiye adım adım yapışkan bir krize doğru gidiyor. Ekonomi uzun süre devam edebilecek bir durgunluğa hatta küçülme sürecine giriyor.” Hükümetin küresel krizi doğru okuyamadığı gibi önlem alma konusunda da çok geç kaldığını söyleyen Öztrak, kaybedilen zamanın maliyeti büyüttüğünü belirtiyor.IMF ile ihtiyati stand-by’ın yeterli olamayacağını söyleyen Öztrak, bu noktadan sonra kuvvetli bir mali desteğe dayalı normal stand-by dışında çıkış bulunmasının zor olduğu kanaatinde.“Hesap basit” diyor Faik Öztrak ve anlatıyor:“2009’da cari açık küçülür ama en iyimser tahminle 110-120 milyar dolarlık bir dış finansmana ihtiyacı var. Bu koşullar altında 75 - 80 milyar doları bulmak başarı olur. Bugünden gözüken en az 30 milyar dolar bir açık var. İşte IMF ile kuvvetli mali desteğe dayalı stand-by önce bunun için kaçınılmaz...” Zaten bugün Şimşek her ne kadar “ihtiyati” dese de IMF’in vereceği 25 - 30 milyar dolara “hayır” demeyecektir. Ayrıca bunun için, Başbakan Erdoğan’ın “ümük”le özdeşleştirdiği, yerel seçimlere dönük harcama savurganlığının kısılmasına rıza göstermek zorunda kalması da kaçınılmaz gözüküyor.
Uçak elden geçirilmiş. Gövde, kanat aksamı, iniş takımları ve motorlardaki bütün önemli parçalar yenilenmiş, ilave emniyet unsurları eklenmiş. Tecrübeli kaptan uçağı havalandırıyor. Kalkış tamamlandıktan, yol güzergâhındaki riskli bölge aşıldıktan sonra otomatik pilota bağlıyor ve yeni, genç, cevval uçuş ekibine devrediyor uçağı. Hava şeker gibi, etraf güllük gülistanlık, her şey yolunda gidiyor, uçuş ekibi de yolcular da hayatlarından çok memnun. Kokpit ekibi, uçağı önceki kaptanlardan çok daha iyi uçurduklarını, yolu kısalttıklarını düşünüyorlar hatta bu düşüncelerini yolcularla da paylaşıyor. Gerçekten de umulmadık biçimde olumlu hava koşullarının da etkisiyle yolculuk çok iyi geçiyor. Bu arada otomatik pilot devreden çıkıyor. Olsun, işler yine yolunda ve ekibin keyfi daha da yerine geliyor, “biz bu işi daha iyi yapıyoruz” inancı iyice güçlenmeye başlıyor. Ancak tam bu sırada hava bozuyor. Günlük güneşlik sakin ortam birden değişiyor, fırtınalar esmeye, uçak sallanmaya başlıyor. Ekip yolcuları “merak buyurmayın, bizim otomatik pilota falan ihtiyacımız yok” diye rahatlatıyor. Ve karşıda “cümülo nümbus” adı verilen bulut kümeleri görülmeye başlıyor. Ki bu bulut kümeleri tecrübeli pilotların korkulu rüyası kuvvetli dolu ve yağmurların, çok kuvvetli elektrik ve hava akımlarının bulunduğu alanlar. Nispeten daha az tehlikeli bulut kümelerinden birini geçtikten sonra “Hamdolsun cümülo nümbus’u teğet geçtik” diye anons yapıyor, kaptan pilot. Oysa asıl tehlike, asıl cümülo nümbus henüz geçilmemiş. Uçak hızla ona doğru ilerlerken durumu radardan izleyen kule, uçuş ekibini uyarıyor. Kokpitteki uçuş mühendisi feryat ediyor. Uçaktaki tecrübeli yolcular, emekli pilotlar “aman dikkat” diyerek kaptan pilotu uyarmaya çalışıyor ama ikinci pilot “Efendim yapacak bir şey yok. Ayrıca biz o bulut kümesinin içinden de geçebiliriz” diye kaptana gaz veriyor...DÜĞMEYE BASILIYORSon günlerde ekonomi yönetiminin durumu Ankara kulislerinde bu hikaye ile özetleniyor. Benzetmeler abartılı olsa da mevcut durum pek iç açıcı değil. Ekonomi uçağının kaptan köşkünde oturan ekip ne yazık ki güven vermiyor.Örneğin son günlerin tartışma konusu IMF ile anlaşma...Muhtemelen hükümet ABD Merkez Bankası FED’in swap anlaşmalarını IMF’ye alternatif görüyordu. ABD Merkez Bankası’ndan alınacak 25-30 milyar dolarla Türkiye’nin IMF’ye ihtiyacı kalmayacağını düşünüyordu. Ancak Washington’da ABD Hazine Bakanlığı ile yapılan ön görüşmelerde öğrenildi ki FED’den TL karşılığı döviz deposu alabilmenin yolu da önce IMF ile stand-by yapmaktan geçiyor.Başbakan Erdoğan’ın ve IMF Başkanı’nın Washington’da yaptıkları açıklamalara bakılırsa IMF ile yeni stand-by için düğmeye basılmış durumda.Hükümetin istese de istemese de IMF’ye gideceği, alternatif bir seçeneğin olmadığı zaten biliniyordu. Ama ne yazık ki lüzumsuz tartışmalarla boşa zaman harcandı.Çelişkili açıklamalarla iç ve dış piyasalarda gereksiz kafa karışıklıklarına, güvensizliklere yol açıldı. IMF KAÇ PARA VERİR? En çarpıcı örneklerden biri Ekonomik Koordinasyon Kurulu’nun TOBB, TUSİAD, MÜSİAD gibi reel sektör temsilcileri ile yaptığı toplantıda yaşandı.Devlet Bakanı Mehmet Şimşek’in bu toplantıda sarfettiği IMF ile ilgili sözleri tartışa gündemindeki yerini konuyor. Dünkü Star Gazetesi’nde de yer aldı, IMF ile anlaşma yapılıp 25 milyar dolar civarında bir kredi sağlanabileceği görüşlerine çok sert çıkmış Mehmet Şimşek ve toplantıda bulunanlara ders verircesine şunları söylemiş: “Türkiye’nin kotası itibariyle IMF’den 25 milyar dolar kredi alınamaz. Bunları bilmeniz lazım.” “Cahilsiniz bilmiyorsunuz” demeye getiriyor ama acaba kendisi ne kadar bu konuya hakim?Türkiye’nin IMF’deki kotası 1 milyar 191,3 milyon SDR (Özel Çekme Hakkı). Buna göre Türkiye “kısa dönemli likidite desteği” çerçevesinde bir anlaşma yaparsa bunun 5 katı, yani 8 milyar 760 milyon dolar IMF parası kullanabilecek.Normal uygulama bu. Fakat bir de bunun ötesinde uygulamaları var IMF’nin. Örneğin Türkiye’nin 2001 ve 2002 yıllarında kullandığı yüksek krediler. En yeni örnek de 2 hafta önce Macaristan’ın yaptığı anlaşma Macaristan’a 25 milyar dolarlık bir destek sağladı IMF.Macaristan’ın kotası Türkiye’den daha mı yüksek?Aksine daha düşük, 1 milyar 30 milyon SDR. Türkiye de eğer isterse, IMF ile Macaristan’ın yaptığı gibi bir anlaşmayla 25 milyar doları pekala alabilir.IMF PARASI NASIL KULLANILABİLİR?Reel sektör temsilcileri ile yapılan toplantının ardından ortaya atılan ikinci bir polemik konusu da IMF parasının özel sektöre kullandırılıp kullandırılamayacağı...Bakan Şimşek, muhtemelen reel sektör temsilcilerinin söylediklerini yanlış anladı. Dün TOBB ve TÜSİAD’dan o toplantıya katılan bazı isimlerle konuştum. O toplantıda “IMF’den kredi alıp özel sektöre dağıtın” diye bir talep veya önerinin kesinlikle gündeme gelmediğini söylediler.Evet gerçekten de IMF kredisi özel sektöre dağıtılamaz. Hatta normal olarak bu para sadece Merkez Bankası’nın rezervlerini takviye etmek amacıyla kullanılabilir.Normali bu. Ama eğer anlaşma kullanıma uygun yapılırsa hazine bu krediyi borç ödemeleri ve hatta sosyal ve ekonomik amaçlı bazı kamu harcamalarının finansmanında da kullanabilir. 1999 yılında bu oldu. 2001 sonrasında da IMF kredisi Hazine’ce kullanıldı.Konuyu bilen uzmanların anlattığına göre Hükümet IMF ile 20-25 milyar dolarlık mali desteğe dayalı bir anlaşma yapabilirse bu parayı bir kaç şekilde kullanabilir:1- Merkez Bankası’nın rezervlerini takviye etmek için. Böylelikle döviz likiditesini kontrol etmek, kurlar üzerindeki baskıyı hafifletmek için Merkez Bankası’nın eli çok güçlenir.2- Kredinin bir bölümü rezerv takviyesine ayrılabileceği gibi bir bölümü de Hazine’nin borç ödemelerinde kullanılabilir. Bu durumda Hazine’nin piyasalardan borçlanması azalacağı için reel sektörün finansman imkanı artar.3- IMF kredisinin bir bölümü Hazine’nin oluşturacağı KOBİ’lere yönelik “Kredi Garanti Fonu”na kaynak olarak aktarılabilir.Bütün bu imkanlar var. Mesele IMF ile sağlıklı, gerçekçi bir anlaşmanın yapılabilmesinde.Ayrıca IMF ile yapılacak bir anlaşmada kullanılacak krediden çok daha önemli olan, bu anlaşmanın Türkiye’ye sağlayacağı kefalet.Bu kefalet, Türkiye’nin krizle birlikte daralan uluslararası mali piyasalardan borçlanmasını kolaylaştırabilir.
Sanayiciler, bankacılar, piyasalar günlerdir hükümetin Başbakan Erdoğan’ın ağzından çıkacak olumlu bir mesaj bekliyor. Beklenti, Türkiye’nin küresel krizin olumsuz etkilerini en az hasarla atlatabilmesini sağlayacak bir ekonomik önlemler paketi. Bugüne kadar bu beklentiyi karşılayacak müjdeyi alamadı piyasalar. Ekonomik Koordinasyon Kurulu her hafta Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren’in başkanlığında toplanıp durum değerlendirmesi yaptı, önlem önerilerini tartıştı. Tartışmaya da devam ediyor.Ancak bugüne kadar çıka çıka tek bir önlem çıktı: Meclis’te görüşülmekte olan Varlık Barışı yasa tasarısı. Yani Türk vatandaşlarının yurtdışında veya yastık altında tuttukları paraların vergisiz, soruşturmasız sisteme alınması. Onun da ne getireceği, hangi derde deva olacağı meçhul.İş dünyasının ve piyasaların asıl beklentisi ise kapsamlı bir önlemler paketi ve en önemlisi de IMF ile anlaşma idi.Fakat Başbakan Erdoğan yerel seçimler öncesi “ümük sıkılabilir” endişesi ile IMF ile stand -by’a soğuk duruyor. Tümüyle reddetmiyor belki ama gönülsüz.Aslında Başbakan Erdoğan her ne kadar “ümüğümüzü sıktırmayız” dese de IMF ile anlaşma kapısı tümden kapanmış değil. Türkiye IMF ile resmen pazarlık masasına oturmuş değil ama Hazine ile IMF Türkiye Masası arasındaki temas trafiği sürüyor.Konuştuğumuz ekonomi yönetimindeki bazı üst düzey bürokratlar, önümüzdeki günlerde IMF ile pazarlık kapısının aralanabileceğini söylüyorlar.Bu bakımdan Başbakan Erdoğan’ın bugün başlayacak olan Washington ziyaretinin önemine dikkat çekiliyor.Washington’da ABD Başkanı Bush’un da katılımıyla yapılacak olan kriz gündemli G-20 toplantısına Başbakan Erdoğan’ın yanısıra ekonomi yönetiminin üst kadrosu da katılacak.Başbakan Erdoğan G-20 toplantısının yanı sıra bazı önemli ikili görüşmeler de yapacak. Ayrıca heyette bulunan ekonomi kurmayları da hem IMF ve Dünya Bankası direktörleri ile hem de ABD Hazine Bakanlığı yetkilileri ile önemli bazı görüşmeler yapacaklar. Yapılacak bu görüşmelerde Başbakan Erdoğan’ın IMF konusunda ikna olabileceği ve stand-by görüşmeleri için düğmeye basabileceği beklentisi oldukça yüksek.IMF’nin yanısıra ekonomi kurmaylarının Washington’da üzerinde duracakları bir başka önemli konu da ABD Merkez Bankası’nın başta Meksika ve Brezilya olmak üzere bazı ülkelerle yaptığı düzenlemelere benzer bir swap anlaşması. Yani Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası örneğin 20 milyar dolar karşılığı YTL’yi FED’e (ABD Merkez Bankası), karşılığında da FED o tutarda rezervi bizim Merkez Bankası’na aktaracak. Böylelikle Merkez Bankası’nın rezervleri kuvvetlendirilecek. Bunun piyasalar üzerinde hem psikolojik bir etkisi olacak hem de Merkez Bankası’nın kurlar üzerindeki spekülatif ataklara karşı eli güçlenmiş olacak.Tabii ki ABD bunu kabul ederse...Erdoğan’ın Washington gezisinin ardından hem IMF hem de FED’le swap anlaşmasının yolunun açılabileceği konusunda ekonomi bürokrasisi umutlu gözüküyor.
Ya sev ya terk et” polemiği devam ediyor. Bu anlama geldiği ileri sürülen sözleri gerekçe gösteren bazı aydınlar, gazeteci ve yazarlar düne kadar toz konduramadıkları Başbakan Erdoğan’ın demokratlığından ciddi biçimde kuşkuya düşmüş durumda.Erdoğan’a peş peşe “Bushlaşma!”, “Demirelleşme!”, “Çillerleşme!” uyarıları yapılıyor.DTP “Kimi kimin vatanından kovuyorsun?” diye polemiği sürdürüyor.Başbakan Erdoğan partisinin dünkü grup toplantısında “Benim öyle bir ifadem olmamıştır” dedi. Gerçekten de Başbakan’ın ağzından hiçbir zaman “Ya sev ya terket” diye bir söz çıkmadı.Ne dediğini dün yine kendisi tekrarladı Erdoğan:“Biz yola çıkarken ‘tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet’ dedik. Ha buna karşı olan var mı? Kimse ‘hayır tek millet değil, bayrağı kabul etmiyorum’ diyebilir mi? Bunu beğenmiyorsa, buyursun beğendiği yere gitsin...” Özetle sevmeyen gitsin demiyor Başbakan, ama beğenmeyenlerin gidebileceğini söylüyor.Aslında tartışmanın temeli bu sözlerden ibaret değil. Eleştirilen Erdoğan’ın son dönemde terörle mücadele konusundaki söylem değişikliği ve askerle ilişkisi.Erdoğan’ın Kürt sorunu ve terörle mücadele konusundaki bazı ifadeleri düne kadar “Resmi devlet politikasının dışında yeni bir Kürt açılımı” olarak yorumlanıyordu. Bu yöndeki yorum ve değerlendirmeler Erdoğan ve partisinin de belki siyaseten işine geliyordu. Çünkü AKP başından itibaren kurulu sisteme muhalif bir hareketti ve iktidarda da temel devlet politikaları konusundaki muhalefetini sürdürdüğü izlenimini vermeye çalışıyordu. Devletin geleneksel temel politikalarını değiştireceği, devleti dönüştüreceği beklentisi hep canlı tutuluyordu. Özellikle Yaşar Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanlığı döneminde askerle gerilimli ilişki bazı çevrelerden hep alkış almıştı.Ancak Orgeneral İlker Başbuğ’un Genelkurmay Başkanı olmasından sonra asker hükümet ilişkilerindeki gerilim birden bire ortadan kalktı. Özellikle de terörle mücadele ve Kürt sorununa yaklaşım konusunda tam bir görüş birliği, tam bir uyum görüntüsü hakim oldu.Bugün Kerkük’le ilgili temel kırmızı çizgi konusunda hükümette de aynı hassasiyet var, askerde de. Önceki dönemde tartışma konusu olan Kuzey Irak’taki yerel idare ve Barzani ile ilişki kurulması, işbirliği yolları aranması ve ilişkilerin geliştirilmesi konusunda da tam bir görüş birliği olduğu söylenebilir.Hatta başta Diyarbakır olmak üzere Güneydoğu illerinde bugün DTP’nin elinde olan belediyelerin bu partinin elinden alınabilmesi için gereken azami çabanın gösterilmesi konusunda bile görüş birliği olduğunu söylemek yanlış olmaz. Çünkü bu belediyelerin bölücü örgüt PKK’nın legal sivil büroları gibi faaliyet gösterdiği konusunda asker de Erdoğan da aynı inanca sahip. Bu belediyelerin kontrolünü kaybetmesi halinde PKK’nın bölgedeki lojistik desteğinin önemli ölçüde kırılacağı düşünülüyor.Dahası artık Erdoğan rota değiştiriyor, bir yandan tam anlamıyla merkez partisi olma yönünde ilerlerken diğer yandan da uzun süre devam ettirdiği iktidarda muhalefet rolünü bir kenara bırakıyor. Terör ve Kürt meselesi başta olmak üzere temel konularda geleneksel devlet politikasına sarılıyor.Yanlış mı yapıyor?
Başbakan Erdoğan ilk başlarda muhtemelen küresel krizin ABD’deki mortgage problemi ve onunla sınırlı olduğunu düşünüyor ve o yüzden de “bize bir şey olmaz, bizde TOKİ var” diyordu. Bu krizin Türkiye’ye önemli fırsat pencereleri açabileceğine inanıyordu. Şu anda bunların gerçekleşmeyeceğini, ekonomi bürokrasisi ve elbette Başbakan Erdoğan da görüyor. Önlem önerilerine eskisi gibi sert reaksiyon göstermiyor artık Başbakan. Fakat hala krizin gereklerine uygun düzenlemeler konusunda tam olarak ikna olmuş değil.Bugün iş dünyası, bankacılar ve hatta ekonomi bürokrasisi hiç zaman kaybetmeden İMF ile anlaşma yapılmasından yana. Başbakan da bu öneriye tümüyle kapalı değil ama şartları var. “Büyümeden fedakarlık edemeyiz, IMF’ye ümüğümüzü sıktırmayız” diyor Erdoğan.Erdoğan’ın söylediklerine bakılırsa hükümet haklı olarak ekonominin yüksek oranlı büyümesini sürdürmesini arzuluyor ama IMF buna itiraz ediyor.Acaba gerçekten öyle mi? IMF ile anlaşma yapılmazsa Türk ekonomisi geçmiş yıllarda olduğu gibi bırakın yüzde 7-8’lik büyüme hızlarına hükümetin hedeflediği yüzde 4’lük orana ulaşabilecek mi?Şüpheli... Türk ekonomisinin aslında küresel krizin etkilerinden çok önce tıknefes olmaya başladığı gözleniyordu. Yılın ikinci çeyreğinde büyüme hızı yüzde 1,9’a gerilemişti. Üçüncü çeyrekte toparlanma olacak mı olmayacak mı tartışmaları yapılıyor, 2009 yılı program ve bütçe çalışmalarını sonuçlandıran teknisyen kadro iyimserliğini koruyordu. Fakat dün açıklanan üretim rakamları bu iyimser beklentileri önemli ölçüde gölgelemiş durumda.Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre Eylül ayında imalat sanayii üretimi artış bir yana yüzde 6,4 oranında sert bir düşüş gösterdi. İmalat sanayiindeki 9 aylık artış da yüzde 1,9’la 2001 krizinden sonraki en düşük seviyesinde kaldı. Bundan sonraki aylarda da üretim artışını destekleyecek olumlu bir atmosfer beklenmiyor. Aksine üretim düşüşünün yılın son çeyreğinde de süreceği yönündeki beklentiler ağırlık kazanıyor.Yani hükümet bu kaygı nedeniyle masaya oturmuyor ama ekonominin ümüğü IMF’siz dönemde de sıkılıyor. Üretim düşüyor, istihdam hacmi daralıyor. Ki Eylül ayı üretim rakamlarında henüz döviz kurlarındaki hızlı yükselişin etkisi yok. Bu etki, Ekim ayından itibaren yansımaya başlayacak.Önümüzdeki aylarda reel ekonomiyi bekleyen bir başka tehlike daha var: Finansman kanallarının daralması riski... Başbakan ve hükümet üyeleri bu tehlikeye karşı son dönemde sık sık bankalara “sakın reel sektör kredilerini kesmeyin, geri çağırmayın” uyarıları yapıyor. Fakat eğer vadesi gelen sendikasyon kredilerinde yenilenme oranları düşmeye başlarsa, yani dış finansman kanalları daralırsa içerde musluk eskiden olduğu gibi akmaya devam edecek mi? Çok zor...Türkiye bu zorluğu, dış finansman akışının daralmasının etkisini önümüzdeki aylarda çok daha şiddetli hissedebilir.Seçim öncesi belediyelere bol keseden para pompalayarak ekonominin ümüğünü rahatlatmak, düşen üretim trendlerini tersine çevirebilmek de pek olası değil. O nedenle de bugün kızılan, karşı çıkılan önlem önerilerini, IMF ile anlaşma dahil fazlasıyla kabullenip uygulamaya koymak zorunda kalabilir hükümet.
Bugün Meclis Genel Kurulu’na gelecek ’Varlık Barışı’ yasa tasarısına, Türk bankalarının dış yükümlülüklerine belli bir süre devlet garantisi verilmesi maddesinin de eklenmesi düşünülüyor. Zira diğer ülkelerin bu garantiyi vermiş olması, Türk bankaları ve şirketleri açısından haksız rekabet yaratıyor ve risk sigortası primlerinin anormal düzeylere çıkmasına neden oluyorHükümet küresel krizin olası etkilerine karşı önlem arayışlarını sürdürüyor. Henüz piyasaların beklentilerini karşılayabilecek düzeyde ortada kapsamlı bir önlem paketi yok ama bölük pörçük de olsa bazı adımlar atılmaya başlandı.Dış kaynak için büyük umutlar bağlanan “varlık barışı” yasa tasarısı bugün Meclis Genel Kurulu’nda görüşülecek. Bu yasa ile Türk vatandaşlarının ülke dışında bulunan milyar dolarlarının ülkeye çekilmesi, böylelikle doğabilecek bir döviz açığına çare bulunması hedefleniyor. Ne kadar para gelir? Bakanların yaptığı iyimser tahminler dahi 10-15 milyar dolar.Oysa sadece borç ödemeleri için Türkiye’nin 2009 yılında 100 milyar dolara ihtiyacı var. 40 milyar dolar da cari açığın finansmanı düşünüldüğünde rakam 140 milyar doları buluyor.Şimdiye kadar Türkiye bu rakamları rahatlıkla borçlanabiliyordu. Uluslararası piyasalarda bol likidite vardı ve Türkiye’ye de oluk oluk döviz akıyordu. Fakat artık o bolluk günleri sona erdi. O yüzden de bugün değil Türkiye gibi gelişmekte olan piyasalar, gelişmiş ülkeler bile mali aracı kurumlarının dış borçlanmalarını rahatlatmak için devlet garantisi taahhüt ediyor.Örneğin başta komşumuz Yunanistan olmak üzere bazı AB üyesi ülkeler mevduat güvencesiyle yetinmediler, bankaların dış borçlanmalarına da devlet garantisi getirdiler.Bu durum Türk bankalarını bir anlamda haksız rekabetle karşı karşıya bıraktı, uluslararası piyasalarda zaten kıtlaşan likiditeden yeterli payı alabilmelerini daha da zorlaştırdı.O nedenle de Türk bankalarının ve şirketlerinin dış borçlanmalarındaki risk sigortası primleri anormal düzeylere yükseldi. Bir ara yıllık yüzde 8’lere kadar çıkan bu oran son günlerde de yüzde 6-6.5’ler düzeyinde. Bu olumsuz gelişme dış borçlanmanın önünde ciddi bir engel. Bankaların dış kredilerini, sendikasyonlarını yenileyememeleri demek, yurt içindeki kredilerini daraltmalarının yanısıra iç piyasadaki döviz arzının da daralmasıyla sonuçlanabilecek bir durum.Bu sorunu önceden gören pek çok ülke tedbirini aldı. Önce Güney Kore, ardından da Yunanistan ve bazı Orta Avrupa ülkeleri bankalarının dış yükümlülüklerine peş peşe devlet garantisi getirdiler.Ekonomi kurmaylarının Türkiye’nin de bu önleme başvurması için hükümete bir önerisi oldu. Fakat Başbakan Erdoğan, tıpkı mevduat garantisi konusunda olduğu gibi buna da sert tepki gösterdi. Bazı banka ve şirketlerin dış borçlarını “devletin sırtına yüklemeye çalışmakla ” suçladı Başbakan Erdoğan.Ekonomi kurmayları şimdi bu konuda yeni bir hamleye hazırlanıyor. Bugün Meclis’te görüşülecek olan varlık barışı tasarısına önerge ile bir hüküm daha eklenmeye çalışılacak.Bankaların dış yükümlülüklerine belirli bir süre ile devlet garantisi sağlanması konusunda Bakanlar Kurulu’na yetki verilmesini içeren önerge taslağı Başbakanlık’ta. Eğer Başbakan Erdoğan’ın onayı alınabilirse bugünkü görüşmeler sırasında yasa metnine eklenecek.Böylelikle bankaların dış borçları devlet garantisi altında olacağı için hem dış kredilerin yenilenmesi kolaylaşacak, hem de yıllık yükü yüzde 6-6.5’lere ulaşan risk sigortası prim oranları makul düzeylere çekilebilecek.Ama acaba Erdoğan ikna edilebilecek mi?
Başbakan Tayyip Erdoğan ve AKP’nin küresel mali krizle ilgili değerlendirmeleri tıpkı döviz kurları gibi dalgalı bir seyir izliyor.Birkaç aydan beri bütün dünyada hükümetlerin aylardan beri bir numaralı gündemi mali kriz. Gelişmiş ekonomilerdeki mali kuruluşların teker teker sallanmaya başlaması üzerine trilyon dolarları bulan devlet müdahaleleri ile sistem ayakta tutulmaya çalışıyordu. Merkez üssü ABD olan deprem ardından Avrupa’yı vurmuş ama sarsıntının etkileri henüz Türkiye’ye ulaşmamıştı. Fakat ulaşacağı kesindi.İşte bütün ülkelerin krize karşı tedbir almaya çalıştığı bu ortamda Başbakan Erdoğan, bu krizin Türkiye’yi etkilemeyeceğini varsayıyordu. Hatta bu krizin Türkiye için bir fırsata dönüştürülebileceğine de inanıyordu.Muhtemelen Başbakan Erdoğan ve sık görüştüğü kurmayları gelişmeleri net okuyamamıştı. Başbakan önce küresel mali krizi, tetikleyicisi olan mortgage probleminden ibaret sandı. O nedenle de “Bizde mortgage yok, TOKİ var biz sağlamız bize bir şey olmaz” dedi. Ardından “Bizim bankalarımız çok sağlam bize bir şey olmaz” noktasına gelindi. “Bu küresel deprem, bu fırtına bizi de etkileyecek, olası olumsuzluklara karşı hükümetin tedbir alması gerekiyor” diyen sivil toplum örgütlerine çok sert çıktı Erdoğan. Hatta bu önerileri yapanları “yangına körük tutmak” la suçladı.Ama ne zaman ki borsa endeksi 30 binin altına düştü, döviz kurları hızla tırmanmaya başladı, işte o zaman AKP de Başbakan Erdoğan da işin ciddiyetini kabullendi.Başbakan Erdoğan’ın uzun süre “bize bir şey olmaz, bizim ekonomimiz sağlam, biz bu krizi fırsata dönüştürebiliriz” söylemiyle panik havası doğmasını önlemek, moralleri yüksek tutmak istediği öne sürülüyor. Ancak Başbakan’ın niyeti bu idiyse bile yöntem ters sonuç verdi. Küresel krizin olası olumsuz etkilerinden kaygı duyanlar hükümetin bu tutumu karşısında belki de “Galiba hükümet işin ciddiyetinin farkında değil” diye düşünüp daha fazla kaygıya kapıldı.Zaten son bir kaç haftadan beri hükümette de Başbakan’da da kriz konusunda ciddi bir üslup değişikliği gözleniyor. Örneğin iki hafta önce ekonomi kurmaylarının hazırlıklarını son aşamaya getirdikleri “varlık barışı” projesine paralel biçimde uygulamaya konulmak üzere mevduata yüzde 100 devlet garantisi verilmesi önerisine şiddetle karşı çıkıyor ve “Bu çok yanlış olur, biz buna fırsat vermeyiz” diyordu.Ancak geçen hafta Başbakan Erdoğan’ın imzası ile Meclis’e gönderilen tasarı, mevduata verilen devlet güvencesini yüzde 100’e kadar arttırma konusunda Bakanlar Kurulu’na yetki verilmesi öngörüyor.Bu arada “Parasına muhtaç değiliz, ümüğümüzü sıktırmayız” diye sert çıkışlar yapılan İMF ile de ilişkiler sıcaklaşıyor.Önümüzdeki günlerde Hazine’den sorumlu devlet bakanlığınca “IMF ile yeni stand-by anlaşması (kuşkusuz kuvvetli bir mali desteğe dayalı) için görüşmelerin olumlu yönde ilerlediği” yönünde bir açıklama yapılması sürpriz sayılmamalı.
Enerji Bakanı Hilmi Güler, dün BOTAŞ Genel Müdürü ile birlikte yaptığı basın toplantısında yüzde 22,5’luk zammı savunurken bunun bir zorunluluk olduğunu söyledi.Çünkü Yüksek Planlama Kurulu’nun Şubat ayındaki bir kararı ile ithal fiyatlarda veya döviz kurlarında meydana gelecek artışların doğalgazın satış fiyatına yansıtılması kesin hüküm altına alınmış. Döviz kurlarında son dönemde yüzde 30 civarında bir artış olduğuna göre zam da kaçınılmaz olmuş...Bakan ve Genel Müdür’ün dün yaptıkları zam savunmasının özeti bu. Uygulanan ekonomik programın mantığı, yürürlükteki YPK kararı ve döviz kurlarındaki artış BOTAŞ’ın fiyat ayarlamasını zorunlu kılıyor olabilir. Ama hükümet, bugüne kadar acaba bütün YPK kararlarına, ekonomik programın bütün ilkelerine harfiyen uymuş mu? Hayır. İsteseydi Şubat ayında doğal gaz satış fiyatlarının belirlenmesi ile ilgili alınan YPK kararı yeni bir kararla pekala değiştirilebilirdi. Bunun son derece mantıklı bir gerekçesi de var. Doğal gaz ithal fiyatları, ham petrol fiyatlarına endeksli olarak belirleniyor. Ve bu endeksleme de bugünkü fiyatlara göre değil, ortalama 6 ay geriye doğru gidilerek bulunan fiyatlara göre oluşuyor. 6 ay önceki petrol fiyatları 120 - 150 dolar düzeylerinde idi. Dolayısıyla şu an BOTAŞ doğal gaza yüksek fiyat ödüyor. Fakat bir kaç ay sonra bu hesaplama formülü, son dönemde 60 dolar düzeyine gerileyen ham petrol fiyatlarına göre muhtemelen yarı yarıya düşecek. Eğer hükümet isteseydi yakın gelecekteki alım maliyetindeki düşüşü dikkate alarak zammı erteleyebilirdi. Hem doğal gaz zammının olumsuz etkilerinden, maliyet artışlarından sanayiciyi korumak hem de dar gelirli tüketici kesimin geçim sıkıntısını daha da ağırlaştırmamak için bir başka yol daha bulabilirdi hükümet. Dört ay sonra doğal gaz ithal fiyatlarının 60 dolarlık ham petrol fiyatları baz alınarak hesaplanacağı dikkate alınarak o süre içerisinde geçici bir vergi indirimine gidilebilirdi. Halen lüks tüketim malı sınıfında yüzde 18 olarak uygulanan doğalgazın KDV oranı yüzde 8, hatta yüzde 1’e çekilebilirdi. Aynı şekilde yüzde 10 oranındaki Özel Tüketim Vergisi oranı da indirilebilirdi.Hükümet bu yolları tercih etmedi. Belki bunun bütçede yol açabileceği sıkıntıdan endişe etti.Fakat, seçim öncesi belediyelere aktarılan trilyonların bütçe dengesini nasıl bozduğundan nedense pek endişe edilmiyor.Öyle anlaşılıyor ki, doğal gaz zammının seçmen üzerinde yaratacağı olumsuz etki AKP’yi fazla endişelendirmiyor. Bugün AKP’li belediyelerin kaynaklarının arttırılması daha önemli görülüyor.Seçime kısa bir süre kala, örneğin 2009 yılı Ocak sonu veya Şubat başında ham petrol fiyatlarına bağlı olarak doğal gaz ithal fiyatları düşecek. Bunun da tüketiciye yansıtılması yüzde 30’lar civarında bir ucuzluk demek. Böylelikle seçmenin gönlü yeniden kazanılacak.Muhtemelen bugünkü yüksek zam ısrarının gerisinde bu tür ince hesaplar var...