Türkiye’nin arabulucuk misyonu ve Hamas gerçeği...

5 Ocak 2009

Gazze’de yaşanan insanlık dramına başından itibaren en ciddi ve etkili reaksiyonu gösteren ülke Türkiye oldu. Olay, Başbakan Erdoğan’ın içerdeki siyasi önceliklerini dahi en azından şimdilik ikinci plana atmış gibi gözüküyor. Başbakan Erdoğan mesaisinin büyük bölümünü bu meseleye ayırmış durumda.Başbakan ve hükümet, iyi niyetle Gazze’deki dramı durdurmaya, ateşkesi sağlamaya çalışıyor. Bunun için her türlü “arabulucuk” görevine talip olduğunu açıklıyor. Ancak bu noktada belki de Başbakan Erdoğan’ın üslubundan kaynaklanan bir sorunla karşı karşıya. Türkiye, İsrail-Filistin çatışmasındaki arabuluculuk misyonuna bugün 10 gün öncesine göre çok daha uzakta. Çünkü 10 gün önce Türkiye hem İsrail ile hem de Filistin tarafı ile samimi ilişkiler içinde olan, iki tarafla da konuşabilen en etkili bölge ülkesi konumundaydı. İki tarafa da eşit mesafede durduğunu gösterebiliyordu.Bugün ise durum biraz farklı. Fark, Başbakan’ın iç siyasette sergilediği üslubu dış politikaya da yansıtmış olmasından, duygusallığını, yüreğinden geçeni tartmaksızın, geleceğe dönük ince, diplomatik denge hesapları yapmaksızın söylemesinden kaynaklanıyor. Başbakan Erdoğan’ın ilk günden İsrail’i çok ağır ifadelerle suçlaması, eleştiri dozunu yükselterek devam ettirmesi bu ülke ile diyaloğun düzeyini en azından şimdilik alt düzeye indirmiş gibi gözüküyor.Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ali Babacan 10 günden beri yoğun bir diplomatik temas trafiği sürdürüyor. Erdoğan bölge liderleri ile yüz yüze görüşmeler yapıyor, Babacan meslektaşları ile görüşüyor. Yüz yüze görüşülemeyen batılı ülke liderleri ve dışişleri bakanları ile telefon diplomasisi yürütülüyor. Fakat Türkiye’nin on günden beri görüşemediği tek merkez İsrail. Erdoğan’ın ilk günkü duygusal çıkışı bu hatta ciddi bir arızaya yol açmış durumda. Bu arada Türkiye’nin açık tuttuğu en kritik temas hattı ise Hamas ile. Zaten arabulucuk girişimlerinde problemin başladığı nokta da bu hatta. Bugün Gazze’deki drama dünyanın kayıtsız kalması, bölgedeki Arap yönetimlerinin bile İsrail’in saldırganlığına içten içe avuç ovuşturmalarının gerisinde Hamas sorunu var. Bugün Türkiye için PKK ne ise İsrail açısından da Hamas öyle gözüküyor. Sadece İsrail değil, Suriye ve İran dışındaki bölge ülkelerinin bakışı da farklı değil. Türkiye’nin Hamas ile temasının sürdürülmesi, silahları susturabilmek, barışa katkı yapabilmek için belki kaçınılmaz görüyor. Ama başta İsrail, ABD ve hatta çoğu AB ülkesinin yaklaşımı pek öyle değil. Çünkü onlar Hamas’ı eli kanlı terör örgütü olarak görüyorlar. Elbette bütün bunları Başbakan ve kurmayları da görüyor. Ancak Erdoğan barış için bütün yolları denemeye kararlı.

Devamını Oku

Zor yıllar...

31 Aralık 2008

Başbakan Erdoğan’ın ekonomik krizle ilgili değerlendirmeleri, açıklamaları tam bir çelişkiler yumağı. “Bizde TOKİ var, bize bir şey olmaz”, “Hamdolsun bizi teğet geçti”, “IMF’ye ümüğümüzü sıktırmayız” gibi gerçek durumu yansıtmaktan uzak pek çok ifadesi oldu Başbakan’ın.Hala karşı karşıya olunan ekonomik felaketin ne kadar doğru okunduğu konusunda kuşkular olsa da Başbakan’ın son günlerdeki açıklamaları daha ayağı yere basan tespitler içeriyor.Örneğin önceki günkü “Ulusa Sesleniş” konuşmasında “2008 zor geçti ama yılı kaybetmedik, ülkemizi büyüttük. 2009 da zor geçecek” diyor.Başbakan’ın söylediği gibi 2008 Türkiye için pek çok açıdan zor bir yıl oldu. Yaratılan türban krizinin ardından iktidar partisi hakkında açılan kapatma davasının yarattığı olumsuz atmosfer siyasetteki gerilimi tırmandırırken, diğer yandan artan bölücü terör olayları Türkiye’nin en önemli gündem maddeleri oldu. Böyle bir ortamda yaşanan küresel mali krizin Türkiye’ye hiç etkisi olmayacağını zannetti hükümet. Küresel krizin, ABD’deki mortgage sorunu veya mali kuruluşlardaki sarsıntıdan ibaret kalacağı zannedildi. İş dünyasından piyasalardan gelen feryatlara, çözüm önerilerine son ana kadar adeta kulağını tıkadı Başbakan Erdoğan.Bir süredir yaklaşımını değiştirdi. “Ümüğümüzü sıktırma” pahasına IMF ile anlaşma yoluna girdi.Ama ne yazık ki Türkiye krize karşı IMF’den önce yapması gerekenleri, alması gereken önlemleri alamadı. Alamadığı için de 2009 Başbakan Erdoğan’ın önceki gün söylediğinden, tahminlerinden de zor bir yıl olacak.2008’in ikinci yarısından itibaren durgunluğa giren Türk ekonomisi muhtemelen 2009’u küçülerek geçirecek. Bu yıl yüzde 2 civarında gerçekleşmesi beklenen büyüme oranının 2009’da sıfır olması bile mucize.Çünkü yılın son günlerinde açıklanan ekonomik veriler hiç umut vadetmiyor . Yılın son aylarında dış talep, ihracat düşmeye başladığı gibi yurtiçi talepte de çok sert bir düşüş trendi yaşandığı anlaşılıyor. Bunun doğal sonucu olarak da üretimde rekor düşüşler gözleniyor. Kapanan şirketler, kapanan yada üretime ara veren sanayi tesisleri ile ilgili her gün yeni bir haber geliyor. Onbinlerce işçi yılın son aylarında işinden oldu. İşsizlik rakamları hızla artmaya başladı. Önlem konusunda hükümetten umudunu kesen iş dünyası ve piyasalar IMF ile yapılacak anlaşmaya büyük umutlar besliyorlar. Sanki IMF anlaşması açıklandıktan sonra, ihracat artmaya, iç talep genişlemeye başlayacak. Dolayısıyla da üretim ve istihdam yeniden eski seviyelerine gelebilecek. Hayır öyle olmayacak.IMF ile anlaşma, 2009 için çok korkulan dış finansman açığının kapatılmasına katkı yapacak. Açığın bir bölümü IMF’nin vereceği krediyle, bir bölümü de IMF anlaşmasının sağlayacağı kredibilite ile uluslararası piyasalardan sağlanabilecek ek finansmanla kapatılabilecek.Ama Türkiye’nin 2004 - 2007 döneminde yaşadığı dış finansmana dayalı yüksek büyüme ve istihdam artışı trendine girebilmesi kolay olmayacak.

Devamını Oku

Erdoğan’ın Ortadoğu turu...

30 Aralık 2008

İran bir tarafa bırakılırsa İsrail’in Gazze operasyonuna, Gazze’de yarattığı insanlık faciasına en sert tepkiyi Ankara gösterdi.Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ali Babacan ayrı ayrı yaptıkları açıklamalarda İsrail’i sert biçimde suçladılar.Başbakan Erdoğan’ın tepkisini büyüten asıl faktör Gazze’de yaşanan insanlık dramının yanı sıra İsrail Başbakanı’nın Türkiye ile ilişkilerdeki samimiyetsizliği.Türkiye , savunma sanayii başta olmak üzere İsrail ile bazı alanlarda stratejik işbirliği yapan ülkelerden biri. Türkiye son dönemde Ortadoğu’da kalıcı barışın sağlanması konusunda da rol üstlenmişti. Suriye ile İsrail arasındaki dolaylı görüşmelerin başlatılmasına büyük çaba sarfetmişti Başbakan Erdoğan ve hükümet. İsrail’in Gazze saldırısı bütün bu çabaları boşa çıkardı.Dahası Erdoğan’ı da zor duruma düşürdü, hayal kırıklığına uğrattı İsrail bu saldırgan tutumuyla.Çünkü çok değil saldırıdan sadece dört gün önce İsrail Başbakanı, Ankara’ya gelmişti. Ankara’da yapılan görüşmelerde Suriye ile Türkiye üzerinden yürütülen dolaylı görüşmelerde alınan mesafenin değerlendirilmesinin yanısıra Gazze meselesi de ele alınmıştı. Ateşkes sürecinin sonunda durumun kötüye gitmemesi konusunda neler yapılabileceği değerlendirilmiş, Hamas’ın füze saldırılarının durdurulması konusunda ne gibi barışçı çözümler bulunabileceği de ele alınmıştı.Gazze’ye saldırı emrini verdikten sonra Ankara’ya gelen İsrail Başbakanı Olmert, görüşmeler sırasında hiç renk vermemiş, aksine Türkiye’nin barış çabalarından memnuniyetini dile getirmişti.İşte Erdoğan’ın “Türkiye’ye saygısızlık” olarak nitelediği tutum bu.Ve o yüzden de Erdoğan’ın İsrail’e tepkisinin dozu, Filistin Devlet Başkanı Abbas’tan bile daha yüksek oldu. Erdoğan bugün iki günlük bir Ortadoğu turuna çıkıyor. Sırasıyla Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan ve Mısır’ı ziyaret edecek.Bu diplomatik atağın birinci önceliği, Gazze’deki dramın Güney Lübnan’a sıçramasını, bütün Ortadoğu’yu ateş çemberine almasını önlemek. Bunun için de öncelikle İsrail’in durdurulabilmesi için Arap dünyasının ve Türkiye’nin ortak bir tutum belirleyebilmesi önemli. Bu çerçevede Hamas’ın İsrail’i tahrik edici füze saldırılarının öncelikle durdurulabilmesi önem taşıyor. Çünkü Hamas’ın füze saldırıları durmadan İsrail’in durması da en azından bu aşamada pek olası gözükmüyor. Bu noktada acaba Suriye, bu örgüt üzerindeki nüfuzunu kullanarak tek taraflı olarak Hamas’ın saldırılarının durmasını sağlayabilir mi?Bu ortamda zor gözüküyor...Erdoğan’ın Ürdün, Suudi Arabistan ve Mısır ile yapacağı görüşmelerde de barış için ortak bir tutum izlenmesi üzerinde durulacağı belirtiliyor. Tabii ki Başbakan Erdoğan da, görüşeceği ülke liderleri de çok iyi biliyorlar ki İsrail’i durdurabilecek tek adres var: Washington...O nedenle bu görüşmelerde oluşturulacak bir ortak çözüm planı çerçevesinde ABD’nin aktif biçimde devreye sokulması için Türkiye’nin yanısıra Suudi Arabistan, Mısır ve Ürdün’ün de koordineli bir diplomatik atağa geçmeleri öngörülüyor.Erdoğan bugüne kadar sürdürülen barış çabalarının heba olmaması için Gazze’de yaşanan facianın durdurulması için bütün imkanları sonuna kadar denemeye kararlı.

Devamını Oku

AKP’de Gökçek krizi aşılamıyor...

30 Aralık 2008

Başbakan Tayyip Erdoğan kamuoyuna “başarılı” diye takdim ettiği büyükşehir belediye başkanlarından önce sırasıyla Antalya, Konya ve Kayseri’de mevcut başkanlarla yola devam edileceğini açıkladı. Ardından İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın ve Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nun ikinci dönem adaylığını ilan etti.Fakat parti içi ve parti dışı kamuoyunun asıl merak konusu Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in durumuydu. Üç dönemdir Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığını yürüten Melih Gökçek ve çevresinin söylediğine bakılırsa, Gökçek dördüncü dönem de yüzde 50’nin üstünde bir oyla yine seçilebilir. Gökçek cephesinin iddiası bu.Ancak belli ki Erdoğan Melih Gökçek’in anketlerine pek güvenmiyor ve o yüzden de AKP, Ankara için anket üstüne anket yaptırıyor. Aday için AKP Genel Merkezi’nin yaptırdığı iki anketi yeterli görmeyen Erdoğan şimdi üçüncü anketi bekliyor.Bu arada kesinleşen adaylar grup grup kamuoyuna ilan ediliyor. Aday ilanıyla ilgili yapılan her toplantıda kamuoyunun aklına hemen Gökçek’in durumu geliyor. Haliyle Gökçek’in de öyle. Ama en son önceki gün Ankara’da yapılan toplantıda da Gökçek’in durumuyla ilgili bir açıklama yapılmaması o cephede moralleri ciddi biçimde bozmuş durumda. Başbakan Erdoğan, Melih Gökçek’e adeta “Çin işkencesi” çektiriyor. Süreci uzattıkça uzatıyor.Bunun nedenini kesin olarak bilmek mümkün değil. Ancak AKP kulislerinde konuşulan bazı tahminler var. Birincisi AKP içinde, hem de parti üst yönetiminde Gökçek’e karşı kuvvetli bir itiraz var. Başbakan işi uzatıp, anketleri yenileyerek muhalefeti ikna etmeye çalışıyor. Yani son anket de tamamlandıktan sonra “görüyorsunuz Melih Bey’i aday yapmazsak Ankara riske giriyor” diyecek ve böylelikle Gökçek muhaliflerini yumuşatacak.Ya da tam aksini Melih Gökçek’e söyleyecek:“Melih Bey geçen 15 yılda Ankara’ya önemli hizmetler verdiniz. Başarılı oldunuz ancak bu süre içinde epey de yıpranmışsınız, partide muhalefet olduğu kadar seçmende de bir güvensizlik seziliyor. O yüzden yıpranmamış bir arkadaşımızla bu seçime girelim, sizin de desteğinizle onu seçtirelim. Ankara’yı CHP’ye kaptırmayalım...” Bu ve benzeri pek çok spekülasyon yapılıyor kulislerde. Ki zaten AKP içinde Melih Gökçek karşıtı güçlü bir lobi var. Bu lobi, Keçiören Belediye Başkanı Turgut Altınok veya Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki isimlerini ön plana çıkarma gayreti içinde. Sürpriz isim olarak da Sanayi ve Ticaret Bakanı Zafer Çağlayan’ın ismi dolaştırılıyor.Özetle AKP ve Erdoğan Ankara adayını belirlemede Gökçek faktörü yüzünden zorlanıyor. Süreç uzadıkça uzuyor, adeta Gökçek ismi partisince bilinçli biçimde çürütülüyor. Sürecin uzatılması, bazılarınca Başbakan Erdoğan’ın “müthiş siyasi taktiği” diye takdim ediliyor. Ancak eğer gerçekten böyle bir taktik varsa bunun ters tepme ihtimali de oldukça yüksek. Eğer en sonunda yine Melih Gökçek adı açıklanacaksa seçmen acaba şu soruyu sormayacak mı?“Madem başarılı idi, en uygun adaydı, niye bugüne kadar sürüncemede tuttunuz, tereddüt ettiniz?” Acaba geri planda bir takım pazarlıklar mı döndü, sorusu akıllara gelmeyecek mi?

Devamını Oku

PKK’lılar eve nasıl dönecek?

24 Aralık 2008

Bölücü terörle mücadele konusunda bir süredir hem güvenlik ve istihbarat alanında hem de diplomatik alanda yeni bazı hazırlıkların, yeni bazı gelişmelerin yapıldığı anlaşılıyor.Özellikle Irak Cumhurbaşkanı Talabani’nin iki gün önce yaptığı açıklamalar ve Başbakan Erdoğan’ın bu açıklama ile ilgili değerlendirmesi, belirli bir tasfiye planı konusunda mesafe alındığını gösteriyor.Dün Ankara’ya gelen Irak Başbakanı ile yapılan görüşmelerin de ana gündemini Irak’ın kuzeylindeki PKK varlığının nasıl tasfiye edileceği, terörle mücadele konusunda yapılacak işbirliğinin esasları oluşturdu.Irak Cumhurbaşkanı Talabani’ye göre bu ülkedeki PKK varlığının tasfiyesinin ön koşulu, PKK’lıların Türkiye’ye dönüşte hapse değil, ellerini kollarını sallayarak evlerine dönebilmelerinden geçiyor.Talabani “af” demiyor ama iç kamuoyunda hemen herkesin aklına “PKK için genel af mı çıkarılacak?” sorusu geliyor.PKK’nın da DTP’nin de isteği genel af. Hem öyle bir genel af çıkarılsın ki, İmralı’daki örgüt lideri Abdullah Öcalan da bundan yararlansın, legal siyaset yapabilir konuma gelsin. Elbette ki bu olacak iş değil. Öcalan’a af bir yana yönetici kademeyi kapsamasa dahi PKK’ya yönelik bir affı özellikle şu ortamda Türkiye’de hiç kimseye kabul ettirebilmek mümkün değil. Muhtemelen bu durum daha önceki görüşmelerde Talabani’ye de anlatılmış ki, o da “af” sözcüğünü ağzına almamaya özen gösteriyor. Ancak “çözüm olacaksa, Irak’taki PKK varlığı tasfiye edilecek ve dağdaki TC uyruklu militanlar Türkiye’ye gönderilecekse bunlar hapse değil, evlerine gidebilsin” diyor Talabani.Başbakan Erdoğan, bu formüle öteden beri hayır demiyor. Önceki gün yaptığı değerlendirmede de “önce silahların bırakılması gerekir” diyor Erdoğan.Başbakan Erdoğan ve hiçbir hükümet veya AKP yetkilisi “af” sözcüğünü ağzına almıyor. Ancak öteden beri dile getirilen formül, Ceza Yasası’nın 221. maddesi...Bu maddenin PKK’nın tasfiyesi aşamasında af yerine işletilebileceği söyleniyor. Hatta örnek de veriliyor: “Bugüne kadar dağlardaki onlarca PKK militanı silahlarıyla birlikte güvenlik birimlerine teslim oldu. Bir ikisi hariç hepsi evlerine döndü...” Eve dönüşü sağlayan TCY’nın 221. maddesinin 2. fıkrası şöyle: “Örgüt üyesinin, örgütün faaliyetleri çerçevesinde herhangi bir suçun işlenişine iştirak etmeksizin, gönüllü olarak örgütten ayrıldığını ilgili makamlara bildirmesi halinde, hakkında cezaya hükmolunmaz...” Bu hükmün yönetici kadro dışında kalan PKK militanlarının hemen hemen tamamının (suç işlediği, çatışmaya girdiği sabit olanlar dışında) hapse değil eve dönüş yolunu açabileceği öngörülüyor.Yönetici kadro dışındaki militanların hapse değil evlerine dönüşü konusunda Ceza Yasası’ndaki mevcut hükümler konusunda tereddüt oluşması durumunda yeni bir düzenleme yapılmasına da soğuk bakmıyor hükümet . Ancak böyle bir düzenleme yapılsa dahi bunun adı, “af” veya “pişmanlık” da olmayacak.

Devamını Oku

AKP ve Gökçek’i sıkıştırma taktiği mi?

23 Aralık 2008

CHP, bir süre önce belediye meclisindeki partili arkadaşlarını, “rüşvet istemekle, yamyamlık yapmakla” suçlayan ses kaseti yayınlanan Çankaya Belediye Başkanı Muzaffer Eryılmaz hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunmaya karar verdiğini açıkladı. Aslında Çankaya belediyesindeki bu olay zaten soruşturma kapsamındaydı. İktidar partisine ait belediyelerle ilgili iddiaları genellikle es geçen hükümet CHP’li Çankaya Belediyesi’ndeki skandalın üzerine gitmekte hiç vakit kaybetmemiş, İçişleri müfettişlerinin hazırladığı rapor adli makamlara intikal ettirilmişti.CHP de vakit geçirmedi üç kişilik bir komisyon oluşturularak Belediye Başkanı Eryılmaz ve Belediye Meclis üyelerinin ifadeleri alındı. CHP komisyonunun hazırladığı raporda, “aydınlatılması gereken önemli iddialar ve usulsüzlükler olduğunun saptandığı” belirtildi. Bir süre önce Genel Merkez’e sunulan bu raporla ilgili olarak CHP Genel Saymanı Mustafa Özyürek dün şu açıklamayı yaptı:“Raporu değerlendiren Merkez Yönetim Kurulumuzca Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunulmasına ve ayrıca ilgililer hakkında disiplin işlemlerinin başlatılmasına karar verilmiştir...” Bu Türk siyasetinin pek de alışık olmadığı ilginç bir örnek gelişme. Muhalefetteki bir siyasi parti, partisinden bir belediye başkanını yolsuzluk iddiası ile savcılığa bildiriyor. Hem de seçim arifesinde bunu yapıyor.CHP bu hareketi, yolsuzluk iddialarının kurumsal olarak partinin üzerine bulaşmasını önlemek için yapmış olabilir. Kamuoyuna “Biz yolsuzluk yapanın partisine bakmıyoruz, bizden bile olsa yakasına yapışıyoruz” mesajını güçlü biçimde vermek istiyor olabilir.Ama bunun yanısıra muhtemelen bu girişimin gerisinde çok daha önemli bir taktik hamle de var.Kamuoyu günlerdir CHP’li Kemal Kılıçdaroğlu ile AKP’li Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in televizyondaki düellosunu konuşuyor. Kılıçdaroğlu’nun dile getirdiği yolsuzluk, usulsüzlük iddialarını tartışıyor. Hatta bu tartışma AKP içindeki rekabetin de önemli malzemelerinden biri durumunda.CHP bu hamleyi yaparak şu mesajı veriyor kamuoyuna:“Bakın biz partili ilçe belediye başkanımız hakkında hiçbir kesin kanıta dayanmayan, sadece teyp bandına dayanan basit bir iddiayı bile araştırdık ve gereğini yaptık. Peki onca dosya bulunan, yolsuzluk ve usulsüzlük iddiaları Sayıştay’ın EPDK’nın (Enerji Piyasası Denetleme Kurulu) raporlarına girmiş olan Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek konusunda ne yaptı? Hiç bir şey, hatta yeniden aday yapmaya hazırlanıyor...” CHP’nin bu taktiğinin elbette AKP de farkında. O yüzden de Ankara adayı bir türlü açıklanamıyor. Başbakan Erdoğan, “Anket yapıyoruz, hafta sonuna kadar sonuç alabilirsek hafta sonunda açıklarız” diyor. Acaba Erdoğan Gökçek’in yerine seçimi kazanabilecek alternatif aday mı arıyor?Kemal Kılıçdaroğlu da sonuç alıncaya kadar Gökçek’in peşini bırakmamaya kararlı. Dünkü gelişmeyi “Temiz toplum adına, siyasetin yolsuzluklardan arınması adına CHP üstüne düşeni yapıyor” diye değerlendiriyor.Gökçek konusunda ise elinde sürpriz dosyalar olduğunu söylüyor Kılıçdaroğlu ve ekliyor:“Durumunun netleşmesini bekliyorum. Aday olup olmayacağı belli olsun önce malvarlığını açıklamasını bekleyeceğim. Ardından da sürpriz dosyalarım var, onları açıklayacağım...” Bir hafta öncesine kadar Ankara Belediyesi’ni yeniden kazanma konusunda AKP’nin hiç kuşkusu yoktu. Melih Gökçek’in de dördüncü dönemi de kazanıp rekor kıracağı konusunda...Ya bugün?

Devamını Oku

Nüfus 3 milyon azalınca seçmen sayısı 6 milyon artar mı?

17 Aralık 2008

Demokrasinin en temel ilkelerinden biri özgür, dürüst ve sağlıklı bir seçim sisteminin varlığı ise bu sistemin esası da hiç kuşku yok ki, sağlıklı bir seçmen kayıt sistemidir.Türkiye’de de geçmişte zaman zaman tartışma konusu olmuş olsa da genelde seçmen kütüklerinin sağlığı konusunda olumsuz bir kanaat oluşmuş değildi. Yüksek Seçim Kurulu’nun seçmen kütüklerinin düzenlenmesi ve seçimlerin gözetimi konusundaki uygulamalarına olan güven oldukça yüksekti.O yüzden de 2007 seçimleri öncesinde ilan edilen seçmen kütüklerindeki seçmen sayısında bir önceki sayıya göre bir tutarsızlık gözlenmiş olsa da bu tartışma fazla büyütülmedi. “Demek ki daha önceki seçmen listelerinde bir hata vardı, YSK bunu düzeltti” diye düşünüldü.Ancak bu kez durum pek de öyle geçiştirilebilecek gibi gözükmüyor. 2009 yerel seçimlerine esas olan seçmen listelerinin ilan edildiği günden beri tartışma devam ediyor. Seçmen listelerindeki tutarsızlıklar konusunda her gün yeni bir haber çıkıyor. Muhalefet partileri her gün yeni bir iddiayı gündeme getiriyor.Ve işin içinden çıkabilmek de bir hayli zor. Şimdiye kadar seçmen kütüklerini 298 sayılı yasa gereğince YSK düzenliyor ve güncelliyordu. Ancak adrese dayalı nüfus sistemine geçildikten sonra yapılan bir yasal düzenleme ile kütüklere esas alınacak seçmen listelerinin TÜİK’in verileri doğrultusunda hazırlanacağı öngörülmüştü.O çerçevede de YSK 2009 seçimlerine ilişkin listelerini TÜİK’in adrese dayalı nüfus sayımı verilerini esas alarak hazırladı.Bu sistemle TÜİK 2007 yılı itibariyle eski sistemle 73 milyon 850 bin kişi olarak ilan ettiği Türkiye nüfusunu değiştirdi. Yeni sistemle nüfus verilerini düzelterek 70 milyon 586 bin diye ilan etti. Yani nüfus 3 milyon 274 kişi azalmış. Bu durumda beklenir ki aynı şekilde seçmen sayısında da bir azalma olsun. Geçen yılki seçimlerde seçmen sayısı 42 milyon 629 bin idi. Bu yıl ise nüfus 3 milyon 274 bin azalırken seçmen sayısı 6 milyon artmış ve 48 milyon 265 bine çıkmış. İşte izaha muhtaç tutarsızlığın temelinde bu yatıyor. Nüfus azalırken seçmen sayısı nasıl artıyor?Tabii ki buradaki tutarsızlığı, garabeti kuvvetlendiren gelişmelere de her gün bir yenisi ekleniyor. Aynı adreste 70 ayrı seçmenin kayıtlı görünmesi, 40 yıl önce ölmüş insanların seçmen listesine kaydedilip adlarına seçmen kartı çıkarılmış olması gibi her gün yeni ve çarpıcı bir haber çıkıyor.Seçmen listeleri üzerine yürütülen tartışma kolay kolay bitecek gibi gözükmüyor. Sorun nasıl çözülecek? CHP, seçmen kütüklerinin hazırlanması konusunda TÜİK’i devreye sokan yasal düzenlemeye düne kadar itiraz etmemişti. Şimdi bu düzenlemenin iptal edilerek yeniden eski sisteme, yani seçmen kütüklerini YSK’nın hazırlamasına dönülmesini istiyor. Sorunun bu şekilde de çözülüp çözülemeyeceği meçhul. O yüzden de düne kadar “çağdışı”, “ilkel” denildiği için uygulamadan kaldırılan ev hapsiyle seçmen yazımı sistemine geri dönülmesini önerenler de var. Bir başka nokta, bütün seçmenlerin canını sıkan tırnak boyası sistemi 2009 seçimlerinde uygulanmayacak. İşte o zaman bu 6 milyon seçmenin içinden kayıtdışı seçmenler, birkaç defa oy kullananlar nasıl ayıklanabilecek?Türkiye seçmen sayısı bakımından çok tartışmalı bir seçim sürecine giriyor...

Devamını Oku

Bütçe krizi yok sayıyor...

16 Aralık 2008

Bütçe görüşmelerinin ilk gününde konuşan muhalefet liderleri hiç malzeme sıkıntısı çekmedi. Genel Başkanların çantaları, dosyaları oldukça yüklüydü. Malzemenin hükümete karşı kullandıkları kozların çoğunu da yine hükümet, Başbakan Tayyip Erdoğan verdi muhalefetin eline.Başbakan Erdoğan’ın küresel kriz konusunda son ikibuçuk aydan beri söylediklerini dün kendisine karşı Deniz Baykal da, Devlet Bahçeli de kullanma imkanı buldu. Bu, Erdoğan ve kurmaylarının küresel krizi ve bunun Türk ekonomisine yansıyabilecek etkilerini doğru okuyup algılayamamalarının bir sonucuydu.CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın dile getirdiği “öngörüsüzlük” eleştirisi, gerçekten de 2009 Program ve Merkezi Yönetim Bütçesi’nin daha ilk satırlarından itibaren açıkça görülüyor. Kriz fırtınasının Atlantik ötesinden tüm şiddetiyle esmeye başladığı bir ortamda Meclis’e getirilen tasarı, Başbakan’ın söylemine uygun olarak “Hamdolsun kriz bizi teğet geçecek” varsayımı üzerine oturtulmuş. Örneğin Türk ekonomisinin bu yıl yüzde 4 büyüyeceği öngörülürken, bu büyüme hızını 2009’da da aynen koruyabileceği iddiasına dayalı bir kurgu var program ve bütçede. Oysa bu yıl dahi büyümenin yüzde 1,5-2’ler seviyesinde kalacağı daha tasarı yasalaşmadan hemen hemen kesinlik kazanmış durumda. Bir başka rakam bütçe ve programda yer alan ve kamunun ithalat, borç faizi ödemeleri ve ithalden alınan vergi gelirlerinin hesabında önemli yer tutan döviz kurunun kaç YTL olacağı öngörüsü. Bütçedeki varsayım şimdiden 1,6 YTL’yi zorlayan dolar kurunun 2009 yılında 1,4 YTL olacağı yönünde.Daha çarpıcı bir başka öngörü de 2009 yılında Türkiye’nin dış ticaret ve ödemeler dengesine ilişkin hedefler. İthalatın artmaya devam ederek 232,5 milyar dolara çıkacağı, cari açığın da 50,4 milyar doları bulacağı öngörülüyor. Her iki hedef de şimdiden geçerliliğini yitirmiş durumda. İthalat rakamı bu düzeye çıkmayacağı gibi bütçede öngörülen ithalden alınan vergi geliri hedefi de tutmayacak.Bu arada Deniz Baykal bu kez sadece eleştirmekle kalmadı. Ekonomik krize karşı düşündüğü tedbir önerilerini de sıraladı. Örneğin iç talebi harekete geçirebilmek için kamu yatırımlarının arttırılması, KDV oranlarının 5 puan düşürülmesi, banka sigorta ve muamele vergilerinin düşürülmesi gibi. Ancak hükümetin bu önerileri istese bile bu noktadan sonra IMF’ye kabul ettirip uygulamaya koyabilmesi çok zor.Özetle 2009 bütçesinde biçimde geçerliliğini şimdiden yitirmiş pek çok hedef ve varsayım var. Ancak bütçe muhtemelen bu haliyle yasalaşacak. Yasalaştıktan sonra da 2009 yılı Ocak ayının ilk günlerinde IMF ile masaya oturulup teknik görüşmeler başladığında bütün bu rakam ve varsayımlar yeniden hesaplanacak. Sonuçta hukuki olarak Meclis’in kabul ettiği bütçe yasası kağıt üzerinde uygulamaya konulmuş olacak ama öte yandan bir de IMF anlaşması çerçevesinde uygulanacak olan gayri resmi bütçe kısıtları ve buna uygun politika hedefleri olacak. Meclis’in kabul edeceği harcama hedeflerinin çoğunun makaslanacağı da şimdiden kesin. Çünkü uygulama bütçesi IMF denetiminde olacak.

Devamını Oku