‘Libananco davası lehime işliyor’ diyen Cem Uzan uzlaşma istedi

20 Ocak 2009

Cem Uzan, Başbakan’a mektup göndererek uluslararası tahkimde süren Libananco davasının Türkiye aleyhine geliştiğini ima edip topyekün uzlaşma ve mahsuplaşma istedi. Başbakan’ın talimatıyla Başbakan Yardımcısı Çiçek, Maliye Bakanı Unakıtan, Enerji Bakanı Güler ve TMSF Başkanı Ertürk, Uzan’la buluştu. Maliye ve TMSF toplantıya Emin Şirin ile giren Uzan’a 25 milyar dolara yakın ödenmemiş bir borç çıkardı. Toplantı sonuçsuz bittiİki hafta önce Başbakanlık’ta Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla çok önemli, çok kritik bir toplantı yapıldı. Masanın başında Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, iki yanında Maliye Bakanı Kemal Unakıtan ile Enerji Bakanı Hilmi Güler ve TMSF (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu) Başkanı Ahmet Ertürk...Karşı tarafta ise Cem Uzan ile İstanbul eski Milletvekili Emin Şirin... Konu malum Uzan Ailesi’nin borçları... Cem Uzan bir süre önce Başbakan Tayyip Erdoğan’a yeni bir mektup yazmış. Özetle şunu söylüyor: “İmar Bankası’ndan kaynaklandığı öne sürülen borcumuz satılan malvarlıklarımızla şimdiye kadar fazlasıyla ödenmiştir. El konulan bazı varlıklarımızın hâlâ tarafımıza verilmemiş olması haksız ve hukuksuzdur...” Cem Uzan, ayrıca Güney Kıbrıs menşeli Libananco firmasının Çukurova Elektrik konusunda uluslararası tahkim mahkemesine açtığı davanın Türkiye Cumhuriyeti’nin aleyhinde gelişmekte olduğunu ima ediyor ve topyekün bir uzlaşma, mahsuplaşma öneriyor.Bu, Cem Uzan’ın Başbakan’a yazdığı ilk mektup değil. Ancak bu kez Erdoğan konuyu ciddiye alıyor. Durumu inceleyip bir haksızlık, hukuksuzluk olup olmadığını araştırması için Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’i görevlendiriyor.Çiçek, Uzan’a randevu veriyor. Bu arada konuyla ilgileri gereğince de Maliye Bakanı Kemal Unakıtan ve Enerji Bakanı Hilmi Güler ile TMSF Başkanı Ahmet Ertürk’ün bu görüşmede hazır bulunmalarını istiyor.‘Borçlar ödendi’ iddiası Çünkü, Uzan, satılan varlıkları ile devlete olan borçlarının tümüyle ödendiğini iddia ediyor, ÇEAŞ ve Kepez Elektrik dahil kalan diğer mallarının iade edilmesini talep ediyor. Borcun ödenip ödenmediğini bilen iki kurum var; Maliye Bakanlığı ile TMSF. ÇEAŞ ve Kepez Elektrik konusu ise Enerji Bakanlığı’nın işi... Toplantıda Cem Uzan iddialarını dile getirdikten sonra Maliye Bakanı Kemal Unakıtan söz alıyor:“Sizin kalan vergi borcunuzun toplamı vergi aslı ve cezaları ile birlikte 6 milyar TL. Ki bu borç mahkeme kararlarıyla kesinleşmiş durumdadır...” TMSF Başkanı Ahmet Ertürk de kendi alacaklarının 21 milyar dolar civarında olduğunu söylüyor.Gerçi İmar Bankası’na el konduğunda açık 6 milyar dolar civarındaydı ama bu borç kat faizleri, gecikme cezaları ve bugüne kadar işleyen normal faizlerle her yıl katlanarak artmış durumda. (Bu sadece İmar Bankası’na mahsus da değil. Çok örneği var. Bütün batık banka borçları birkaç ay içinde ilk bilançoda görülenin üç-beş katına çıkabiliyor.)Bu durumda Cem Uzan’ın “Bugüne kadar satılan mallarımızdan 7 milyar dolar elde edildi, bizim borcumuz fazlasıyla ödendi” iddiası havada kalıyor. Dolayısıyla bir uzlaşma, mahsuplaşma yapılabilmesi mümkün değil. Çünkü Maliye ve TMSF’nin hesaplarına göre kalan borç 25 milyar dolara yakın...Son kozu masaya koyuyorAncak Uzan’ın bir son kozu daha var. Toplantıda onu da ima ediyor: Libananco’nun Dünya Bankası nezdindeki uluslararası tahkim mahkemesinde (ICSID) açtığı dava. Bu davanın Türkiye’nin aleyhine sonuçlanmasının kuvvetle muhtemel olduğunu ifade ederek, ÇEAŞ ve Kepez’in kendilerine iade edilmesi halinde, davanın geri çekilebileceğini ve Türkiye’nin de 12 milyar doları aşan bir tutarda tazminat ödemek zorunda kalmayacağını iddia ediyor. TMSF Başkanı Ahmet Ertürk ve Enerji Bakanı Hilmi Güler bu konuya da açıklık getiriyorlar. Söyledikleri şöyle özetlenebilir:ÇEAŞ ve Kepez’e TMSF tarafından el konulmuş değil. Bu şirketlerde Uzanlar’ın imtiyaz hakkı vardı. Ancak tüm uyarılara rağmen yürürlükteki yasal mevzuata ve imtiyaz sözleşmesinin açık hükümlerine uyulmadığı için imtiyaz sözleşmeleri feshedildi. Toplantı Uzanlar açısından sonuçsuz tamamlanıyor. Ancak, tahkim davası ile ilgili durum biraz karışık. Uzan cephesinin Türkiye’nin bu davayı kaybedeceğine inancı tam. Dolayısıyla Hazine, en az 12 milyar dolarlık bir zarara uğrayacak.Enerji Bakanlığı ise aksini düşünüyor. Fakat, Enerji Bakanlığı’nın bu dava için anlaştığı Aydın Coşar hukuk firmasının, bu tür davalar konusunda uluslararası şöhreti olan Libananco’nun avukatlık firmalarını alt edip edemeyeceği üzerinde, konuyu yakından izleyen kamu görevlilerinin kafasında ciddi soru işaretleri var. Çünkü bugüne kadarki dava sürecinde Aydın Coşar firmasının bazı ciddi hatalar yaptığı iddiaları Başbakan Erdoğan’a kadar iletilmiş durumda. Örneğin tahkim mahkemesi ICSID, davacının tezlerine karşı Türkiye’nin argümanlarını ve son savunmasını en geç 12 Nisan 2008 gününe kadar sunmasına karar vermişti. Bu savunma süresi içinde yapılamadı ve mahkeme 1 Mayıs’ta Türkiye’ye 21 Eylül 2008’e kadar ek süre verdi. Türkiye savunmasını bu ek sürede yetiştirebildi. Bu gelişmenin Türkiye’nin elini zayıflatıcı bir faktör olduğu ileri sürülüyor.Enerji Bakanlığı ise aksini iddia ediyor.Fakat bu nokta oldukça kritik. Zaten Cem Uzan’ın bütün umudu da bu 12 milyar dolarlık yaptırım...*****Dava 2 yıl önce açıldı Libananco Türkiye’den 11.9 milyar dolar istiyorTÜRKİYE aleyhine açılmış enerji davalarının başında, kanunun emrettiği işlemleri yerine getirmediği gerekçesiyle imtiyaz sözleşmesi iptal edilen Uzan Grubu’na ait Çukurova Elektrik ve Kepez’de hissesi olduğunu öne süren Güney Kıbrıslı Libananco şirketinin istediği ’yüklü’ tazminat başı çekiyor. Uzan Grubu ile ilişkili olan şirket, 18 Aralık 2006 tarihinde Uluslararası Yatırım Uyuşmazlıkları Çözüm Merkezi’ne başvurdu ve “Çukurova Elektrik ile Kepez Elektrik’in yüzde 65’lik hissesi benim elimde. İmtiyaz sözleşmesinin iptali ve şirketlerin tüm malvarlığının Enerji Bakanlığı’na devri ile büyük zarar ettim. Zararımın tazminini istiyorum” diye ortaya çıktı. Libananco tahmini zararını 11.9 milyar dolar olarak ortaya koydu. Libananco, söz konusu hisselere Çukurova ve Kepez’e el konulmadan 2 yıl önce sahip olduğunu iddia ediyor. Libananco’nun yapısına bakınca yönetim kurulundaki 3 kişiden ikisinin Kıbrıs Rum Kesimi vatandaşı olduğu dikkati çekiyor. Üçüncü kişi ise Cem Uzan’a yakınlığı ile bilinen Ali Cenk Türkkan. Ancak Kıbrıs Rum Kesimi ticaret kanunları, şirketin kimliğini belirlerken hisselerin ağırlıklı olarak kimde olduğuna değil yönetimdeki ağırlığa bakıyor.Üç hakimden ikisi ne derse o olacakULUSLARARASI Yatırım Uyuşmazlıkları Çözüm Merkezi, Dünya Bankası nezdinde bir kuruluş ve Libananco’nun başvurusu kabul edilerek dava görüşülmeye başlandı. Son olarak geçen Eylül’de 3 kişiden oluşan Mahkeme Heyeti, taraflardan savunmalarını istemişti. Mahkeme Heyeti Michael Hwang, Henri Alvarez ve Franklin Berman adlı üç hakemden oluşuyor. Bu hakemlerden birini davacı Libananco, birini davalı Türkiye Cumhuriyeti Enerji Bakanlığı tayin ettirdi. Üçüncü isim bağımsız. Heyette 2 kişinin oyu belirleyici olacak. Yani karar 2’ye karşı 1 oyla çıkacak.Türkiye Cumhuriyeti, 24 Haziran 2008’de hakem heyetinin yetkisine ve davanın kabul edilebilirliğine itiraz etmişti. Ancak reddedildi. Libananco davada iddiasını ortaya koydu ve hisselerini de gösterdi. Türkiye de savunmasını gecikmeli de olsa yaptı. Türkiye’yi bu davada Coşar Hukuk Bürosu temsil ediyor. Uluslararası üne sahip, Türkiye’yi Motorola davasında mahkum ettiren Freshfields Hukuk Bürosu da Türk tarafını savunuyor. Davanın en geç Haziran 2009’da bitebileceği tahmin ediliyor. Davanın seyri ile ilgili bilgi alınamazken, Uzan tarafı avukatları sürekli davanın kendi lehlerine geliştiğine dair açıklamalar yapıyorlar. Şayet dava Türkiye’nin aleyhine sonuçlanırsa, Türkiye’nin belirlenecek tazminat tutarını ödememe gibi bir opsiyonu kesinlikle yok. Gerekirse Merkez Bankası’nın yurtdışı muhabir bankalardaki hesaplarına dahi el konulabiliyor.

Devamını Oku

AB sürecini muhalefet mi engelliyor?

19 Ocak 2009

Başbakan Tayyip Erdoğan, “hükümetin AB sürecini unuttuğu, savsakladığı” yönündeki eleştirilere kızıyor, tepki gösteriyor, ama gerçek ortada. Uzunca bir süredir sürecin ilerlemekte olduğunu söyleyebilmek güç. Kuşkusuz bu sadece Türkiye’nin, hükümetin iradesindeki eksiklikten kaynaklanan bir sorun da değil. AB tarafından çıkarılan zorluklar, hükümetin reformlar konusunda elini güçlendirici yönde AB tarafından hiçbir olumlu adım atılmıyor olması da önemli.Her altı ayda bir iki fasıl açılıyor ama hiçbiri kapatılamıyor. Türkiye pek çok alanda üstüne düşeni yapmış olmasına karşın AB’den vize çıkmıyor. Hükümet için bu gelişme de sürpriz değil, böyle olacağı baştan beri biliniyordu. O yüzden de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Dışişleri Bakanı iken kabul edilen bir prensip vardı:“Türkiye üzerine düşen ev ödevlerini eksiksiz yerine getirecek. Fasılların açılıp kapatılmasına bakmaksızın demokratikleşme ile ilgili adımları, müktesebat uyumunu süratle tamamlayacak ve 2014 yılına gelindiğinde kendini AB’ye hazır hale getirmiş olacak...” Ancak özellikle son iki yılda yapılanların bu hedefe ulaşmak için yeterli olduğunu söyleyebilmek güç. Bundan bir yılı aşkın bir süre öncesi Dışişleri Bakanı Ali Babacan ile birlikte gittiğimiz bir Brüksel seyahati vardı. O dönemde başmüzakerecilik görevini de uhdesinde bulunduran Babacan, hükümetin 2008 yılı hedefini anlatırken şu son derece iddialı ifadeyi kullanmıştı:“Şu anda ayrıntı veremem ama bu yıl içinde öyle adımlar atılacak ki ’vay be demek Türkiye’de bunlar da yapılabiliyormuş’diyeceksiniz....” O nedenle beklenti çıtası çok yüksekti. Ama sonuçta demokratikleşme reformları konusunda 2008’de atılan adımlardan kalan iki iz var: 301. madde değişikliği ve TRT’nin Kürtçe yayına başlaması...Bunlar elbette ki küçümsenecek adımlar değil ama hiç kimseye de “vay be” dedirtmedi. Zaten 301. madde değişikliği iki yıldan beri gündemdeydi ve bu düzenlemeyi engelleyen de hükümetin iradesi idi. İstenseydi bu iki maddelik yasa değişikliği iki yıl önce yapılabilirdi. Ama AKP hakkında kapatma davası açılıncaya kadar bu konu hükümetin hiç ilgisini çekmedi. Yine de sebebi ne olursa olsun önemli bir sorun ortadan kaldırılmış oldu.Ama bunun ötesinde hükümetin yapması gereken, yapabileceği çok şey var. Ve bunların yapılamayışında Başbakan Erdoğan’ın dün yaptığı gibi sorumluluğu muhalefetin üstüne yıkması, “muhalefet engellediği için yapamıyoruz” demesi kendilerine de muhalefete de haksızlık.AKP hükümetleri bu süreçte çok önemli demokratikleşme reformları gerçekleştirdi. Anayasada ve temel yasalarda çok önemli, radikal değişiklikler gerçekleştirildi ve bu düzenlemelerin en önemlileri hep geçen dönem parlamentosunda CHP’nin işbirliği ile yapıldı. Başbakan şimdi Türk Ticaret Kanunu değişikliğine CHP ve MHP destek olmuyorlar diye yakınıyor ama acaba kendileri muhalefetle uzlaşma arıyorlar mı?Aksine uzunca bir süredir Erdoğan ve AKP, muhalefetle uzlaşma yerine uzlaşmazlık ve çatışma konularını ön plana çıkarma siyaseti izliyor.

Devamını Oku

AKP Çankaya’da havlu attı, İzmir’de iddialı...

14 Ocak 2009

CHP’nin Ankara ve İstanbul büyükşehir belediyelerinde vurma planları yaptığı AKP de öteden beri İzmir Büyükşehir ve Ankara Çankaya belediyelerini CHP’nin elinden alarak etkisizleştirmenin hesaplarını yapıyor.AKP bu hesapla CHP ve Deniz Baykal’a çok ağır bir darbe indirecek, deyim yerindeyse sesini, nefesini kesecekti. Bunun için hem İzmir hem de Çankaya adaylarını son ana kadar netleştiremedi. Arayış uzun sürdü. Hem İzmir’de hem de Ankara Çankaya’da CHP’yi vuracak, sol seçmenin de oyunu alabilecek en uygun aday bulunmaya çalışıldı. Başbakan Erdoğan bu iki adaylık konusunda fazlasıyla titiz davrandı. İzmir için İzmir’in AP’li efsane belediye başkanı Osman Kibar’ın torunu, şimdiki Futbol Federasyonu Başkanı Mahmut Özgener’in adı üzerinde duruldu. Nabız yoklandı ama olmayacağı anlaşıldı. Eski bakanlardan DYP’li Işılay Saygın önerildi, ama o da kabul görmedi. Erdoğan İzmir’i alacak aday arıyordu. Sonuçta en uygun ismin yine 2004’teki aday Taha Aksoy olacağı noktasında karar kılındı. Taha Aksoy 2004 seçimlerinde yine AKP’nin İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı adayı olmuş ve tahminlerin üzerinde bir oy oranına ulaşmıştı... AKP şu anda CHP’li belediyenin yıprandığını düşünüyor ve Aksoy’la seçimi alabileceği konusunda hayli umutlu.. Tayyip Erdoğan İzmir adaylığı sorununu parti içinde çözdü ve Aksoy’a güveniyor. İstanbul ve Ankara’da seçimi kazanma konusunda hiç kuşkusu olmadığı için şimdi bütün imkanlarıyla, bütün gücüyle kendi deyimiyle “Gavur İzmir”e asılacak. CHP’nin en önemli ve en kritik kalesini yıkmaya çalışacak.Ama AKP ve Erdoğan açısından en az İzmir kadar önemli bir başka kale daha var: Çankaya...Çankaya Belediyesi nihayetinde bir ilçe belediyesi fakat sembolik önemi ve ağırlığı çok yüksek. Erdoğan ve kurmayları AKP’li bir aday ile Çankaya yarışını kazanmanın olanaksızlığını öteden beri görüyorlar. O yüzden de Çankaya’ya Çankaya seçmenine uygun bir aday bulabilmek için AKP kurmayları uzun süredir derin bir arayış içindeydi. DSP’li Tayyibe Gülek üzerinde duruldu, nabız yoklandı ama olmadı. Arayışlar yine aynı çevrede yoğunlaştırıldı, CHP ile sol ve sosyal demokrasi ile şu veya bu ölçüde bağı olan isimler nezdinde nabız yoklamaları yapıldı. Ancak Melih Gökçek’in adaylığının ilan edildiği geçen haftaki toplantıya kadar uygun bir aday bulunamadığı için Çankaya açıklaması ertelendi. Geçen hafta AKP kurmaylarının aklına parlak bir fikir geldi: CHP’nin kurucu liderlerinden İsmet Paşa’nın torunu Gülsüm Bilgehan Toker... Çankaya kalesini CHP’nin içinden yıkma formülü kağıt üstünde çok parlak gözüküyordu. Ama acaba Gülsüm Bilgehan Toker kabul edecek miydi?“Edebilir. Çünkü Baykal geçen seçimlerde Gülsüm Hanım’ı harcadı. Seçilemeyeceği belli bir sırada aday gösterdi. O yüzden Baykal’a kırgın, kabul edebilir” dedi, onu iyi tanıyan bir AKP milletvekili. Aynı milletvekili “uygun görürseniz ben konuşur ikna ederim” dedi. Erdoğan’ın olur vermesi üzerine hafta başında Gülsüm Bilgehan Toker ile çok gizli bir görüşme yapıldı. Ancak, Gülsüm Hanım hiç konunun detaylarına dahi girilmesine izin vermedi. Teşekkür etti ve “Ben CHP’liyim, partim için çalışmalarımı sürdürüyorum” dedi. Bu onemli transferi gerçekleştiremeyen AKP bir anlamda Çankaya’da havlu attı. O görüşmenin hemen ardından da bir süredir AKP’ye sıcak mesajlar gönderen ANAP’lı eski bakan Bülent Akarcalı “bir ihtimal” olarak sahaya sürüldü...

Devamını Oku

Silahlar kafa karışıklığını bitirdi mi?

13 Ocak 2009

Ergenekon konusunda kamuoyunun, toplumun büyük bölümünün kafası karışık. Özellikle de son bir hafta içinde meydana gelen gelişmeler, Ankara’da yürütülen kazı çalışmaları, kafa karışıklığını daha arttırmış durumda.Gölbaşı ve Sincan yakınlarında ortaya çıkarılan cephanelikler, operasyonlara düne kadar burun kıvıranları, “Bundan bir şey çıkmayacak, bu bir yıldırma ve muhalefeti susturma operasyonudur” yaklaşımında olanlara dahi “acaba” dedirtiyor.10. dalga diye adlandırılan son operasyonda üç emekli general, eski YÖK Başkanı ve çok sayıda muvazzaf subay gözaltına alınıyor, Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı’nın evinde arama yapılıyor. Ve iki emekli orgeneral ile eski YÖK Başkanı’nı mahkemeye sevk etme gereğini dahi duymadan serbest bırakıyor savcılık makamı. “Mahkemeye sevkini gerektirecek kadar bile delil olmaksızın kamuoyunun yakından tanıdığı bu isimler niye gözaltına alınıyor?” sorusunun yanıtı açıkta...Neden? Bu isimler kamuoyu nazarında yıpratılmak, itibardan düşürülmek, yıldırmak için mi gözaltına alınmıştı? Yoksa başından beri bu soruşturma ve operasyonlar konusunda fazlaca bilgiye sahip olduğu, bu konuda uzmanlıklarına önem verilenlerin iddia ettiği gibi “hukuk dışı müdahale” mi oldu? Aynı şekilde CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın dün partisinin grup toplantısında iddia ettiği gibi Genelkurmay’da geçen hafta Perşembe gecesi yapılan kritik toplantı ve Cuma günü Genelkurmay Başkanı’nın Başbakan ve Cumhurbaşkanı ile görüşmesinden sonra mı işler değişti?Bu da bilinmiyor. Ancak Ergenekon konusunda derinlemesine bilgiye sahip ve soruşturmayı yürütenlerle de dirsek teması içinde olduğunu düşündüğüm bir gazeteci arkadaşım dün aynen şunları söyledi:“Bu iş geçen hafta Cuma günü bitti. Ben bundan sonra 11. dalganın (yeni gözaltılar) olacağını zannetmiyorum. Eski Genelkurmay Başkanı Emekli Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu da son operasyonda diğer generallerle birlikte gözaltına alınacaktı ama nedense alınamadı. Bu iş artık bana göre burda biter...” İlginç bir değerlendirme. Deniz Baykal’ın değerlendirmesi ile de örtüşüyor. Fakat, “bu iş burda biter” tahmini pek gerçekçi gözükmüyor.Bu iş burda bitmeyecek. Belki operasyonlar hız kesecek ama başka soruşturmalarla devam edecek. Örneğin Genelkurmay’dan dün yapılan açıklama önemli. Ankara kazılarında ele geçirilen silahları kim veya kimlerin gömdüğü, nasıl ortaya çıkarıldığı savcılık iddianamesinde ve mahkeme safhasında ayrıntılarıyla görülecek.Ancak ondan daha önemlisi bu silahlar kimin? Hem Gölbaşı’nda hem Sincan yakınlarında ele geçirilen silah ve mühimmatın Ordu’ya ait olduğu kuvvetli ihtimal. O yüzden de Genelkurmay bu konuda kapsamlı bir iç soruşturma yürüttüğünü dün açıkladı. Soruşturma sadece bu silah ve mühimmatın nereden, kimler tarafından dışarı çıkarıldığı ile sınırlı kalmayacak. Uzunca bir süredir TSK’yı rahatsız eden -istisnai de olsa- disiplinsizlik konusuna bu kapsamda eğilinecek. Çünkü TSK’nın -eğer iddialar gerçekse- sadece envanterindeki silah ve cephane dışarı sızmış değil. Çok kozmik bilgi ve belgeleri de uzunca bir süredir sistemli bir şekilde sızıyordu. Bu konuda yürüyen bir soruşturma zaten vardı TSK bünyesinde. Şimdi muhtemelen “karargah evleri” iddiaları gibi konular da kapsamlı bir biçimde soruşuturulup açığa çıkarılacak. Bu soruşturma sonuçlarının kamuoyuna açıklanması elbette önemli. Ancak ondan daha önemlisi Ergenekon’da 7 aydan beri merakla beklenen ek iddianame. Ek iddianame açıklanmadan kafa karışıklığının son bulması olası gözükmüyor..

Devamını Oku

Demokrasi temizliği mi hesaplaşma mı?

13 Ocak 2009

Ergenekon’da 10. dalga da sonuçlandı, şimdi gözler 11. dalgada. Hatta Ergenekon soruşturması konusunda iyi haber alan gazetecilere göre 11. dalganın hedefi ve kapsamı da belirlenmiş. Yeni operasyon medya ve siyaset dünyasını hedef alacakmış, hatta bir eski Genelkurmay Başkanı da varmış...Ergenekon tartışmalarının hemen her kritik noktasında Başbakan Tayyip Erdoğan başta olmak üzere her etkili ve yetkili şu hatırlatmayı yapmayı ihmal etmiyor:“Sabredin. Kimse bağımsız yargıya müdahale etmesin, yanlış olsa bile bunu yine yargı düzeltecektir. Herkes müsterih olsun...” İktidarın ve toplumun bir kesiminin oldukça memnun ve müsterih olduğu gelişmelerden yine muhalefet ve toplumun bir başka kesimi ise derin kaygı duyuyor. İktidarın ve toplumun, medyanın bir kesiminin gelişmelere yaklaşımı şu şekilde özetlenebilir:“Demokrasi temizliği. Devlet içine yuvalanmış demokrasi dışı oluşumları, Türkiye’yi istikrarsızlaştırıp darbe ortamı yaratmaya çalışan derin devlet çetelerini çökertme operasyonu...” Muhalefetin ve toplumun diğer bölümünün yaklaşımı ise tamamen aksi yönde. Hem de sadece muhalefet ve toplumun, medyanın bir bölümünde değil yargı ve yargı ile ilgili kurumların da derin endişeler taşıdığı gözleniyor. Muhalif kesimin yaklaşımı ve yargısı tamamen zıt yönde. Bu davanın siyasi niyet taşıdığı, hesaplaşma mantığı ile yürütüldüğü, muhalefeti susturma, yıldırma amacı güttüğü kanaati çok yaygın...Sadece muhalefet değil son günlerde yargı organlarının tepe noktalarından da ciddi rahatsızlıklar yansıyor kamuoyuna. Ayrıca yargı ile ilgili organlar da örneğin İstanbul Barosu ve Barolar Birliği geçen hafta yaşanan seri gözaltıların ardından çok sert açıklamalar yaptı. Dün YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun sert açıklamaları ortamı biraz daha gerdi, kafaları biraz daha karıştırdı. Ba arada, geçen hafta sonunda Ankara’da yaşanan üst düzey trafik; Genelkurmay Başkanı’nın kuvvet komutanları ile yaptığı 7 saatlik toplantı, ardından Başbakan ve Cumhurbaşkanı ile görüşmesi, bunun ardından Başbakan Erdoğan’ın İçişleri ve Adalet Bakanları ile yaptığı toplantılar... Ve dün İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’in Ankara’ya gelip Adalet Bakanı ile görüşmesi...Bu trafiğin Ergenekon operasyonlarından bağımsız olduğunu kim düşünebilir?Ergenekon soruşturması, operasyon ve gözaltılar tabii ki, yasalar ve hukuk çerçevesinde yürütülüyor. Ancak, işin başından itibaren siyasetin eli, aklı bu işin içinde. Daha ilk günlerden Başbakan “Bu davanın savcısıyım” diye kendini bağladı. Ana muhalefet partisi CHP’nin Genel Başkanı Deniz Baykal da “Sen savcısı isen ben de avukatıyım” diye yanıt verdi.Türkiye uzunca bir süredir hemen her kritik konuda olduğu gibi Ergenekon konusunda artık tam anlamıyla cepheleşmiş durumda. Bu kafa karışıklığı ve cepheleşme belki de ek iddianamenin çok gecikmesinden. Kimin ne için gözaltına alındığının, neyin ne için yapıldığının net biçimde anlaşılamamış olmasından. Sapla samanın elmalarla armutların aynı kefeye konuluyor olmasından.

Devamını Oku

Gerilim var bildiri yok...

8 Ocak 2009

Ergenekon operasyonları, dalga dalga gelen seri gözaltılar sadece Ankara’da değil ülke çapında ciddi bir gerilime, kutuplaşmaya yol açmış durumda.Ancak önceki gün üç emekli generalin ve bazı muvazzaf subayların gözaltına alınması Ankara’da bir süredir sakin ve uyumlu gözüken asker-hükümet ilişkilerini de sarsıyor.Çünkü Türk Silahlı Kuvvetleri’nin iki emekli komutanı, emekli orgeneraller Şener Eruygur ve Hurşit Tolon altı ay önce gözaltına alınmıştı. Bu emekli generallerin hâlâ neyle suçlandıkları belli değil. Henüz ortada iddianame yok. Yürütülen Ergenekon operasyonunda projektörler hep TSK’nın üzerine çevrili. Ergenekon’la ilgili bazı yayınlardan öteden beri çok rahatsız TSK. Kurum olarak TSK’nın ve bireysel olarak da bazı eski komutanların terör örgütüyle bağlantılıymış gibi gösterilmesi, bilinçli bir yıpratma, itibardan düşürme kampanyasının ürünü olarak değerlendiriliyor.Ve önceki günkü gelişmeler, bazı çevrelerce “28 Şubat hesaplaşması” diye nitelenen gözaltılar, TSK’da bardağı taşırıyor. Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ kuvvet komutanlarını acil toplantıya çağırıyor. İzmir’de bulunan Deniz Kuvvetleri Komutanı gezisini yarıda kesip Ankara’ya dönüyor. Bu gelişmenin yaşandığı saatlerde Ankara kulislerine Genelkurmay’ın Ergenekon operasyonları ile ilgili sert bir bildiri yayınlayacağı dedikodusu yayılıyor. Ancak bu gerçekleşmiyor. Ki zaten Genelkurmay başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, görevi devraldıktan sonra yaptığı ilk açıklamada “geceyarısı bildirileri döneminin kapandığını” ilan etmişti. Böylelikle bu kural bozulmuyor. Hatta, gözaltına alınan emekli generaller ve muvazzaf subaylarla ilgili soru gelebileceği düşünülerek Genelkurmay Basın Sözcüsü Tuğgeneral Metin Gürak’ın rutin haftalık basın brifingi de iptal ediliyor.Asker, duygusunu, tepkisini bildiri yoluyla kamuoyuyla paylaşmıyor. Hükümeti bildiri ile uyarma yoluna da gitmiyor. İki nedenle bu yapılmıyor; birincisi bağımsız yargıya müdahale olarak algılanabilir kaygısıyla, ikinci ve daha önemlisi de demokrasiye duyduğu saygı...Bunun yerine normal kanallardan, meşru zeminlerde bu tepkinin ilgili makamlara birinci elden iletilmesi kararı alınıyor.O nedenle de önceki gece komuta kademesinde varılan mutabakat doğrultusunda dün Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ önce Başbakan Tayyip Erdoğan ile uzun bir görüşme yapıyor. Kaygılarını ve beklentilerini iletiyor. Ardından da haftalık olağan görüşme çerçevesinde Çankaya Köşkü’ne çıkarak, TSK’nın son gelişmelerden duyduğu rahatsızlığı ve kaygılarını Cumhurbaşkanı’na iletiyor. Özetle Genelkurmay, geceyarısı bildirisi yayınlamama kuralını bozmuyor. Ama öte yandan önceki akşam yapılan toplantı ve dünkü ziyaret trafiği ile duyulan rahatsızlık demokratik kurallar çerçevesinde hem ilgili makamlara net biçimde iletiliyor, hem de kamuoyuna hassasiyet mesajı dolaylı biçimde veriliyor.

Devamını Oku

Son dalga Türkiye’yi neden şok etti?

7 Ocak 2009

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile partisinin MYK toplantısı öncesinde konuştuk. Gelişmelerden büyük kaygı duyduğu belli olan Baykal, tepkisini, “Korkunç... İnanılır gibi değil, çok vahim” ifadeleriyle dile getirdi. MHP’li Mehmet Şandır’ın tepkisi de farklı değil. O da “Yargıya güveniyoruz. Yargı her şeyi aydınlatacaktır. Ama bu iş çığrından çıktı” diyor.Ergenekon soruşturması çerçevesindeki seri operasyonların devam edeceği sürpriz değildi. 20 ay önce başlatılan bu operasyon “dalga dalga” sürüyor ve süreceği de ilgililer tarafından zaten ifade ediliyordu. Beklenmedik bir gelişme değildi operasyonların sürmesi. Ancak dünkü gözaltı dalgası yine de kamuoyunu şok etti. Bütün ülkede olduğu gibi başkent kulislerinde de siyasetçiler, bürokratlar, yargı kesimi hatta emekli ve muvazzaf asker kesim de dahil herkes birbirine “Neler oluyor? Bu iş nereye gidiyor?” sorularını sordu.Dünkü belki de en önemli sürpriz Onursal (emekli) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun evinin aranması oldu. Gözaltıların sayısı 30’u aşmıştı. Fakat Kanadoğlu ile kamuoyunun yakından tanıdığı isimler çok önemli...Sabih Kanadoğlu: Türkiye’nin en çalkantılı dönemlerinde, 28 Şubat sürecinin bir döneminde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı görevi yapmış, Cumhuriyet’in en tepedeki savcısı konumunda bulunmuş bir isim...Emekli Orgeneral Tuncer Kılınç: Bir dönemin en önemli, en kritik devlet organının Milli Güvenlik Kurulu’nun Genel Sekreteri...Profesör Kemal Gürüz: Eski YÖK Başkanı. Yani bir dönem yükseköğretime yön veren, üniversiteleri yöneten en etkili otorite.Emekli Orgeneral Kemal Yavuz: Harp Akademileri’nin eski komutanı. Bir dönem adeta Türk Silahlı Kuvvetleri’nin dolaylı sözcüsü kimliğindeydi. Gazete ve televizyonlarda açıkladığı görüşler “Demek ki TSK’daki hakim görüş de bu yönde” diye değerlendiriliyordu. Bu isimlere şu anda Ergenekon adlı terör örgütü zanlısı sıfatı eklendi...Ve Profesör Yalçın Küçük. Görüşlerini beğenen de vardır beğenmeyen de. Ancak Türkiye’nin en üretken entelektüellerinden biri olduğuna kuşku yok. Marksist Yalçın Hoca da bu terör örgütünün zanlısı olarak şu anda gözaltında.Yalçın Küçük’ün örneğin Veli Küçük ile veya dün gözaltına alınan Susurluk zanlısı İbrahim Şahin ile acaba ne gibi bir ortak yönü tespit edildi de aynı örgütün zanlısı oldu?Bilemiyoruz.Kolay kolay öğrenemeyeceğiz de. Çünkü, ortada 2500 sayfalık bir Ergenekon iddianamesi var ama henüz ekleri yok. 1 Temmuz’da gerçekleştirilen büyük operasyonda gözaltına alınan ve aralarında iki emekli orgeneralin de bulunduğu zanlılar 5 aydan beri hapishanede ama hala ortada ek iddianame yok. 20 ay önce gözaltına alınanların ise mahkeme sorguları devam ediyor.Onursal (emekli) Yargıtay Başkanı Sami Selçuk da gelişmeleri şaşkınlıkla izlediğini söylüyor ve açıklanan Ergenekon iddianamesi ile ilgili olarak “Meslek hayatımda böyle iddianame görmedim” diye tepki veriyor.Ergenekon konusunda başından itibaren kamuoyunda bazı tereddütler vardı. Bu operasyonları iktidarın muhalifleri susturma, yıldırma yöntemi olarak görenlerin sayısı az değildi. Fakat özellikle dünkü operasyonda gözaltına alınan isimler kamu vicdanını ciddi biçimde rahatsız etmiş, kafaları karıştırmış durumda.Aklı başında, demokrasiden yana hiç kimsenin demokrasiye, insan haklarına kasteden darbe amaçlı yapılanmaların, örgütlerin çökertilmesinden rahatsızlık duyması elbette sözkonusu olamaz. Bugün de normal olarak toplum çoğunluğunun Ergenekon adı verilen darbe ve terör örgütünün çökertilmesine dönük operasyonlara destek veriyor olması gerekmez mi?Ne yazık ki bugün Türkiye’de durum öyle değil. Deyim yerindeyse bu operasyonlarda sapla saman birbirine karıştırılmış gibi.O yüzden de özellikle dünkü operasyonlarla, “Ne oldu, ülkede rejim mi değişti ki bir dönem devletin en üst kademelerinde görev yapmış sivil ve asker emekli bürokratlar göz altına alınıyor?” sorusu gündeme geliyor. Olup bitenleri anlamak giderek güçleşiyor. O nedenle bu konuda gerçekten de birilerinin kamuoyunu inandırıcı biçimde aydınlatmasına ihtiyaç var.

Devamını Oku

Olağan gaz kesintisi...

6 Ocak 2009

Ukrayna üzerinden gelen doğal gazın kesilmesi tabii ki Türkiye’ye heyecanlı saatler yaşatıyor ama bu kesintiler artık sürpriz olmaktan çıktı. 5-6 yıldan beri her kış yaşanan bir gelişme. Rusya ile Ukrayna arasında fiyat ve ödemeler konusunda problem yaşanıyor ve hemen her kış da Türkiye’nin gazı kesiliyor. Türkiye’nin bu konuda yaşadığı sorun sadece Batı hattından gelen Rus doğal gazının kesilmesiyle sınırlı da değil. İkinci önemli hat olan İran doğal gazında da kış aylarında kesinti oluyor. İran da şimdi Türkiye’ye ilave gaz vermeyi teklif ediyor ama çok değil geçen kış, “Havalar çok soğuk gitti, kendi vatandaşlarıma bile yeterli gaz veremiyorum” deyip Türkiye hattının vanasını kapatmıştı.Rusya ile Ukrayna yüzünden meydana gelen sorun 5-6 yıldan beri rutin olarak tekrarlanıyor.Yani her kış doğal gazda kesinti olması hükümet, Enerji Bakanlığı ve hatta vatandaş açısından sürpriz değil.Sürpriz değil ama Türkiye bu sorunu her yıl yeni bir sürprizle karşı karşıya gelmiş gibi yaşıyor.Her yıl kışın en şiddetli günlerinde Rusya veya İran vanayı kapattığında Enerji Bakanlığı harekete geçip acil önlemleri uygulamaya koyuyor. Önce elektrik üreten gaz çevrim santralleri fuel oil’e döndürülüyor veya üretimleri durduruluyor. Yetmezse sanayi kuruluşlarına verilen gaz kesiliyor. Sıkıntı konutlara yansımasın, vatandaş üşümesin diye...Bu ilk tedbirler uygulamaya konulduktan sonra da spot piyasaya çıkıyor Enerji Bakanlığı. Akdeniz açıklarında müşteri arayan LNG (Sıvılaştırılmış Doğal Gaz) tankerlerinin peşine düşülüyor, fiyatına bakılmaksızın doğalgaz açığı bu yolla kapatılmaya çalışılıyor.Peki niye her yıl Türkiye bunu yaşıyor? Ukrayna problemi nedeniyle Rusya’nın kapattığı vanadan sadece Türkiye mi etkileniyor?Hayır, pek çok Avrupa ülkesinin de Türkiye ile birlikte gazı kesiliyor. Fakat Rusya vanayı kapattığında Türkiye yakıtsız kalırken Avrupa ülkeleri böyle bir sorun yaşamıyor. Çünkü o ülkelerin çoğu tedbirini yıllar öncesinden almış; 2-3 ay süreyle ihtiyaçlarını karşılayacak stratejik doğal gaz depolama tesisleri var.“Bizde de var, kapasitesini arttırmıştık gayet güzel çalışıyor” diyor Enerji Bakanı Hilmi Güler.Evet, İzmir ve Silivri’de iki depo var. Ama toplam depolama kapasitesi 16 milyon metreküp. Dün kesilen batı hattından gelen günlük 48 milyon metreküp gazın üçte biri kadar bir kapasite. Türkiye’nin günlük ihtiyacının ise sadece onda biri kadar.Oysa Türkiye bu tür kesintileri hesaplayamamış da değil. Yıllar önce düşünülmüş bu tür kriz durumları ve 1997 yılında Tuz Gölü’nün altına bir stratejik depolama tesisi yapılması öngörülmüştü. Proje hazırlanmış ve Dünya Bankası’ndan 325 milyon dolar kredi de bulunmuştu. Yıllardan beri konuşuluyor bu proje, ihaleye çıkıldı çıkılıyor diye. Bir keresinde ihaleye çıkıldı da. Ama yarım kaldı, soruşturmalık, operasyonluk oldu.Nedense 20 yıla yakın süreden beri toplam depolama kapasitesi 5 milyar metreküp olarak hesaplanan, Türkiye’nin 45 günlük doğal gaz ihtiyacını karşılayacak olan bu projeye hükümet nedense gerekli ilgiyi göstermedi. Acaba neden?

Devamını Oku