Başbakan Tayyip Erdoğan öteden beri Türk medyasını kendine göre yeniden yapılandırmak istiyor. Bunu öyle gizli saklı değil, açıkça yapıyor. Önce varolan kendine yakın küçük medya organlarının palazlanıp büyümesi için çeşitli yollarla bunların önünü açmaya çalıştı bugünkü iktidar. Yetmedi bunlara ilave olarak yakın ve yandaş çevre devreye sokularak hükümete yakın yeni medya grupçukları türetildi. O da yetmedi, en son bir yıl önce TMSF’nin gerçekleştirdiği Sabah-atv satışı ihalesinde stratejik hamle gerçekleştirildi. Bu ihale sırasında yaşananlar konusunda kamuoyunun bildikleri muhtemelen perde gerisinde yaşananların çok küçük bir bölümü. Başlangıçta o kadar büyük ilginin yaşandığı bu ihalede dev gruplar son anda acaba neden birer ikişer kenara çekildiler? Neden tek alıcı ile yapıldı bu ihale? Bilinmiyor ama kulislerde konuşulan, hatta CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın Meclis Genel Kurulu’na kadar taşıdığı bazı çok ciddi iddialar var. Acaba mali yapıları son derece güçlü dev gruplar hükümetten, Başbakan Erdoğan’ın yakın çevresinden aldıkları telkinler sonucu, “aman başımıza iş açılmasın” diye korktukları için mi çekildiler bu ihaleden? Bu da bilinmiyor. İhaleye girmek için hazırlık yapan bazı işadamlarını Başbakan’ın yakın çevresinden bazı isimlerin ziyaret edip “girmeseniz iyi olur” telkininde bulunup bulunmadığı da bilinmiyor. Bunlar ancak günün birinde eğer iktidar değişir, iktidar korkusu kalkarsa taraflar açıklayabildiklerinde netleşecek. Bu ihalede bilinen iki temel nokta var:Birincisi Başbakan Erdoğan’ın TMSF Başkanı Ahmet Ertürk’e Sabah-atv’yi çok pahalı sattığı için kızdığı... İkincisi de ihaleyi alan Çalık Grubu’nun ödemeyi iki kamu bankasından verilen 750 milyon dolar tutarındaki kredi ile yaptığı...Sonuçta şu anda bu grubu, Türkiye’nin ikinci büyük medya grubunu artık Başbakan Erdoğan’ın yakınları yönetiyor. Erdoğan’ın şikayetçi olmayacağı bir yayıncılık anlayışı ile. Fakat Erdoğan bununla da yetinmedi. Çünkü o bütün medyada tek ses istiyor. Medyanın tümüyle “yandaş” olmasını istiyor. Muhalefet edilmesine tahammül edemiyor.O nedenle de uzunca bir süredir Doğan Grubu’nu bu çizgiye çekebilmek için her yolu mübah görüyor. Devlet kurumlarını bu yolda silah olarak kullanmaktan bile geri durmuyor.Doğan Yayın Holding’e Maliye’nin önceki gün tebliğ ettiği 826 milyon TL vergi cezası acaba neyin cezası? Doğan Grubu’nda 11 aydır sürdürülen vergi denetiminin normal bir uygulama olduğu inandırıcı mı? Hayır değil. Bu uygulama Erdoğan ve partisi aksini iddia etse de tipik bir yıldırma, hizaya getirme, diz çöktürme yöntemi.Ne yapmış Doğan Yayın Holding? 2006 yılı sonlarında Avrupa’nın medya devlerinden Alman Axel Springer’le hisse satışı konusunda mutabakata varmış. Satış işlemi 2 Ocak 2007’de gerçekleşmiş. Para o gün gelmiş, hisse devri o gün tamamlanmış. Ve bu işlemden doğan bütün vergiler de Nisan 2007’de ödenmiş. Her şey yasa ve mevzuata uygun. Ama Maliye cezayı kesmiş. Gerekçe de “sizin mutabakatınız 2006, işlemi 2007’ye bilinçli biçimde sarkıttınız o yüzden 826 milyon TL’yi ödeyin diyor...Hukuka, akla, mantığa, vicdana aykırı bir durum. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, olayı şu çarpıcı ifadelerle değerlendiriyor: “Bu olay, iktidarın kızdığı bir medya grubunun burnunu sürtmek, onu bundan sonra muhalefet yapamaz hale dönüştürmek için uyguladığı baskı olarak nitelenmesi de olayın vehametini ağırlığını yeterince ortaya koymaya yetmez. Olay rejim sorunudur. Türkiye’de demokrasinin ne gibi tehdit ve tehlikelerle karşı karşıya olduğunu ortaya koyan muazzam bir konudur...” Evet Baykal bunları söylüyor. İşin garibi iş dünyasının, TÜSİAD’ın, Odalar Birliği’nin sessizliği. Bu örgütler acaba ne için var?TÜSİAD Başkanı Arzuhan Yalçındağ Doğan Grubu’nun hissedarı. O yüzden belki kendi sorunu nedeniyle gündeme gelmek istemiyor. Peki ya Odalar Birliği? Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün Ergenekon soruşturması nedeniyle gözaltına alındığında kıyameti koparan Rifat Hisarcıklıoğlu için acaba bu 826 milyon TL’lik vergi cezası ne anlam ifade ediyor?Yoksa hepsi “Aydın Doğan gibi güçlü bir medya patronuna bunları yapan gücü kızdırırsam yarın benim başıma neler gelir” diye mi korkuyor acaba?
Türkiye gerçek sorunları bu denli hafife alan bir yönetim tarzını 15 yıl önce de yaşamıştı. Fakat 15 yıl önce karşı karşıya olunan sorun çok daha hafifti, bugün ise kıyaslanamayacak ölçüde ağır bir ekonomik sorunla karşı karşıya Türkiye.1994 yerel seçimlerine gidilirken de ülkede ekonominin temel dengeleri yerinden oynamış, kriz sinyalleri belirmeye başlamıştı. Ama o günkü iktisat profesörü Başbakan Tansu Çiller, sorunun temeline inmeyi erteledi. Çünkü Başbakan için o günün asıl hedefi bir numaralı rakip gördüğü ANAP ve Mesut Yılmaz’ı silmekti. O yüzden de vargücüyle seçime asıldı. Gerçi sonuçta bu hedefine ulaşamadı ama ekonomideki sorunu ciddi biçimde ağırlaştırdı. Ardından bilinen 5 Nisan kararları geldi ve IMF ile stand -by’lı günler başladı. Şimdi de Tayyip Erdoğan, Çiller’in 15 yıl önce yaptığının benzerini yapıyor. Bütün konsantrasyonunu 29 Mart’a, seçime endekslemiş durumda. Erdoğan’ın birinci önceliği seçimde yüzde 50 çıtasını aşmak, rakibi CHP ve Deniz Baykal’ın siyaseten belini kırmak, rakip olmaktan çıkarmak.O yüzden de ekonomideki yangını görmezden geliyor Erdoğan. İşsizlik çığ gibi büyüyor, sanayi üretimi durma noktasına geliyor. TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu)’in açıkladığı her veri ekonomideki krizin gün geçtikçe derinleşmekte olduğunu ortaya koyuyor. Üretim ve ihracattaki düşüş ürkütücü boyutlara geliyor. Ama Başbakan Erdoğan hiç oralı değil. “Hamdolsun” deyip muhaliflerine yönelik salvo atışlarını sürdürüyor, siyasetteki gerilimi tırmandırmak, toplumdaki kutuplaşma eğilimlerini güçlendirmek adına ne varsa yapıyor.Aylardan beri bütün dünya krize karşı önlem alıyor, yangını söndürmek için her ülke bir şeyler yapmaya çalışıyor ama Türkiye nedense bekliyor. Türkiye krize karşı önlem almayan tek ülke olarak IMF’nin dökümanlarına adını yazdırmış durumda.Özetle bugün için Başbakan Erdoğan’ın birinci önceliği ekonomideki yangın ve buna karşı alınacak önlemler değil. Başbakan Erdoğan ve iktidar partisinin bugün için temel önceliği 29 Mart seçimleri ve bu seçimlerde yüzde 50’yi aşan bir oy oranıyla alınacak parlak bir zafer.Belki bu hedefe ulaşabilir de Erdoğan ve partisi. Ama acaba 30 Mart günü dönüp de ekonomideki tabloya baktıklarında gönül rahatlığıyla bir zafer kutlaması yapabilecekler mi? Ekonominin yangın yerine döndüğü bir ortamda zafer kutlamasını içine sindirebilecek mi?Belki “seçim bitsin ardından da ekonomide yapılması gerekenlere bakarız” diye düşünüyor Erdoğan. Ama o zaman fatura o kadar ağırlaşmış olacak ki hem Türkiye’nin hem de Erdoğan’ın işi çok daha zor olacak. Örneğin bugün hükümet Türk bankacılık sisteminin sağlamlığı ile övünüyor. Gerçekten de öyle. 2001 krizinin ardından Ecevit Koalisyonu’nun Türkiye’ye, Türk ekonomisine yaptıkları en hayırlı katkı bankacılık reformu olmuştu. O reform sayesinde bugün bütün dünyada dev bankalar yerle yeksan olurken Türk bankaları şimdilik sapasağlam. Fakat reel sektörün yanıp yıkıldığı bir ortamda bankaların sürgit sağlam kalabileceğini de düşünmemek gerekiyor. BDDK’nın sektöre ilişkin yayınladığı verilerde küçük bir ayrıntı var:30 Ekim 2008’de bankacılık sektörünün toplam kredileri 373 milyar TL, takipteki krediler (batık) 12,2 milyar TL imiş. 12 Şubat 2009’da ise toplam krediler 368,7 milyar TL’ye gerilerken, takipteki (batık) krediler 14,9 milyar TL’ye yükselmiş. Bu gelişme hayra alamet değil...
Yerel yönetim seçimleriyle ilgili belediye başkanlığı, belediye meclis üyeliği ve il genel meclisi üyeliği adaylarının Yüksek Seçim Kurulu’na bildirimi için dün son gündü. İşte bu nedenle de son iki gündür Ankara’da siyasi parti merkezlerinde müthiş bir gerilim yaşandı. Deyim yerindeyse aday adayları birbirini kırdı. Özellikle de belediye meclis üyelikleri için bütün partilerde rekabet çok çetin geçti. Belediye meclis üyelikleri için bütün partilerde çok yoğun bir kulis faaliyeti, kavga, gürültü yaşandı. Kimi dışarı sızdı, kimi sızmadı, kol kırıldı yen içinde kaldı. Belediyelerde meclis üyeliği nedense bazı aday adayları için Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliğinden, yani milletvekilliğinden bile daha önemliydi.İl olsun, ilçe olsun belediye meclis üyeliği neden bu kadar cazip geliyor bazı insanlara, bazı yerel politikacılara?Sosyal imkanları mı çok yüksek? Değil. Öyle görünür bir cakası da pek yok bu görevin. Maaşı dersen, o da ahım şahım değil. Ama yine de insanlar bunun için partilerde birbirini kırıyor. Özellikle de İstanbul ve Ankara gibi büyük metropollerde bu görevi çok önemsiyor partililer.Sadece aday adayları ve onları destekleyen parti önde gelenleri değil, belediye başkanı aday adayları da kulisin, kavganın gürültünün içine giriyorlar. Onlar da adaylıklarını garanti altına aldıktan sonra belediye meclisine göz dikiyorlar. “Benim istediğim ekip oluşmazsa, başarılı hizmet veremem, çekilirim” tehditleri savurmaya başlıyorlar.Özetle belediye meclisi üyelikleri çok önemli. Bu göreve talip olanlara nedenini sorarsanız yanıtları çok samimi. Söyledikleri şu şekilde özetlenebilir:“Beldemize, kentimize daha iyi hizmet hizmet etmek, hemşehrilerin yaşam kalitesini yükseltmek...” Belki bazıları gerçekten öyle ama belediye meclislerine seçildikten sonra da çoğunun asıl hedefi imar komisyonlarına seçilebilmek oluyor. Zaten asıl kavganın sebebi de ilerde oluşacak komisyon seçimleri, imar komisyonuna girebilmek.Belediyelerdeki imar komisyonlarının ne iş yaptığı ise malum. Son günlerde televizyonlarda, gazete sayfalarında sıklıkla haber oluyor imar komisyonlarının marifetleri.Belediye imar komisyonları İstanbul, Ankara gibi büyük kentlerde milyarlık rantların dağıtıldığı merkezler. İşte belediye meclis üyelikleri için partilerde son ana kadar süren kıran kırana yarışın gerisindeki çok önemli etken, bu tür imar planı değişiklikleriyle oluşan büyük rantlar. Bu rantlar görevin cazibesini arttırıyor. Bu tür rant dağıtımlarında gerçekleşen yolsuzlukların sayısız örnekleri var. Örneğin CHP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nun iktidar partisi ile ilgili yolsuzluk dosyalarının çoğu bu konularla ilgili. Hatta bu dosyalardan birinde AKP’ye çok ağır bir darbe de indirdi Kılıçdaroğlu. Partinin etkili isimlerinden Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli görevinden istifa etmek zorunda kaldı. Şimdi benzer bir olay da Kılıçdaroğlu’nun partisi CHP’de yaşanıyor. CHP Genel Sekreter Yardımcısı Mehmet Sevigen’in adı da yine İstanbul’da benzer bir skandala karışmış durumda. Acaba AKP de bir Kılıçdaroğlu’na sahip olabilseydi Sevigen’in kellesini alabilir miydi?Sevigen “İki olay farklı. Ben imar planı değişikliğine aracı olmadım” diyor. Ama Genel Başkanı’nı ikna etse dahi kamuoyunu ikna edebilmesi bir hayli güç.
TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) ekonomiyle ilgili her ay dört temel veri yayınlıyor; enflasyon, dış ticaret, sanayi üretimi, kapasite kullanım oranları. Çok değil, 4-5 ay öncesine kadar bu veriler hükümet için hep övünç kaynağı niteliğinde oluyordu. Hükümetin ekonomideki başarısının resmi ilanı niteliğindeydi rakamlar. İhracatın ne kadar hızlı arttığı, sanayi üretiminin nerelere yükseldiği, istihdam ve işgücü piyasasındaki iyileşmeleri gösteriyordu o zaman rakamlar. Şimdi ise iç karartıyor, moral bozuyor. Örneğin geçen hafta üretim ve sanayide kapasite kullanımına ilişkin veriler açıklandı. İki veri de tahminlerin ötesinde bir bozulma gösteriyordu. Sanayi üretimi ve kapasite kullanım oranları ağır bir krizin işareti niteliğindeydi.Dün de sanayideki bu olumsuzluğun doğal sonucunu gösteren istihdam verileri açıklandı. Dünkü rakamlar, sadece ekonomideki kötü gidişi göstermekle kalmıyor, bunun sosyal dokuya olası etkileri konusunda da fikir veriyor. 2007 yılı Kasım ayı itibariyle yüzde 10,1 olan işsizlik oranı 2008 yılının aynı döneminde yüzde 12,3’e yükselmiş. İşsiz sayısı 645 bin kişi artarak 2 milyon 995 bine ulaşmış.İşsizlik oranı toplamda yüzde 12,3 olarak gözüküyor ama bu oran tarım dışı sektörlerde yüzde 15,4.En dramatik olanı ise genç nüfus. TÜİK’in verilerine göre genç nüfustaki işsizlik oranı yüzde 23,9. Yani her dört gençten biri işsiz. İstihdam ve işsizlik verileri durumun 2001 krizinden daha vahim bir noktaya doğru gitmekte olduğunun habercisi. Çünkü, krizin, özellikle imalat sanayii ve inşaat sektörlerindeki sıkıntının yol açtığı ve açacağı yaygın işsizlik artışları esas olarak önümüzdeki TÜİK’in verilerine yansıyacak. Durumun daha da kötüleşeceğine kimsenin kuşkusu yok. Başbakan Tayyip Erdoğan hala “Hamdolsun bizim ekonomimizin durumu iyi” diye mi düşünüyor bilemeyiz. Fakat bazı üst düzey ekonomi bürokratları, ekonomiden anlayan, iş dünyasını bilen bakanlar vehametin farkında.Örneğin dün konuştuğumuz Sanayi ve Ticaret Bakanı Zafer Çağlayan, üretim, istihdam ve işsizlik rakamlarının “kaygı verici” olduğunu gizlemiyor.Hatta zaman geçirmeksizin önlem alınması gerektiğini de düşünüyor Çağlayan. Keşke Başbakan Erdoğan da öyle düşünseydi ve hatta bu kadar geç kalmadan üç ay önce “geliyorum” diyen krizi dikkate alıp kapsamlı önlemleri yürürlüğe koyabilseydi.Yine de geç olmakla birlikte kapsamlı önlemlerin yürürlüğe konması sıkıntıların daha da derinleşmesini engelleyebilir. Çağlayan’a düşündüğü önlemleri sorduğumuzda yanıtı şu oldu:“Bugün temel sorun üretim ve işsizliktir. O yüzden bugün artık enflasyonla mücadele bile birinci öncelikli değil. Bana göre sektörleri rahatlatmak, işsizliğin daha da artmasını önleyebilmek için iş dünyasının da bir süredir talep ettiği vergi ve sigorta primlerinin ertelenmesi çare olarak düşünülebilir. SSK ödemeleri üç ay süreyle ertelenebilir. Yani 1 Mart’ta yatırılması gereken primler 1 Haziran’a ertelenir ve belirli bir süre bu üç aylık gecikme sürdürülür. Bu işletmelerin finansman sıkıntısını bir ölçüde hafifletebilir. Bu uygulamanın Sosyal Güvenlik Kurumu’nun mali dengelerini bozmaması için de İşsizlik Fonu devreye sokulur, geciktirilen ödemeler o fondan karşılanır. Benzer uygulama vergi ödemeleri için de yapılabilir. Ama tabii ki bunlar benim kişisel görüşüm. Maliye ve Hazine ile bunları konuşup olgunlaştırmak gerekiyor. Kararı hükümet verecek ama benim önerim bu yönde...” Bu öneriyi acaba Başbakan kabul edecek mi?
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Türkiye’nin dış ilişkilerinde çıkmaz sokakların açıldığı mesajını verdi. Gül, “Türkiye’nin kendi içindeki ve çevresindeki problemleri çözen bir ülke olması otomatikman yolları açıyor” dedi. Rusya’ya ve Tataristan’a yaptığı ziyareti tamamlayarak Ankara’ya dönen Gül, dönüş yolunda uçakta gazetecilerle sohbet etti. “Bir bölgede güvenlik yoksa ekonomik istikrar asla olmaz. O zaman bu işin kaynağını güvenliğe harcayacaksın” diyen Gül, şöyle devam etti: “Onun için Türkiye’nin kendi içindeki problemleri ve çevresindeki problemleri çözen bir ülke olması otomatikman yolları açıyor. Yollar var da zaten, hep çıkmaz sokak olarak kalmış. Çıkmaz sokakta bir tüccar dükkan açmaz, çarşı açmaz. Doğu ile çıkmaz sokak olmuşuz. Güneye ineceğiz çıkmaz sokak yapmışız. Batı’yla öyle, burayla öyleydi. Çıkmaz sokakların kesiştiği bir yerde konumumuz var gibiydi. Sokaklar var da bloke edilmişti sanki. Türkiye problemleri şimdi çözen bir ülke oldu. Problem bizden kaynaklı demek istemiyorum. Onlardan da kaynaklanan olabilir. Onun işini de sen yapacaksın ki onu çözüm yönünde sevk etmiş olacaksın. Bu bölgenin en büyük ülkesi Rusya olduğuna göre ilişkilerin gelişmesine bizim de katkı vermemiz gerekiyordu. Bu da Türkiye’ye çok şey kazandırıyor.” Kafkaslara yeni işbirliği Gül, “Çıkmaz sokakları aştığınızı söylediniz. Ermenistan Azerbaycan sorununun çözümüne dönük olarak burada bir formül üretildi mi?” sorusunu ise şöyle yanıtladı: “İşleyen iyi bir süreç var. Bunun bütün Kafkaslara yeni bir işbirliği yaratmasını isterim. Bütün Kafkaslarda yeni bir iklim yaratsın. Yeni iklimde ağaçlar çiçekler yetişsin. Türkiye’nin Ermenistan ve Azerbaycan ilişkileri. Her iki ülkenin de Rusya ile ilişkilerinde bir durum söz konusu.”
Medvedev ile tam bir görüş birliği içinde olduğunu söyleyen Gül, “Rusya ile ilişkiler her alanda gelişiyor...” dediCumhurbaşkanı Abdullah Gül Rusya ziyaretinin ikinci gününde Devlet Başkanı Dimitry Medvedev ve Başbakan Putin ile görüştü. Gül’e Ruslar’ın ender uyguladıkları en üst seviyede karşılama protokolü uyguladılar. Devlet Ziyareti kapsamına alınan Gül’ün Moskova ziyaretine ilgi beklentilerin üzerinde gerçekleşti. Medvedev görüşmesi planlanandan iki saat daha fazla sürdü. Bu görüşmede iki Cumhurbaşkanı ülkelerarası ve bölgesel tüm sorunları ele aldılar. Görüşmenin çerçevesi sadece Türkiye’ye için acil öncelikli konularla sınırlı kalmadı. Bir yandan Türk ihracatçıların ve nakliyecilerin Rus gümrüklerinde karşılaştıkları sorunun çözümü, doğalgaz konuları değerlendirilirken diğer yandan da Karabağ, Kafkaslar ve Karadeniz, Ortadoğu barışı, küresel kriz ele alındı.Görüşmelerin ardından gazetecilerle sohbet eden Cumhurbaşkanı Gül, “Her alanda işbirliği için karşılıklı olarak açık ve net biçimde siyasi irade ortaya konmuştur” dedi.İki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi, var olan bazı ufak tefek sorunların giderilmesi konusunda Devlet Başkanı Medvedev ile tam bir görüş birliği içinde olduklarının da altını çizen Gül, şu saptamayı yaptı:“Türkiye’nin şeffaf, dürüst ve ilkeli bölgesel ve uluslararası politikasının takdir edildiğini, güven duyulduğunu, burada büyük bir itibarımız olduğunu gördüm.” Cumhurbaşkanı Gül’ün söylediklerinden anlaşılıyor ki, Türkiye’nin Ortadoğu barışı konusundaki girişimleri, Kafkas İşbirliği Projesi girişimi, Azeri-Ermeni barışı konusundaki çabaları Moskova’nın ilgi ve takdirini toplamış durumda.Peki Azeri-Ermeni barışı ve tabii ki Karabağ sorununun çözümü konusunda Türkiye’nin çabalarına destek olacak mı? Yani aktif olarak devreye girip, Ermenistan’ı çözüme ikna için bu ülke üzerindeki nüfuzunu kullanacak mı?“Bütün bunları konuştuk. Rusya’nın katkısı birinci derecede önemli. İzlenimim müsbet” diyor Cumhurbaşkanı Gül. Görüşmelerdeki ağırlıklı konu iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi ve var olan bazı sıkıntıların aşılması idi.Özellikle de Rusya gümrüklerinde Türk ihracatçı ve nakliyecilerin karşılaştıkları sorunlar. Medvedev, Gül’ün dile getirdiği bu sorunun en kısa zamanda çözümü için heyetlerarası görüşmeler sırasında kendi tarafına kesin talimat vermiş. Şimdi heyette bulunan Gümrük Müsteşarı ile Rus meslektaşı dün itibariyle çözüm görüşmelerine başladı. Cumhurbaşkanı Gül bu sorunun aşılacağından emin.Ayrıca yine Türk işadamlarından gelen talep doğrultusunda Gül, Rusya ile ticaretin TL ve Ruble ile yapılması konusunda da mutabakata vardılar.Cumhurbaşkanı Gül bu konuda şunları söyledi:“Bu konuyu Ankara’dayken Hazine ve Merkez Bankası yetkilileri ile konuştum. Türk Parasının Kıymetini Korumu Kanunu çerçevesindeki 32 sayılı kararda değişiklik yapılması gerekiyor. O konuda çalışma başladı. 32 sayılı karar değiştirilerek Ruble de dış ticaret ve ödemelerde geçerli konvertibl paralar listesine alınacak.Ruble ve TL ile ticaret ve ödeme sistemine geçilmesi Türkiye’nin ihracatına olduğu kadar buradaki müteahhitlik hizmetlerinin ve yatırımların gelişmesine de olumlu katkı yapacak.” Gül, diğer ülke gezilerinde olduğu gibi Rusya seferinde de işadamlarının sorunlarıyla yakından ilgilendi.Hatta Medvedev ile görüşmesinin ardından Kremlin Sarayı’nda onuruna verilen yemeğe katılan bazı işadamlarını Devlet Başkanı Medvedev’e takdim etti. Örneğin Sabah ve ATV’nin sahibi enerji ve doğalgaz konusunda yatırımları olan Çalık Grubu’nun patronu Ahmet Çalık, Rusya’da bira pazarının yüzde 25’ine sahip olan Efes Pilsen ve Anadolu Grubu’nun patronlarından Tuncay Özilhan ve Rusya’da pazarın yüzde 60’ını elinde tutan Şişe Cam’ın Moskova’daki yöneticisinin de aralarında bulunduğu işadamları, dün bizzat Cumhurbaşkanı Gül tarafından Medvedev ile tanıştırıldı.
TÜSİAD, Odalar Birliği, İşveren sendikaları, işçi sendikaları, esnaf ve çiftçi örgütleri aylardır krize karşı önlem alınması için çağrı yapıyor. Sanayiciler, “artık beklemeye tahammülümüz kalmadı” diye feryat ediyor. Ama hükümet, Başbakan Tayyip Erdoğan gayet sakin, kendinden emin, hala “hamdolsun iyiyiz” tavrında. Acaba yurtiçinde ve yurtdışında IMF dahil hiç kimsenin bilmediği, kavrayamadığı bir şey var da, onu sadece Erdoğan biliyor, başka hiç kimse göremiyor, bilemiyor mu?Çok ilginç... Yaşanan gelişmeler küresel krizin etkilerinin Türk ekonomisini günden güne daha ağır biçimde sarstığını gösteriyor. Açıklanan bütün resmi veriler ekonominin kötüleştiğini, gidişatın son derece moral bozucu olduğunu ortaya koyuyor.Ama hükümet ve Başbakan çok sakin.Acaba neden?Üç gün önce TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) sanayi kesimi üretim verilerini açıkladı. Aralık ayında imalat sanayii üretimi yüzde 20 azalmış. 2008 yaz aylarında başlayan sanayideki üretim düşüşü, her ay artan oranda devam ediyor, kronikleşiyor. Önceki gün de Ocak ayına ilişkin kapasite kullanım oranları açıklandı. O rakamlar da gösteriyor ki, üretim düşüşü devam edecek. Çünkü Ocak ayında sanayide kapasite kullanım oranı geçen yıla göre yüzde 16,5 oranında düşmüş ve 63,8’e inmiş. Türkiye bu ölçüde uzun süreli üretim düşüşünü ve kapasite kullanım oranının yüzde 63’e indiği bir dönemi 30 yıldan beri yaşamıyor. Sanayideki üretim düşüşü ve kapasite kullanımındaki kronik düşüklük en son 1980 yılında görülmüştü. Ki o yıllar Türkiye’nin sadece ekonomik değil siyasal ve sosyal açıdan da kriz yıllarıydı.O nedenle bugünkü durumu herhalde kimse 1979, 1980’lerle kıyaslamıyor, kıyaslamayacak da. Fakat özellikle sanayide yaşanan ağır darboğaz ne yazık ki o yılları akla getiriyor.1980 sonrası dönemde de Türk ekonomisi bazı krizler yaşadı, sanayide üretim kayıpları yaşadı, ödemeler dengesinde sıkıntıları oldu ama bugün karşı karşıya olunan durum hepsinden daha ağır.Sadece bu hafta içinde açıklanan resmi veriler bile durumun ne kadar vahim bir noktaya doğru gitmekte olduğunu göstermeye yetiyor.TÜİK’in sanayi sektörüne ilişkin verilerinin yanısıra yine önceki gün Merkez Bankası ödemeler dengesi tablosunu açıkladı. Tablo tehlike sinyali vermiyor; bas bas bağırıyor “bu gidiş tehlikeli” diye. Yıllık bazda 41 milyar dolar olan cari işlemler açığı, Aralık ayında 3 milyar dolar olarak gerçekleşmiş. Geçmiş aylarda görülen 5-6 milyar dolarlık açıklara göre elbette bir iyileşme var. Bu açıdan olumlu bir gelişme var.Ama olumlu olmayan çok kritik bir başka unsur var o tabloda. Türkiye cari açığı artık eskisi gibi finanse edemiyor. Yılın son çeyreğine kadar cari hesaptaki açık, sermaye ve finans hesaplarındaki fazla ile çok rahat karşılanabiliyordu. Ekim ayından itibaren Türkiye’ye giren sermaye çıkandan daha düşük. 2008’in son çeyreğinde sermaye dengesi 11 milyar dolar açık vermiş. Yani Türkiye borçlandığından daha fazlasını dışarıya ödemiş. Bu da Merkez Bankası’nın döviz rezervleri için ciddi bir tehdit.Bütçe sonuçları ayrı bir felaket. Harcamalar yüzde 15 artarken, vergi gelirleri krizin doğal bir sonucu olarak yüzde 2,4 oranında azalmış durumda.Özetle risk ve tehditler çok fazla ama hükümet gayet rahat. IMF yayınlarında da belirtildiği gibi krize karşı önlem paketi açıklamayan tek G-20 ülkesi olma konumuyla adeta övünüyor Erdoğan. Sanki krize meydan okuyor...Acaba Erdoğan herkesin gördüğünden çok farklı bir ekonomi tablosu mu görüyor? Ya da sürpriz bir planı mı var?
AKP ve Tayyip Erdoğan’ın 2007 seçimlerindeki hedefi de çok yüksekti. Muhalefete muhtaç olmadan cumhurbaşkanını seçecek, tek başına anayasayı değiştirebilecek bir sonuç hedeflemişlerdi. Yani 367 milletvekili. Bu olmadı ama elde edilen başarı yine de Türkiye’nin 1960’lı yıllardan bu yana hiçbir partiye, hiçbir lidere nasip olmadık ölçüde parlak bir sonuçtu.Şimdi Erdoğan’ın hedefi yine çok büyük, başarı çıtası yine çok yükseklerde. Bu seçimde amaç muhalefetin belini iyice kırmak, gardını düşürmek. Onun için vargücüyle yerel seçimlere asılıyor AKP ve Erdoğan.Ekonomik kriz, bunun yakın vadede yaratabileceği ekonomik ve sosyal yıkıntılara karşı şimdiden alınması zorunlu önlemler bile 29 Mart sonrasına erteleniyor. Bu noktadan sonra iktidarın ekonomiden dış politikaya kadar attığı ve atacağı bütün adımlar seçime endeksli. AKP aylardan beri sürekli kamuoyu araştırması yaptırıyor. Yerel ve belediye başkanı adayı bazında da ülke genelinde de anketler yaptırılıyor. Birden fazla araştırma kuruluşu AKP’ye çalışıyor. AKP kurmayları, anketlerin farklı sonuçlar verdiğini ama alınan ilk sonuçların beklentilerin üstünde olduğunu söylüyorlar.Yani, seçmen Tayyip Erdoğan’ı, AKP’yi ve AKP belediyeciliğini başarılı buluyormuş. Ekonomik krizin, artan geçim sıkıntılarının, işsizliğin, işsizlik korkularının ve geleceğe ilişkin kaygıların inanması zor ama AKP ve Erdoğan’ın seçmen nezdindeki kredibilitesi üzerinde hiçbir olumsuz etkisi olmuyormuş. AKP kurmaylarının iddiası böyle...Başbakan Erdoğan’ın çok yakın çevresinde adı sıkça anılan çok önemli bir AKP kurmayı ile seçim tahminleri üzerine kısa bir sohbetimiz oldu. “Ne sayın Başbakan’ın ne de bizlerin kafasında en ufak bir kuşku yok” diyor Erdoğan’ın kurmayı.29 Mart gecesi nasıl bir sonuç beklediklerini sorduğumda çok emin bir ifadeyle şu yanıtı veriyor:“Yüzde 50, artı eksi iki... Şimdilik görünen bu, önümüzdeki süreçte daha da yükselebilir...” Yani alt sınır yüzde 48. 52’ye ve daha yukarı da çıkabileceğini düşünüyorlar AKP’nin il genel meclisi seçimlerindeki oy oranını.İnanması güç. Onca yolsuzluk iddiasının yanısıra etkilerini giderek daha ağır biçimde hissettirmeye başlayan ekonomik kriz ortamında iktidar partisinin oy kaybetmeyip aksine arttıracak olması pek mantıklı gelmiyor. Zaten 2007 seçimlerindeki yüzde 47 de sürpriz bir sonuçtu. Ve o seçimler bir anlamda sisteme asker müdahalesine ve cumhurbaşkanlığı seçimine yönelik referandum özelliği de taşıyordu. Bugün öyle bir durum da yok. Erdoğan’ın kurmayı 2007 seçim sonuçlarındaki asker müdahalesi ve cumhurbaşkanlığı seçimi etkisine de itiraz ediyor:“Yüzde 47 oy içinde o iki unsurun etkisi en fazla 3 - 4 puan...” Peki ekonomik kriz, işsizlik etkilemeyecek mi AKP oylarını?Yanıt ilginç:“Normal olarak etkilemesi lazım ama etkilemiyor. Çünkü, bize alternatif yok. Halk muhalefete hiç, ama hiç güvenmiyor. O yüzden bugün kriz nedeniyle birtakım sıkıntılar olsa da seçmen çoğunluğunun oy verebileceği tek güvenilir adres yine AKP...” AKP’lilerin tahmin ve beklentileri inanılır gibi değil. Bakalım 29 Mart’ta herkes nasıl bir sonuçla yüzleşecek?