Ekonomideki yangın büyüyor...

9 Şubat 2009

Ekonomi, “krize giriyorum, girdim” diye sinyal vermiyor, her yönüyle, her veriyle bas bas bağırıyor. Ekonomiyle ilgili olarak açıklanan her veri krizin günden güne derinleşmekte olduğunu, önlem almak gerekiyorsa hiç zaman geçirmeden almak gerektiğini net biçimde ortaya koyuyor.Dün, TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) 2008 Aralık ayı sanayi üretimi rakamlarını açıkladı. Durum karamsar tahminlerden bile daha kötü. Geçen yılın Aralık ayında toplam sanayi üretimi yüzde 17,6 azalmış. İmalat sanayiindeki üretim düşüşü daha da felaket: Yüzde 19,9. Aslında üretim düşüşü kimse için sürpriz değil. Ağustos ayından beri imalat sanayii üretimi düşüyor. Sanayi, “önlem alın, işler kötü gidiyor” sinyalini ilk olarak Ağustos ayında vermişti. Ağustos’ta yüzde 5 oranında düşen imalat sanayii üretimi, Eylül’de yüzde 5,3, Ekim’de 8,2, Kasım’da 14,9 geriledikten sonra Aralık’ta da 19,9 azaldı. Bugün bu yılın Ocak ayına ilişkin eğilimi açıklayacak düşüş trendinin devam ettiğine hiç kuşku yok.Bunun anlamı şu: Daha az üreten sanayi sektörü, muhtemelen önümüzdeki dönemde, daha düşük bir istihdam kapasitesi ile yoluna devam etmeye çalışacak. Bu da daha çok işsizlik ve daha az tüketim, daha az üretim kısır döngüsü...Bugün bir başka önemli veriyi, ödemeler dengesi rakamlarını açıklayacak Merkez Bankası.Uzun süredir yakınılan ekonominin geleceğini tehdit eden önemli bir risk unsuru olarak görülen cari açık sorunu hafiflemiş gözükecek. Ekim ve Kasım aylarında küçülmeye başlayan cari açık rakamı, Aralık ayında daha da küçülecek.İyiye işaret mi? Hayır. Ekonominin giderek küçüleceğinin göstergesi...Ödemeler dengesi tablosunda dikkat çekici bir diğer gelişme finans hesaplarında ortaya çıkacak. Sermaye girişinin nasıl bıçak gibi kesilmekte olduğu görülecek. 2008’in Ekim ve Kasım aylarında borçlandığı miktardan 7,7 milyar dolar daha fazla borç ödeyen Türkiye’nin Aralık’ta da 3 - 3,5 milyar dolar net ödeme yaptığı tahmin ediliyor.Bu durum içinde bulunduğumuz yıl içinde Türkiye’nin dış ödemelerde yaşayacağı sıkıntının habercisi.Özetle ekonomide işlerin her yönden kötüye gitmekte olduğu apaçık ortada. Hükümetin hiç zaman geçirmeden önlem alması gereği de açık. Ama, Merkez Bankası’nın mali piyasaları rahatlatıcı kararları dışında hükümet, bugüne kadar neye ne kadar çare olacağı tartışmalı ufak tefek bir-iki karar dışında elle tutulur bir önlem paketi ortaya koyabilmiş değil. Muhtemelen Başbakan Tayyip Erdoğan ve hükümet, “hele bir seçim geçsin, sonra bakarız” diye düşünüyor. Çünkü şu anda bütün konsantrasyonu 29 Mart seçimlerinde yüzde 50 çıtasını aşabilmek. O nedenle bugüne kadar kömür ve gıda yardımı ile sürdürülen seçim rüşvetinde de çıta yükseltiliyor. Buzdolabı, çamaşır makinası ve fırın da ekleniyor seçmene selam paketlerine.Başbakan, IMF’ye rest çekmiş olmanın propagandasını yapıyor; “Ekonomik büyümeden feragat edemeyiz” diyor. Ama IMF’siz geçen 2008’in son çeyreğinde Türk ekonomisi muhtemelen IMF tahminleri düzeyinde yüzde 5 civarında küçülecek. Dün açıklanan sanayi üretimi rakamları gösteriyor ki, hükümet ciddi bir program, çerçevesi iyi belirlenmiş kapsamlı bir önlemler paketini bir an önce uygulamaya koyamazsa 2009 tahminlerin ötesinde zor bir yıl olacak.

Devamını Oku

Erdoğan hangi şartları “kabul edilemez” görüyor?

4 Şubat 2009

IMF (Uluslararası Para Fonu) ile görüşmelerin neden kesildiği konusunda, ilgili Devlet Bakanı Mehmet Şimşek’ten aydınlatıcı bir açıklama gelmedi. Aksine Şimşek’in birkaç gün içinde yaptığı çelişkili açıklamalar kafaları daha da karıştırdı.Bu konuda Başbakan Tayyip Erdoğan’ın yaptığı açıklamada geçen bir cümle ise son derece çarpıcı: “IMF’nin iki şartı var ki bunları kabul etmemiz mümkün değil, bunlar kabul edilemez...” Küresel krizin etkilerinin tüm ağırlığı ile Türk ekonomisinin üzerine çökmekte olduğu bugünkü ortamda umut bağlanan IMF anlaşmasına (veya parasına) kamuoyunda büyük bir duyarlılık var. Piyasalar ve ekonomiyle ilgili aktörler başta olmak üzere tüm toplum, IMF’nin öne sürdüğü bu kabul edilemez şartları merak ediyor. Muhalefet partileri de merak ediyor, Başbakan’ın bunları açıklamasını istiyor. Fakat şu ana kadar doyurucu bir açıklama gelmiş değil...Aslında IMF ile ilişkilerin neden koptuğu, kabul edilemez şartların neler olduğu sadece muhalefetin ve kamuoyunun merak ettiği bir konu değil. Hükümet ve ekonomi bürokrasisi de büyük bir merak içinde. Çünkü Başbakan Erdoğan’ın yanı sıra Mehmet Şimşek ve belki bir de Dışişleri Bakanı Ali Babacan dışındaki bakanların bu şartlar konusunda bilgisi yok. Hazine Müsteşarı İbrahim Çanakçı ve birkaç kişi dışında ekonomi bürokrasisi için de bu konu tam anlamıyla bir muamma.O yüzden Ankara’da en çok merak edilen konuların başında geliyor bu şartlar. Sır gibi saklandığı için bu şartlarla ilgili çok sayıda spekülasyon var kulislerde.İçerden öğrenilen ufak tefek bilgi kırıntıları ve tahminlere dayalı pek çok senaryo konuşuluyor.Bürokrasi kulislerinde Erdoğan’ın “kabul edilemez” dediği IMF şartlarından birinin bütçe ve kamu maliyesi ile ilgili, diğerinin de BDDK, TMSF ve SPK ile ilgili yeni düzenleme olduğu konuşuluyor. IMF’nin kamu maliyesi konusunda “Mali Kural” önerdiği biliniyor. Önerilen bu kural, bundan önceki IMF anlaşmalarında yer alan en önemli performans kriterlerinden biri niteliğindeki “faiz dışı fazla” koşulundan daha sıkı bir harcama kontrolü öngörüyor. Mali kural çerçevesinde kamu sektörü için yine gayri safi yurtiçi hasılanın belirli bir yüzdesi kadar fazla verilmesi, kamu harcamalarının disiplin altında tutulması ilkesi var. Bunun yanısıra merkezi yönetim bütçesinin verebileceği toplam açık için de üst sınır getiriliyor. Ayrıca kamu sektörü borçlanmasına da kesin sınırlar konuluyor.İddiaya göre Hükümetin harcama yetkisini ciddi biçimde kısıtlayacağı için Erdoğan bu koşulu kabul etmiyor. Kabul edilmeyen ikinci koşul da üst kurumlar üstü yeni bir bağımsız kurul oluşturulması. Yeni kurul, BDDK, TMSF ve SPK’nın çatı kurulu niteliğinde oluşacak ve bu kurulların işlemlerini denetleyecek. Kurul’un üyeleri IMF’nin de onay vereceği gerçek anlamda bağımsız, konusunun uzmanı yetkin isimlerden oluşacak.Bunlar elbette spekülasyondan ibaret. Ancak, mali kurala belki “evet” diyebilir ama eğer doğruysa IMF’nin özellikle de bu kurul ve atama konusunu Erdoğan’a kabul ettirebilmesi çok zor, hatta imkansız gibi...

Devamını Oku

IMF anlaşması Nisan’a sarkar

4 Şubat 2009

Kamuoyunda özellikle de bürokrasi olsun, iş dünyası olsun ekonomi çevrelerinde son günlerde yanıtı aranan soru bu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “IMF’siz yola devam” diyecek mi?Aslında bu soru etrafında yürütülen tahminler son günlerde ülke sınırlarını aşmış durumda. Atlantik ötesinde Washington’da, IMF merkezinde de en hararetli sohbet konuları arasında. Dün, IMF ile hâlâ yakın ilişkileri olduğunu bildiğim eski bürokrat bir dostumla telefonla konuştum. Washington’daymış. Halen IMF’de görev yapan bir arkadaşını ziyarete gitmiş, birlikte yemek yemişler.IMF yemekhanesinden aldığı Türkiye izlenimini şöyle anlatıyor:“Oradakilerin çoğu Türkiye’yi Türk siyasetçisini iyi tanıyorlar. Başbakan Erdoğan’ın son günlerde IMF’ye rest çeken konuşmalarını da seçmene mesaj olarak algılıyorlar. Hükümetin Nisan’a kadar işi sürüncemede bırakacağını düşünüyorlar. Konuştuğum IMF’deki arkadaşlarımın ortak görüşü şu: Gecikme belki iktidar partisinin lehine sonuç verebilir ama Türkiye’ye faturası ağır olabilir...” Oysa Devlet Bakanı Mehmet Şimşek aksi düşüncede. Şimşek önceki günkü demecinde Türkiye’nin IMF’siz de olsa rahatlıkla yola devam edebileceğini düşünüyor.Şimşek’in şu sözleri son derece ilginç:“Türkiye 15 ila 30 milyar dolar olarak bahsedilen dış finansman ihtiyacını rahatlıkla karşılar. Çünkü yeterli döviz rezervi var...” Acaba öyle mi? Rakamlara bakmakta fayda var. Şimşek’in sorumlu olduğu Hazine verilerine göre Türkiye bu yıl 54 milyar 518 milyon doları anapara, 10 milyar 368 milyon doları da faiz olmak üzere toplam 64 milyar 886 milyon dolar dış borç ödemesi yapacak.Yine hükümetin krizin Türkiye’yi “teğet geçeceğini” varsayarak hazırladığı 2009 yılı ekonomik programına göre 50.4 milyar dolar da cari açık verecek. Bu durumda Türkiye’nin bu yılki dış finansman ihtiyacı en az 105 milyar dolar. Fakat hükümetin cari açık rakamı gerçekçi düzeye, 25-28 milyar dolara çekildiğinde rakam 80- 83 milyar dolara iniyor.Ödenecek dış borç anapara tutarı kadar yeni borçlanma yapabilir mi Türkiye? Son aylardaki gelişmelere bakılırsa bunun çok zor olduğu açıkça görülebilir. Örneğin 2008’in ilk 9 ayında (Ocak- Eylül) sadece özel sektör ödediği miktardan 24 milyar dolar daha fazla dış borç sağlayabilmiş ve toplam borçluluğunu bu oranda artırmıştı. Fakat krizin şiddetini artırmaya başladığı Ekim ayından itibaren işler değişti. Ekim ve Kasım aylarında borçlandığı miktardan 7.7 milyar daha fazla borç ödemek durumunda kaldı. Bu durum Aralık ayında da Ocak’ta da değişmedi. Bundan sonraki aylarda değişecek mi? Dünya değişirse belki ama o yönde de hiç umut verici bir işaret yok.Yine de en iyimser tahminle Türkiye ödediği borç kadar dış kredi sağlasa bile geriye 25 - 28 milyar dolarlık bir açığı kalıyor. IMF’siz bu açığı kapatmak çok ama çok zor. O yüzden IMF’siz yolculuk hayırlı bir yolculuk olmaz.

Devamını Oku

IMF anlaşması seçim sonrasına kalacak gibi...

3 Şubat 2009

Küresel krizin Türkiye’yi teğet geçmediği, geçmeyeceği artık herkes tarafından net biçimde anlaşılmış durumda. Piyasalarda yaşanmakta olan durgunluk, sanayinin içine girdiği darboğaz, işsizliğin hızla artmaya başlaması, krizin Türk ekonomisini ciddi biçimde sarsmaya başladığının net belirtileri.Yurt içi talep geçen yılın Haziran ayından itibaren daralmaya başlamıştı. 2008’in son aylarında da dış talep keskin bir düşüş trendine girdi. 2008 Aralık ayında yüzde 21 oranında azalan ihracat, bu yılın Ocak ayında da geçici verilere göre yüzde 28’e varan oranda düştü. Önümüzdeki aylarda da trendin tersine dönmesi ihtimali zayıf. Hem iç talebin hem dış talebin birlikte düştüğü bir kriz ortamını Türkiye belki de ilk defa yaşıyor. Geçmişte Türkiye’nin kendi kendine yarattığı özel krizlerinden çıkışta döviz kuru artışları ihracatı tetiklediği için döviz sorunun çözümüne katkıda bulunduğu kadar üretimi ve dolayısıyla toplam ekonomiyi canlandırabiliyordu. Şimdi ise durum çok farklı. Geçmişten farklı olan bir başka nokta da dış finansman ihtiyacının büyüklüğü. Bu büyüklük ve uluslararası likidite koşullarındaki keskin değişim IMF ile anlaşmayı kaçınılmaz kılıyor.O yüzden IMF ile yeni bir anlaşmaya öteden beri sıcak bakmayan, “ümüğümüzü sıktırmayız” diyen Başbakan Erdoğan “kerhen” de olsa yeni bir anlaşmaya “evet” diyor.Fakat Başbakan’ın onayı ile başlayan görüşmeler, “ciddi görüş ayrılıkları” nedeniyle askıya alınıyor.Başbakan Erdoğan, IMF’nin bazı koşullarının “kabul edilemez” olduğunu söylüyor. Erdoğan, bunların hangi koşullar olduğunu söylemiyor ama sır da değil: Mali disiplin, kamu harcamaları ve bütçe dengesi...Devlet Bakanı Mehmet Şimşek’in dün yaptığı açıklama da bu yönde; görüşmelerdeki sorunun IMF’nin klasik reçetede ısrar etmesinden kaynaklandığını söylüyor. Şimşek, IMF’nin kamu kesimi borçlanma gereğini azaltıcı, harcama azaltıcı ve gelir arttırıcı önlemleri gündeme getirdiğini belirtiyor ve şöyle diyor: “Türkiye’nin kamu kesiminde bir borçlanma sorunu yok ki, Türkiye’nin bugünkü şartları eskiye göre çok farklıdır. Mali disiplin vardır. Bu nedenle, yapılacak anlaşma mevcut küresel koşulları ve Türkiye’nin değişen yapısını da dikkate alan bir program olmalıdır...” IMF ise aksi görüşte. Mali disiplinin 2007 yılından itibaren yeniden ciddi biçimde bozulmaya başladığını düşünen IMF’ye göre hükümetin 2009 bütçesi ve ekonomik hedefleriyle ilgili temel varsayımları da gerçekçi değil. O nedenle de bütçeden en az 12 milyar TL’lik bir harcama kesintisi yapılması veya bu tutarda gelir arttırıcı önlem öneriyor IMF.Harcama kesintisi için gösterilen adres de bütçeden yerel yönetimlere, belediyelere aktarılmak üzere ayrılan ödeneklerin kısılması.Evet tam da yerel yönetim seçimlerine gidildiği bir ortamda hükümetin bunu kabul edebilmesi zor. O yüzden de IMF ile anlaşmanın seçim sonrasına kalması, en azından açıklamanın ve uygulamanın seçimlerden sonraya bırakılması olasılığı güçleniyor.Tabii ki bir başka seçenek de “IMF’siz yola devam”. Bu, belki bazılarının kulağına hoş geliyor ama bu noktadan sonra o yolculuk çok zor ve ızdıraplı olur. En başta da dış finansman açısından çok büyük güçlüklerle karşılaşılabilir.

Devamını Oku

Karayalçın’ın itirazı...

28 Ocak 2009

İstanbul, Ankara ve İzmir’de büyükşehir belediye başkanlıkları için AKP ile CHP arasındaki yarış giderek kızışıyor. Her iki parti de ülke genelinden çok, bu üç büyük şehirde rekabeti şimdiden üst düzeye çıkarmış durumda. AKP, “CHP’nin son kalesi” olarak nitelediği İzmir Büyükşehir’i alıp ana muhalefeti kendisine rakip olmaktan çıkarmanın hesaplarını yapıyor. CHP’nin hesabı ise Ankara ve İstanbul’u alıp AKP’ye onulmaz bir yara açmak...Bu kapsamda iki parti ve adaylar birbirlerinin eksiklerini, yolsuzluk iddialarını gündeme getirirken diğer yandan da yeni projelerini teker teker açıklıyorlar. Son günlerde Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığı ile dikkatler her ne kadar İstanbul’a çevrilmiş durumda olsa da Ankara’da yarışta da önümüzdeki günlerde ilginç gelişmeler yaşanabilir. Ankara’da iki ezeli rakip şimdiki Belediye Başkanı AKP’li Melih Gökçek’le CHP adayı Murat Karayalçın yarışacak. Bir süre öncesine kadar Gökçek için, “açık ara önde, kesin seçilir” deniyordu. Gerçi, dün konuştuğumuzda kendisi hâlâ çok iddialı ve sonuçtan emin gözüküyor. “En az 20 puan farkla seçimi kazanırım” diyor Gökçek. Yaptırdığı son ankete göre oyu yüzde 50’nin üstünde. En yakın rakibi Karayalçın ise yüzde 30’larda. MHP adayı Mansur Yavaş ise şimdilik yüzde 13’ler düzeyinde. Seçime daha iki ay var, acaba 2 ay sonra sandıktan hangi sonuç çıkacak? 2004 seçimlerinde yüzde 12’ler düzeyinde bir oy alan CHP şimdi Karayalçın’la yüzde 30’ları aşmış gözüküyor. Gökçek şu anki durumdan çok memnun ama CHP’deki toparlanma sürer, Mansur Yavaş da MHP’nin oylarını artırırsa sürpriz bir sonuçla karşılaşabilir 29 Mart’ta.Karayalçın’ın açıklamasıİki gün önce isim belirtmemiştim ama belediye başkan adaylarının vaatlerini değerlendirirken, “25 bin işsize iş, bütün yurttaşlara yoksulluk sınırı düzeyinde gelir sağlama” vaatlerinin bir anlamda “kim daha fazla sadaka verecek?” yarışına dönüşmekte olduğunu yazmıştım. Murat Karayalçın bu değerlendirmeye itiraz ediyor. Gönderdiği yazılı açıklamada, “Projelerimizin sadakayla, lütufla ilgisi yoktur. Tam tersine her yurttaşın belli bir gelir düzeyinin üzerinde yaşamasını hak olarak tanımlayan bir yaklaşımdır” diyor.Karayalçın’ın açıklaması özetle şöyle:“Devletin verilerine göre Türkiye’de dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 2008 yılı fiyatlarıyla 600 TL dolaylarındadır. Her ailenin bu düzeyde gelir elde etmesi o ailenin hakkıdır. Biz her ailenin gelirini 600 TL’nin üzerine çıkaracak kadar belediye hizmeti ve yardım sunacağımızı söylüyoruz. Bu yöntemle keyfi, rastgele yardımlara son verilecek, nesnel kriterlere dayalı olarak yoksul ailelerin asgari ihtiyaçları karşılanacaktır. Yoksulluk var olduğu sürece, en gelişmiş ekonomilerde dahi bu yaklaşımın sürdürülmesi kaçınılmazdır...Kent İşçiliği Projesi ile hem istihdam sağlanacak, hem de kentin önemli sorunlarına çözüm aranacaktır. 25.000 kişi yaşlı bakımı, engelliklere destek hizmetleri, fidan yetiştiriciliği, ağaç dikimi ve bakımı gibi işlerde istihdam edilecektir. Biz Kent İşçiliği projesinin önümüzdeki dönemde Türkiye’ye örnek olacağını düşünüyoruz.İki projenin toplam maliyeti 450-500 milyon dolar tutarındadır. Hiçbir kaynak bulunmasa dahi, bağlı kuruluşlarıyla birlikte toplam belediye bütçesinin % 15’i oranında bir kaynakla bu projeler karşılanabilir....”

Devamını Oku

Zimmet tanımı değiştirilebilecek mi?

27 Ocak 2009

Ortada henüz kesinleşmiş bir IMF anlaşması yok. Ekonomik krize karşı kapsamlı bir önlem paketi de yok. Ama her şeye rağmen soruna çare olup olmayacağı tartışmalı da olsa Hükümet, ekonomik krize karşı taksit taksit, ufak tefek önlemler almaya devam ediyor. Bakanlar Kurulu önceki gün de krize karşı bazı önlem kararları aldı. Bunlardan en önemlilerinden biri de Bankacılık Yasası’nda değişiklik yapılması.Krizde bankacılık sistemi ve bankacılık yasasında yapılacak değişiklikler son derece önemli. Çünkü daha işin başında, Başbakan Erdoğan krizin Türkiye’den “teğet” geçeceğine inandığı günlerde bile bankaları suçluyor, bankaları reel sektöre daha fazla kredi vermeye zorluyordu. Benzer eleştiriler zaman zaman ilgili ilgisiz bakanlardan, iktidar partisi sözcülerinden de geldi.Piyasalarda yaşanan sorunun, durgunluğun bankaların kredileri keyfi olarak geri çağırmalarından, sisteme taze kredi enjekte etmediklerinden kaynaklandığı sanıldı. Durumun öyle olmadığı en yetkili ağızlardan, Bankalar Birliği yönetimince Başbakan’a anlatılmaya çalışıldı. Hatta şu da ifade edildi:“Evet bankalar bazı şirketlere kredi vermekte zorlanıyor. Örneğin zora giren bir firmanın borçları yeniden yapılandırıldığında bu firmaya bir miktar daha kredi verilse ayağa kalkıp işlerini düzeltebilecek, kredi borcunu geri ödeme kabiliyetine kavuşacak ama ne yazık ki bu kredi verilemiyor....” Verilemiyor çünkü, banka patronları da genel müdür ve yönetim kurulu üyeleri de kredi komitesi de korkuyor: “Ya verdiğimiz ek kredi de batarsa ne olacak?” Ne olacağı yürürlükteki yasada yazılı: 10 yıl hapis...Çünkü yürürlükteki yasa, geçmiş kötü tecrübe nedeniyle reaksiyoner ve çok sert hükümler içeriyor. Her batık krediyi “zimmet” kapsamına alıyor. Zimmet’in cezası da 10 yıldan başlıyor.Bankacılık Yasası’nın 160. maddesinde yer alan “zimmet” e ilişkin hükmün değiştirilmesi üç aydan beri tartışılıyor. Bu hükmün yumuşatılmasına bürokrasi, ilgili kurumlar da sıcak yaklaşıyor. Bu düzenlemeden “hortumcu” ların faydalanmasını engellemek için gerekli bir düzenlemenin de yapılabileceği belirtiliyor.Zimmet hükmünün uygulanabilmesi için “bilinçli kaynak aktarımının varlığının aranması” koşulunun getirilmesi öngörülüyor. Batık kredi ile banka hakim hissedarları arasında doğrudan veya dolaylı bir ilişkinin varlığının aranması koşulunun getirilmesi öneriliyor.Fakat bu düzenleme, Bakanlar Kurulu’nda kabul edilen Bankacılık Yasası’nda değişiklik öngören tasarıda yer almıyor. Muhtemelen hükümet seçime giderken “hortumculara af getirecekler” eleştirisinin yapılmasını göze alamıyor. Ancak konuştuğum bazı yetkililer, zimmetle ilgili söz konusu değişikliğin Meclis aşamasında gündeme gelebileceğini, komisyonda veya genel kurul görüşmeleri sırasında iktidar partisi milletvekillerinin verecekleri bir önerge ile tasarıya eklenebileceğini belirtiyorlar.Eğer bu düzenleme yapılmaz ise bankacılardaki “kelepçe fobisi” devam edeceği için kriz nedeniyle zora düşen veya önümüzdeki dönemde zora girme ihtimali yüksek firmaların işi çok zor...

Devamını Oku

Seçim ve sadaka yarışı...

26 Ocak 2009

Milletvekili seçimleri “laiklik”, “Müslüman Cumhurbaşkanı” ve “darbe” tartışmalarının gölgesinde gerçekleşmişti. Seçim tartışmalarının ana malzemesi de bu konular olmuştu. 29 Mart’ta yapılacak olan yerel seçimlerin de dalga dalga Türkiye’yi sarsmakta olan Ergenekon tartışmalarının gölgesinde geçeceği anlaşılıyor.Tabii ki sadece Ergenekon tartışmalarıyla yürümeyecek partilerin seçim kampanyası. Yolsuzluk iddiaları ve yardım vaadleri de önemli yer tutacak. İstanbul, Ankara ve İstanbul’da iktidar partisi AKP ile CHP arasında futboldaki tirübün deyimiyle “ölümüne” bir mücadeleye sahne olacağı anlaşılıyor.AKP büyükşehir belediyelerindeki hakimiyetini koruyacağına inanıyor. Hatta CHP’nin yıkılamayan kalesi diye nitelenen İzmir Büyükşehir Belediyesi’ni de kazanarak Baykal ve CHP’ye çok ağır bir darbe vurabilmenin hesapları yapılıyor. Özellikle de arsenikli su tartışmalarının bu alanda iktidar olanakları elinde olan AKP’ye önemli bir avantaj getirebileceği düşünülüyor.CHP’lilerin İzmir konusunda şimdilik pek kaygıları yok. Mevcut Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ile seçimi yine açık ara alacaklarına inanıyorlar.CHP’nin bu dönemdeki asıl hedefi İstanbul ve Ankara. Özellikle İstanbul’da büyükşehir belediyesinin AKP’nin elinden alınmasının etkisinin sadece İstanbul ile sınırlı olmayacağını, merkezi iktidarı da sarsacağını, AKP’yi düşüş sürecine sokacağını hesaplıyor CHP kurmayları.O nedenle son dönemde yolsuzluklarla mücadelenin simgesi haline gelen Kemal Kılıçdaroğlu’nu İstanbul’a aday gösterdi CHP. Aslında geçen seçimlere göre AKP ile CHP arasında İstanbul’da 17 puan gibi çok büyük bir oy farkı var. Ki normalde kolay kapanacak bir fark değil. Fakat CHP bu farkı kapatma konusunda son derece iddialı. Son aylarda yıldızı parlayan Kemal Kılıçdaroğlu ve Gürsel Tekin ikilisiyle 29 Mart’ta zafere ulaşabileceğini hesaplıyor CHP. Kılıçdaroğlu’nun adaylığı CHP’nin bu seçimlerde AKP’yi laiklik tartışmaları ile değil, yolsuzluk silahıyla vurmaya çalışacağını gösteriyor. Bugüne kadar AKP’den iki genel başkan yardımcısını düşürmeyi başaran Kılıçdaroğlu şimdi İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ı aynı yöntemlerle seçmenin gözünden düşürmeye çalışacak.AKP’li belediyelerle ilgili yolsuzluk iddiaları elbette ki CHP’ye seçim kazandırmaya yetmeyecek. CHP’liler de bunun farkında ve hatta AKP’ye seçim kazandıran önemli unsurlardan birinin de dar gelirli kesimlere dağıtılan bedava kömür ve gıda paketleri olduğu düşüncesi muhalefette oldukça yaygın bir kanı. Onun için bedava kömür ve gıda yardımları, “toplum sadaka kültürüne alıştırılıyor” eleştirilerine konu oluyor.Ancak bu yardımları alan vatandaşın memnun olduğu da bir gerçek. Onun için şimde CHP’li adaylar da bu kampanya döneminde yardım paketleri geliştiriyorlar. “Biz sadaka dağıtmayacağız” diyor CHP’li adaylar. CHP’liler aynı yardım yerine nakdi yardım yapacaklarmış. Geliri açlık sınırının altında olan ailelerin banka hesaplarına her ay düzenli para yatıracaklarmış.Hatta Ankara adayı Murat Karayalçın’ın bir vaadi daha var. Yoksullara para yardımının yanı sıra Karayalçın, şimdiden 25 bin işsize iş vaadinde bulunuyor.Yoksullara yardım dağıtma işi giderek “kim daha fazla sadaka verecek?” yarışına dönüşecek gibi.

Devamını Oku

Hükümet Uzan’la uzlaşabilir mi?

21 Ocak 2009

Böyle bir uzlaşma hemen hemen imkansız. Çünkü Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) ve Maliye Bakanlığı’nın hesapları son derece açık ve net. Uzanlar’ın İmar Bankası nedeniyle TMSF’ye kalan borcu 21 milyar dolar (Dünkü kurla yaklaşık 35 milyar TL). Maliye Bakanlığı’na olan vergi borçları ise 6 milyar TL. Toplam 41 milyar TL. Yani 24,6 milyar dolar...Oysa Cem Uzan, “Bugüne kadar sattığınız mallardan elde edilen gelir 7 milyar doları buluyor, bizim İmar Bankası borcumuz 6 milyar dolardı. Bu hesap, bu kavga artık kapansın” diyor.Cem Uzan’ın söylediği İmar Bankası başlangıç borcu gerçekten de 6 milyar dolardı. Ve TMSF Uzan ailesine ait varlıkların satışından yaklaşık 7 milyar dolar civarında bir hasılat sağladı. Fakat bu para TMSF’nin kasasına girmedi. Dolayısıyla da İmar Bankası borcu kapanmadı. Elde edilen para Uzan Grubu’na ait şirketlerin vergi borçlarının kapatılması için doğrudan Maliye’nin kasasına aktarıldı. Ceza ve gecikme faizleriyle astronomik rakamlara ulaşan vergi borçları bu ödemelerle de kapatılamamış olacak ki Maliye Bakanı Unakıtan hala 6 milyar TL’lik bir alacaktan söz ediyor.İki hafta önce Başbakanlık’ta yapılan toplantıdan sonra Cem Uzan ve ekibi, Maliyecilerle de ayrı bir görüşme yaparak çıkarılan bu anormal vergi borcunun dökümünü istedi. Bunca ödemeye rağmen borcun niye küçülmeyip büyüdüğünü sordu...6 milyar dolarlık İmar Bankası borcunun bugün neden 21 milyar dolara çıktığına gelince...O da yürürlükteki yasa ve mevduatın titizlikle uygulanmasının bir sonucu. Batık banka borçlarına uygulanan anormal yükseklikteki kat faizi oranları. Ki bu sorunla sadece Uzanlar karşı karşıya gelmedi. Diğer batık bankacıların durumu da farksız. TMSF ile zamanında güvenilir bir ödeme planı üzerinde uzlaşmaya varamayan batık bankacıların borçları 8-10 katına çıkmış durumda. Ödeme planı üzerinde uzlaşanlardan da Çukurova Grubu dışında pek karlı çıkan yok. Çukurova Grubu erken ödemelerle toplam borç yükünde bir miktar indirim alabildi. Ama onun dışındakilerin borçları en az 3-4 kat büyüdü.Yürürlükteki mevzuat çerçevesinde Uzan’ın 21 milyar dolarlık TMSF borcunda indirim yapılabilmesi mümkün gözükmüyor. Ama öte yandan, hükümet içinde de bu sorunun bir şekilde tasfiye edilmesinin gerekliliği konusunda ciddi bir eğilim belirmiş durumda.Her ne kadar açıkça ifade edilmese, “O dava bizim lehimize sonuçlanır” beklentisi canlı tutulmaya çalışılsa da Çukurova Elektrik (ÇEAŞ) ve Kepez’le ilgili tahkim davasının kaybedilmesi bu eğilimin belirlemesinde önemli bir faktör. Türkiye’nin uluslararası tahkim mahkemesi (ISCID)’deki davayı sağlıklı izleyip gerekli tedbirleri aldığını söyleyebilmek güç. Enerji Bakanlığı’nın anlaştığı avukatlık bürosunun ilk savunmayı mahkemenin öngördüğü tarihte veremediği biliniyor. Bu yüzden Türkiye ilk raundda açık verdi, temerrüde düştü. Bu eksi puan. Bu yüzden Enerji Bakanlığı ve anlaşmalı avukatlık bürosu sert eleştirilerin muhatabı olmuştu.Mahkeme, bu savunma için Türkiye’ye 21 Eylül 2008’e kadar ek süre vermişti. Şimdi bu noktada ne beklenir: Çok kuvvetli tezlerle hazırlanmış bir savunmanın tanınan son tarihten günler önce sunulması.Ortaya çıkıyor ki bu noktada da skandal bir gelişme yaşanmış, 21 Eylül 2008’de de savunma yetiştirilememiş ve ikinci defa temerrüde düşülmüş. Ancak 26 Eylül günü sunulabilen savunmada da “ciddi eksiklikler bulunduğu” mahkemece Türkiye’ye iletilmiş. Sanki, dava Türkiye’nin aleyhine sonuçlansın diye özel çaba gösteriliyor, Uzanlar’a, Uzanlar adına dava açan Güney Kıbrıs’lı Libananco firmasına davayı kazansın diye özel destek sağlanıyor... Sonuçta tahkim mahkemesi 17 Aralık 2008 tarihinde bir ara karar veriyor. Henüz kamuoyuna açıklanmayan bu ara kararın Türkiye açısından ciddi riskler içerdiği konuşuluyor. Uzan tarafına göre bu ara karar davanın kendi lehlerine, Türkiye’nin aleyhine sonuçlanacağının çok kuvvetli bir işareti...Öyle mi olacak henüz kesin olarak bilinmiyor ama gelişmelerin seyri Türkiye açısından pek iç açıcı değil.Eğer kötü senaryo gerçekleşirse Türkiye, Libananco’ya yaklaşık 12 milyar dolar tazminat ödemek yükümlülüğü ile karşı karşıya kalabilir. Ayrıca açılan benzer iki dava daha var, bunların toplam tutarı da 7 milyar doları buluyor. İlk davanın kaybedilmesi bu iki davanın riskini de arttıracak. O zaman toplam ödeme 20 milyar dolara yaklaşacak.İşte bu riskler Ankara’da “Acaba bir uzlaşma ile bu meselenin tasfiyesi daha mı iyi olacak?” sorusunu haliyle akıllara getiriyor. Ama çok zor. Hatta yürürlükteki yasalara göre hemen hemen imkansız. Yasa değişikliği şart. Ama onu da hiçbir parti, hiçbir hükümet göze alamaz...

Devamını Oku