Ekonomik kriz tüm şiddetiyle, ağırlığıyla Türkiye’nin üstüne çökmüş durumda. Peş peşe açıklanan resmi veriler durumun günden güne kötüleşmekte olduğunun göstergesi.Muhalefet bile durumdan kaygılı ama hükümet rahat gözüküyor. CHP Genel Başkanı bir süredir önlem önerisi yapıyor, IMF ile bir an önce anlaşma yapın çağrısında bulunuyor ama Başbakan Tayyip Erdoğan pek oralı değil. “İşine bak” diye tersliyor ana muhalefet liderini. Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Şimşek seçim bölgesi Gaziantep’ten ses veriyor; “IMF sihirli değnek değildir” diyor ve durumu Türkiye’den daha kötü olan ülkeleri sıralıyor. Bir anlamda “Hamdolsun bizim durumumuz iyi, halimize şükredelim” demeye getiriyor Şimşek.Bakanların, Başbakan Erdoğan’ın söylediklerine bakılırsa sanki şu anda Türkiye’nin beklemekten başka çaresi yok gibi... “Önlem paketi açıklayın”, “IMF ile anlaşın” çağrılarını Başbakan Erdoğan’ın en son önceki gün verdiği yanıtın özeti şu: “Kabul edemeyeceğimiz şartları söyledik. Bunu değiştirirler ülkemizin menfaatine, kabul edebileceğimiz bir anlaşma ile gelirse IMF o zaman anlaşırız...” Yani Erdoğan’ın söylediğine göre, IMF Türkiye ile anlaşma yapıp ortak program yürütmek, Türkiye’ye 25-30 milyar dolar civarında yeni bir kredi verebilmek için eskiden olduğu gibi kendi koşullarını dayatamayacak, aksine Türkiye’nin koşullarını kabul etmek zorunda olacak.Türkiye’nin IMF ile ilişkilerinin 62 yıllık geçmiş tarihine bakıldığında böyle bir şeyin olabilmesi imkansız ötesi. IMF’nin yapısı ve uygulamalarına da ters bir varsayım. Ancak, AKP çevrelerindeki değerlendirme farklı. “IMF Başbakanımızın şartlarını kabul etmek zorunda” diyor AKP’liler .Afganistan’a asker karşılığı IMF anlaşması mı? Şaşırtıcı ama, bunu iddia ederken ifade ettikleri gerekçeler daha da şaşırtıcı. İddia edildiğine göre, önümüzdeki dönemde Türk- ABD ilişkileri düne kadar kimsenin hayal bile edemeyeceği bir noktaya taşınacakmış. Önümüzdeki dönemde şekillendirileceği beklenen “Yeni Dünya Düzeni” oluşumunda ABD Türkiye’ye çok müstesna bir rol biçiyormuş. Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un geçen hafta gerçekleştirildiği Ankara ziyaretinin bu bakımdan büyük önem taşıdığı öne sürülüyor. Başkan Obama’nın ilk yurtdışı turunda ziyaret edilecek Avrupa ülkeleri listesine Türkiye’yi eklemesi de bu önemli planın bir parçası olarak değerlendiriliyor.ABD’nin yeni Ortadoğu barış planında Türkiye’nin çok kritik rol üstlenebileceği belirtilirken bir başka hassas noktanın altı çiziliyor: Afganistan’a muharip güç gönderilmesi...Bu talep Türkiye’ye ABD’den ilk defa gelmiyor. Ancak Türkiye şimdiye kadar muharip güç gönderilmesine sıcak bakmamıştı. Şimdi ise durumun değişebileceği, Türkiye’nin Afganistan’a muharip güç gönderebileceği anlatılıyor. Ve ABD ile bu yakın işbirliğinin sonucu olarak Türkiye’nin ihtiyacı olan dış finansman ve IMF ile anlaşma sorunlarının ABD yönetiminin devreye girmesiyle çözülebileceği öngörülüyor. Yani ABD, IMF üzerindeki nüfuzunu kullanarak Başbakan Erdoğan’ın istediği koşullarda bir anlaşmaya ve yüklü miktarda krediye onay verilmesini sağlayacak.AKP çevrelerindeki beklenti böyle. Bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği seçim sonrasında belli olacak...
Küresel kriz Türkiye’yi yakıyor, kavuruyor. Sanayinin motoru tekliyor, işsizlik çığ gibi büyüyor. Türkiye’yi yöneten hükümetin ise şu aralar çok daha önemli bir derdi var: 29 Mart’ta oy oranını yüzde 50 çıtasının üstüne çıkarmak.O nedenle de ne Başbakan’ın ne de ilgili bakanların ekonomide olup bitenlerle ilgilenecek vakti var.Sanayi üretimi dibe vurmuş, döviz piyasası allak bullak olmuş. Geçen hafta 1,70 duvarını aşan dolar kuru bu haftanın ilk gününde 1,80’in üstüne fırlamış. Bunun anlamı şu: 81,5 milyar dolar pozisyon açığı olan reel sektörün 5 aylık kur farkı zararı 45 milyar TL. Ekonomiden, Hazine’den Sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Şimşek seçim bölgesi Gaziantep’ten Hürriyet yazarı Fatih Çekirge aracılığıyla ses veriyor: “IMF sihirli değnek değildir” diyerek veciz bir ifadeyle söze başlayan Şimşek, IMF ile anlaşma yapan ülkelerin de zor durumda olduğunu, ABD’nin 5 trilyon dolar harcamasına karşın sonuç alamadığını anlatıyor ve demeye getiriyor ki;“Yapacak bir şey yok bekleyeceğiz...” Bu arada kriz Türk ekonomisini nasıl bir noktaya sürüklüyor?TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) tarafından açıklanan en taze veri dünkü sanayi üretim endeksi. Ocak ayında Türkiye’nin toplam sanayi üretimi yüzde 21,3 oranında azalmış. İmalat sanayiinde durum daha da vahim; üretim düşüşü yüzde 24,2.Türk sanayii hiçbir kriz döneminde bu denli ağır bir darbe yemedi. İşsizlik hiçbir dönemde bu ölçüde hızlı artış göstermedi.2001 krizinde yaşananlar hâlâ hafızalarda. O dönemde de çok ağır bir çöküş yaşamıştı Türkiye. Ama krizin başlangıcında, 2001’in ilk üç aylık döneminde imalat sanayi üretimindeki düşüş yüzde 1’di. Bu oran ikinci çeyrekte yüzde 12,4; üçüncü çeyrekte 10,7; son çeyrekte 12,8 olmuş yıllık ortalama üretim düşüşü de yüzde 9,5 düzeyinde gerçekleşmişti. Şimdi ise durum 2001’den çok daha vahim. Çünkü 2001 krizinde en azından daralan iç talebi ihracat artışı ile telafi edebilmek mümkündü ve firmalar bu yola gidebilmişlerdi. Şimdi o imkan da yok. İmalat sanayii ihracatında da son üç aylık dönemde toplam yüzde 21,8’lik bir daralma var.Geçen yılın Ağustos ayında başlayan imalat sanayiindeki üretim düşüşü, hızlanarak devam ediyor. Aralık ayından itibaren ise düşüş hız kazanıyor. 2008’in Kasım, Aralık ve 2009’un Ocak ayını içeren son üç aylık toplam üretim düşüşü yüzde 19,5.Ve bu olumsuz trendin tersine dönme ihtimali de en azından şimdilik ufukta gözükmüyor. Örneğin TÜİK, Ocak ayı üretim verilerinin ardından bugün de Şubat ayına ilişkin sanayide kapasite kullanım endekslerini açıklayacak. Ne çıkacak dersiniz? Hiç kuşkunuz olmasın yine en az yüzde 20’ler seviyesinde bir gerileme.Türk sanayii 1979-80’lerden beri yaşamadığı ölçüde zor günler yaşıyor. Hükümet, ekonomiden sorumlu bakanlar “ne yapalım bu dünyanın krizi, bizi de teğet geçmiyor ama yapacak bir şey yok” havasında. Ama acaba öyle mi?Örneğin, Mehmet Şimşek’in çok iyi bildiği ABD’de, İngiltere’de sanayi üretimindeki düşüş yüzde 20’leri aştı mı?Acaba hükümet kriz rüzgârının Türkiye’yi etkilemeye başladığı 2008 sonbaharında hiç vakit kaybetmeden kapsamlı önlemleri, iç talebi canlandırıcı yönde bazı düzenlemeleri alıp yürürlüğe koyabilseydi, IMF ile anlaşmayı yapabilseydi durum yine bu denli kötü mü olurdu?Hayır olmazdı... Ama şimdi kötüleşmenin önümüzdeki aylarda daha da ağırlaşacağı ihtimali çok yüksek.
MALATYA - CHP Genel Başkanı Deniz Baykal üç hafta sonra yapılacak olan seçimlerde partisinin alabileceği oy oranı için “tahminde bulunmam, bir oran söyleyemem” diyor ama iktidar partisi AKP için bir başarı çıpası koyuyor ortaya: Yüzde 52...Dünkü Malatya mitingine giderken uçakta sohbet ettiğimiz Deniz Baykal, Türkiye’nin görülmemiş ölçüde kural ihlallerinin, hukuk ihlallerinin yaşandığı bir seçim süreci geçirmekte olduğunu söylüyor ve ekliyor:“Bu dönemde hukuk, yargı, kural, kaide her şeyin ihlal edildiği görülüyor. YSK şikayet ediyor, savcılığa başvuruyor. YSK kararları kesin olan bir organ. YSK’nın müdahale ettiği usulsüzlük olayı sadece Tunceli için mi geçerli? Başka yerde yapılanlar yok mu? Madem Tunceli için böyle bir kararın var, o zaman yapman gereken ne? Tunceli’de seçimi iptal etmek mi? Bu olmaz, bu halka ceza vermek olur. Yapan hakkında ne yapıyorsun? Onun gereğini yerine getirsene. Yapan kim Vali, arkasında da Başbakan var...” Uçak sohbetinde konu CHP’nin bu seçimde nasıl bir sonuç alabileceğine geliyor. Baykal partisinin ülke genelinde oyunu arttırabileceğine halen 7 il belediyesine sahip olan CHP’nin bu sayıyı oldukça yukarılara çekebileceğine inanıyor, bunda kuşkusu yok. Ancak asıl istediği İstanbul ve Ankara...CHP’nin bu iki ilden birini alması halinde bütün siyasi dengelerin hesapların değişeceğini düşünüyor Baykal. Son anketler de oldukça umutlandırıyor Deniz Baykal’ı. Bu konuda şunları söylüyor:“Ciddi anket yapan bazı kuruluşlar, Türkiye genelindeki oy oranımız için yüzde 26-27 seviyesine çıkar diyorlar. Hatta bizim için umutsuz konuşanlar şimdi bakıyorum hem İstanbul için hem de geneldeki oylarımız için daha olumlu sözler sarf etmeye başladı. Bu da benim için çok önemli bir gelişme. Ama ben bir oran söylemem.” Baykal CHP için bir oy oranı hedefi, başarı çıtası telaffuz etmekten kaçınıyor ama AKP için bir başarı çıtası öngörüyor. Şöyle diyor:“Benim değerlendirmem, iktidarlar için yerel seçimde genel seçimin üzerine 4 - 5 puan koymaktır. Bu da yüzde 47 üzerine koyduğunda 52 eder. İktidar için 52’nin üstü başarı, altı başarısızlıktır. Çünkü yerel seçimde iktidar avantajı en az 5 puandır. En son 2004 seçimlerinde bu görüldü. Yüzde 34 oyu vardı, iktidar avantajı ile yüzde 42’ye çıkardı. Ancak bunu vatandaşa anlatamazsınız. Vatandaş yüzde 47’nin iki puan altını gördüğünde başarısız kabul eder. Oysa başarısızlık orada da 7 puandır. Şimdi iktidara bakıyorum, sıkıştılar. Halkı tehdit ediyorlar. Sıkıntıdalar, telaş içindeler. İktidardaki herkes oy peşinde. Vatandaşa iş peşinde değil. Bütün iktidar, hükümet üyeleri işi gücü bıraktı büyük bir panik ve telaş içinde...” Baykal’ın ekonomideki krizle ilgili değerlendirmesi de özetle şöyle:“Türkiye’de bugün sanayide çalışan 10 makinadan 4’ü durmuş vaziyette. Türkiye, 32 ülke arasında işsizliği en yüksek artan ikinci ülke. Birinci İzlanda ama o da iflas etmiş bir ülke. Başbakan krizin varlığını kabul etmeyi başarısızlığının göstergesi gibi algılıyor, krizi kabul ederse başarısızlığının ortaya çıkacağından kaygı duyuyor. Sanki geçmişte olanların dünyanın genel iyi durumunun neticesi olacağının ortaya çıkacağından korkuyor. O nedenle sürekli kriz uğramadı, dibi göründü gibi sözler söylüyor. Umut vererek kriz aşılır sanıyor...” MALATYAMalatya’da mitingin yapıldığı Hükümet Meydanı’nda Baykal’ı oldukça coşkulu bir kalabalık karşıladı. İlgi yüksekti. CHP açısından Malatya bu kez 2004 yerel seçimlerinden de,2007 genel seçimlerinden de daha iyi. Seçmenin ilgisi çok sıcak, çok daha ilgili. Ama bu 29 Mart’ta Malatya’yı kazanmaya yeter mi? 29 Mart’ta CHP’nin Malatya’da oy oranını epey arttıracağı kesin ama belediye başkanlığını AKP’nin elinden alması mucizelere bağlı...
Telefon ve ortam dinlemeleri Türkiye’yi uzunca bir süredir meşgul ediyor. Sert siyasi tartışmalara, Ergenekon başta olmak üzere kritik davalara konu oluyor dinleme kayıtları.Bugün Türkiye’de yaygın bir dinleme ve izleme olduğuna şüphe yok. Ama bu dinlemeleri kim yapıyor? Hangi dinleme yasaya, hukuka uygun, hangisi değil? Bu soruların yanıtı net değil.Çünkü dinlemeyi kimin, nasıl yapacağı yasalarla belirlenmiş. Dinleme kayıtlarının ne yapılacağı, hangi amaçlar için nasıl kullanılacağı da.Fakat yasadaki açık hükümlere rağmen sık aralıklarla kamuoyunun yakından tanıdığı şahsiyetlerin telefon konuşmaları veya sohbetleri internette, gazete sayfalarında yayınlanabiliyor. Son örnek 28 Şubat döneminin Genelkurmay Başkanı Emekli Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı ile ilgili dinleme kaydı. Bu kayıtta 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile eski Başbakanlar Tansu Çiller ve Mesut Yılmaz’la ilgili önemli iddialar var.Dün 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile Türkiye’nin güncel tartışma konuları ve sorunları üzerine uzun bir söyleşi yaptık. Bu olayı, yani Karadayı’ya ait olduğu iddia edilen konuşmaları da sorduk Demirel’e. Karadayı “Demirel ne dersem onu yapardı” demiş...Ama Demirel “Karadayı kaseti” ni duyunca sorunun tamamlanmasına bile izin vermeden araya girip yanıtladı: “Sayın Karadayı bana telefon etti, ben öyle şeyler söylemedim dedi. Mesele bitti benim için. Bakın ben bir şey söyleyeyim size; bunlar safsatadır. Aslına bakarsanız doğruluğu ispatlansa ne olacak ki? Varsayalım ki demiş, ne olacak? Kimin ne işine yarayacak? Ne zaman demiş? 10 sene evvel. Bunlar boş...” Demirel’in telefon ve ortam dinlemeleri konusunda kendi açısından hiçbir sıkıntısı yok. “Ben geçmişte çok dinlendim” diyor. 12 Eylül döneminden örnek veriyor ve Hamzakoy ve Zincirbozan’da tutulduğu günlerde de daha sonra evinde yasaklı olduğu dönemlerde de kendisinin dinlendiğini anlatıyor ve ekliyor:“Ben dinlendiğimi biliyordum. Ondan da hiç gocunmam, bir yerde bu işime de geliyordu o dönemde, onlara (kendisini dinlettiren askeri idareye) oradan mesaj veriyordum...” Kendisinin dinlettirilmesinden şikayeti yok Demirel’in ama uygulamaya, topluma yayılan dinlenme korkusuna isyan ediyor: “Bugün Türkiye’de 50 milyon cep telefonu var ama maalesef bu boşa gitmiştir. Çünkü insanlar cep telefonu ile dahi konuşmaktan korkar hale gelmişlerdir. Telefon, cep telefonu medeniyetin en önemli vasıtalarından biridir ve bunu da ben getirdim Türkiye’ye. Yani benim başında bulunduğum hükümet getirdi 1991 senesinde. Yani böylesine medeni bir vasıtayı dahi kullanırken insanlar, ’artık ben bunu kullanmıyorum. Çünkü acaba dinliyorlar mı?’diye bir endişeye kapılıyorlarsa, insanların mahremiyetine girilip de bir takım mahrem bilgiler bu hadise ile, yani suç veya suç örgütü iddiasıyla alakası olmayan birtakım mahrem bilgiler teşhir ediliyorsa bunun adına hukuk devleti denmez. Yani bugün Türkiye’de sadece laik devlet değil, hukuk devleti de yaralıdır.” Demirel’in Türkiye’nin bugünü ve geleceği ile ilgili çok önemli tesbit ve değerlendirmeleri var. Yarın devam edeceğiz...
Ekonomideki yangın gün geçtikçe büyüyor. Aylardan beri herkesin gözü kulağı Ankara’da. Hükümetten yapılacak kapsamlı bir önlem paketi açıklaması, “IMF ile anlaştık” haberi bekliyor. Ama nafile. Çünkü en azından 30 Mart’a kadar ekonomideki yangın hükümetin öncelikleri arasında değil. Bugün Başbakan için tek öncelik, tek hedef var: Yerel seçimlerde partisinin oy oranını yüzde 50 çıtasının üstüne çıkarmak, muhalefetin belini kırmak...Başbakan Erdoğan için hayati mesele bu. O yüzden Erdoğan muhtemelen bu hayati seçim hedefini gerçekleştirdikten sonra ekonomideki sorun ve darboğazların üstüne eğilmeyi planlıyor. Bazı AKP kurmaylarının anlattıklarına bakılırsa bu aradaki zaman kaybı da pek önemsenmiyor. Başbakan’ın yakın çevresindeki kurmayların kriz ve önlem paketi konularındaki yaklaşımı şöyle özetlenebilir:“Bu kriz bizim krizimiz değil. Dünyanın krizi. Evet biz sorun yaşıyoruz ama bunların hepsi dış kaynaklı. Bizim bugün acil önlem almamız bir şey değiştirmeyecek...” Oysa teknisyen kadro aylar öncesinden doğrudan Başbakan’a olmasa bile ilgili bakanlara, Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren’e adeta yalvarıyor: “IMF’nin kapısında patinaj yapıyoruz görüntüsünü mutlaka değiştirelim. Bu anlaşmayı bir an önce bitirelim...” Bu anlaşma Erdoğan’ın seçim öncesinde “kabul edilemez” bulduğu bazı koşullar nedeniyle bitirilemedi. Nisan ayına gelindiğinde şartlar ne olur, Başbakan bugün kabul edilemez bulduğu koşulları değiştirtebilir mi IMF’ye veya o günkü koşullarda kendi görüşü mü değişir, bugünden kestirmek mümkün değil.Ancak bugün artık ekonomiyle ilgili açıklanan her veri bir öncekinden daha moral bozucu çıkmaya başladı. TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) geçen hafta sonunda dış ticaret verilerini açıkladı. Ekim ayından itibaren gerileme trendine giren ihracat ocak ayında da yüzde 25,7 düşüş gösterdi. TİM (Türkiye İhracatçılar Meclisi)’in hesaplamalarına göre Şubat ayında durum daha da kötü. Şubat’ta ihracattaki gerileme yüzde 35’lere ulaşmış durumda. Aynı şekilde ithalattaki gerileme daha büyük. Dış ticaret hacmindeki bu keskin düşüş, Türkiye’de reel sektörün, yani sanayinin, üretimin çok ağır bir daralma yaşadığının işareti. Tabii aynı zamanda çığ gibi büyüyen işsizliğin...Bu arada döviz kurları ABD doları için psikolojik baraj diye nitelenen 1,75 zirvesini zorluyor.Bütün bu olumsuz gelişmeler üzerine piyasaların gözü hemen Merkez Bankası’na çevriliyor. Acaba Merkez Bankası kurlara müdahale edecek mi?Merkez Bankası yönetiminden aldığım izlenimi şu şekilde özetleyebilirim:Bu aşamada döviz kurlarına müdahale sözkonusu olmayacak. Ayrıca bir süredir Merkez Bankası’nın faiz indiriminde aşırıya gittiği, bunun da döviz kurlarında baskıya neden olabileceği iddia ediliyor. Merkez Bankası aynı görüşte değil. Döviz kurlarındaki artışın da herhangi bir spekülatif atak sonucu veya faiz düşüşünden kaynaklanmadığını tesbit ettiği için müdahale niyeti yok.Bir başka önemli nokta bankaların ve özel sektörün bu yıl dış kredilerini çevirmekte zorlanıp zorlanmayacağı...O noktada da en azından şu aşamada bir kaygı duymuyor Merkez Bankası. Ayrıca bu tür bir sıkışıklığa karşı Merkez Bankası bazı önlemleri iki hafta önce ilan etti. Örneğin döviz depolarında vadenin üç aya uzatılıp faizin indirilmesi. Ve ilginçtir ki şimdiye kadar bu kanaldan Merkez Bankası’na hiçbir banka döviz talebinde bulunmadı. Merkez Bankası üzerine düşeni yapıyor. Ama ne yazık ki bunlar ekonomideki yangını kontrol altına almaya yetmiyor.
Başbakan Tayyip Erdoğan IMF’nin (Uluslararası Para Fonu) “kabul edilemez” dediği üç koşulu nihayet açıkladı. IMF “Vergi politikasını, hükümet ve parlamento olarak siz belirleyin ama uygulamacı kurum olan Gelir İdaresi Başkanlığı’nı siyasetin etki alanı dışına çıkarın, özerkleştirin” diyor. Ve bunu da yapısal reform projesi olarak programın temel performans kriterleri arasına alıyor IMF.Ancak Başbakan Erdoğan şiddetle karşı çıkıyor, “Bunu kabul edemeyiz” diyor, ipler kopuyor. Şimdi IMF’nin bu koşulu değiştirmesi bekleniyor. Değiştirirse ne âlâ, değiştirmezse Erdoğan kendi kriterleriyle ekonomiyi yönetmeye devam edecek.Peki bu koşula neden bu kadar şiddetli itiraz geliyor Erdoğan’dan? Gelir İdaresi’nin özerkleştirilmesinde ne sakınca var? “Merkez Bankası’nın özerkliğini biz teminat altına aldık” diye övünen iktidar, vergi idaresinin özerkleşmesine neden karşı çıkıyor?Akla gelen ihtimal şu: Başbakan Erdoğan iş dünyasına karşı elinde olan bu çok etkili ve tehlikeli silahtan vazgeçmek istemiyor. Doğan Yayın Holding’e yönelik ağır vergi incelemelerinin, kesilen 826 milyon TL’lik cezanın kendisiyle ilgisi olmadığını, kendisinin bu yönde bir talimat vermediğini söylemesine bakmayın. Erdoğan bu işlerle çok ilgili. Ve bu ilgisini, yetkisini kaybetmek bir yana zayıflatacak en ufak bir düzenlemeyi düşünmek dahi istemiyor.Eğer IMF’nin önerisi kabul edilirse, halen Maliye Bakanlığı’na bağlı olan Gelir İdaresi Başkanlığı tıpkı Merkez Bankası veya BDDK gibi özerk kurum statüsüyle yeniden örgütlenecek. Bu durumda siyasi otorite vergi oranlarını belirleyecek, vergi ile ilgili diğer mevzuat düzenlemelerini yapacak. Ancak uygulamaya karışmayacak. Hangi ilde kaç vergi dairesi açılacağına, hangi vergi dairesine kimin tayin edileceği konusu ile de hükümet ilgilenmeyecek.Tabii en önemli nokta vergi inceleme ve denetimleri. Bu konu da hükümetin ilgi alanı dışına çıkacak. Bugün bankaların denetimi konusunda BDDK’nın işine karışmadığı gibi vergi denetimlerinin usul ve esaslarını da Gelir İdaresi hükümetten bağımsız olarak belirleyecek. Yaygın ve kapsamlı vergi denetimlerinin ne zaman ve nerelerde yapılacağı, hangi kuruluşların niçin ve nasıl denetleneceği de siyasi iktidarın bilgisi ve yetkisi dışında olacak. İşte Başbakan’ın asıl kabul edilemez gördüğü nokta bu. Vergi incelemelerinin bilgisi ve ilgisi dışında yapılmasını istemiyor. Öyle ya vergi müfettişleri bugün olduğu gibi Başbakan’ın kızdığı, darbe vurmak istediği kuruluşlara gitmez de yandaş kuruluşlara gidip kamp kurarlarsa yakın çevrenin canını yakmaya başlarlarsa ne olacak? Böyle olacağı zayıf bir ihtimal dahi olsa belli ki işi şansa bırakmak istemiyor Erdoğan.Yoksa bu öneriye neden karşı çıkılsın? ABD başta olmak üzere pek çok gelişmiş ekonomide vergi idaresi hükümetin bire bir kontrolünde değil, yıllardır özerk kurum statüsünde faaliyet gösteriyor.Ama öyle anlaşılıyor ki Başbakan Erdoğan, vergi incelemesi silahının çok etkili olduğunu biliyor ve gerektiğinde kullanmak için her zaman elinin altında bulunmasını istiyor.
Başbakan Tayyip Erdoğan önceki gün Mardin’de “işsizliğin çaresi yok” dedikten sonra muhalefete meydan okuyarak “öneriniz varsa söyleyin” demişti ya, dün CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’dan yanıt geldi.Hem de Türkiye’nin siyasi geleneklerinde ender rastlanan bir yanıt. Baykal, Başbakan Erdoğan’a bir anlamda yeni bir önlemler paketinin özetini önerdi. Doğruluğu yanlışlığı, tutarlılığı tutarsızlığı tartışılabilir ama Baykal’ın önerileri ciddiye alınmaya; irdelenmeye değer. Bugüne kadar ekonomik kriz Türk ekonomisini ağır biçimde sarsarken hükümet bir iki aspirin tedavisi cinsinden tedbir dışında gelişmeleri seyretti. İş dünyasının aylardır merakla beklediği kapsamlı önlemler paketi bir türlü çıkmadı. Şimdi ana muhalefet lideri öneriyor; hem de “bu yola girer, önlemleri almaya karar verirsen biz de sana her türlü desteği vermeye hazırız” taahhüdüyle.“Bütçe gelir - gider hedefleri gerçekçi değil, makro ekonomik hedefler uçuk, bunları değiştir” diyor Baykal. Haksız mı?Meclis’in kabul ettiği 2009 bütçesinin hangi hedefi gerçekçi? Oturtulduğu makro ekonomik hedefler gerçekçi mi? Yüzde 4 oranında gayri safi yurtiçi hasıla büyümesi, 50,4 milyar dolar cari açık hedefi inandırıcı mı? Bu yıl Türkiye’nin değil yüzde 4’lük büyüme hedefine ulaşması, ekonomik küçülmenin yüzde 2 veya 3’lerde tutulabilmesi bile başarı sayılacak neredeyse. Dış ticaretin yüzde 25 oranında daralması dahi iyimser tahmin. İthalat yüzde 25 - 30 oranında azalacak, aynı şekilde ihracat da. O zaman bütçede öngörülen ithalat vergileri haliyle azalacak.Talep daralması ve ekonomideki durgunluğun doğal sonucu olarak KDV ve ÖTV başta olmak üzere vergi gelirlerinde büyük erozyona yol açacak. Ki bunun ilk işaretleri Ocak ayı rakamlarında görüldü.O nedenle de işe bütçe ve ekonomik program hedeflerini gerçekçi, inandırıcı hale getirmekten başlamak gerekiyor. Ki bu durumda bütçe gelirlerinin öngörülenin yüzde 15 veya 20 oranında daha aşağı çekilmesi kaçınılmaz olacak. Bunun üstüne bir de Deniz Baykal’ın paketinde ekstra gelir azaltıcı ve harcama artırıcı öneriler var. Örneğin, otomobil ve dayanıklı tüketim malları ile ilgili o sektörlerde 6 ay süreyle KDV’nin kaldırılmasını, sigorta primleri ve stopaj vergilerinin 10 puan aşağı çekilmesini, ayrıca İşsizlik Fonu’ndaki birikimin işsizliğin azaltılması için devreye sokulmasını öneriyor Baykal. O zaman bütçe dengesi nasıl kurulacak?Bazı iktisatçıların önerdiği gibi bir yıla mahsus mali disiplinden vazgeçilerek, kamu harcamalarına gaz verilerek ekonomi canlandırılmaya mı çalışılacak? Yani bir sorun aşılmaya çalışılırken geleceğe dönük başka sorunların tohumları mı ekilecek?“Olsun, o sorunları da gelecekte çözeriz şimdi ekonomideki yangını söndürmek önemli” denebilir. Ancak o zaman da Türkiye’nin IMF ile anlaşmayı unutması gerekiyor...Bunlar tartışılabilir ama bazı yönleriyle eleştirilse de Baykal’ın dün gündeme getirdiği paket önerisi son derece önemli. Şimdi mesele Tayyip Erdoğan’ın bu öneriye yaklaşımının ne olacağı...Erdoğan, iki gün önce, “işsizliğe çare önerin yerine getirmezsem siyaseti bırakırım” demişti. Şimdi Baykal çareyi önerdi. Erdoğan bu önerileri acaba ciddiye alacak mı?Son derece zayıf bir ihtimal. Muhtemelen bu öneriler üzerinden yeni polemik konuları çıkaracak, meydanlarda muhalefete yüklenmeye devam edecek. Çünkü şu ara Başbakan, ekonomide olup bitenlerle pek ilgili değil. Bütün konsantrasyonunu, enerjisini 29 Mart seçimlerine harcıyor. Ekonomideki krize de, seçimden sonra bakarız, havasında.
Parti liderlerinin meydanlardan yürüttükleri söz düellosu yerel sorunlardan çok, genel, klasik tartışma konuları üzerinde odaklanıyor. Bu seçim döneminin temel tartışma konuları belli: Yolsuzluklar, ekonomik kriz ve işsizlik... CHP ve MHP, AKP’yi iki noktada köşeye sıkıştırmaya çalışıyor. Birincisi, Deniz Feneri skandalı ve AKP’li belediyelerdeki yolsuzluk iddiaları. İkincisi de ekonomik kriz ve son aylarda ciddi bir sosyal sorun haline dönüşmeye başlayan işsizlik.Muhalefetin özellikle işsizlikle ilgili eleştirilere dün Başbakan Erdoğan Mardin’de yaptığı meydan mitinginde çok çarpıcı bir yanıt verdi: “Türkiye’de işsizlik AKP iktidarı döneminin ürünü müdür? Biz göreve geldiğimizde işsizlik oranı 10.7 idi. Şimdi ABD’den gelen bu dalga bizi de rahatsız etti, bir iki puan, üç puan arttı, neyse... Ben burada söz veriyorum; sayın Baykal, sayın Bahçeli, diğerlerini konuşmaya gerek yok. Şunu söylüyorum; Eğer işsizliğe bir çaren varsa açıkla, o çareyi eğer yerine getirmeyen bir Tayyip Erdoğan varsa, ben siyaseti bırakmaya hazırım...” Erdoğan’ın iki temel çıkışı var: Birincisi işsizlik sorununun yeni olmadığı. Gerçekten de işsizlik, Türkiye’nin öteden beri mücadele ettiği bir sorun. 2001 yılında yüzde 8,5 olan işsizlik oranı krizin etkisiyle 2002’de yüzde 10,3’e yükseldi. AKP’nin birinci iktidar döneminde, sağlanan yüksek oranlı ekonomik büyümenin etkisiyle işsizlik sorunu bir nebze hafifledi. Tarım kesimindeki hızlı çözülme nedeniyle genel işsizlik seviyesinde çok büyük azalış olmasa da oran yüzde 9’lara kadar geriledi. Ki ekonomideki başka pek çok alandaki iyileşmenin yanısıra işsizlikteki göreli iyileşmenin de olumlu sonuçlarını 2007 genel seçimlerinde gördü AKP.Ancak son dönemde işsizlik ekonomik krizin doğal sonucu olarak tehlikeli bir tırmanış eğiliminde.Muhalefetin de eleştirdiği nokta bu. İşsizlik sorununun 2001 krizinden bile daha ağır olduğu eleştirisini yöneltiyor muhalefet.Bu noktada ilginç olan Başbakan’ın savunması. Başbakan “Bütün dünyada böyle bunun çaresi yok” demeye getiriyor. Ardından da Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli’ye meydan okuyor: “Çare varsa açıklayın. O çareyi yerine getiremezsem siyaseti bırakmaya hazırım...” Gerçekten de acaba Başbakan geçen bir kaç ayda yüzbinlerce çalışanın işinden olmasına yol açan ekonomik krizi hafifletebilecek hiçbir çare olmadığına mı inanıyor?Muhtemelen inanıyor olacak ki, bütün dünya aylardan beri önlem paketleriyle meşgul olurken Türkiye “krize karşı önlem almayan tek ülke” unvanı ile IMF dökümanlarına girdi.Başbakan ve kurmaylarının sandığı gibi krizin Türkiye’den teğet geçmeyeceği çok belliydi. Ancak hükümet en azından birtakım önlemlerle etkileri hafifletebilirdi. Örneğin hükümet düzeyinde yeni yeni tartışılmaya başlanan, işçi çıkarmamak koşuluyla istihdam vergilerinin belirli bir süre ertelenmesi, iç talebin canlandırılması gibi formüller 2008 yılı Eylül ayında uygulamaya konabilirdi. O zaman belki krizin bugün yaşanan ve önümüzdeki aylarda daha da ağırlaşacağı tahmin edilen yıkıcı etkileri bu denli olmayabilirdi. İşsizlik sorunu bu kadar ağırlaşmayabilirdi. Ama Başbakan çare olmadığına inanıyor. Belki o düşünce ile Hükümet aylardan beri krizi seyrediyor.