TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) tarafından dün açıklanan Ocak ayı istihdam verileri işsizlik sorununun giderek ağırlaşmakta olduğunu ortaya koyuyor.Geçen yıl yüzde 11,6 olan toplam işsizlik oranı bu yıl yüzde 15,5’e yükselmiş durumda.Ancak daha da ürkütücü olan rakam genç nüfustaki işsizlik. Yüzde 27,9’a ulaşan genç nüfustaki işsizlik oranı gerçekten ürkütücü. Aslında tarım dışı kesimlerde yüzde 19’a ulaşan genel işsizlik oranı da hafife alınabilecek bir olgu değil. Bu işsizlik sayıları hükümetin üç gün önce revize edip ilan ettiği 2009 yılına ilişkin makro ekonomik hedefleri yeniden revizyona muhtaç hale de getiriyor. Çünkü yeni makro ekonomik hedef ve tahminlere göre işsizlik oranının bu yıl yüzde 13,5 olması gerekiyor. Ocak ayında yüzde 15,5’e çıkan işsizlik oranının, Şubat, Mart ve Haziran aylarında düşme ihtimali var mı? Hayır. Aksine bir ay sonra açıklanacak olan Şubat ayı rakamları daha da vahim bir işsizlik tablosunu ortaya koyacak. Mart da öyle...Aslında yüzde 15,5’lik oranın da gerçek işsizliği yansıtmadığı söylenebilir. Yine TÜİK verilerine göre, Ocak ayı itibariyle toplam 2 milyon 394 bin işsiz iş bulma umudunu kaybettiği ve diğer nedenlerle işgücü piyasasından çıkmış. Onlar da rakama dahil edildiğinde işsiz sayısı 6 milyon 44 bine, işsizlik oranı da yüzde 23,3’e ulaşıyor. Bu tablo Türkiye’nin tarihi işsizlik rekoru. Dünyada acaba hangi ülkelerde bu oranlar var?Evet, işsizlik gerçekten moral bozuyor, iç karartıyor.Bir de bu rakamları açıklayan TÜİK’in yarattığı kafa karışıklığı var. TÜİK dün yapacağını yine yaptı. Yine seriyi değiştirdi, rakamları revize etti.“Hesaplama yöntemini değiştirdim” diyor TÜİK. Artık işgücü ve istihdam verilerinin Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemine göre hesaplandığını duyuyor.O yüzden de dün açıklanan rakamlar sadece 2008 yılı Ocak ayı verileri ile kıyaslanabiliyor. Son üç ayda, dört ayda istihdam piyasasında neler olup bittiğini görebilmek mümkün değil. TÜİK bu değişikliği, bu revizyonu niye şimdi yapıyor? Hadi yapılıyor; neden seriyi geriye dönük en az 24 aya yaymıyor? Sadece 2008 yılı Ocak ayı rakamlarını yeni yöntemle hesaplayıp ilan ediyor? Anlamak mümkün değil. Adrese Dayalı Nüfus Kayıt sistemi 13 ay önce yapıldı. 13 ayda seri, birkaç yıl en azından 12 ay geriye dönük düzeltilebilirdi. Ama TÜİK yönetimi böyle uygun görmüş...Normal dönemlerde fazla göze batmayan bu tür revizyonlar, kriz dönemlerinde fazlasıyla dikkati çekiyor. Hatta doğru olmasa dahi kafalara “Acaba TÜİK bilimsel duyarlılığı, rakam namusunu bir tarafa bırakıp pembe tablo oluşturmaya mı çalışıyor?” soruları bile takılıyor. TÜİK’in istihdam verileri ile ilgili yaptığı bu revizyon ve neden olduğu kafa karışıklığı ne ilk ne de son. Ancak bu revizyonların sıklığı, veri setlerinin geriye dönük biçimde sağlıklı biçimde oluşturulup kullanıcılara zamanında sunulmaması kafalarda soru işaretleri yaratıyor ve hem TÜİK’in itibarını, hem de ürettiği verilere güveni zedeliyor.
Aslında Türkiye’nin olması gereken birinci öncelikli gündemi ekonomi, ekonomik kriz. Bugün de öyle, dün de, hatta altı ay önce de öyleydi. Fakat ne yazık ki sıra bu gerçek gündeme bir türlü gelemedi. Krizin dolaylı ve doğrudan etkilediği insanların, firmaların, örneğin işini kaybeden işçinin, ihracat pazarı veya iç pazarı daralan firmaların, üretimine ara vermek veya üretim kapasitesini düşürmek zorunda kalan sanayi işletmelerinin öteden beri birinci gündemi bu konuydu. Hükümetten beklenti de bir an önce tedbir alınması idi ama aylar öncesinden seçim kaygısına giren hükümet için ekonomi ne yazık ki birinci öncelikli gündem maddesi olamadı. Şimdi artık seçimlerin de gündemden çıkmasıyla, ekonominin, ekonomik kriz ve önlemlerin gündemdeki gerçek yerini aldığı anlaşılıyor.Bu bakımdan dün Ankara’da önemli bir adım atıldı. 2008 sonbaharında bile bile, dünyada, küresel ekonomide hiçbir şey olmuyormuş veya olup bitenlerin Türkiye’ye hiç etkisi olmayacakmış, Başbakan Erdoğan’ın deyişiyle teğet geçecekmiş mantığıyla gerçek dışı, iyimser rakam ve hedeflere göre kurgulanan 2009 yılı makroekonomik dengeleri ve bütçesi dün nihayet gerçek duruma yakın bir düzeye çekildi.Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren’in Maliye Bakanı Kemal Unakıtan ve Devlet Bakanı Mehmet Şimşek ile birlikte açıkladığı yeni hedefler elbette pembe bir Türkiye tablosu çizmiyor. 2009’un çok zor ve acılı bir yıl olarak geçeceğini teyit ediyor. Aynı zamanda krizin Türkiye’yi teğet geçmediği de kabul ediliyor ve buna uygun biçimde çıkış senaryosu öngörülüyor.Nazım Ekren’in açıklamasının en önemli bölümü ekonominin bu yıl yüzde 3,6 oranında küçüleceği öngörüsü. Küçülme öngörüldüğü gibi acaba yüzde 3,6’da mı kalacak, yoksa yüzde 5’in üzerine mi çıkacak? İkinci ihtimal daha yüksek gözükse de Hükümetin gerçek durumu kabullenmesi önemli.Türkiye 1980 krizinden bu yana hiç üst üste iki yıl küçülmemişti. Şimdi de öyle olacağı öngörülüyor. Eğer küresel ekonomide bu yılın ikinci yarısından itibaren hafif de olsa bir toparlanma başlarsa, Türkiye de 2010’dan itibaren yeniden büyüme sürecine girebilir. Ve bu yılki sert düşüşün ardından 2010’daki büyüme hükümetin yüzde 3,3’lük öngörüsünün dahi üstünde de gerçekleşebilir. Ama acaba bu yıl ne kadar küçüleceğiz?Bu yıl işsizlik oranının yüzde 13,5 olacağını öngörüyor yeni program. Oysa 2008 sonu itibariyle işsizlik oranı zaten yüzde 13,6. Yarın TÜİK’in Ocak ayı istihdam verileri açıklanacak. Muhtemelen yarınki rakamlar Ocak ayında işsizliğin daha yüksek bir orana çıktığını, Şubat ve Mart aylarında da artış trendinin süreceğini ve yüzde 15’leri geçebileceğini ortaya koyacak. O nedenle işsizlik konusundaki bu öngörü fazlasıyla iyimser kalabilir.Dün açıklanan program üzerinde acaba IMF ile de mutabık kalındı mı? Örneğin IMF’nin ısrarla üzerinde durduğu yurtiçi hasılanın yüzde 1’i civarında bir mali uyum revizyonda dikkate alındı mı? Yani bütçe gelirlerinin artırılmasını veya harcamaların o oranda kesilmesini içeriyor mu henüz belli değil. Ayrıca, hangi harcamalardan kesinti yapılacağı, gelir artışının KİT zamları yoluyla mı, akaryakıttan alınan ÖTV kesintilerinin yükseltilmesi yoluyla mı olacağı da henüz belli değil.Kesin olmayan bir başka nokta da bu hedeflerin IMF anlaşması sırasında yeniden revize edilip edilmeyeceği...
Teğet” geçip geçmediği tartışmaları her ne kadar devam ediyor olsa da ekonomik krizin soğuk gerçeği açıklanan her resmi veri ile bir kez ortaya seriliyor.TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) adeta kötü haber merkezi haline gelmiş durumda. Dış ticaret verileri açıklanıyor; felaket. Büyüme rakamları öyle, işsizlik verileri iç karartıcı, sanayi üretimi istatistikleri ise her ay bir öncekinden kötü geliyor. Aylardan beri TÜİK’ten iyi haber gelmiyor.Dün açıklanan üretim rakamları yine tahminlerin de ötesinde kötü çıktı. Şubat ayında Türkiye’nin toplam sanayi üretimi yüzde 23.7, imalat sanayi üretimi ise yüzde 25.9 düşmüş. Yani CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın seçim meydanlarında söylediği gibi sanayide her dört tezgahtan biri stop etmiş.Türk sanayii bu denli ağır bir üretim düşüşünü bundan önceki hiçbir kriz döneminde yaşamadı. Hiçbir krizde bu kadar sert ve uzun süreli üretim düşüşleri yaşanmadı. Başbakan’a göre “teğet geçen” küresel kriz, TÜİK’in verilerine göre Türk sanayiini neredeyse felç etmiş durumda. Bir yandan iç talebin dibe vurması, diğer yandan dış talepteki keskin daralma nedeniyle ihracatın yüzde 30’un üzerinde gerilemesi, özellikle son üç aydan beri sanayi üretimine çok ağır bir darbe indirmiş durumda.2008 Aralık ayından itibaren son çeyrek toplu rakamları dikkate alınacak olursa bir yıl öncesine göre toplam sanayi üretimi yüzde 20.9, imalat sanayii üretiminde de yüzde 23.4’lük bir düşüş ortaya çıkıyor. Bu durum, geçen yılın son çeyreğinde yüzde 6.2 oranında küçülen gayri safi yurt içi hasılanın bu yılın ilk çeyreğinde ise çok daha fazla (muhtemelen çift haneli bir rakamda) küçüleceğinin habercisi.Çünkü, sanayinin toplam gayri safi milli hasıla içinde yüzde 27 civarında paya sahip olduğu dikkate alındığında yüzde 20’nin üzerindeki bir üretim kaybı, tarım ve hizmet sektörlerinde hiç gerileme olmasa dahi milli gelirin yüzde 5-5.5 oranında küçülmesine yol açacak.Sanayide meydana gelen bu boyuttaki üretim kaybı, ticaret ve ulaştırma başta olmak üzere hizmet sektörlerinin katma değerlerini de düşüreceği için Mayıs ayı sonunda açıklanacak olan birinci çeyrek milli gelir verilerinin iki haneli bir ekonomik küçülmeyi göstermesi sürpriz olmayacak.Özetle bu yıl Türkiye büyüyemeyecek, fakirleşecek.Dahası işsizlik sorunu iyice ağırlaşacak. İşsizlik oranlarında 2008’in son aylarında başlayan artış trendinin bu yılın ilk çeyreğinde artarak sürmesi kaçınılmaz gözüküyor. TÜİK bir hafta sonra Ocak ayı işsizlik rakamlarını açıklayacak. Tahmin etmek zor değil, işsizlikte de tarihi bir rekor kıracak Türkiye.Bütün bu olumsuz gelişmelere karşı hükümet ne yapacak?Başbakan Erdoğan “Bugüne kadar 53 tedbir aldık” diyor. Ama belli ki alınan tedbirler yaşanan soruna çare olmuyor. Ya sorun doğru teşhis edilememiş ya da tedbirler yanlış veya yetersiz. Belki de her ikisi...Şimdi seçimler bittiğine göre hükümet artık daha fazla zaman kaybetmeden IMF heyetini Ankara’ya çağıracak. Devlet Bakanı Mehmet Şimşek’in açıklamalarına bakılırsa yeni stand-by’ın ana çerçevesi konusunda IMF ile en üst düzeyde mutabakata varılmış durumda. Türkiye IMF’den kuvvetli bir mali destek alabilecek. Böylelikle dış finansman sorunu çözülecek.Ama mesele bununla bitmiyor. Sanayi üretimini ayağa kaldıracak, istihdamı koruyup işsizlik artışını durdurabilecek olan iç tüketim ve yatırım talebi nasıl canlandırılacak? Bunun için de IMF’nin yol göstericiliğine mi ihtiyaç duyuluyor acaba?
Obama yönetiminin Türkiye’ye özel önem verdiği, Bush döneminde çeşitli nedenlerle kırılıp dökülen, hasar gören Türk-Amerikan ilişkilerinin bu dönemde daha yakın, daha sağlıklı, güçlü bir stratejik işbirliğine dönüştürmeyi arzuladığı belli.Ancak Başkan Obama’nın iki günlük Türkiye ziyareti sırasında yaptığı konuşmalardan çıkan çok önemli bir sonuç var. Obama’nın Ankara ve İstanbul’da yaptığı konuşmalardan şöyle bir özet çıkarılabilir:“Türkiye ABD’nin önemli bir müttefiki. Türkiye ile işbirliğine büyük önem veriyoruz. Yeni dönemde işbirliğinin seviyesi daha da yükseltilebilir. Ama Türkiye’nin çözmesi, aşması gereken bazı sorunları var. Bu sorunların çözümünde de yardımcı olmaya hazırım...” Türkiye’nin hiç zaman kaybetmeden yüzleşmesi ve çözmesi gereken sorunları da gizlemeden sıralıyor Obama:- Ermenistan’la ilişkileri normalleştirin, sınır kapısını bir an önce açmanız şık bir davranış olur. Soykırımla yüzleşmeye hazır olun...- Kuzey Irak’ta otonom yapısı giderek güçlenecek olan Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile ilişkileri geliştirin. Bu durum Türkiye’nin toprak bütünlüğüne tehdit değil.- Ülkenizdeki Kürt azınlığa eşit haklar tanıyın...- Heybeliada Ruhban Okulu’nu açın...Evet Obama’nın sıraladığı bu konuların, bu sorunların hemen hepsi Türkiye için birer tabu, daha doğrusu “kırmızı çizgi” niteliğinde.Örneğin Obama’nın söylediği “Kürt azınlık” meselesi. Türkiye’nin kuruluş ve statüsünü uluslararası hukuk güvencesi altına alan Lozan Anlaşması’nda Türkiye’deki azınlıklar sayılıyor. Bu temel metin Türkiye’de sadece dini cemaatleri azınlık statüsünde kabul ediyor. Onun dışındaki bütün etnik unsurlar Türk ulusunu oluşturan ortak unsurlar. Türkiye’nin Kürt meselesi konusunda yeni bazı açılımlar gerçekleştirmesi, barış ve huzuru sağlayabilmek için yeni bazı sosyal, ekonomik ve siyasi tedbirler alması düşünülebilir. Ancak Obama’nın (eğer bir dil sürçmesi değilse) belirttiği “Kürt azınlığı” kavramına yaklaşması ihtimal dışı...Ermenistan’la ilişkiler konusuna gelince, bu noktada Hükümet de Obama’dan farklı düşünmüyor. İki ülke arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi, sınır kapısının açılması bir süredir Türkiye’nin de öncelikleri arasında. Obama’nın Meclis’te söylediği “Soykırım iddiaları konusunda tarihinizle yüzleşin” ifadesi de son derece önemli. Bu konuda Türkiye’nin en ileri kabulü “Savaş şartlarında bir takım trajik hadiseler olmuştur. Karşılıklı bir acı, trajik olaylar yaşanmıştır. Ama kimse Türkleri soykırım yapmakla suçlayamaz, bu gerçek değil” şeklinde.Cumhurbaşkanı Gül’ün önceki gün yinelediği çözüm önerisi de şu Türkiye’nin:“Bu konu siyasetçilerin değil tarihçilerin işi. Arşivleri açtık. Ortak bir tarih komisyonu oluşturalım. Ermeni tarihçiler de katılsın ve soykırım konusuna bilim adamları karar versin...” Heybeliada Ruhban Okulu konusunda ise Türkiye’nin eski katılığı yok. Bu konu zaten AB ile müzakerelerde de öteden beri Türkiye’nin önüne getirilen bir sorun. Ancak sorunun aşılması için formül bulmak belki daha kolay olabilir. Eğer Obama’nın altını çizdiği Türkiye’ye yönelik bu tavsiyeleri bir yol haritası niteliğinde ise iktidarın o yoldan yürüyebilmesi çok zor. Zor olan bir başka nokta da sorunları yok sayarak yaşayabilmek...
ABD Başkanı Barack Obama gerek Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile görüşmesinden sonra yaptığı basın toplantısında, gerekse Meclis’te yaptığı konuşmada Türk-ABD ilişkilerinin geleceği açısından önemli mesajlar verdi. Türkiye’nin laik demokrasisinin gelişim seyrinden, özellikle son yıllarda gerçekleştirilen reformlardan övgüyle söz etti ABD Başkanı. Ama öte yandan Heybeliada Ruhban Okulu’ndan Ermeni ve Kürt meselesine kadar pek çok önemli sorunla ilgili çok önemli bazı önemli tavsiyelerde de bulundu. Örneğin Cumhurbaşkanı Gül ile görüşmenin ardından düzenlenen basın toplantısı sırasında “Ermeni soykırım tasarısı” konusunda başkan seçildikten sonra görüşünün değişip değişmediği sorusuna, bizim bazı politikacıların yaptığı gibi “onları muhalefetteyken söylemiştim, şimdi Başkanlık sorumluluğu var üzerimde” demedi. Şu yanıtı verdi: “Görüşlerimi değiştirmiş değilim. Ermenistan ve Türkiye arasında müzakereler devam etmektedir. Ben de ilerlemekte olan müzakereleri incelemekteyim. Bunlar meyvelerini verebilirler. Benim yapmak istediğim kendi görüşlerime odaklanmak değil, Türkiye’nin görüşlerine odaklanmaktır. Geçmişte zor ve trajik olaylar yaşandı ve tüm dünya bunu çözüme kavuşturmaya çalışırken yapıcı bir tutum sergilenmelidir. Yapmak istediğim, şimdiye kadar başarılı olan müzakerelere yardımcı olmaktır.” Obama bu konuyu Meclis konuşmasında da gündeme getirdi. Ermenistan sınırının açılmasının “şık” bir jest olabileceğini belirtti. Ayrıca hemen her kritik konuda olduğu gibi yine kendi ülkesinden örnekler vererek şu tavsiyede bulundu Meclis’e ve Türkiye’ye: “Ermeni meselesi ve soykırım iddiaları konusunda tarihinizle yüzleşin. Bunda kötü bir şey yok, her ülkenin geçmişinde sorunlar vardır...” Bir başka tavsiyesi de PKK ve Kürt sorunuyla ilgiliydi Obama’nın. PKK’nın terör örgütü olduğu, ortak düşman olduğu ifadelerini yineledi. Ama öte yandan Kürt sorununun çözümü konusunda da bugüne kadar atılan demokratikleşme adımlarına ek bazı yeni açılımların gereğine işaret etti. “Türkiye’nin Kürtlerine eğitim ve diğer imkanlarının sağlanmasını bekliyoruz” dedi.Özetle Obama Ankara’daki resmi görüşmelerde, Meclis konuşmasında sözünü sakınmadı, düşündüklerini açıkça dostane bir üslupla ifade etti. Türkiye ile işbirliğinin bu dönemde daha da geliştirilerek, güçlendirilerek süreceğini ifade eden Başkan Obama, AB’ye tam üyelik konusunda desteğinin süreceğinin birkaç kez altını çizdi. Ayrıca, Meclis konuşmasında “tavsiye” lerde bulunduğu sorunların çözümü konusunda da desteğe hazır olduğunun mesajını verdi.Obama’nın dört temel sorunla ilgili tavsiyeleri, MHP başta olmak üzere Ankara’da bazı çevreleri kuşkusuz memnun etmedi. Bazı AKP’liler de dahil olmak üzere milletvekillerinin bir kısmı da memnun kalmadı Obama’nın sözlerinden. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ise Obama’nın tavsiyeleri konusunda “Bazıları tepki duymuş olabilir. Ama biz şaşırmadık. Öyle düşündüğü zaten biliniyordu” dedi.Hükümet zaten memnun...
AKP’de Başbakan Tayyip Erdoğan’ın kurmayları hummalı bir seçim dersi çalışması içinde. Seçimde umulan zaferin, öngörülen yüzde 50 çıtasının niye aşılamadığını araştırıyorlar.Bu araştırmanın sonuçlarına göre de yeni stratejiler belirlenecek.Bu çalışmayı yürüten AKP kurmaylarında seçim başarısızlığının temel nedenini ekonomik krize indirgeme eğilimi ağır basıyor. Oysa üç dört gün öncesine kadar ne o kurmaylar ne de Başbakan Erdoğan krize inanıyordu. Küresel kriz dalgasının Türkiye’yi teğet geçtiğini savunuyorlardı. 29 Mart akşamı gelen sandık sonuçları, ekonomik krizin vehametine inandırmış durumda Erdoğan’ı da, ekibini de...Özetle seçim sonucundan çıkarılan ilk ders krizin ciddi olduğu ve oy kaybına yol açtığı.Gerçi bu seçimlerde oy kaybının ekonomik krizle ilişkili olup olmadığı şüpheli. Çünkü İstanbul başta olmak üzere bazı önemli sanayi merkezlerinde AKP’nin aldığı oy oranları dikkate alındığında sanki ekonomik kriz sandığı teğet geçmiş gibi gözüküyor.Krizin iktidar partisinin oy kaybetmesine etkisi elbette vardır ama muhtemelen diğer faktörler daha ağır basıyor. AKP kurmayları, analiz edip saptamış olsalar da şimdilik diğer etkenleri telaffuz etmek istemiyor. Örneğin üniversitelerde türban serbestisi nedeniyle yaratılan gerilimin, Başbakan Erdoğan ve bazı parti önde gelenlerinin üslup ve söylemleriyle toplumda yarattıkları gerilim ve kutuplaşmanın etkileri şimdilik pek konuşulmuyor.Bazı bakanların seçim bölgelerinde yeterli çalışmayı gösteremedikleri tespit ediliyor. Başta Şanlıurfa olmak üzere il milletvekillerinin baskısıyla yanlış aday tercihlerinin etkili olduğu da saptanıyor. Fakat öte yandan kampanya stratejisinin muhalefetle ve yandaş olmayan medya ile kavga üzerine kurgulanmış olmasının sonuçları üzerinde de şimdilik pek durulmuyor. “Temel neden ekonomik kriz” deniyor. Aslında bu saptama son derece önemli ve olumlu. Çünkü bundan sonraki dönemde Başbakan Erdoğan’ın, hükümetin birinci önceliği ekonomi olacak.Başbakan Erdoğan’ın seçimden önce söylediği Anayasa değişikliği bir süre daha rafta bekletilecek. Parti kapatmalarının zorlaştırılması ve Anayasa Mahkemesi’nin yapısı ve görevlerinin yeniden belirlenmesi ile üye sayısının arttırılması ve yarısının Meclis tarafından seçilmesi gibi kriz yaratabilecek düzenlemeler ise tümüyle bir başka bahara bırakılacak. Partiler arasında uzlaşma sağlanabilirse seçimle ilgili hükümler belki gündeme gelecek ama o da şimdilik değil.Şu anda birinci öncelik ekonomi olacak. IMF ile anlaşma konusunda daha fazla zaman kaybedilmeyecek. Muhtemelen bu ay içinde anlaşma tamamlanacak. Ekonomideki durgunluğu kırabilecek bütün önlemler süratle uygulamaya konacak. AKP kurmayları böylelikle en azından 2011 seçimlerine kadar ekonominin yeniden büyüme çizgisine girmesinin sağlanacağını, istihdam ve göreli refah artışının yeniden başlayabileceğini umuyorlar. Çünkü kömür dağıtarak, gıda paketleri dağıtarak, Sosyal Dayanışma Vakfı aracılığıyla çamaşır makinası dağıtarak oy erozyonunun durdurulamayacağını görüyor AKP kurmayları artık.
Önce AKP Genel Başkanı ve Başbakan Tayyip Erdoğan açıkladı; “Sonuçlardan ders çıkaracağız. Gereken çalışmayı yapacağız” dedi. Ardından dün CHP Genel Başkanı konuştu. O da çıkardığı bazı dersleri ve yapacakları yeni düzenlemeleri anlattı.Başbakan Erdoğan ilk aşamada yapacaklarının ipucunu da verdi; kabinede ve parti yönetiminde revizyon yapacağını söyledi. Yani önümüzdeki günlerde bazı bakanların yerlerini değiştirecek, bazı bakanları kabine dışına alıp yeni isimlerle kabinede bir vitrin düzenlemesi yapacak. Muhtemeldir ki ekonomi yönetimini de yeniden düzenleyecek Erdoğan. Ama ondan daha önemlisi ekonomi politikasını ve uygulamalarını da gözden geçirecek. Aylardan beri sürüncemede tuttuğu IMF ile ilişkileri sıcaklaştıracak ve bugün Londra’da yapılacak olan G-20 zirvesinin ardından süreci hızlandıracak. Çünkü Erdoğan ve kurmayları nihayet anladılar ki ekonomideki olumsuz gelişme, 2008’in son çeyreği itibariyle yüzde 6,2’ye ulaşan ekonomideki daralma devam ettiği sürece AKP’nin oy erozyonunu durdurabilmek imkansız. CHP İSTANBUL MODELİNİ ANADOLU’YA YAYACAKPeki, AKP’nin seçimde büyük bir başarısızlık yaşadığını, kırılma yaşadığını söyleyen Deniz Baykal kendi partisi için ne düşünüyor, ne gibi dersler çıkarıyor ve ne gibi tedbirler almayı düşünüyor?Bunları dün düzenlediği basın toplantısında uzun anlattı. Partisinin seçim performansından, il genel meclisi sonuçlarına göre yüzde 23’ü, belediye oyları itibariyle de yüzde 28’i geçen oy oranından genel olarak memnun Deniz Baykal.Ancak CHP’nin bazı illerde çok düşük, bindeli oranlarda oy almasını elbette sorun olarak görüyor. Basın toplantısında iki noktanın altını çiziyor Baykal:- Ortaya çıkan örgütsel zaafiyetler, - Bazı yörelerde ortaya çıkan kabul edilemez oy tablosu... “Bunların nedenlerini saptayıp onlara odaklanmış politikalar izlemeliyiz” diyor.Basın toplantısından sonra Deniz Baykal’la kısa bir telefon konuşmamız oldu. Edindiğim izlenim şu:İstanbul’da Gürsel Tekin’in il başkanlığına gelmesinden sonra yürüttüğü çalışma modeli, Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte yürüttükleri seçim kampanyası CHP’nin önümüzdeki süreçte yürüteceği çalışmalarda model olacak gibi gözüküyor.Baykal’ın deyişiyle “kabul edilemez” oy tablolarının çıktığı yöreler iki ayrı başlıkta değerlendiriliyor. Birincisi siyasetin etnik temele kaydığı Güneydoğu, ikincisi de CHP’nin çok düşük oy aldığı bazı Orta ve Doğu Anadolu illeri. İkinci kategoride sayılan illerde muhtemelen önümüzdeki dönemde örgüt yönetimlerinde ve örgütlerin siyaset yapma biçiminde köklü değişikliklere gidilecek. Güneydoğu içinse CHP’nin Kürt sorununa yaklaşımının, temel hak ve özgürlükler konusundaki genel yaklaşımının bu bölgede daha iyi anlatılması yönünde yoğun bir kampanya yürütülecek.Bu arada CHP’de yakın gelecekte gerçekleştirilecek en önemli düzenleme ise parti yönetiminde ve vitrinde olacak.“Son kurultayda yaptığımız tüzük değişikliğini bu günler için gerçekleştirdik, şimdi yeni bir kurultay kavgasına girmeden modelimizi o günlerde belirledik” diyor Baykal. Yani genel başkan yardımcılarının sayısının arttırılması modeli... İşte bu model çerçevesinde şimdi Baykal, kendisine yeni yardımcılar atayacak, görev dağılımını yeniden belirleyecek ve partisinin vitrinini yeni yüzlerle süsleyecek.
Seçim sonuçları AKP ve Başbakan Tayyip Erdoğan açısından hiç kuşku yok ki normal karşılanabilecek, kolay hazmedilebilecek bir durum değil. Ağır bir hezimet yok ama ciddi oy kaybı, güç ve prestij kaybı söz konusu.Başbakan Erdoğan önceki gece yaptığı ilk değerlendirmede, her ne kadar Diyarbakır ve Antalya gibi bazı illerin seçmenlerine sitem etse de “mesajı aldık, gerekli dersleri çıkarıp çalışacağız” dedi.Seçimde AKP’nin 2007 milletvekili genel seçimlerine göre 7,7 puanlık oy kaybı değişik açılardan değerlendirilebilir. Nedenleri sıralanabilir, Başbakan’ın sert ve kavgacı üslubundan tutun da ekonomik kriz, işsizlik ve yolsuzluk iddialarına kadar pek çok etken sayılabilir. En kolay, AKP’yi en az sorumlu tutacak olan değerlendirme ise iktidar partisinin oy kaybını “küresel kriz”e bağlamak olur.Krizin oy kaybında elbette etkisi olmuştur. Ama başlıca etmen acaba bu mu? Rakamlara, AKP’nin oy kaybettiği, belediye başkanlığı kaybettiği illere bakılırsa bu durumu ekonomik krizle açıklayabilmek güç.Çünkü ekonomik kriz ağırlıklı olarak sanayiyi, imalat sanayiini vurdu. İmalat sanayiinde yüzde 20’leri bulan üretim kayıpları yaşanıyor son birkaç aydan beri. Sanayide çalışan onbinlerce işçi işini kaybetti.Nerelerde kaybetti? Kriz ağırlıklı olarak hangi illeri vurdu?Örneğin Kocaeli’ni, otomotiv sektörünün merkez üssü konumundaki Bursa’yı, önemli tekstil merkezleri arasında sayılan Denizli ve Gaziantep’i vurdu. Peki bu illerde AKP ağır bir yenilgiye mi uğradı? Hayır. Aksine sayılan bu illerin hepsinde belediye başkanlıklarını AKP kazandı.Ama öte yandan turizm merkezi Antalya’da AKP sürpriz biçimde belediye seçimini kaybetti. Oysa turizm sektöründe henüz bir kriz yaşanmıyor. Bu sektörde kimse en azından şimdilik işini kaybetmiş, işletmeler kapısına kilit vurmuş değil. Aksine Antalya, oldukça iyi bir turizm sezonu geçirdi. Antalya’nın AKP’li belediye başkanı Menderes Türel’in ne kadar başarılı olduğu da genelde kabul görüyordu. Ama AKP Antalya’da seçimi kaybetti. Aynı şekilde Aydın’ı, Sinop’u kaybetti. Tekirdağ’ı kaybetti. İstanbul’un pek çok ilçesini kaybetti. Ankara’da ciddi oy kaybına uğradı. Muğla’da, İzmir’de hiçbir varlık gösteremedi.Bu olumsuz sonuçlarda ekonomik krizin, yolsuzluk iddialarının Başbakan’ın eleştirilen despotik üslup ve yönetim tarzının etkili olduğu söylenebilir. Ama acaba başka ve çok daha önemli bir etkenden söz edilemez mi?Örneğin 2007 seçimlerinin hemen ardından esen umut rüzgarlarının, yumuşama havasının terse dönmesinin etkisinden... Türban tartışmalarıyla başlayan gerilimin AKP kadrolarınca sürekli sıcak tutulmasından...Mahalle baskısının iktidarın teşvikiyle yaygınlaşmasından...Bütün bunların yarattığı algının etkisiyle bir önceki seçimlerde çoğu AKP’ye oy vermiş kitlelerde uyanan derin şüphenin etkisi muhtemelen çok daha yüksek oldu. Yani “Çağdaş yaşam tarzının tehdit altında olduğu” kaygıları muhtemelen daha ön plana çıktı.