Dün gerçekleştirilen yerel seçim sonuçları farklı açılardan analiz edilebilir. AKP’yi çok ağır bir ekonomik ve siyasi kriz iktidara taşımıştı. 2002 seçimlerinde iktidarda bulunan koalisyon ortaklarının tümü yüzde 10’luk seçim barajının altında boğulup parlamento dışı kalırken AKP yüzde 34,4’lük oy oranı ile tek başına iktidara gelmişti. 2004 yerel seçimlerinde oy oranını yüzde 41,7’ye yükselten AKP, 2007 milletvekili genel seçimlerinde yüzde 46,6’yı bulan oy oranı ile zirveye ulaşmıştı.Dün yapılan yerel yönetim seçimleri için Başbakan Tayyip Erdoğan ve kurmaylarının hedefi yüzde 50 duvarını aşmaktı.Sonuç elbette hezimet değil ama konulan hedefin çok çok altında. Hem de psikolojik alt sınır sayılan yüzde 40’ın da altına düştüğü görülüyor AKP’nin.Ve dünkü seçime kadar düzenli olarak oyunu arttıran iktidar partisi dün ilk kez ciddi bir oy kaybı ile karşı karşıya geliyor. Dahası dünkü seçimler başka bir çarpıcı sonuç daha doğurdu AKP ve Erdoğan’ın stratejisi bakımından. Şöyle ki; AKP’nin yerel seçim stratejisini oluştururken CHP’nin elindeki iki kaleyi, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Ankara’nın sembolik önemi olan Çankaya İlçe belediyesi ile DTP’nin kalesi Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ni düşürmek, bu belediyeleri AKP portföyüne eklemek istiyordu Başbakan Erdoğan. Bu olmadığı gibi AKP bazı kalelerini kaybetti, bazı kaleleri ise sarsıldı, surlarda ağır gedikler açıldı.Dünkü sonuç bir şeyi gösterdi ki AKP için artık yükselme devri sona ermiş bulunuyor. Dün ortaya çıkan oy kaybı AKP’nin şu veya bu ölçüde bir iniş çizgisine girdiğini gösteriyor.Muhtemelen AKP’nin yükseliş trendini kıran, iniş yoluna sokan iki ana unsur var: Birincisi, 2007 seçimlerinde aldığı yüzde 46,6’lık oy oranının verdiği cesaretle AKP’nin uzlaşmayı bir yana bırakıp çatışma siyasetini tercih etmesi, “Milli irade benim, ben ne dersem o” havasına girmesinin kendine oy veren merkez seçmen kitlesinin bir bölümünü ürkütmesi, kaçırması...İkincisi ise hafife aldığı, “hamdolsun bizi teğet geçti” dediği ekonomik kriz ve ayyuka çıkan yolsuzluk iddiaları...AKP’nin Adana, Şanlıurfa gibi kaybettiği bazı belediyelerde tabii ki aday tercihlerinin etkili olduğu tartışmasız.Ancak sonuç olarak dünkü seçimler AKP’nin iktidarına halel getirecek bir sonuç çıkarmadı. Ama gücünü kırdı, yükseliş trendini tersine çevirdi. Seçmen bir anlamda AKP’ye sarı kart gösterdi. Dünkü sonuçlar AKP’ye alternatif bir iktidar adayı da ortaya çıkarmadı. Örneğin ana muhalefet partisi CHP oyunu bir miktar arttırmış, 2004 belediye seçimlerinden de, 2007 milletvekili seçimlerinden de daha başarılı bir sonuç elde etmiş olmakla birlikte oy oranı olarak AKP’ye yaklaşabilmiş değil. CHP’nin oy oranı hala 20’li rakamlarda. MHP oyunu arttırmış olmakla birlikte o da hala yüzde 20’nin altında. O nedenle bu durum en azından bugün için AKP’nin tek başına iktidarına bir tehdit oluşturmuyor. Ancak iniş trendi devam ederse normal olarak 2011 ilkbaharında yapılacak olan milletvekili genel seçimleri için ciddi bir uyarı, hatta risk taşıyor. Mevcut tablonun, eğilimlerin sürmesi halinde Türkiye’yi 2011’den itibaren yeniden koalisyonlar dönemi bekliyor denebilir.
Seçim ve ekonomi yani geçim birebir ilişkili iki kavram. Yakın geçmişte ekonominin seçimler üzerinde ne kadar etkili olduğu açık ve net biçimde görüldü. Örneğin 2002 seçimleri...O seçimlerde iktidarda bulunan koalisyon partilerinin tümü baraj altında kaldı. Çünkü 2001 yılında yaşanan ekonomik kriz, daha doğrusu ekonomik felaket, yolsuzluk, usulsüzlük iddiaları ile de birleştiği için seçmen koalisyon partilerine çok ağır bir ceza kesti. Bugünkü iktidar partisi AKP’nin 2002 seçimlerini kazanıp tek başına iktidar olmasında o günlerin siyasi iklimi kadar, belki ondan daha da fazla ekonomideki gelişmelerin etkili olduğuna hiç kuşku yok. Aynı şekilde AKP’nin 2007’de yüzde 46,6 gibi oldukça yüksek bir oy oranıyla elde ettiği parlak seçim zaferinin arkasında sadece Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında yaşananlar mı var? 367 tartışmalarının, ‘türbanlı eş’, ‘Müslüman Cumhurbaşkanı’ tartışmalarının AKP’nin oyunu yükselttiğine kuşku yok. Fakat AKP’nin birinci iktidar döneminde ekonomi alanında gösterdiği performansın etkisi tartışmasız daha yüksek.2007 Türkiye’sindeki ekonomik tabloyu kısaca özetlemek gerekirse;Türkiye’nin 30 yıldan beri baş edemediği yüksek enflasyon bu dönemde alt edilmiş, yıllık fiyat artışları tek haneli rakamlara çekilebilmişti.Yıllık ortalama kalkınma hızı dönem içinde ortalama yüzde 7’ler seviyesinde gerçekleşmiş, üretim ve yatırım artışına paralel toplumun göreli refah seviyesi hissedilir ölçüde artmıştı.İşsizlik yavaş da olsa azalmaya başlamıştı.Küresel ekonomik konjonktürün de etkisiyle Türkiye’ye dış kredi ve sermaye akışı tahminlerin ötesinde artmış, ülke görülmedik ölçüde bir döviz bolluğu yaşamıştı.Döviz kurlarının ve kredi faizlerinin düşmesi, iç talebin, tüketimin önemli ölçüde artmasını sağlamıştı.Bu tablo AKP’nin 2007 seçim zaferinde etkili oldu. Peki ya bugün?Bugünkü tablo belki henüz 2001’deki ekonomik felaket günleri kadar ağır değil ama 2007’deki gibi de parlak değil.Bugün ekonomide büyüme değil, küçülmenin ne ölçüde olacağı tartışılıyor. İşsizlik tarihin en yüksek oranlarına çıkmış durumda. Üretimde, özellikle imalat sanayii üretiminde görülmedik oranda küçülmeler yaşanıyor. Fabrikalar üretimine ara veriyor, kapanıyor, yüz binlerce işçi işini kaybediyor, işsizler ordusuna katılıyor.Başbakan Tayyip Erdoğan her ne kadar kriz olgusunu reddetmeye devam etse, “kriz bizi teğet geçiyor” iddiasını sürdürmeye çalışıyor gözükse de bir yandan da gecikmeli de olsa önlem almayı sürdürüyor. Her gün yeni bir önlem paketi açılıyor.Özetle ekonomide durum pek parlak değil. Ekonomide işler iyi gitmiyor, 2007’de belirgin bir biçimde refah artışını hisseden geniş seçmen kitleleri bugün, işini kaybediyor, yoksullaşıyor veya en azından bu yönde kaygılar taşıyor.Bu tablo acaba 29 Mart’ta sandığa ne ölçüde yansıyacak?Anketlere bakılacak olursa pek etkili olmayacak gibi. Bütün anketler AKP’yi yine yüzde 40’ın üzerinde gösteriyor ki, AKP açısından 2007’deki yüzde 46,6’lık oy oranının bugün yüzde 40’lar düzeyine gerilemesi büyük bir başarısızlık sayılmaz. Olağan iktidar yıpranması olarak değerlendirilebilir. Eğer sandık sonuçları da anketleri doğrular nitelikte çıkarsa o zaman asıl düşünmesi gerekenin iktidar değil muhalefet partileri olması gerekiyor.
“Kürdistan” ne kelime, üç ay öncesine kadar Türkiye’de dikkatli hiçbir resmi yetkili “Kürt Yönetimi”, hatta “Kuzey Irak Yönetimi” ifadelerini bile kullanmıyordu. En fazla “Irak’ın Kuzeyindeki Yerel İdare” deyimi kullanılıyordu. Hatta asker kanadın Kürt liderlerle ilgili yakıştırması “Aşiret Reisi” gibi küçümseyici ifadeler yüklüydü. Şimdi ise Türkiye Cumhuriyeti’nin en üst makamında oturan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Kürdistan Bölgesel Yönetimi” diyor. Tıpkı Kürtler’in dediği gibi, Irak Anayasası’nda yazıldığı gibi.Abdullah Gül’ün bu ifadesi dün Ankara’da çok tartışıldı. Söylem, iktidar milletvekillerini de şaşırttı, muhalefeti de. CHP Grup Başkanvekili Hakkı Süha Okay, Cumhurbaşkanı Gül’ün “Kürdistan Bölgesel Yönetimi” ifadesini benimsemesini, “Kişisel” diye niteliyor. Acaba gerçekten öyle mi?Gül, Bağdat’a giderken, birden aklına geldi ve mevkidaşı Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani ve Irak Kürtleri mutlu olsun diye mi bu ifadeyi dillendirdi?İhtimal dışı. Çünkü Cumhurbaşkanı Gül, böyle kritik bir ifadeyi laf olsun diye söyleyecek, ağzından kaçıracak kadar acemi bir politikacı, yeni yetme devlet adamı değil. Devleti yeterince tanımadığı ise hiç söylenemez. Yıllarca Başbakan olarak, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olarak görev yapmış, Türkiye’nin temel devlet politikalarının ne olup ne olmadığını, temel kırmızı çizgilerin nasıl ve hangi zeminlerde değiştirilebileceğini çok iyi bilen bir politikacı ve devlet adamı. Belli ki Kürt sorunu ve Kuzey Irak’taki Bölgesel Kürt Yönetimi ile ilişkiler uzun süredir devletin üst katlarında tartışılıp değerlendirilmiş. 5-6 ay öncesine kadar “hasım, nankör, Türkiye düşmanı” gözüyle bakılan Barzani ile ilişkilerin yeni bir düzleme çekilmesi konuşulup karara bağlanmış.Türkiye’nin Kuzey Irak ve Bölgesel Kürt Yönetimi ile bundan böyle izleyeceği yeni hitap ve ilişki düzeni sadece Cumhurbaşkanı Gül’ün kişisel fikri değil, hükümetin, asker ve sivil üst kademe bürokrasinin ortak bir yaklaşımı. Yani muhtemelen devletin en üst güvenlik kurumu olan Milli Güvenlik Kurulu’nda bu mesele değerlendirilip karar altına alınmış.Şimdi muhtemelen CHP ve MHP muhalefeti bu konuyu, bu tartışmayı seçim meydanlarına da taşıyacaklar. Dün CHP’li Hakkı Süha Okay’ın dediği gibi Cumhurbaşkanı’nın resmi devlet politikası ile ters düştüğünü iddia edenler de çıkabilir. “Bugün orayı Kürdistan diye tanımlarsanız yarın da Türkiye coğrafyasının bir bölümü için Türkiye Kürdistanı demek zorunda kalabilirsiniz” eleştirisini getirenler de olabilir. Fakat gerçek durum pek öyle değil. Türkiye Irak’taki Bölgesel Kürt Yönetimi ile yeni bir sayfa açmaya hazırlanıyor. PKK’yı, terörist unsurları dışlayan bütün Kürt unsurlarla daha sıcak bir ilişki geliştirmeyi deniyor şimdi. Aslında Iraklı Kürtler’in de işine gelen Türkiye ile dostluk. Fakat bu dostluk ilişkisini zedeleyen PKK unsuru aradan nasıl çıkarılacak? Türkiye, Kuzey Irak’taki PKK varlığının tasfiyesi konusunda Irak’la, Bölgesel Kürt yönetimi ile ve ABD ile samimi ve sonuç alıcı bir işbirliğine yakın gözüküyor.Tabii ki bu arada bir de genel af önerisi var. Ancak o konunun şu sırada tartışma gündemine gelmesinden bile rahatsız hükümet. Ama seçimler sonrasında belki yeni bazı açılımlar gündeme gelebilir...
Parti liderlerinin meydanlardaki konuşmalarına, üsluplarına bakılırsa, estirilen siyasi gerilime bakılırsa 29 Mart seçimleri tarihsel bir dönüşüme neden olacak.Liderler öyle bir hava estiriyor ki sanki 30 Mart sabahı ya iktidar tartışılır hale gelecek yada muhalefetin beli kırılacak, sesi soluğu kesilecek.Acaba gerçekten öyle mi olacak?Hayır.Gerçi, “Her seçim sürprizlere gebedir” diye beylik bir siyasi söz var ama 29 Mart akşamı sandıklar açıldığında öyle herkesi şok edecek bir sonuç çıkması ihtimal dışı olmasa bile son derece son derece zayıf bir ihtimal.AKP’nin ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın baştan itibaren hesabı, 2007 genel seçimlerinde yüzde 46,6 olan oy oranını yüzde 50 duvarının üstüne çıkarmak; İzmir Büyükşehir Belediyesi ile sembolik önem taşıyan Ankara Çankaya ilçe belediyesini CHP’nin elinden almak, CHP’nin oy oranının 2007 seçimindekinin altında kalmasını sağlayarak ana muhalefetin sesini soluğunu kesmekti. Aynı şekilde MHP’yi de 2007 seçimlerinde aldığı yüzde 14,3’lük oy oranının altına düşürdüğünde muhalefetin etkinliğinin büyük ölçüde kırılacağını düşünüyordu AKP kurmayları. Bir diğer önemli hedef de Güneydoğu’da Diyarbakır başta olmak üzere bugün DTP’nin elinde olan belediyeleri almaktı.Böyle bir sonuç gerçekten de 30 Mart’tan itibaren ülkede siyasi hesap ve dengeleri değiştirmeye, muhalefetin zaten zayıf olan etkinliğini iyice kırmaya yetebilirdi.Ancak bugün seçim meydanlarından yansıyan hava da anket sonuçları da bu yönde bir işaret vermiyor.Tam aksine muhalefetin bir ölçüde gücünü, oy oranını arttırarak bu seçimlerden çıkabileceği ihtimali daha yüksek gözüküyor.Yerel yönetimleri belirleyecek olan bu seçimi, genel seçim havasına, bütün partiler için ölüm kalım mücadelesine sokan sadece iktidar partisinin ve Erdoğan’ın izlediği stratejinin bir sonucu değil. Muhalefet de stratejisini, “bu seçimin sonuçları, merkezi iktidarı da değiştirebilir” çerçevesine oturttu.Gerçekten de Pazar günü eğer AKP, dramatik bir oy kaybına uğrar, İzmir’i alamadığı gibi İstanbul ve Ankara’da da büyükşehir belediyelerini kaybederse seçim sadece yerel yönetimleri değiştirmekle kalmaz. Merkezi yönetimi, yani AKP iktidarını da tartışmalı hale getirebilir. Ülke muhalefetin stratejisi doğrultusunda çok erken bir “erken seçim” havasına girebilir.Ama bugün seçim meydanlarından öyle bir izlenim yansımıyor.AKP bir miktar oy kaybına uğrasa, bazı il belediyelerini kaybetse dahi İstanbul ve Ankara’yı koruyabilirse (Ki, anket sonuçlarına bakılırsa fark büyük olmasa bile bu iki metropolü AKP’nin kazanması sürpriz olmayacak) fazlaca bir sorunla karşılaşmayabilir.Bu durumda AKP birkaç puanlık bir oy erozyonunu normal iktidar yıpranması diye kabullenip yola devam eder.CHP geçen seçimde yüzde 20,9 olan oy oranını 3-5 puan arttırırsa, “Başarılıyız, oyumuz yükseliyor” der, olağanüstü kurultay riskini savuşturur. Aynı şekilde MHP de mevcut belediye sayısına birkaç il ekler ve Adana Büyükşehir Belediyesi’ni kazanabilirse “seçimin galibi biziz” diyebilir.Böyle bir tablo, bütün partileri memnun eder. Her parti kendine göre bir başarı hikayesi çıkarabilir. Yani seçimin mağlubu olmaz ama çok sayıda galibi olur. Siyasi hayat, üç ay önceki gibi normal seyrinde devam eder.Ama ya gerçekten anketlerin bugünden göremediği sürpriz sonuçlar çıkarsa? Büyükşehir belediyelerinden biri veya ikisi el değiştirirse?İşte o zaman çok farklı bir siyasi iklime uyanır Türkiye, 30 Mart Pazartesi sabahı...
Türkiye en tartışmalı seçim süreçlerinden birini yaşıyor. Süreçle ilgili ortaya çıkan yeni sorunlar tartışmayı seçim sonrasına da taşımaya aday.1946 seçimleri bir yana bırakılırsa hiçbir seçim döneminde seçim hukukuyla ilgili bu kadar fazla tartışma konusu çıkmamıştı. Seçmen sayısından tutun da seçmen kütüklerinin güvenilirliğine, iktidarın yardım kampanyalarına kadar bugüne kadar süreç hukuki açıdan oldukça tartışmalı gelişti. Son günlerin kritik tartışma konusu ise vatandaşlık numarası...Problem seçmen listelerinin ilan edildiği günlerde başladı. Bu seçimlere kadar seçmen kütüklerini 298 sayılı yasa gereğince YSK düzenliyor ve güncelliyordu. Ancak adrese dayalı nüfus sistemine geçildikten sonra yapılan bir yasal düzenleme ile kütüklere esas alınacak seçmen listelerinin TÜİK’in (Türkiye İstatistik Kurumu) verileri doğrultusunda hazırlanacağı öngörülmüştü.Bu sistemle TÜİK 2007 yılı itibariyle eski sistemle 73 milyon 850 bin kişi olarak ilan ettiği Türkiye nüfusunu değiştirdi. Yeni sistemle nüfus verilerini düzelterek 70 milyon 586 bin diye ilan etti. Yani nüfus 3 milyon 274 kişi azalmış. Bu durumda beklenir ki aynı şekilde seçmen sayısında da bir azalma olsun. Geçen yılki seçimlerde seçmen sayısı 42 milyon 629 bin idi. Bu yıl ise nüfus 3 milyon 274 bin azalırken seçmen sayısı 6 milyon artmış ve 48 milyon 265 bine çıkmış. Son derece çelişkili, tartışmalı bir tablo ortaya çıkıyor. O günlerde bu tutarsızlığı kuvvetlendiren pek çok gelişme yaşandı. Aynı adreste 70 ayrı seçmenin kayıtlı görünmesi, 40 yıl önce ölmüş insanların seçmen listesine kaydedilip adlarına seçmen kartı çıkarılmış olması gibi çok sayıda çarpıcı tespit ve haber çıktı.Bu durum doğal olarak seçmen kayıtlarında mükerrer yazım veya sahte seçmen iddialarını yaygınlaştırdı. Hatta öyle bir noktaya vardı ki tartışmalar, “ilkellik” diye vazgeçilen seçimde tırnak boyası uygulamasına yeniden dönülmesi bile gündeme geldi.Kampanya başladıktan sonra geçen Aralık ayında yapılan bu tartışmalar unutuldu. Ancak bu kez de hükümetin Tunceli başta olmak üzere seçmene dağıttığı yardımlar gündeme geldi. “Bu yardımlar acaba kanununun suç saydığı, yasakladığı oy karşılığı seçmene maddi menfaat temin etme veya vaat etme” hükmüne mi uyuyor tartışması hala devam ediyor.Bu tartışmalar sürerken YSK(Yüksek Seçim Kurulu)’nun geçen hafta yaptığı açıklama ortalığı iyice karıştırdı.YSK, seçim yasasında geçen yıl yapılan değişikliği esas alarak yasanın 87. maddesi uyarınca “vatandaşlık numarası olmayan kimlik belgeleriyle oy kullanılamayacağı”na hükmetti. Yani nüfus cüzdanında veya kimlik yerine geçen herhangi bir belgesinde vatandaşlık numarası olmayan seçmen kayıtlı olsa dahi bu seçimde oy kullanamayacak.İçişleri Bakanı’na göre 3,5 milyon, YSK’ya göre 600 bin seçmenin vatandaşlık numarası yok. Bu durumda en az 600 bin seçmen istese de oy kullanamayacak. Günlerdir nüfus müdürlüklerinde izdiham yaşanıyor. Siyasi partiler ayağa kalkıyor. Bütün siyasi partilerin temsilcileri YSK’ya “rica” ya gidiyor. “Yorumunuz yanlış ama doğru olsa bile yasanın bu hükmünü bu seçime mahsus olmak üzere uygulamayın” demeye getiriyorlar. Cumhurbaşkanı devreye giriyor, YSK Başkanı’ndan bilgi alıyor. Ankara’da tam bir panik ve kargaşa yaşanıyor. Yaşanan bütün bu tartışmalar acaba 29 Mart itibariyle sona erecek, olup bitenleri herkes unutabilecek mi?
AKP ve Başbakan Erdoğan için anayasa değişikliği fikri yeni değil. 2007 seçimleri öncesinde yeni dönem için en etkili vaadi şuydu Erdoğan’ın: Daha yüksek refah seviyesi ve daha fazla demokrasi...Daha fazla demokrasi için de sıfırdan yeni sivil anayasa projesini ortaya koymuştu AKP. Seçim öncesi ve seçim sonrası uzun uzun tartışıldı yeni anayasa. Taslaklar hazırlandı. Meclis’e geldi geliyor denirken sürpriz bir çıkışla tek maddelik anayasa değişikliği MHP’nin desteğiyle gerçekleştirildi de. Üniversitelerde türban serbest bırakıldı. Oysa 2007’deki yeni anayasa projesi türban için değil, daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük için geliştiriliyordu. Ama sonuçta iş, türban serbestisine kilitlendi. Ülke çok ağır bir siyasi bunalımın, toplumsal kutuplaşmanın içine sokuldu.Bu kez ne yapmayı hedefliyor AKP ve Başbakan Erdoğan?Açıklamalarına bakılırsa Anayasa’da altı temel değişiklik öngörülüyor:1. Anayasa Mahkemesi’nin yapısı ve üyelerinin seçimi, 2. Seçimle ilgili hükümlerde değişiklik,3. Siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin hükümlerde değişiklik,4. Yüksek Askeri Şura kararlarının yargı denetimine tabi olması,5. Memurlara grev hakkı,4. İdarenin denetimi ve obdusmanlık kurumu oluşturulmasına ilişkin düzenleme...En az 467 oy gerektiren doğrudan anayasa değişikliğine AKP’nin milletvekili sayısı yetmiyor. Referandum göze alınarak 330 oyla değişiklik için hamle yapılabilir ama en azından şimdilik Erdoğan’ın bunu düşünmediği anlaşılıyor.Ve sayılan 6 kritik anayasa düzenlemesi arasında AKP için hayati önem taşıyan iki değişiklik var: Anayasa Mahkemesi’nin yapısı ve üye seçimi ile siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin hüküm. Bu iki konuda MHP ile mutabakata varabileceğini öngörüyor Erdoğan. Haksız sayılmaz, çünkü özellikle siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin anayasa hükmünün değiştirilmesi konusunda MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli AKP’nin kapatma iddianamesi gündeme geldiği günlerde destek taahhüdünde bulunmuştu. O günlerde siyasi partilerin “bölücülük” dışındaki suçlardan dolayı kapatılmasına karşı olduğunu ifade etmiş ve “Parti kapatılmasın, suç sayılan fiilleri işleyen milletvekili veya parti yöneticilerine siyasi yasak getirilsin” demişti.O günün koşullarında Bahçeli’nin önerdiği anayasa değişikliğine AKP de dahil hiçbir partiden destek gelmemişti. Başbakan şimdi Bahçeli’ye çağrı yapmaya hazırlanıyor. Parti kapatmaları konusunda AB’de geçerli olan Venedik kriterlerinin getirilmesini öneriyor. Yani teröre, şiddete bulaşmamış siyasi partilerin kapatılmasının önüne geçilmesini öneriyor. Erdoğan “seçimden sonra bu değişiklikleri mutabakatla yapalım” çağrısını hem MHP’ye hem CHP’ye yapacak, her iki partinin de kapısını çalacak. CHP’den parti kapatmaları ve Anayasa Mahkemesi’nin yapısı ile ilgili düzenlemeye destek alabilmesi hemen hemen imkansız gibi. Diğer konularda ise yine “dokunulmazlıkların kaldırılması” koşulunun geleceği belli. MHP’nin tutumu ne olur? Bahçeli “Benim önerim o günün şartları için (AKP kapatma davası) geçerliydi. Şimdi durum değişti” mi, yoksa “varım” mı diyecek kestirmek güç?Ancak ne olursa olsun Erdoğan’ın bu hamlesi, kapsamlı bir anayasa değişikliği ile sonuçlanmasa dahi iktidarla muhalefet arasındaki bugünkü kavga ve gerilim ortamının seçim sonrasında diyalog ve uzlaşma ortamına bırakmasını sağlayabilir...
TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) tarafından ekonomiyle ilgili açıklanan her veri bir öncekinden kötü çıkıyor. Krizin gün geçtikçe derinleşmekte olduğuna Başbakan ve ekonomiden sorumlu bakanlar inanmasalar da devletin resmi istatistik kurumunun rakamları “inanın, durum gün geçtikçe kötüye gidiyor” mesajı veriyor.Aslında artık nihayet Başbakan da önlem alınmasının gereğini görüyor, bazı önlemler için kerhen de olsa düğmeye basıyor. Ancak alınan bu önlemler, örneğin önceki gün ve dün Resmi Gazete’de yayınlanan yeni önlem kararları ekonomideki çöküşü önlemeye, işsizlikteki rekor artışı durdurmaya çare olacak mı?Ne yazık ki olmayacak.TÜİK’in dün açıkladığı Aralık ayı istihdam verileri Türkiye’nin tarihinin en ağır işsizlik sorunuyla karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor. Ne 2001 krizinde ne de öncesinde Türkiye bu boyutta bir işsizlik faciasıyla karşı karşıya gelmemişti. İş bulma umudunu kaybettikleri için işgücü piyasasının dışına çıkanlar da hesaba katıldığında bugün Türkiye’deki toplam işsiz sayısı 5 milyon 572 kişi, yani geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 21,2. Bu oran geçen yıl yüzde 17 idi. Genç nüfustaki işsizlik oranı daha da ürkütücü; yüzde 25,7. Alınan önlemlerin olumlu etki yaratabileceğine hiç kuşku yok. Ama, sanayinin duran çarklarını döndürmeye, çığ gibi büyüyen işsizliği hafifletmeye yeterli olup olmadığı tartışmalı. Ayrıca bu önlemler bugün mü alınmalıydı? İş dünyası , ekonomi çevreleri, 2008’in Eylül, Ekim aylarından beri “önlem alın, IMF ile anlaşın” diye feryat ediyor. Bu son pakette yer alan önlemler TÜSİAD’ın, Odalar Birliği’nin aylar öncesinde hükümete ilettiği önerilerde yer alıyordu. Ki o öneriler daha kapsamlı, daha etkili önlemlerdi. Fakat o günlerde Başbakan bu önerileri elinin tersiyle ittiği gibi, öneri yapanları da “kriz tellallığı” yapmakla suçluyordu.Özetle hükümetin aldığı önlem kararları, yerinde ama geç kalınmış kararlar. Geç kalındığı için de umulan olumlu etkiyi sağlayamama riski yüksek.Otomobil, beyaz eşya ve elektronikte vergi oranlarının aşağı çekilmesi belki bu ürünlere olan talebi bir miktar yükseltebilir. Ancak daralan iç talebin önünü açmaya, aşamalı biçimde iç talebi canlandırmaya yetmez.Bunun için çalışanların, geniş tüketici kitlelerinin geleceğe dönük güvenlerinin yükselmesi, hükümetin ekonomi politikalarının inandırıcılık katsayısının artması gerekiyor.Fakat bugün hükümetin Türk ekonomisinin bugün yaşamakta olduğu sorun ve darboğazların nedenleri doğru analiz edip ona yönelik önlemler aldığına yönelik olarak iş dünyası ve genel kamuoyunda kuvvetli bir inancın olduğunu söylemek de bir hayli güç.Oysa bu tür ekonomiyi canlandırma paketlerinin olumlu sonuç verebilmesinin ilk koşulu güven; hükümete ve hükümetin ortaya koyduğu ekonomik programa duyulan güven ve inanç...Ne yazık ki açıklanan paket, güven sorununu ortadan kaldırmaya yetmiyor.
Başbakan Tayyip Erdoğan ve ekonomiden sorumlu bakanlar başta olmak üzere ekonomik kriz konusunda hükümette artık ayakların yavaş yavaş suya ermekte olduğu anlaşılıyor.Başbakan Erdoğan, aylardır yok farz ettiği , “bizi teğet geçti” dediği, “psikolojik” diye nitelediği ekonomik krizi birkaç günden beri kabullenmiş gözüküyor. Bu noktada iş dünyasından gelen çığlıkları, “tedbir alın” çağrılarını seçim meydanlarında halka şikâyet etmekten geri durmuyor.Ancak birkaç aydan beri TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) tarafından açıklanan olumsuz göstergeler ve son bir hafta içinde döviz piyasasında yaşanan yüksek kur artışları hükümeti ciddi önlem arayışına itmiş durumda. Ekonomiden sorumlu bakan ve bürokratlar, AKP’nin ekonomi kökenli kurmayları şimdi yeni önlem paketini tartışmıyor.AKP ve hükümette kriz önlemleri konusunda son günlerde meydana gelen rota değişikliğinde muhtemelen Başbakan Erdoğan’ın seçim meydanlarında gördüğü manzara ve anketlerde ortaya çıkan kriz ve işsizlik şikâyetlerinin artıyor olmasının da etkisi büyük.Yeni önlem paketi hazırlığı sinyalini ilk kez Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren verdi önceki gün AKP Merkez Yönetim Kurulu toplantısında. Peki hükümet kapsamlı ve son derece etkili önlemleri içeren bir paketi seçim öncesi ilan edebilecek mi?Hayır... Çünkü açıklanacak kapsamlı paketin geniş seçmen kesimlerinin beklentileriyle uyuşmayabileceği endişesi var. Birinci nokta bu. İkincisi, IMF ile kesin bir mutabakata varmadan hükümetin pakete son şeklini verebilmesi mümkün değil.O nedenle seçimlerden sonra, önce IMF ile anlaşmaya varılacak, ardından IMF desteği ile uygulanacak yeni ekonomik programın ana çerçevesi belirlenecek, IMF’nin sağlayacağı mali destek kesinleşecek ve önlem paketi de bu çerçeveye uygun biçimde son biçimini alacak.Şu anda üzerinde tartışılan önlemler ise yine tam anlamıyla bir paket olmayacak. Ancak iç talepte bir ivme yaratabileceği, çok ağır darbe yiyen sanayiye Bakan Zafer Çağlayan’ın deyimiyle “can suyu” olabilecek bazı geçici önlemler muhtemelen seçim öncesinde açıklanacak.Örneğin en ağır darboğazın yaşandığı otomotiv sektörünün stoklarını eritebilmesi için üç veya altı ay gibi geçici bir süre ile ÖTV oranlarının sıfırlanması ilk düşünülen önlemler arasında sayılıyor. Tartışılan diğer önlemler ise şu şekilde özetlenebilir:“Sigorta primi ve stopaj vergilerinin ödenmesinde işletmelere faizsiz üç ay erteleme imkânı getirilmesi, genel KDV oranlarında geçici bir süre ile indirime gidilmesi...” Seçim öncesi iktidarın siyasi olarak işine yarayabileceği de düşünülen bir diğer önlem konusu ise ABD ve bazı Batı ülkelerinde daha önce uygulanan “harcama çeki” yöntemi.Bu kapsamda emeklilere ve kamu personeline bir defaya mahsus olmak üzere 250 - 400 TL’lik yardım çeki dağıtılması.Bunlar şu anda masada bulunan bazı önlem önerileri. Başbakan Erdoğan bu önlemlerin hangisini kabul edecek, hangisinin seçimden önce uygulanmasına karar verilecek, hangilerinin seçim sonrasındaki pakete bırakılmasını isteyecek belli değil. Mini paket muhtemelen önümüzdeki hafta başında kesinlik kazanacak.