Başbakan Tayyip Erdoğan çok değil birbuçuk ay önce IMF’ye neden soğuk baktığını açıklarken “Yatırımlardan vazgeçmemizi istiyorlar, bunu kabul edemeyiz” diyordu. Ve IMF’nin öne sürdüğü koşulların Türk ekonomisinin “ümüğünün sıkılması” demek olduğunu dile getiriyordu.Ekonominin büyümesi, toplumsal gelir ve refahın artması tabii ki herkesin ortak arzusu. Başbakan’ın da bu noktada ısrarlı olması son derece doğal.Ancak doğal olmayan nokta şu: Türk ekonomisi AKP iktidara geldiği günden beri (ki daha önce de öyleydi) IMF kontrolünde. Ana çerçevesi IMF ile birlikte çizilen bir ekonomik program uygulanıyor. Ve bu Türkiye ekonomisi tarihinin kesintisiz en yüksek büyüme performansını gösterdiği bir dönem oldu. IMF ile stand-by bu yılın Mayıs ayında sona erdi ve o zamana kadar Türk ekonomisinin büyümesine, yatırımlarının artmasına engel olmadı IMF. Başbakan’ın, hükümetin de bu yönde hiçbir şikayeti yoktu.Dün ekonomiyle ilgili çok önemli iki temel göstergeyi açıkladı Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), büyüme ve istihdam rakamlarını. Her iki veri de iç karartıcı. Hükümet için sürpriz oldu mu bilinmez ancak kamuoyu için her iki olumsuz veri de pek sürpriz değil.Büyümenin durduğu, ekonominin giderek bir daralma sürecine girmekte olduğu yaz aylarından itibaren belliydi. Üç ay önce açıklanan yılın ikinci çeyreğine ilişkin rakamlar (yüzde 1,9) büyümenin durduğunu haber veriyordu. Ancak dün açıklanan üçüncü çeyrek rakamları daha da olumsuz geldi. Yılın üçüncü üç aylık evresinde Türk ekonomisi sadece binde 5’lik bir büyüme gerçekleştirebilmiş. Bu rakam 2001 krizinden bu yana gerçekleşen en düşük çeyreklik büyüme. Ve Türk ekonomisindeki bu olumsuzluğun küresel krizle alakalı olduğu da pek söylenemez. Çünkü o dönemde Türk ekonomisi üzerinde küresel krizin en ufak bir olumsuz etkisi yoktu. Türkiye’nin dış borçlanmaya dayalı ekonomik gelişmesini engelleyici bir unsur yoktu küresel piyasalarda. Ödemeler dengesi rakamlarına bakıldığında da dışardan borç ve sermaye girişinde bir eksilme olmadığı da açıkça görülüyor.Küresel krizin etkileri son çeyrekte görülmeye başlayacak ve muhtemelen 2009’un en azından ilk yarısında ağırlaşarak devam edecek.TÜİK’in dün açıklanan rakamlarına göre bu yılın ilk 9 aylık döneminde ekonomik büyüme yüzde 3 düzeyinde kalmış. Ancak, sanayi üretim endekslerindeki olumsuz seyir, beklenti anketleri ve enerji tüketimi dikkate alındığında yılın son çeyreğinde gelişmenin eksi çıkacağı hemen hemen kesin gibi. O nedenle de Türk ekonomisinin bu yılki büyüme oranının en fazla yüzde 2’ler düzeyinde olacağı anlaşılıyor.Yüzde 2’lik büyüme Başbakan Erdoğan’ın deyimiyle Türkiye’nin “ümüğünün çoktan sıkılmaya” başladığının ifadesi. Hem de IMF ile anlaşma olmayan bir dönemde gerçekleşmiş bu ümük sıkılması...Son dönemde ekonomi yönetiminde söz sahibi siyasi kadronun da ayağının suya erdiği ve düne kadar ümüğümüzü sıktırmayız denilen IMF ile en kısa sürede masaya oturulacağı açıklanıyor. Böylelikle daralmaya başlayan ekonomiye nefes aldırabilmek, 2009’u kazasız geçirebilmek amaçlanıyor...
Sosyal demokratlarda değişen bir şey yok. Birleşme için yola çıkanlar geçmiş dönemlerde de örneği çok görüldüğü gibi yine ayrışmayı derinleştirmekle meşgul.2007 seçimleri öncesi yüzde 10 barajını geçme umudu ve ihtimali sıfır olan DSP ile en azından koalisyon ortaklığını hedefleyen CHP seçime tek liste halinde girmiş ve böylelikle DSP Meclis’e 13 milletvekili sokabilmişti. O günlerde iki parti arasında başlayan yakınlaşma ve işbirliğinin sadece seçim ittifakından ibaret kalmayacağı, adım adım birleşmeye gideceği hayal ediliyor, öyle söyleniyordu. 2009 yerel seçimlerinde de CHP’nin güçlü olduğu il ve ilçelerde DSP’nin bu partinin adaylarını desteklemesi, aynı şekilde DSP’nin güçlü olduğu illerde de CHP’nin aday çıkarmayıp DSP’yi desteklemesi öngörülüyordu. Böylelikle sosyal demokratların yerel yönetimlerden başlayarak adım adım iktidara yürüyebileceği umutları vardı.Fakat gelişmeler öyle olmadı. Bir süredir zaten limoni olan iki parti arasındaki ilişkiler bazı kritik il ve ilçelerdeki aday arayışları sırasında koptu. DSP yönetimine göre işbirliği projesini CHP dinamitledi. CHP, Ordu ve Eskişehir başta olmak üzere DSP’li başarılı belediye başkanlarına adaylık ve transfer teklifinde bulunarak iplerin kopmasına neden oldu. CHP de DSP’nin Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ü transfer etmesini müttefikliğe yakışmayan bir davranış olarak değerlendiriyor ve dahası bu gelişmeyi adeta savaş sebebi sayıyor.Aslında Sarıgül transferi sadece DSP’nin CHP ile arasını açmakla da kalmamış gibi gözüküyor. Parti içinde de ciddi bazı sıkıntılara neden olduğu anlaşılıyor. Bazı milletvekilleri Genel Başkan Zeki Sezer’e ateş püskürüyor.Sarıgül’ün DSP’ye geçmesi DSP için olduğu kadar CHP açısından da önem taşıyor. Bu gelişmeyle birlikte CHP’nin İstanbul’da en güçlü olduğu ilçelerden birini, Şişli’yi kaybedeceği kesin gibi. Ancak, CHP’nin kaybı belki bununla da sınırlı kalmayacak. Çünkü, Mustafa Sarıgül mücadele alanını sadece Şişli ile sınırlı tutmayacak, imkanları ve de DSP’nin imkanları çerçevesinde ülke çapına yaymaya çalışacak. Bu çerçevede zaten dirsek teması içinde olduğu CHP içindeki ve dışındaki yeminli Baykal muhaliflerinin desteğini alacağına da kuşku yok.Sarıgül’ün de, en azından şimdilik Zeki Sezer’in de yerel seçimlerdeki ana hedefi DSP’yi solda yeni adres olabilecek bir oy düzeyine taşıyabilmek. Hedef seçmen kitlesi de CHP’liler...Elbette CHP’liler de boş durmayacak. CHP de hem Sarıgül’e Şişli’de seçimi kaybettirmek, hem de Sarıgül’ün partiye katılmasından rahatsız olan etkili isimleri transfer ederek Sezer ve ekibine ağır bir ceza kesmek istiyor.Kulislere sızan iddiaya göre de CHP’nin ilk hedefi Eskişehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen. Eğer ikna edilebilirse Büyükerşen, Eskişehir’de CHP listesinden belediye başkan adayı gösterilecek. CHP ile DSP arasındaki kavganın adaylar netleştikçe, seçimler yaklaştıkça daha da keskinleşeceği anlaşılıyor. Bu arada eğer Sezer, parti içindeki tepkileri yatıştıramazsa bazı başarılı belediye başkanları ile birlikte milletvekillerini de CHP’ye kaptırabilir...
Önlem paketi ve IMF konusunda ayak sürümenin bedeli giderek ağırlaşıyor. Hükümet ekonomide yaşanmakta olan sorunu muhtemelen borsa ve döviz kuru hareketlerinden ibaret sanıyor ancak sorun onun çok ötesinde. Önlemler geciktikçe, sorunun daha da derinleşeceği, çözümün daha da güç ve sancılı olacağı da belli.Acaba hükümet bugün Türk ekonomisinin nasıl bir sorunla karşı karşıya olduğunu net olarak göremiyor mu? Durumu, yaşanmakta olan sorunun nedenlerini, gelişmelerin yakın vadede Türk ekonomisini nasıl bir anaforun içine sürükleyebileceğine bürokratik kadronun gördüğüne hiç kuşku yok. Fakat acaba bu siyasi iradeye, daha doğrusu Başbakan Erdoğan’a tam olarak anlatılamıyor mu?Herkesin kuşkusu anlatılamadığı yönünde.Çünkü Başbakan sorunu farklı noktalarda görüyor ve kriz konusunda hemen her ağzını açtığında bankaları suçluyor, bankalara sopa gösteriyor. Bugün bankalar, bazı kredileri geri çağırıyor, bazı firmalara yeni kredi vermekte geçmiş döneme göre daha cimri davranıyor olabilir. Ama en azından şimdilik ülkede bir kredi krizi yaşanmıyor. Krediler konusunda bir kaç ay öncesine göre çok daha muhafazakar ve seçici davranan bankaları suçlamak sistemin işleyişine haksızlık.Hükümet acaba Merkez Bankası piyasayı TL likiditesine boğsa, faizleri düşürse, bankalar da bol keseden kredi dağıtsa işlerin düzeleceğini mi umuyor?Belli ki Merkez Bankası üzerindeki baskı da ağırlaşıyor. İki hafta önce faizi indiren Merkez Bankası şimdi de piyasadan Hazine kağıdı alarak TL likiditesini arttırabileceğini ilan etti.Piyasada bugün yaşanan TL likiditesi sıkışıklığı mı döviz likiditesi sıkışıklığı mı? Bunu elbette ki en iyi gören kurum Merkez Bankası. Ancak piyasadaki hareketlere bakıldığında döviz likiditesinin birinci öncelik olduğu anlaşılıyor. Döviz likiditesini rahatlatmak için de bazı adımlar attı Merkez Bankası ama belli ki önümüzdeki dönemde daha köklü bir başka uygulamaya geçilecek. Bankaların döviz mevduatları karşılığında Merkez Bankası nezdinde tuttukları karşılıkların bir bölümü serbest bırakılacak. Eğer karşılık oranı 5 puan düşürülürse bankaların kasasına yaklaşık 8-8,5 milyar dolar girecek. Ama Merkez Bankası’nın döviz rezervi de aynı oranda küçülecek.Peki bunlar ekonomideki sorunları çözmeye yetecek mi?Hayır.Çünkü Türk ekonomisinin bugün yaşamaya başladığı ve 2009’un ilk aylarından itibaren etkisini daha da ağırlaştıracak olan asıl sorun dış kaynak girişi.Türkiye’nin 2009 yılına ilişkin dış finansman açığının en iyimser tahminle 30-35 milyar dolar olacağı hesaplanıyor. Döviz piyasasındaki stresin ana kaynağı bu. Reel sektördeki kaygının nedenlerinden biri de bu. Bu kaygıyı giderebilmenin yolu 25 - 30 milyar dolarlık bir dış kaynağın ortaya konabilmesinden geçiyor. En azından bugünkü küresel koşullarda bunun da tek adresi var: IMF. Hükümet “ümüğümüzü sıktırmayız” diye boşa zaman kaybediyor. Ve kaybedilen zaman faturayı büyütmekten başka bir işe yaramıyor. IMF ile kuvvetli bir mali desteğe dayalı anlaşma yapılmadan alınan ufak tefek önlemlerin etkisi de aşınıyor, zayıflıyor.
Başbakan Erdoğan, “kriz tepe noktasına ulaştı ve inişe geçti” diyor önceki günkü Ulusa Sesleniş konuşmasında. Ama kimin krizi?Türkiye’nin değil. Küresel mali krizin Türk ekonomisi üzerindeki olumsuz etkileri daha yeni yeni görülmeye başlıyor.Muhtemelen Başbakan da küresel krizle ilgili bir tespit yapıyor. Yoksa Türk ekonomisi üzerinde yeni yeni görülmeye başlayan etkilerin ne kadar devam edeceğini, ne kadar tahribata yol açacağını henüz kimse kestiremiyor.Küresel krizden bağımsız olarak Türk ekonomisinde zaten üretim, yatırım ve büyüme hızı göstergeleri olumsuz bir seyir izlemeye başlamıştı. Şimdi dünyada finansal kesimde başlayıp yavaş yavaş reel ekonomileri sarsmaya başlayan küresel krizin Türkiye üzerindeki etkisi ağır biçimde reel sektör üzerinde görülecek.Ki bu olumsuz etkiler görülmeye başladı da. Örneğin Ağustos ve Eylül aylarında sanayi üretiminde görülen sert düşüşler. TİM’in dün açıkladığı Kasım ayına ilişkin geçici ihracat verileri de durumun giderek kötüleşmekte olduğunun işareti. Geçici verilere göre Kasım ayında ihracat bir önceki yıla göre yüzde 20 gerilemiş durumda.Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz’ın hükümete verdiği dünkü brifing notlarında da yer aldığı gibi son aylarda yurtiçi talepte çok ciddi bir daralma var. Şimdi buna bir de dış talebin daralması ekleniyor. Dolayısıyla reel sektörün şirketler dünyasının ve çalışan kesimlerin işi daha da zorlaşıyor. Reel sektörü etkileyen olumsuzluk sadece iç ve dış talep daralmasından ibaret değil. Başbakan Erdoğan’ın sıklıkla ifade ettiği gibi banka kredilerinin daralmasıyla da sınırlı değil. Bir de döviz kurlarındaki hızlı yükselişin şirket bilançolarına vurduğu darbe var. Yine Merkez Bankası’nın geçen hafta açıklanan Finansal İstikrar Raporunda yer alan verilere göre 31 Ağustos tarihli borç verilerine göre reel sektörün borçları üç aylık dönemdeki kur artışlarından dolayı tamı tamına 62 milyar YTL ağırlaştı. Tabii ki bazı firmaların döviz kredisi borçlarına karşılık bankalarda yüksek miktarda döviz mevduatı, döviz alacağı da var. Bu durumdaki firmaların kaybı fazla değil. Yine Merkez Bankası verilerine göre reel sektörün net döviz pozisyonu açığı 81,5 milyar dolar olduğu için devalüasyonun şirketlere olan net faturası da 25 milyar YTL civarında.Ancak bir de hiç döviz mevduatı olmayan, hiçbir döviz kazandırıcı faaliyeti, ihracat geliri olmayan döviz borçlusu şirketler var. Bu yılın Haziran sonu itibariyle bu durumdaki firmaların döviz borcu 12 milyar dolar düzeyindeydi. Üç ay öncesine kadar düşük kur avantajından yararlanan bu firmaların işi şimdi çok zor.Hükümetin şu ana kadar aldığı veya alacağını açıkladığı önlemlerin reel sektörün bugün yaşamakta olduğu ve önümüzdeki dönemde daha da ağırlaşabileceği tahmin edilen sorunlarını hafifletebilecek gibi de gözükmüyor.Reel sektörün de finansal sektörün de hükümetten beklentisi etkili bir önlemler paketi. Ancak o da asıl olarak IMF ile yürütülen stand-by müzakerelerine bağlı. Paketin çerçevesi IMF anlaşmasıyla çizilecek ve en önemlisi bunun finansmanı da o anlaşmaya bağlı. IMF acaba Türkiye’nin 2009 için ihtiyaç duyduğu dış finansmanın ne kadarını karşılayacak?Şimdilik bunlar belirsiz...
Ekonomik krizin yerel seçimler üzerinde nasıl bir etkisi olacak? Seçim sonuçları siyasal dengeleri değiştirebilir mi? Tayyip Erdoğan genel başkanlıktan çekilir mi? İzmir’i, Çankaya’yı kim alır? Deniz Baykal gider mi? DSP ne yapar? DTP’nin Diyarbakır kalesi düşer mi?Bu sorular son günlerde siyasi kulislerin en heyecanlı tartışma konusu. Siyasette geleceğe dönük ince hesaplar bu sorular etrafında şekillendiriliyor. Ekonomik krizin seçimler üzerinde şu veya bu ölçüde bir etkisi olacağı kesin. Ancak bu etkinin iktidar partisini ağır bir seçim yenilgisine sürükleyeceği ve dolayısıyla da Tayyip Erdoğan’ı taahhüt ettiği gibi partisinin genel başkanlığından ayrılmak zorunda bırakacağı gibi bir ihtimal hemen hemen sıfır. Ancak diğer sorulara sandıktan nasıl bir yanıt çıkacağı gerçekten önemli. O nedenle de dört ay sonrasına dönük ince siyasi hesaplar genellikle bu soruların muhtemel yanıtları üzerinden yapılıyor.Örneğin AKP cephesi...AKP kurmaylarının, 29 Mart 2009’daki yerel seçimlerde 2007 seçimlerindeki yüzde 46’lık oy oranı bir miktar düşse bile açık farkla birinci parti çıkacaklarından kuşkusu yok. AKP’nin bu seçimlerdeki asıl hedefi, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ni ve sembolik önem taşıyan Ankara Çankaya İlçe Belediyesi’ni CHP’nin elinden alarak Baykal ve partisini moral olarak çökertmek. AKP’deki ikinci hedef ise Güneydoğu’da oy oranını arttırmak, DTP’nin elindeki belediyeleri kazanmak. Özellikle de DTP ve PKK’nın “kale” tabiri kullandığı Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ni almak. Aslında böyle bir sonucu sadece AKP değil devlet de istiyor. Çünkü bu belediyelerin bölgede PKK’nın legal organları gibi faaliyet gösterdiği, örgüte moral ve lojistik destek sağladığına inanılıyor. Şimdi başta Diyarbakır olmak üzere bölgedeki belediyeleri DTP’nin elinden alabilmek için vargücüyle asılacak AKP. 2007 seçimlerindeki oy dengelerine bakıldığında imkansız gibi gözüküyor ancak AKP’liler umutlu. Özellikle son aylardaki gelişmelerin bu bölgede AKP’nin oyunu yükselttiğini söylüyorlar. Ayrıca 2007 seçimlerinde AKP dışındaki sistem partilerine oy vermiş seçmenlerin de bu kez AKP adaylarına destek olabileceğine yüksek olasılık gözüyle bakıyorlar.CHP’nin hesabına gelince... CHP kurmayları yerel seçimlerde oy oranlarının artacağına kesin gözüyle bakıyorlar. Başta AKP’nin göz diktiği İzmir Büyükşehir olmak üzere mevcut belediyeleri koruyacaklarına olan inançları da tam. Çankaya Belediyesi’ni yine kazanacaklarına güvenleri tam olduğu gibi dün adaylığı resmen ilan edilen Murat Karayalçın’la Ankara Büyükşehir’de de bir mucize yaratabileceklerini düşünüyorlar.CHP’nin asıl hedefi AKP’yi İstanbul’da vurmak, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni kazanmak. Son günlerde çok tartışılan “çarşaf açılımı” nın da ANAP ve DP’ye yönelik transfer faaliyetlerinin de gerisinde hep bu hedefe ulaşmak var. CHP’ye göre eğer yerel seçimlerde İstanbul’da AKP iktidarına son verilebilirse bunun çok ciddi siyasi sonuçları olacak. Ülkede iktidar değişikliğinin de yolu açılacak. Zor da olsa umutlu CHP’liler. Onun için İstanbul seçmeninin benimseyeceği en uygun adayı bulmaya çalışıyor Deniz Baykal.
Küresel mali krizin yol açtığı yıkımla birlikte tüm dünya serbest pazar ekonomisinin kurallarını yeniden tartışırken, Türkiye’de çok daha farklı bir süreç işliyor. Krizin Türkiye’ye mevcut ve yakın gelecekteki olumsuz etkilerinin ne olduğu veya olacağı konusunda kafalar henüz netleşmiş değil. O nedenle alınması gerekli önlemler konusundaki yol haritası da bir türlü netleştirilemiyor.Başbakan Erdoğan’ın özel bankaları terbiye etmek amacıyla kamu bankalarını devreye sokarım tehdidinin ötesinde serbest piyasa ekonomisinin işleyiş kuralları ile ilgili felsefi bir tartışma yok. Sistem partilerinden hiçbirinin pazar ekonomisiyle sorunu da yok.Aksine yaklaşan yerel seçimler öncesinde pazar ekonomisinin kurallarını siyasete taşımakla meşgul siyasi partiler. Partiler, parti kadroları ve seçmen tabanları arasındaki eski duvarlar, sınırlar yerle bir. Partiler arasında tam bir serbest dolaşım sistemi işliyor bugünlerde. Bugünlerde ekonomik hayatta bir pazar sorunu, durgunluk yaşanıyor ama siyaset pazarı çok canlı.Dün partilerin grup toplantıları sırasında küçük bir örneği Meclis’te de yaşandı. Hem AKP hem de CHP’nin grup toplantılarında katılım töreni vardı. AKP de, CHP de birbirlerinden transfer yapmışlar. Genel Başkanlar yeni transferlere alkışlar arasında rozet taktılar. Ancak her iki partinin de transferlerindeki ağırlık hedef, ANAP ve DP. Söz konusu iki partinin de genç genel başkanları, tepe yöneticileri müthiş bir var olma mücadelesi veriyorlar. Sınırlı imkanlarla il il ülkeyi dolaşıp güç toplamaya çalışıyorlar, ama işleri bir hayli zor. Çünkü en azından şu anda AKP de. CHP de hatta MHP de gözünü bu partilerin tabanına ve taşradaki saygın temsilcilerine dikmiş durumda.Kendi partisinin geleceğinden umudunu kesmiş kasaba politikacıları da soluğu CHP veya AKP’nin kapısında alıyor. Yöresinde sevilen, başarılı ve seçim kazanma şansı yüksek ANAP ve DP’li belediye başkanları transfer sezonunun en gözde isimleri. AKP ile CHP bu isimleri 2009 yerel seçimlerinde kendi partilerinden aday yapabilmek için yarışıyor.Son çıkarılan yasa ile kapatılan belde belediyelerinin AKP’li başkan ve Meclis üyeleri CHP kapısında sıraya giriyor. CHP’de küsen, siyasi geleceğini garanti altında görmeyenler de soluğu AKP’nin kapısında alıyor. Daha ince ve derin hesaplar içinde olanlar ise Mustafa Sarıgül ile birlikte DSP’ye suni teneffüs yaptırma faaliyetine katılıyor. CHP de, DSP’nin başarılı ve sevilen belediye başkanlarını, taşra örgütlerini safına katmaya çalışıyor.Tıpkı ekonomik hayatta olduğu gibi, geleceğinden umutlu olmadıkları şirketin hisse senetlerini elden çıkarmaya çalışan borsa oyuncusu gibi davranıyor bugün bazı siyasetçiler gelecek vadetmeyen şirketin hisse senedini elden çıkarıp, karlılığı yüksek şirket hissesi arayışında. Özetle şu günlerde ilkeli siyasete pazar ekonomisinin cari kuralları hakim...
Konu sıkıntısı çeken, bir numaralı tartışma konusu türbanlı ve çarşaflı kadınların CHP üyeliği olan siyasete yeni bir tartışma konusu çıktı: Başbakan Tayyip Erdoğan’ın yerel seçimlerde partisinin ikinciliğe düşmesi durumunda genel başkanlıktan çekileceği taahhüdü. Fazlaca bir derinliği, pratik sonucu ve önemi olmasa da iki günden beri siyasetçiler, partilerin etkili sözcüleri bu konuyu tartışıyor. Erdoğan’ın “çekilirim” taahhüdünün en az yankı bulduğu parti de kendi partisi AKP. AKP’liler bu açıklamayı pek önemsememiş gözüküyorlar. Çünkü nasıl olsa bu seçimden de yine açık ara birinci parti olarak çıkacaklarına inançları tam, AKP kurmaylarının. Ancak bu sözlerin yine de parti teşkilatları için önemli bir motivasyon unsuru olacağını, tabanda işin daha sıkı tutulacağını düşünüyorlar.AKP kurmaylarının fazla önem vermediği “ikinciliğe düşersem genel başkanlığı bırakırım” açıklamasının, muhalefetin, özellikle de muhalefetin muhaliflerince fazlasıyla önemsendiği görülüyor. Erdoğan’ın bu taahhüdünün kendileri açısından da önemli bir koz olabileceğini düşünüyor muhalefetin muhalifleri. Özellikle de CHP’li müzmin Baykal muhalifleri. Kısa aralıklarla yapılan seçimli kurultaylarda Deniz Baykal’ı devirmeyi başaramayan CHP’deki parti içi ve parti dışı muhalefetin tek umudu, Genel Başkan’ın kendiliğinden çekilmesi. Yani Erdoğan’ın taahhüdünü örnek alıp, “Başarılı olamadım bırakıyorum” demesi. Bunun için açıkça söylemeseler, sadece dost sohbetlerinde konuşsalar da partilerinin yerel seçimlerde hezimete uğramasını yürekten arzulayan çok CHP’li var. Şimdiden hesap yapıyorlar. Varsayımları şu şekilde özetlenebilir CHP’li muhaliflerin:“Mustafa Sarıgül DSP’den aday olacağına göre CHP İstanbul’da bir kalesini daha kaybedecek. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni alabilmek zaten hayal. Eğer bir de yanlış hesap yapılır da İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Ankara Çankaya Belediyeleri de AKP’ye kaptırılırsa işte o zaman CHP dibe vurur ve yeni arayışlar başlar...” Yani, kurultaylarda yenemedikleri Deniz Baykal’ı sandığa gömme stratejisi...Bu hayal, bu umut DSP’de başta Genel Başkan Zeki Sezer ve dün partiye kaydolan Mustafa Sarıgül’de de var. O yüzden Zeki Sezer, “oyum azalırsa ben de genel başkanlığı bırakırım” diyor. Hangi oy olduğu belli değil. Çünkü, CHP listelerinden seçilen 13 milletvekiliyle bugün parlamentoda temsil ediliyor partisi ve 2007 seçimlerine girmeye cesaret edememişti Sezer. Yüzde 10 barajını geçme ihtimali sıfırdı o gün. Ve seçime girmediği için de oyunun ne kadar olduğu belli değil. Belli olan sadece 2004 yerel seçiminde alınan yüzde 1,9 oy. Acaba bu seçimde yüzde 2’yi başarı mı sayacaklar?Mustafa Sarıgül rüzgarıyla birlikte partilerinin 2009 yerel seçimlerinde ciddi bir oy patlaması yapabileceğine inanıyor DSP’liler. Çünkü Baykal’a karşı verdiği mücadelede Sarıgül’ü destekleyen CHP’li kadroların ve seçmen kitlesinin de dün itibariyle DSP’ye transfer olduğuna inanıyorlar. Muhalefetin muhalifleri bu hesapları ilk defa yapıyor değil. 2004 yerel seçimlerinde de benzer hesaplar yapılmıştı, 2007 seçimlerinde de. Ama tutmadı...
Başbakan Tayyip Erdoğan küresel kriz ve Türkiye’ye etkileri konusunda Washington dönüşünde bugüne kadar yaptığı açıklamalardan biraz daha farklı bir değerlendirme yaptı.Erdoğan’a göre bazı olumsuz esintiler var ama şu anda kriz sözkonusu değil. “2009’un ilk altı ayında sıkıntı yaşayabiliriz” diyor Başbakan.Acaba Başbakan Erdoğan “önlem alın” diye feryat eden işadamlarının, bankacıların boşuna panik yaptığını veya kendi deyimiyle “krizden fırsat yaratmaya çalıştığını” mı düşünüyor?Muhtemelen öyle. Ancak son iki aylık süre içinde piyasalarda meydana gelen iki temel gelişmeye bakalım: Son iki aylık süre içinde dolar kuru yüzde 36 oranında yükselmiş yani Türkiye’de bu oranda bir devalüasyon gerçekleşmiş. Borsa 37 binlerden (Ki bir ara 60 bine dayanmıştı endeks) 22 binler seviyesine inmiş. Hisse senetlerinde iki aylık ortalama değer kaybı yüzde 40 olmuş.Sanayi üretimi düşüş trendine girmiş, bazı sektörlerde fabrikalar kapılarına kilit vurmaya başlamış, işsizlik rakamları artmış. Geleceğe dönük beklentiler ciddi biçimde bozulmuş.Ama Başbakan Erdoğan başta olmak üzere ekonomiyi yöneten siyasi kadro “kriz olmaz, sıkıntı derseniz o da 2009’da olur” diyor.2009 yılında sıkıntının çok daha büyük olacağına kimse itiraz etmiyor. Bugün özellikle reel ekonomide yaşanan sıkıntıların önemli bir bölümünün Türk ekonomisinde zaten varolan hastalıkların küresel krizin etkisiyle açığa çıkması sonucu olduğu biliniyor. Küresel krizin etkisiyle daralan dış talebin ekonomik büyümeyi 2009 yılında çok daha ağır biçimde etkileyebileceği de öngörülüyor. Aynı şekilde hükümet çok farklı düşünse (veya farkında olmasa da) uluslararası mali piyasalardaki daralmanın Türkiye’yi 2009’da ciddi bir dış finansman sorunuyla karşı karşıya bırakabileceği de şimdiden görülüyor. O nedenle IMF ile bir an önce anlaşma yapılması gerektiğini savunuyor iş dünyası.Özetle yaşanan onca sıkıntıya rağmen Türk ekonomisi henüz krizin ilk esintilerini yaşıyor. Asıl risk önümüzdeki dönemde görülecek. O nedenle feryat ediyor iş dünyası, “bir an önce tedbir alın” diyor hükümete. Hükümetin ise şu ana kadar gösterdiği en önemli reaksiyon, varlık barışı yasasından ve bankalara yapılan sert uyarılardan ibaret. Başbakan Erdoğan, bankalara önceki gün yine sert biçimde yüklendi:“Kredileri geri çağırma, kredi vermekten çekinme, kaçma... Kalkıp da ’kredi vermiyorum, şu kadar faizle veriyorum’gibi yollara gitmeyi ülke ekonomisine tehdit olarak görüyorum...” Bu sözler, Devlet Bakanı Mehmet Şimşek’in bir süre önce BDDK Başkanı Tevfik Bilgin’e dönüp:- “Tevfik yakıver bir iki bankanın canını... Bu bankaları biraz hırpalamak lazım...” diye özetlenebilecek direktifleriyle örtüşüyor.Sanki bankaların kasalarında çok büyük kaynaklar var, geniş kredi imkanlarına sahip ama kasıtlı olarak krizi derinleştirmek, ekonomiyi sabote etmek istiyorlar.Oysa, Hazine Müsteşarı İbrahim Çanakçı, Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz ve BDDK Başkanı Tevfik Bilgin’den kapsamlı bir brifing alsa gerçek durumun hiç de öyle olmadığını muhtemelen Başbakan da görecek. Tıpkı Washington ziyareti sırasında IMF’siz yola devamın imkansıza yakın olduğunu gördüğü gibi...