Başbakan Tayyip Erdoğan, Avrupa Birliği (AB) heyecanını yeniden canlandırmaya çalışıyor. AB Büyükelçileri ile öğle yemeğinde biraraya geliyor, burada önemli açıklamalar yapıyor. Ama gündem değişmiyor. Ülke gündemi “İrticaya Karşı Eylem Planı” veya “AKP’yi ve Gülen Cemaati’ni Bitirme Planı” diye adlandırılan belgeye odaklanmış durumda.Söz konusu belge gerçek mi, üretilmiş mi belli değil. Gerçekse, emir komuta zinciri kapsamında mı, yoksa Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesindeki tehlikeli bir cunta tarafından mı hazırlandı, o da kesin değil. Gerçi, Genelkurmay’ın geçen hafta başında yaptığı açıklama, belgenin emir komuta çerçevesinde hazırlanmış olabileceği ihtimalini kesinlikle ortadan kaldırıyor. Hatta cunta ihtimalini de büyük ölçüde zayıflatıyor. Askerin havası, tahmini, “bu düzmece belgenin TSK’yı yıpratmak amacıyla üretilip, servis edildiği” yönünde.Ama toplumun, medyanın, siyasetin bir bölümü buna inanırken, bir başka kesim tam aksini düşünüyor.Askeri ve sivil savcılıkların yürüttüğü soruşturmalar tamamlanmış değil. Fakat kimsenin soruşturma sonucunu beklemeye tahammülü yok. Herkes, her kesim ve siyasi grup, kendine göre şimdiden bir yargıya varmış, suçluyu tespit etmiş durumda.Siyasetçi veya siyaset dışı hemen tüm kesimler, gerçek olması durumunda bunun kabul edilemeyeceği, bu girişimin demokrasiye yönelik bir saldırı niteliğinde olduğu konusunda uzlaşıyor. Ama o kadar.Çünkü bazılarının belgenin “gerçekliği” konusunda hiç kuşkusu yok. Özellikle “Hükümete yakın” diye adlandırılan gazeteler, kesin hükmü günlerden beri dillendiriyor: Belgenin gerçekliğinden kuşku yok. Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde hazırlandığından da. Onlara göre, net olmayan tek unsur, bunun emir komuta zinciri içinde mi hazırlandığı, yoksa cunta marifeti mi olduğu...Karşı taraf da bunun kesinlikle düzmece olduğuna inanıyor. TSK’yı yıpratmak için düzenlenen komplonun ürünü olduğunu iddia ediyor. Yani soruşturma henüz sonuçlanmamış, askeri ve sivil yargı olayı bütün boyutları ile araştırıyor, ama taraflar kesin hükümlerini bile vermiş durumda.Bu arada şu haklarını teslim etmek gerekir ki, “hükümete yakın” diye adlandırılan gazeteler, medyanın büyük bölümüne göre birkaç adım önde. Savcılıklarca “çok gizli” yürütülen hazırlık soruşturmasının hemen her aşamasını bu gazetelerden izleyebilmek mümkün. (Bu da elbette kıskanılacak bir gazetecilik başarısı.)Başbakan Erdoğan yine de son derece temkinli; “Belgenin sahte mi gerçek mi olduğu araştırılıyor” diyor. Bu konuda kurumlararası çatışma ve gerilim değil, mutabakat ve işbirliği olduğunu da söylüyor. “Bu olay, gerilim yaratmamıştır” diyor.Acaba yaratmadı mı?Tabii ki bugün bir asker- hükümet gerilimi söz konusu değil. İki tarafta da belgenin kim veya kimler tarafından niçin hazırlandığının bulunup, ortaya çıkarılması konusunda tam mutabakat var. Ama karşılıklı güven tam mı? Hayır. Ciddi bir güvensizlik yaşandığı açık. Devletin temel kurumları birbirine güvenmiyor. Bir kurum, diğerini kendine yönelik komplonun parçası, uygulayıcısı olarak görüyor. Kuşku ortamı giderek derinleşiyor.
GÜl, Baykal’ın tavrını ‘İncitici’ buluyor... Tartışmalı Mayın Yasası, 13 gün önce Meclis’ten geçti. Dün de Çankaya’nın onayını aldı ve yürürlüğe girdi. Ama tartışması bitmedi. Hem de şimdi artık tartışmanın odağında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de var.Çünkü Meclis’te AKP çoğunluğu karşısında yasayı durdurma imkanı bulamayan muhalefetin tüm umudu Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’deydi. Gül’e “imzalama” çağrıları yapılıyordu peş peşe. Önceki gün CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, partisinin grup toplantısında Cumhurbaşkanı Gül’ün “büyük bir sınav verdiğini” tekrarlıyor ve şöyle devam ediyordu: “Bir cumhurbaşkanı buna göz yumabilir mi, buna ‘evet’ diyebilir mi, ‘Türkiye’nin milli menfaatlerine uygundur’ diye imza atabilir mi? Bugüne kadar Sayın Cumhurbaşkanı, beklediğimiz yaklaşımı sergileyemedi. Atamalarda ortaya koyduğu tablo bu açıdan hayal kırıklığı yaratmıştır. Ama bu bambaşka bir mesele... Sayın Cumhurbaşkanı’ndan bu konuda kendisine, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’na yakışan bir davranış bekliyoruz...” Yani, Baykal’a göre Cumhurbaşkanı Gül yasayı veto ederse sınavı geçmiş, Türkiye’ye yakışan Cumhurbaşkanı tavrı sergilemiş olacaktı. Ama Baykal’ın konuşmasından yarım saat sonra Köşk, Cumhurbaşkanı’nın söz konusu yasayı onayladığını duyurdu.Peki, Cumhurbaşkanı sınavı geçememiş mi oldu? Tarafsızlığına, makamının yüceliğine gölge mi düşürdü?Danışmanlarının anlattıklarına göre Cumhurbaşkanı yasayı daha Meclis görüşmeleri devam ederken Köşk’ün hukukçularına bütün yönleriyle incelettirmiş. Milli çıkarlar, hukuk ve anayasaya aykırılık olup olmadığına baktırmış.Eğer yasa ilk şekliyle, yani sadece “yap işlet devret” hükmüyle çıkarılmış olsaymış o zaman kesin veto etme kararındaymış. Ancak daha sonra yapılan değişikliklerle öncelik hizmet alımı ve ihaleyle mayın temizleme işini gerçekleştirilmesi hükmünün konulması, toprak kiralama karşılığı yapılmasının son çare olarak öngörülmesi üzerine tatmin olmuş. Onayın zamanlaması akla şu soruyu getirebilir:Cumhurbaşkanı Gül, Baykal’ın bu konuşmasını dinledikten veya Anadolu Ajansı’ndaki haber metnini gördükten sonra nasıl bir duygu yaşadı? Acaba o yüzden mi yasayı imzalayıp “onaylandı” açıklamasının bir an önce yapılmasını istedi? Bir anlamda tepkisini mi ortaya koydu?Danışmanları “Hayır, Sayın Cumhurbaşkanı o tür konuşmalardan hiç etkilenmez” diyor. Baykal’ın “sınavdasın”, “imzalama, yakışanı yap” çağrılarının Gül’ün kararında, imzayı öne çekmesinde kesinlikle etkili olmadığı anlatılıyor.Ancak Köşk kaynaklarından aldığım izlenim o ki, CHP liderinin bu tür yaklaşımları Cumhurbaşkanı Gül’ü, üzmüş, incitmiş...Konuştuğum Köşk kaynakları, Cumhurbaşkanı’nın, Mayın Yasası veya benzeri güncel, konjonktürel siyasi tartışmaların dışında kalmaya büyük özen gösterdiğini söylüyorlar. Fakat muhalefet tarafından zaman zaman bu tartışmaların içine çekilmeye çalışılmasından da büyük rahatsızlık duyuyor. Anlatılanlara göre Cumhurbaşkanı’nın bu konudaki duygusu şu şekilde özetlenebilir:“Sayın Deniz Baykal’a da diğer muhalefet liderlerine karşı da çok özenli davranıyorum. Ama ne yazık ki onlar bana karşı aynı özen içinde değiller. Sadece şahsıma değil, Cumhurbaşkanlığı makamına karşı da asgari özeni, saygıyı ne yazık ki gösteremiyorlar...”
Belge gün ışığına çıktığı günden itibaren üç ihtimal vardı:1. Ordu’nun darbe hazırlığı,2. Ordu içinde darbeci bir cuntanın varlığı,3. Sahte belge ile Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yıpratılmaya, devlet kurumlarının karşı karşıya getirilmeye çalışıldığı. Şimdi birinci ihtimal kesin olarak ortadan kalkmış durumda. Yani TSK’nın emir komuta zinciri içinde bir darbe hazırlığı yok.Genelkurmay, irtica belgesi konusunda önceki gün yaptığı açıklama ile bu yönde bir belge hazırlığının söz konusu olmadığını kesin ve net ifadelerle açıkladı. Yani komuta katından bu yönde bir plan hazırlanmasına ilişkin hiçbir birime emir verilmemiş.Aslında böyle bir şeyin olamayacağı Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un öteden beri yaptığı açıklamalardan da anlaşılabilirdi. Orgeneral Başbuğ, darbe heveslilerinin TSK içinde barındırılmadığını, barındırılmayacağını her fırsatta ifade ediyor. Ama buna rağmen toplumun bir bölümündeki kaygılar giderilebilmiş değil. Pazar günü yaptığı açıklamalara bakılırsa Başbakan Erdoğan’ın bile bu kaygıyı kafasının bir yerinde canlı tuttuğu söylenebilir. Fakat özellikle AKP’yi destekleyen çevrelerde nedense rejime asker müdahalesi kuşkusu zaten hep canlı. Samimi olarak, kendince haklı nedenlere dayanarak bu kaygıyı taşıyanlar olduğu gibi bir de Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yıpratmak, itibarsızlaştırmak için sistemli olarak bu yönde psikolojik savaş yürütenler var...Sonuçta önceki gün Genelkurmay’dan peş peşe yapılan iki açıklama birinci şıkkı yani belgenin emir komuta zinciri çerçevesinde hazırlanmış olabileceği kuşkusunu ortadan kaldırdı. Şimdi geriye iki şık kalıyor. Başbakan Erdoğan’ın dünkü grup toplantısında da ifade ettiği biri diğerinden daha vahim iki şık.Yani söz konusu belge, emir komuta çerçevesinde hazırlanmadığına göre acaba ordu içinde münferit bazı unsurlar tarafından hazırlanmış olabilir mi?Bu durum elbette vahim. Çünkü böyle bir gelişme TSK içinde darbe yapma hazırlığında bir cuntanın varlığı demek.Genelkurmay, buna da ihtimal vermiyor. Önceki gün yapılan açıklama, TSK’nın bu konuda kendine, iç bünyeye güveninin tam olduğunu yansıtıyor. Ama yine de soruşturmanın titizlikle yürütüleceği teminatı veriliyor. Eğer böyle, disiplin dışına çıkmış unsurlar var ise onların da yasalar ve hukuk çerçevesinde gerektiği gibi cezalandırılacakları, TSK bünyesinde barınamayacakları açık ve net biçimde ifade ediliyor. Ancak kamuoyunda bu kuşku giderilebilmiş değil. AKP Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla suç duyurusu yapmaya hazırlanıyor.Fakat ya Genelkurmay’ın tahmini doğru çıkar, bu belge birilerince TSK’yı yıpratmak, devlet kurumlarını karşı karşıya getirmek amacıyla kasıtlı biçimde hazırlanıp sızdırıldı ise?Öyle anlaşılıyor ki bu soruşturma çok hızlı yürüyecek. Bir iki gün içinde belgenin sahte olup olmayacağı anlaşılacak. Eğer sahte çıkarsa? İşte o zaman Türkiye’de bir başka şiddetli deprem daha yaşanacak. Bu sahte belgeyi kimin ve neden hazırladığı, yürütülen bir hazırlık soruşturması kapsamında ele geçirilen bu kritik belgenin birkaç gün içinde nasıl ve neden kamuoyuna sızdığı gibi soruların cevabı daha da önem kazanacak.
Ankara’da son dört günden beri yaşanan “İrtica Eylem Planı” belgesi depremi üzerine yaşanan gelişmeler bir kez daha ortaya koydu ki, devletin zirvesinde öteden beri varolan güven bunalımı aşılamıyor.Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un “darbeciler TSK bünyesinde barınamaz” teminatına rağmen, siyasi iktidarın, askere “acaba bize karşı bir komplo içindeler mi?” kaygısını taşımaya devam ettiği anlaşılıyor. Geçen hafta Cuma günü Taraf Gazetesi’nde, Ergenekon operasyonu kapsamında tutuklanan avukat Serdar Öztürk’ün (malulen emekli asker) bürosunda ele geçirildiği iddia edilen bir belge yayınlandı. Gülen Cemaati ve iktidar partisi ile nasıl mücadele edilmesi gerektiğine ilişkin planların yer aldığı belge ürkütücü. Ergenekon savcılarının elinde olduğu belirtilen bu belge Ergenekon iddianamelerinin özüne, ruhuna çok uygun. Tam anlamıyla bir “darbe ortamı hazırlanmasını” öngören belge, ve Genelkurmay’ı, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni çok ağır bir töhmetin altına sokuyor.Ama acaba gerçek mi?Genelkurmay aynı gün açıklama yapıyor ve “olayın tüm yönleriyle soruşturulması için Genelkurmay Askeri Savcılığı’nın harekete geçirildiğini” duyuruyor.Önceki gün ise Başbakan, şu açıklamayı yapıyor: “Partimiz üzerinde oynanmak istenen oyunları görüyorsunuz. Bunları araştırıyoruz, gerekirse dava açacağız...” Belli ki, Başbakan Erdoğan’ın belgenin Genelkurmay’a ait olabileceğinden kuşkusu yok. “Gerekirse dava açacağız” diyor. Oysa kendisinin de zaman zaman kamuoyuna anımsattığı gibi Genelkurmay doğrudan Başbakan’a bağlı. Belge yayınlandığı gün Genelkurmay Başkanı’na telefon ederek veya makamına çağırarak görüşüp, “Bu nedir?” diye sorabilirdi Başbakan. Ama sorma gereği duymuyor, belli ki bunun gerçek olabileceğine ilişkin inanç ağır basıyor.O yüzden Başbakan’ın bu sözlerinin ardından dün Türk Silahlı Kuvvetleri’nden iki ayrı açıklama geldi. Askeri Savcılık, “Yapılan soruşturmada , şu ana kadar elde edilen deliller değerlendirildiğinde, ele geçirildiği iddia edilen belgenin Genelkurmay Başkanlığı’nın herhangi bir biriminde hazırlanmadığına ilişkin kanaate varılmıştır” deniyor.Askeri Savcılık sonuç değil, kanaat açıklıyor. Çünkü, bu açıklama geciktikçe en yetkili makamlarda dahi bu belgenin gerçek olduğu kanaati giderek yaygınlaşıyor. Açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla, emir komuta çerçevesinde böyle bir belge hazırlanmamış. Emir komuta dışı, münferit unsurlar tarafından hazırlandıysa da bu Genelkurmay karargahında yapılmamış.Zaten o yüzden de Genelkurmay Başkanlığı açıklamasının şu bölümü oldukça çarpıcı:“Belgenin doğruluğu ıspat edilirse, sorumluların yasalar çerçevesinde yargı makamları tarafından cezalandırılacağına ilişkin güvencemiz tamdır... Eğer belge sahte ise TSK, bunun kimler tarafından ve ne amaçla hazırlandığının ortaya çıkarılmasının da sonuna kadar takipçisi olacaktır...” Son dönemde bazı çevrelerin sistemli bir yıpratma kampanyası altında olduğunu düşünen asker, bu belgenin de yıpratma, itibarsızlaştırma amacıyla hazırlanmış olabileceği inancında.
Birkaç ay öncesine kadar birbirlerini çok sert ifadelerle eleştiriyorlardı. Uluslararası toplantılarda bile bir araya gelmemeye özen gösteriyorlardı. Hatta öyle ki, çok değil iki yıl önce Sosyalist Enternasyonal’in Cenevre toplantısında yaşananlar hala hafızalarda. O toplantıda Baykal konuşurken Talabani-Barzani ikilisi salonu terk etmiş, Talabani kürsüye geldiğinde de Baykal, divandaki yerini terk edip delegasyonun arasına geçmişti.Çünkü o günlerde sadece Deniz Baykal değil, dönemin Cumhurbaşkanı da Genelkurmay Başkanı da Talabani-Barzani ikilisini düşman gibi görüyor, “aşiret reisi” diye aşağılıyordu. O nedenle talep edilmesine rağmen 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Irak Cumhurbaşkanı Talabani’ye randevu vermemişti. İç kamuoyundaki yargı da farklı değildi. İç kamuoyunda Talabani-Barzani ikilisinin Türkiye’ye karşı dostça olmayan bir tavır içinde olduğu kanaati hakimdi; PKK’ya örtülü destek verdiklerine inanılıyordu.Bugün çok şey değişmiş durumda. Talabani-Barzani ikilisinin tutumları da değişti, Türkiye’nin yaklaşımı da... Önceki gün Celal Talabani’nin Ankara’daki temsilcisi CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ı, Irak Cumhurbaşkanı adına resmen Bağdat’a davet etti.Kuzey Irak’taki PKK varlığının tasfiyesinin tartışıldığı, Kürt sorununun çözüme kavuşturulması konusunda Türkiye’nin yakaladığı tarihi fırsatın konuşulduğu bu ortamda CHP Genel Başkanı’na Bağdat’tan gelen davet önemli.Şimdi Baykal ne yapacak? Bağdat’a gidecek mi, gitmeyecek mi? Gidecekse ne zaman gidecek?Dün bu sorularını sorduğumuzda, “Sayın Talabani’nin Irak Cumhurbaşkanı sıfatı ile yaptığı bu daveti değerlendirmek durumundayız” yanıtı verdi Baykal. “Ne zaman gitmeyi düşünüyorsunuz ?” sorusunu da şöyle yanıtladı Baykal:“Bunun zamanlaması, programlanması ve içeriği üzerinde arkadaşlarımız çalışıyor. Tabii komşumuz Irak Cumhurbaşkanı’nın yaptığı son derece nazik bir çağrı. Irak-Türkiye ilişkileri çerçevcesinde gündemdeki konular üzerinde bir görüşme olacağı söylendi. Gündemdeki konular da belli. Genelde terör, bizi ilgilendiren PKK terörü ve Irak’ın istikrarı, toprak bütünlüğü... Bu açıdan bakınca benim bu görüşmeye gitmem milli bir görev gibi çıkıyor ortaya...” Evet, Bağdat ziyaretini “milli görev” anlayışı ile gerçekleştirecek Baykal. Talabani’nin son aylarda Türkiye, PKK ve Kürt sorunuyla ilgili değerlendirmelerini önemsediğini söylüyor ve şöyle devam ediyor: “Celal Talabani’nin son dönemdeki açıklamalarına bakıldığında, terör ve PKK konusunda Türrkiye’nin ve CHP olarak bizim ötedenberi dile getirdiğimiz tezlerimize yakın bir anlayışa yaklaşmakta olduğu görülüyor. Yani Iraklı Kürt liderlerin de artık yeni bir aşamaya geldikleri anlaşılıyor. PKK’yı Irak’tan uzaklaştırma konusunda bir kararlılık ifade ediyorlar. Türkiye ile işbirliği yapmaktan söz ediyorlar. Bu çerçeveden bakınca böyle bir çağrı, terörün Irak ve Orta Doğu’dan uzaklaştırılması konusunda varılabilecek işbirliğine bizim bir katkımız olabilecekse onu vermek de bizim için görevdir...” Deniz Baykal’ın Talabani’nin daveti ile ilgili değerlendirmelerinin özeti böyle.
Yasa geçen hafta Meclis’ten geçti ama tartışması bitmedi. Siyasi partilerin haftalık olağan grup toplantılarının önemli gündem maddelerinden biri yine mayın tartışması oldu. Hükümete, Başbakan Tayyip Erdoğan’a yine çok ağır eleştiriler geldi mayın konusunda. Dahası hem CHP Genel Başkanı Deniz Baykal hem de MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü de mayınlı araziye davet etti. Her iki genel başkan da Gül’e “bu yasayı veto et” çağrısı yaptı.Mayın yasasını “iktidar zihniyetinin siciline işlenmiş, tarihin affetmeyeceği bir sapma” diye niteleyen Devlet Bahçeli, Cumhurbaşkanı Gül’den beklentisini de şu sözlerle ifade etti:“Bu aşamada konuya ilişkin hassasiyetini önceden açıklamış Sayın Cumhurbaşkanımızdan beklentimiz, yasayı imzalamadan iade etmesi ve bu oyuna göz yummamasıdır...” Bahçeli’ye göre, eğer Cumhurbaşkanı Gül, mayın yasasını imzalarsa iktidarın oyununa göz yummuş, “tarihi sapmaya” ortak olmuş olacak.CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın bu konudaki sözleri daha da keskin.“Önüne bir fırsat çıktı” diyor Baykal. Bu meseleye Cumhurbaşkanı’nın tarafsızlığı bakımından bir anlamda test niteliği yüklüyor. Baykal’ın dünkü sözlerinden çıkan özet sonuç şu:Cumhurbaşkanı Gül mayın yasasını veto ederse 70’li yılların siyasi literatüre geçen deyimiyle “iktidarın Çankaya’daki noteri” olmadığını göstermiş, ülkenin, ulusun tarafsız cumhurbaşkanı olduğunu kanıtlamış olacak...Peki Cumhurbaşkanı ne yapacak?Elbette Deniz Baykal veya Devlet Bahçeli’nin söylediklerine bakıp karar vermeyecek Cumhurbaşkanı. Yasanın öncelikle anayasaya, hukuka uygunluğunu incelettirecek hukukçularına. Ülkenin ekonomik ve siyasi çıkarlarına uygun olup olmayacağını gözetecek.Ama elbette bir başka şeyi daha gözetecek Cumhurbaşkanı. Bu yasa üzerinde haftalardır koparılan fırtınanın haklı veya haksızlığı bir yana bunun toplumu nasıl etkilediğine de bakacak. Bu konudaki toplumsal hassasiyeti de dikkate alacak.Cumhurbaşkanı açısından da karar verebilmek çok kolay değil. Çünkü mayın yasası, bütün muhalefet partilerinin blok halinde karşı çıkmasına rağmen Meclis’ten geçti. Çok sert suçlamalar, tartışmalar yaşandı Erdoğan ve muhalefet liderleri arasında. Hala yaşanmaya da devam ediyor...Ayrıca yasaya sadece muhalefet değil, iktidar partisi içinde de çok ciddi bir muhalefet olduğu ortada.İşte bu ortamda Cumhurbaşkanı Gül, yasayı veto ederse muhalefetin takdirini kazanacak, övgüsünü alacak. Yasaya tepkili değişik toplum kesimlerinin de sempatisini kazanacak. AKP içinde yasaya muhalif milletvekillerini de çok rahatlatacak. Ama öte yandan veto ederse bu düzenlemeyi bütün tepki ve uyarılara kulağını tıkayarak, parti grubunu zorlayarak Meclis’ten geçirten Tayyip Erdoğan’ın tepkisini çekme ihtimali çok yüksek.Çok zor bir tercihle karşı karşıya Cumhurbaşkanı.Muhtemelen bu yasayı hukukçulara tüm yönleriyle incelettirecek. En önemlisi de Anayasa Mahkemesi’nden iptal ihtimali olup olmadığını araştıracak. Çünkü, CHP son çare olarak Anayasa Mahkemesi’ne dava açacak. Ve CHP’nin bu davayı kazanması Cumhurbaşkanı açısından sıkıntılı bir durum yaratabilir.Yani tam anlamıyla mayınlı bir durum...
Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, küçülen ekonomiye yeni bir orta vadeli program hazırlığı içinde olduklarını açıkladı dün.Türkiye 2008 yılı Eylül ve Ekim aylarından beri küresel krizin etkisi altında. O günden bu yana hükümet yetkililerinden karşı karşıya olunan sorunlarla ilgili çokça açıklama yapıldı. Ama bütün bu açıklamalar Başbakan Erdoğan’ın “kriz bizi teğet geçti” özdeyişi çerçevesinin dışına çıkamadı. Merkez Bankası Başkanı dışında ekonomiden sorumlu hiçbir makam çıkıp gerçek durumu açıklayamadı. Buna cesaret edemedi. Dün ilk kez Ali Babacan, hemen herkesin bildiği gerçek durumu itiraf etti; krizin Türkiye’yi teğet geçmediğini, üretimde istihdamda ciddi sorunlarla karşı karşıya bulunulduğunu açıkça söyledi.NTV’ye konuşan Başbakan Yardımcısı, daha önce yüzde 3,6 olarak açıklanan 2009 yılına ilişkin ekonomik küçülme tahmininin tutmayabileceğini, küçülmenin daha yüksek çıkabileceğini de belirtti. Babacan borsalardaki ve döviz piyasasındaki geçici bahar esintilerine bakıp, “dibi gördük, artık işler düzeliyor” söylemlerine itibar etmediğini ifade ederken de şunları söyledi:“Hem dünyada hem Türkiye’de kötüye gidişin yavaşladığıyla ilgili küçük sinyaller görüyoruz. Ama en kötüyü gördük demek için erken. Bir kaç ay daha izlemek gerekecek. İhtiyatı elden bırakmayacağız...” Evet Babacan, yüreklere su serpecek müjdeler, somut önlemler açıklamadı belki ama en azından durumu gerçekçi bir biçimde özetledi. Hükümetin ekonomiye yaklaşımı bakımından bu da önemli sayılabilecek bir gelişme.Çünkü şimdiye kadar Başbakan Tayyip Erdoğan başta olmak üzere hükümetten hep “Bizim ekonomimiz sağlam, krizden en az biz etkilendik, bizi teğet geçiyor ” türünden açıklamalar dinledik. Ve ne yazık ki bu tür açıklamalar hep TÜİK’in (Türkiye İstatistik Kurumu) resmi verileriyle tekzip edildi. Tıpkı dün olduğu gibi her ay önce sanayi üretim verileri açıklandı; durum felaket. Sanayi üretimi görülmedik oranda daralıyor. Bir hafta sonra işsizlik verileri açıklandı, korkutucu...7-8 aydan beri Türkiye bu çelişkili durumu yaşıyor. Hükümet durumumuz iyi diyor, rakamlar tekzip ediyor. Örneğin dün açıklanan Nisan ayına ilişkin sanayi üretimi verileri. İlk dört ayda toplam sanayi üretimi yüzde 21,1 azalmış, geriye dönük 12 aylık üretim daralması da yüzde 10. İmalat sanayiinde ise aynı oranlar yüzde 23,5 ve yüzde 11,6.Genel işsizlik oranı yüzde 16,1’le rekor düzeye çıkmış, kentli genç nüfustaki işsizlik oranı ise yüzde 30,1.Bu ay sonunda TÜİK birinci çeyrek gayri safi yurt içi hasıla verilerini açıklayacak. Bu açıklamayla muhtemelen Türkiye’nin ilk kez çift haneli bir ekonomik küçülme rakamını yaşamakta olduğu görülecek. Oysa Türkiye’nin resmi bütçesi, ekonomik programı hala yüzde 4’lük büyüme hedefi öngörüyor. Meclis’in kabul ettiği bir 2009 yılı Türkiye bütçesi var ama uygulanan bütçe bambaşka. Bütçede ipin ucu tümüyle kaçmış durumda. Daha kötüsü, kamu maliyesinde kalıcı bozuklukların, eski hastalıkların virüsleri bir süreden beri yavaş yavaş yeniden canlanıyor.Babacan, bu konuda da durumun farkında olduklarını belirtirken, “bütçeyi 2011’e kadar kalıcı olarak daha sıhhatli hale getirecek yapısal reformları gerçekleştirmek zorundayız” diyor. Bu önemli bir taahhüt ama acaba Başbakan ne düşünüyor?
Başbakan Tayyip Erdoğan partisinin dünkü grup toplantısındaki konuşmasıyla mayın konusunda geri adım atmayacağını, muhalefetin önerilerini kabul etmeyeceğini ilan etti. Erdoğan, yasanın tümü kabul edildikten sonra tekrir-i müzakere ile “temizle-işlet” hükmünün açıklığa kavuşturulabileceğini öngörüyor. Ancak “temizle -işlet” formülünden kesinlikle taviz vermiyor. Muhalefet Erdoğan ve hükümete yönelik çok ağır eleştiri ve suçlamalar yöneltiyor, Erdoğan da muhalefete yükleniyor.Sonuçta muhtemelen bugün veya yarın AKP’nin Meclis çoğunluğu yasayı Erdoğan’ın istediği biçimde “biraz yumuşatarak” kabul edecek.Yumuşatma, NATO’nun mayın temizleme konusunda uzman denetim birimi niteliğindeki NAMSA’nın devreye sokulmasıyla sağlanacak. Yani arazi temizliği, yap-işlet veya doğrudan temizleme ihalesini kazanan firma tarafından yapılacak, NAMSA da işin kontrolünü üstlenecek, yapılan işi denetleyecek.Erdoğan, içinde Ceylanpınar Devlet Üretme Çiftliği’nin de yer alacağı 200 bin dönümlük arazinin bir İsrail firmasına ihale edileceği yönündeki muhalefet iddialarına çok sert yanıt veriyor. Bu iddiaları kesin bir dille yalanlıyor. Peki kime verilecek?İhaleyi kim kazanırsa...Başbakan iddialara, suçlamalara çok kızıyor çok sert tepki gösteriyor. Ancak muhalefet ısrarlı. Ve AKP içinde önemli sayıda milletvekili de buna inanıyor. O yüzden sessiz direniş sürüyor AKP’de .Başbakan, asıl amacın mayınlı bölgenin temizlenmesi olduğunu söylüyor. Ancak buna kendi partisini bile inandırabilmiş değil. Asıl amaç mayın temizlemek olsa CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın söylediği gibi yasa çıkarmaya dahi gerek yok. Açılacak bir uluslararası ihale ile bu iş sonuçlandırılabilir.Fakat Türkiye bu yola gitmiyor. Bu yola gidilmemesinin gerisinde tek neden var: Mayından temizlenip tarıma açılacak olan arazinin bütünlüğünün korunarak yerli veya yabancı bir firmaya tarımsal üretim amaçlı olarak kiralanması.Temizleme ihalesi ile kiralama ihalesinin birleştirilmesinin nedeni maliyetin çok yüksek olması, Hazine’de yeterli kaynak olmaması falan değil.Temizleme işleminden sonra çıkabilecek politik tartışmaları şimdiden kesmek, perdelemek. Yoksa hükümet pekala bu işi uluslararası bir firmaya ihale edip mayınları temizlettirebilirdi. Ardından da ortaya çıkan yaklaşık 200 bin dönümlük alan tarımsal üretim amacıyla 40 veya 44 yıllığına ihaleye çıkılır ve kiralanabilirdi. Fakat, arazinin temizlenmesi işi muhtemelen 3-4 yıl sürecek. Hükümet belki de bu üç dört yıllık sürede iş için ödenecek 500 - 600 milyon doları hesaplıyor. Belki de bu kiralama ihalesinin seçim sonrasına sarkmasını istemiyor. Muhalefetin iddiası arazinin bir İsrail firmasına kiralanacağı yönünde. Erdoğan da bu iddiayı şiddetle reddediyor. Belki de temizleme ve kiralama ihalesinde iddialı konsorsiyumun güçlü finansörü petrol zengini bir Arap ülkesi orjinli de çıkacak. Kimbilir...