Abdullah Gül’ün adaylığı ilan edilinceye kadar Çankaya Köşkü için hep “düşük profilli aday” formülleri tartışılıyordu. Ve AKP içinde de ciddi bir “hangimizin profili daha düşük?” yarışı vardı. Fakat artık o dönem çok gerilerde kaldı. Artık herkes biliyor ki, 2012’de halk oyu ile yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçiminde adaylığın birinci koşulu “yüksek profil” olacak. AKP cephesinde bugün için nitelikleriyle öne çıkan iki isim var: Şimdiki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğan.Tayyip Erdoğan’ın Cumartesi gün yapılan AKP kongresindeki konuşması, “veda mesajı” diye algılandığı için iktidar partisi içinde ve dışında kimi çevrelerce “bu son kongresi, 2011’de de son kez milletvekili seçilecek ve 20012’de Cumhurbaşkanı olacak” yorumları yapılmaya başladı.Olmayacak şey değil, elbette olabilir. Ancak o noktaya gelinceye kadar Erdoğan ve partisi için çok daha kritik süreçler var.Örneğin henüz ortaya somut bir proje konmamış olsa da üç aydan beri Türkiye’nin bir numaralı tartışma gündemini oluşturan “demokratik açılım” veya “Kürt açılımı”nın açıklığa kavuşturulabilmesi. Bu konuda atılacak adımlar...Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın deyimiyle “Demokratik açılım, önümüzdeki seçimlerin sonucunu tayin edecek önemde” bir konu. Yani süreç başarılı yürütülebilir ve sonuç alınırsa sırf bu gelişmenin bile kendilerine üçüncü kez güçlü biçimde iktidar yolu açabileceğini düşünüyor AKP’liler . Ama ya aksi olursa?Aksini düşünmek bile istemiyor kimse. Açılım süreci başarılı olur, ekonomide de 2010’dan itibaren işler düzelmeye başlarsa partinin popülaritesinin yeniden yükseleceği, 2011 seçimlerinde yine yüzde 40’lar civarında bir oy oranıyla tek başına iktidar olanağının doğacağı hesaplanıyor.İşte Cumhurbaşkanlığı senaryosunun dayandığı varsayım da bu.Parti tüzüğü gereği Tayyip Erdoğan 2011’de son kez milletvekili olacağı için, sonraki dönemde partinin başından ayrılacak. Ancak aktif siyasette bu kadar başarılı olmuş genç bir liderin kenara çekilebileceğine de kimse ihtimal vermiyor.Peki ne yapacak?“Cumhurbaşkanı olacak” diyor bazı AKP’liler.2012 sonbaharında halkoyuyla yapılacak ilk cumhurbaşkanlığı seçiminde Tayyip Erdoğan Başbakanlık koltuğunu bırakıp cumhurbaşkanlığına aday olacak.Konuşulan senaryoya göre, Çankaya’dan inecek olan Gül de tekrar partiye dönüp önce genel başkan ardından da Başbakan.Senaryo böyle ama acaba Abdullah Gül de öyle mi düşünüyor? İş o noktaya geldiğinde elbette Gül ve Erdoğan bir araya gelip ortak bir karara varabilirler. Ancak o noktaya, yani 2012 sonbaharına gelinceye kadar acaba siyasi dengeler nasıl değişecek? Örneğin şu an gündemin en kritik konusu olan demokratik açılım süreci ne ölçüde hayata geçirilebilecek? Bunun siyasete yansımaları nasıl olacak? Daha da önemlisi en geç Temmuz 2011’de yapılacak olan milletvekili seçimleri nasıl sonuçlanacak?AKP o seçimde de yine 2007’de olduğu gibi ezici bir üstünlük sağlayabilecek mi acaba?İki temel faktöre bağlı. Birincisi ekonomik kriz ve işsizliğin seyri. İkincisi de demokratik açılım süreci...
Başbakan Yardımcısı Arınç, demokratik açılım için siyasi ortamın yumuşatılması gerektiğine inanıyor. Baykal’ın sürecin dışında kalamayacığını söyleyen Arınç, Bahçeli’nin de kongreden sonra sürece dahil olacağını ileri sürüyor. Arınç’a göre süreç iki yıl sonraki seçimin akıbetini de tayin edecekBaşbakan Yardımcısı Bülent Arınç, hükümetin yürütmekte olduğu demokratik açılım sürecinin seçimler üzerinde bire bir etkisi olacağını söyledi. Arınç, “Başarılı olursak halk bundan dolayı bizi ödüllendirir. Aksi takdirde başarısız kalınırsa bu seçim kaybına yol açabilecek bir risktir” dedi.Muhalefetin de bu nedenle kendilerini haksız yere suçladığını savunan Arınç, CHP ve MHP’nin sürece yönelik sert eleştirilerini şu sözlerle yorumladı:“İktidar yıpransın, vatan hainliği ile suçlansın, halkta derin kaygılar oluşsun, hatta düşmanlığa dönüşsün, biz koalisyon olalım hesabı içinde olabilirler...” Arınç’ın gazetelerin Ankara temsilcilerine verdiği iftar yemeğinde açılım sürecine ilişkin dile getirdiği görüşleri özetle şöyle:BAŞBAKAN BAYKAL VE BAHÇELİ İLE GÖRÜŞMELİ: Ben kişisel olarak açılım sürecini çok önemsiyorum. Eğer bir şeyler yapılacaksa en iyi ortamın şu anda mevcut olduğunu düşünüyorum. Süreci siyasi mutabakatla götürmek istiyoruz. Bunun için, belki bizim iktidar sorumluluğu ile gerilen siyasi ortamı yumuşatmaya dönük bazı adımlar atmamız gerekebilir. Faydası olacaksa Sayın Başbakan Baykal’la, Bahçeli ile görüşebilir. Ama biliyorsunuz Bahçeli iki yıldır Başbakan’a randevu vermiyor. Yine de bu dönemde siyasi ortamı gerginlikten çıkarmak, yumuşatmak önemli. “Küstüm, oynamıyorum” olmamalı. Baykal ile Bahçeli ile biraraya gelmenin Türkiye’ye büyük faydası var. Görüntü olarak bile faydası var. Hiç bir şey yapmasalar, el sıkışıp içerde hal hatır sorsalar bile bunun topluma olumlu yansıyacağını düşünüyorum. Bir formül bularak bunun temin edilmesi lazım. Akil adamlık da burada yani... ERUH’TA YAPILAN EDEPSİZLİK: Bugün terör artık sektör haline gelmiş durumda. Uyuşturucu trafiğinden tutun da pekçok şeye kadar bununla bağlantılı. Birileri bundan rant sağlıyor o yüzden de birileri bu işin çözülmesini istemiyor. Düşünün ilk silahlı eylem kabul edilen PKK’nın Eruh saldırısının üzerinden 25 yıl geçti. Ki geçtiğimiz günlerde de bazıları bunu edepsizce kutladılar...TERÖR SONUÇTUR: Bizim bu hadiseye sadece terör boyutuyla bakmamamız lazım. Terör bir sonuçtur. Bu sonucu meydana getiren sebepleri önce bizim ortadan kaldırmamız lazım. Yoksa bu mesele tonlarca bomba yağdırarak olmuyor. Çünkü bunun siyasi, hukuki, toplumsal, kültürel boyutları var. Meseleyi bütün bu boyutlarıyla ele almak gerekiyor. Tabii ki terörü ne kadar minimize edebilirsek, halkla bütünleşmeyi, devlet - halk kaynaşmasını ne kadar sağlayabilirsek o kadar başarılı oluruz. Sürecin tek başına Kürt meselesi olduğunu söylemek de doğru değil. KÜLTÜREL HAK: Örneğin kültürel haklar diyoruz. Bu tabii ki bireysel olarak kültürel haklardır. Yoksa bunu bir grubun siyasi hakları olarak değerlendirmemek lazım. Bireysel olarak kültürel hakların zenginleştirilmesi, alanın genişletilmesi elbette düşünülebilir. DİL: Türkçenin resmi dil olması konusunu tartışma konusu bile yapmayız. Ama öte yandan ana dilin öğrenilmesi, bunun için kurslar açılması, seçmeli ders konulması gibi konular elbette olabilir, bu ayrı.ÖZEL TV’LERE KÜRTÇE YAYIN İZNİ: Şimdi TRT’nin bir kanalı Kürtçe yayın yapıyor. Fena mı oluyor? Tabii ki iyi oluyor. Bunun da sadece TRT ile sınırlı olmaması lazım. Özel kanalların da Kürtçe yayın yapabilmesi tartışılmalı. Ben bunu olabilir görüyorum, RTÜK bu izni özel kanallara da verebilir...Toplumda bu açılım sürecine büyük ilgi var, anketlere göre destek yüzde 40’ın üzerinde. Ama Meclis’teki iki siyasi parti buna cepheden karşı çıkıyor. MHP ve CHP...BAYKAL SÜRECİN DIŞINDA KALAMAZ: CHP “Ne yapacağınızı söylemiyorsunuz” diyor. Oysa biz kendilerine bir program önerisiyle gitmiyoruz, bir dayatmada bulunmuyoruz. Onların da bu sürece ortak olmasını, önerilerini katkılarını getirmelerini istiyoruz. Özellikle CHP’nin bu sürece itirazlarını yerinde bulmuyorum. CHP ve Baykal, kendi programları, geçmişteki raporları çok daha ileri iken buna karşı çıkıyor olmaları anlaşılabilir değil. Yalnız yine anketlere göre CHP tabanının da yüzde 40’a yakını süreci onaylıyor. Ama Sayın Baykal söylemediklerimizle bizi vurmaya kalkıyor. Hiç haketmediğimiz şeyleri birilerinden duyuyorsak da biz bu süreci sonuna kadar götürmekte kararlıyız. Ayrıca şunu da söyleyeyim ki; hiçbir genel başkan bu sürecin dışında kalamaz. Sayın Devlet Bahçeli bile partisinin kongresinden sonra bu sürece dahil olacaktır diye düşünüyoruz.TOPLUMSAL DESTEK: Ben inanıyorum ki başta şehit yakınları olmak üzere “bu iş çözülsün, akan kan dursun” diyen büyük bir çoğunluk var toplumumuzda. Biz hükümet olarak süreçle ilgili çalışmalarımızı kararlılıkla sürdüreceğiz. Şimdi buna başladık ve inşallah en uygun şekilde sonuçlandıracağız. Toplumumuzun bu sürece çok daha fazla ilgili ve duyarlılık göstereceğini bekliyoruz. Bu aynı zamanda iki sene sonraki seçimin sonucunu da tayin edebilecek bir süreçtir. Başarısız olursak bu bize seçim dahi kaybettirebilir...ÖRGÜTÜN TASFİYESİ: Geçmişte Tansu Çiller sorunu sadece asker gücüyle çözmeye kalktı ama olmadı. Sorun sadece polisiye tedbirlerle çözülecek gibi gözükmüyor. Türk Silahlı Kuvvetleri terör mücadelesinde başarısız oldu demek istemiyorum tabii ki. Ama bu işin sosyal, siyasal ve ekonomik boyutlarına da dikkat etmek gerektiğinin altını çizmek istiyorum. Meseleyi bütünlük içinde ele almak gerekiyor. Örgütün tasfiyesinin nasıl olacağının da bu program içinde bir yere konması gerekiyor.DAĞDAKİLER NASIL İNDİRİLECEK?: Terör mücadelesini yürüten asker, “önemli olan dağa çıkışları durdurmak, oradakileri indirmek” diyor. Dağdakilerin çoğunun eyleme karışıp karışmadığı meçhul. Bunlar için Ceza Kanunu’nun 221. maddesi yeterli. Teslim olun demeye bile gerek yok. Zaten uygulamada da gelip teslim olanlar ifadesi alındıktan sonra evlerine gönderiliyor. ÜST DÜZEY İÇİN KARAR GEREKİYOR: Ama örgütün üst düzeyi için durum farklı. İşte Karayılan, Cemil Bayık gibi elebaşılar var... Başka bir takım terör eylemlerine karışan, yönetici oldukları bilinenler... Bunlarla ilgili önemli bir karar alınması lazım, bunların Türkiye’ye zarar veremeyecek bir konumda tutulmasının düşünülmesi, Kandil’in silahsızlandırılması lazım. Ama henüz o aşamada değiliz. Bu konuda bir takım öneriler var, kafamızdan geçenler de var, ama henüz o aşamada değiliz.PLANI ABD Mİ HAZIRLADI?: Şimdi muhalefet bunu iddia ediyor. “ABD’de birileri bir şeyler yazmış, AKP de onu uyguluyor” demek geri zekalılıktır. Açılım süreci bizim kendi projemizdir, bu devlet projesidir.OKTAY VURAL’IN YANINDA KAMER GENÇ MELEK GİBİ... Bazılarından haketmediklerimizi duysak da yaptığımızın doğru olduğuna inanıyoruz. MHP’li Oktay Vural’dan her gün hakaret yemek bize ağır geliyor. Biz de ‘Şöyle uygun bir cevap verelim’ diyoruz ama bu süreç uğruna nelere katlanıyoruz... Çirkinlikte Oktay Vural’la kimse yarışamaz. Son dönemde Kamer Genç bile bana daha şirin gözükmeye başladı. Ne kadar sevimliymiş. Hayatta sevmediğim bir insan, Vural yüzünden melek gibi gelmeye başladı. Beterin beteri varmış...Adama (Vural) Tillolu’sun dedim. İnadından Aydınlar diyor. Onu bir tek kaymakam der bir de sen... 72 millet Tillo diyor, ne var bunda utanacak? Kamer Genç olsa Dersim derdi...Şimdi Ziya Gökalp nasıl Türkçü ise o da öyle Arap kökenli ama Türkçülük yapıyor...
Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, Şanlıurfa’da düzenlenen Ekonomik Koordinasyon Kurulu Toplantısı’nın açılışında Kürt açılımının ekonomik boyutu ile ilgili mesajlar verdi. Ali Babacan, “Kanın aktığı bir ülkede istihdam üretmek mümkün olmaz, olamaz. İnsanlığın arasına düşmanlık tohumları ekilmek isteniyorsa, o ülke ihracat da üretim de yapamaz. Ne turist ne uluslararası yatırım çekilebilir” diye konuştuDevlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, Şanlıurfa’da düzenlenen Ekonomik Koordinasyon Kurulu (EKK) toplantısını açarken yaptığı konuşmada Kürt açılımı konusunda mesajlar verdi. Türkiye’nin önüne bugün artık eşsiz bir fırsat çıktığını vurgulayan Babacan, “Yıllardır süren terör belasını artık sona erdirerek, kardeşler arasına nifak tohumları ekmeye çalışanları elimizin tersiyle iterek bunu hep beraber başarabiliriz” dedi. Babacan, bunun için “irade” de “mutabakat” da bulunduğunu söyledi. 7 yıllık iktidarları sürecinde Türkiye’nin her alanda tarihi düzeyde başarıların altına imza attığını belirten Babacan, hükümetin kararlı politikaları ve ülke genelinde sağladığı istikrar ve güven zemini sayesinde dış politikada, iç politikada, sosyal yaşamda ve ekonomide bu seviyelere ulaştığını vurguladı. Güven ortamı yoksa...Bir ülkede istikrar ve güven ortamı bulunmuyorsa, bir ülkede huzur iklimi sağlanamamışsa ve emniyet zemini oluşmamışsa o ülkenin hiçbir alanda özellikle de ekonomide ileriye gidebilmesi, ekonomisini büyütebilmesi ve refahı yakalayabilmesinin mümkün olmadığını ifade eden Babacan, şöyle devam etti:“Kendi iç meselelerini çözememiş, kendi iç tartışmalarını sona erdirememiş, ülke genelinde huzuru, istikrarı, güven ortamını sağlayamamış bir ülkede yatırımlardan söz edilemez. Çatışmaların yaşandığı, kanın aktığı, gerilimlerin yaşandığı bir ülkede istihdam üretmek mümkün olmaz, olamaz. İnsanlığın arasına nifak sokuluyorsa, insanlığın arasında düşmanlık tohumları ekilmek isteniyorsa, o ülke ihracat da yapamaz, üretim de yapamaz. Ne turist çekebilir, ne uluslararası yatırım çekebilir. Annelerin ağladığı, annelerin gözyaşı döktüğü, annelerin evlat acısı çektiği bir ülkede topyekün bir refah artışı, topyekün bir kalkınma ve ilerleme de mümkün olamaz. Bunu çok iyi görmek, bunu çok iyi anlamak ve değerlendirmek zorundayız.” Türkiye nerede olurdu...“Sayın Başbakanımızın da ifade ettiği gibi şu soruyu da artık yüksek sesle kendi kendimize sormamız gerekiyor” diyen Babacan, soruyu şöyle aktardı: “Türkiye son 25 yılını Doğu ve Güneydoğusu’nda devam eden çatışmalarla heba etmeseydi, Türkiye enerjisini, kaynaklarını terör belası nedeniyle harcamasaydı, toplumsal huzuru, güven ortamını çok daha erken bir şekilde tesis edebilseydi, acaba Türkiye bugün nerelerde olurdu? Acaba bugün Şanlıurfalı vatandaşlarımızın refah seviyesi nerelerde olurdu? Bugün Güneydoğu Anadolu Bölgemizin sanayisi, ticareti, üretim, istihdam ve ihracatı hangi konuma yükselmiş olurdu?” Eşsiz bir fırsat çıktıBabacan, bugün artık hiçbir alanda kaybetmeye tahammül olmadığını kaydederek, “Hiçkimsenin bu ülkeye, bu millete Şanlıurfa’ya ve Şanlıurfa gibi 81 vilayetimize kaybettirmeye hakkı yok. Bugün artık önümüze eşsiz bir fırsat çıktı. Biz hükümet olarak artık yaşanan tüm acıları dindirmek, bu bölgede istikrar ve güven zeminini sapasağlam bir şekilde tesis etmek ve enerjimizi geleceğin inşasına sarf etmek istiyoruz” dedi. Bölgenin çok zengin bir potansiyeli olduğuna işaret eden Bakan Babacan, GAP bölgesindeki gelişmelere dikkat çekerek şöyle konuştu:Göç son bulacak“Demokratik anlamda, kültürel anlamda hükümetimizin samimiyeti ve gayreti devam ediyor. Bölgenin çehresi hızla değişiyor ve değişmeye de devam edecek ama bizim bu değişimi daha da hızlandırmamız, daha kalıcı, daha istikrarlı, daha güvenli bir zemine de yerleştirmemiz gerekiyor. Türkiye genelinde artık böyle bir irade mevcut. Bu meseleyi sonlandırmaya dönük bir mutabakat zemini de mevcuttur. Ben inanıyorum ki Türkiye bu sürecin sonunda mutlaka ve mutlaka kazançlı çıkacaktır. Kazanan Türkiye olacaktır, kazanan Şanlıurfa olacaktır ve Şanlıurfa ile beraber 81 vilayetimiz olacaktır.” Bölgenin ticarette, sanayide, ihracatta, üretimde, istihdamda kendi kendisine yeter ve hatta diğer şehirlere katkı veren bir seviyeye ulaşacağını da vurgulayan Babacan, bölgenin insanının çalışmak için başka illere, bölgelere gitmek zorunda kalmayacağını, kendi ili ve bölgesinde rahatça iş bulup, tatminkar bir gelirle çalışabileceğini söyledi. “Enerjimizi kısır tartışmalarla, kronik sorunlarla değil, üretime istihdama, yatırıma harcadığımız sürece aşamayacağımız hiçbir engel yoktur” diyen Babacan, anlattıklarının hayal ve çok uzak hedefler olmadığını ifade etti. “Biz tüm bu hedeflerin çok yakınımızda olduğuna inanıyoruz” diye konuşan Babacan, Türkiye için, Türkiye ekonomisi için aydınlık günlerin çok yakında olduğuna inandıklarını belirterek “Yeter ki bu hedeflere hep beraber inanalım. Yeter ki samimiyetimize güvenelim” dedi. GAP Eylem Planı’nın büyük bölümü 2012 sonunda tamamlanacak Ali Babacan geçen yıl uygulamaya konulan Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) Eylem Planı kapsamındaki yatırımların hızlandırılarak büyük bir bölümünün 2012 sonuna kadar tamamlanmasının öngörüldüğünü söyledi. Babacan, plan kapsamındaki projeler hakkında şu bilgileri verdi: 10 MİLYAR $ KAYNAKGAP Eylem Planı kapsamında geçen sene Başbakan’ın açıkladığı planda 4 ayrı gelişme ekseni var. 73 ana eylem ve 300’ün üzerinde proje ve faaliyet açık açık listelendi. Bu eylemlerin gerçekleştirilmesi için de 2012 yılının sonuna kadar yaklaşık 15 milyar liralık ilave bir kaynağı da tahsis ettik. Yani yaklaşık 10 milyar dolar.SULAMADA 26 PROJE- 10 adet baraj projesi yapılıyor. 470 bin hektar alanı sulayacak olan 16 sulama projesi de dahil 26 projenin yapım işini bu sene inşallah ihale ediyoruz.- 385 kilometrelik ana kanal inşaatı ihalesinin çalışmalarını başlattık. Yine hızlandırılan Adıyaman-Çandarlı sulamasının, Yukarı Harran Sulaması’nın 6. kısmının 2009’da tamamlanmasını planlıyoruz. Pamukçay Barajı’nın inşaatını 2009‘da ihale etmeyi planlamaktayız.- Harran Ovası’nda tuzlanmayı engellemek üzere yapılan drenaj projesinin biliyorsunuz takip ettiğimiz ihalesi tamamlanmış durumda. HAVAALANI 2010’DA BİTER- Karayolunda, Şanlıurfa Otoyolu’nu Gaziantep’e bağlayan otoyolun hemen hemen tamamı trafiğe açıldı. Otoyolun Urfa şehir geçişindeki inşaatını en kısa zamanda bitirmeyi planlıyoruz. - Batman Havaalanı Terminal Binası’nın yapım ihalesi geçen sene Kasım ayında tamamlandı. Ocak 2009’da da işe başlandı. Gelecek sene ortalarında da inşallah bitirmeyi planlıyoruz.- Şırnak Havaalanı için etüt proje çalışmaları tamamlandı ve ihaleye çıkıldı. 2 BİN DERSLİK YAPILDI- 2008 yılında eğitimde sadece ilköğretimde 2 binin üzerinde derslik yapıldı, bu yıl bin 996 derslik daha tamamlanacak. Şu anda 145 bin öğrenciye hizmet verecek 7 bin 859 dersliğin de inşaatı devam ediyor.870 İLAVE YATAK- Sağlıkta 2008 yılı içerisinde hastanelerde 870 ilave yatak kapasitesi oluşturuldu, 19 sağlık ocağı tamamlandı. 2009 yılı sonuna kadar 12 hastane, 15 sağlık ocağı ki toplam bin 630 yatak kapasitesi sağlık merkezi bunların tamamlanması planlanıyor.İÇME SUYUNA EK KAYNAK- Kentlerin içme suyu ihtiyacının karşılanması için devam etmekte olan projelere ek kaynak aktarıldı. Mardin-Kızıltepe İçme suyu şebekesi tamamlandı. Adıyaman-Şırnak İçmesuyu Projelerine de 2008 yılında başlandı.CAZİBE MERKEZLERİ BAŞLADI- İstihdam yaratacak sektörlerin desteklendiği cazibe merkezleri programı pilot olarak Diyarbakır’da başladı.KALKINMA AJANSLARI - Kasım 2008’de Diyarbakır, Gaziantep ve Mardin’in merkez olduğu üç bölgede kalkınma ajanslarının kurulması resmen tamamlandı.TEŞVİKLER UYGULAMADA- Teşvikte Adıyaman, Gaziantep ve Kilis 3. bölgede, Diyarbakır, Şanlıurfa, Batman, Mardin, Şırnak ve Siirt ise 4. bölgede. 2010 sonuna kadar başlanacak yatırımlar için çok özel teşvikler alacaklar. Söz verilenler yapılırsa yatırım yağmur gibi akar- Şanlıurfa Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Eyüp Sabri Ertekin: Demokratik açılım konusunu gecikmiş bir yaklaşım olarak buluyoruz, ama zararın neresinden dönülürse kârdır. Çok önemsiyoruz, destekliyoruz. GAP şimdiye kadar bir türlü bitirilemiyordu. Bu sefer ekonomik olarak 2012 yılına kadar bitirme sözü verdiler ve parasını ayırdılar. Bu dediğimiz düzenlemeler yapılırsa yatırımlar inşallah yağmur gibi yağacak. - Gaziantep Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkanı Nejat Koçer: Ekonomi Koordinasyon Kurulu ilk defa Güneydoğu’da yapıldı ve 8 bakan katıldı. Bölgedeki demokratik açılımın temelinde eğer ekonomik açılım olmazsa, bölge ekonomik anlamda hak ettiği değeri görmezse, demokratik açılımın da çok fazla anlamı olmayabilir. Bahanenin büyüğü biter- TÜSİAD Yönetim Kurulu Üyesi Hamdi Akın: TÜSİAD’ın bu konudaki tavrı bellidir. Demokratik açılımları eskiden beri hep destekleyen bir tavrı vardır. Demokratik açılım ile bölgedeki yatırım ikliminde değişiklik şüphesiz olur. Çünkü bahanenin en büyüğü ortadan kalkmış olur. - TİM Başkanı Mehmet Büyükekşi: Demokratik açılım ile bölgede yapılacak yatırımların ihracata katkısı büyük olur. Özellikle gerek buranın tahıl ambarı olması gerekse ileride yaş meyve ve sebze olsun diğer tarım ürünlerinde büyük potansiyel var.Mevcutlara da teşvik olmalı- Gaziantep Ticaret Odası Başkanı Mehmet Aslan: Gaziantep geçmiş dönemdeki teşvik yasasıyla mağdur edildi. Mevcut Teşvik Yasası’nda da 2 eksiklik olduğunu söyledik. Bunlardan birincisi sürenin 2010 yılı sonuna kadar olması. Kriz döneminde bulunuyoruz, kriz döneminde de yatırım planlamak kolay değildir. Halihazırdaki tesislerin de desteklenmesi gerekirdi. Bu çöldeki susuz insana su verip, hedefe ulaşmasını istemek gibi bir durum. Bu konuda iyileştirme olmazsa yatırım yapacak adam bulamayacağız. Hiç olmazsa mevcut yatırımların üzerindeki istihdam yükü azaltılmalı.
Albay Dursun Çiçek’in tutuklanmasıyla, irtica belgesi tartışmaları asker- sivil gerilimi bambaşka bir aşamaya gelmiş bulunuyor. Genelkurmay Askeri Savcılığı, Ergenekon savcıları ile görüşmüş, ellerindeki bilgi ve belgeyi incelemiş, Genelkurmay Karargahı’nda gerekli inceleme ve çalışmaları yapmış, Albay Dursun Çiçek’i sorgulamış ve “kovuşturmaya gerek olmadığına” karar vermişti.Bu karar üzerine Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ da bir basın toplantısı düzenleyerek sözkonusu belgenin düzmece olduğunu, Albay Çiçek’in “mevcut deliller çerçevesinde masumiyetine” inandığını belirtmişti. Başbuğ ayrıca, TSK’nın demokrasiye, hukuka bağlı bir kurum olduğunu, demokrasi ve hukuk dışı davranış içine giren personelin kesinlikle barındırılmayacağını söylemişti.Orgeneral Başbuğ, TSK içinde darbe yanlısı, niyetlisi unsurlar bulunmadığına o kadar emindi ki, buna herkesin inanmasını istemişti o gün. Fakat Başbakan Erdoğan inanmadı. Aynı gün Brüksel’de yaptığı değerlendirmede, Orgeneral Başbuğ’un “kağıt parçası” diye nitelediği belgeyi sivil yargının da incelemesi gerektiğinin altını çizdi.Ve dün itibariyle Başbakan haklı çıktı. Çünkü, bir tür darbe soruşturması, yargılaması biçiminde devam eden Ergenekon sürecinde önceki gün gece yarısı itibariyle çok önemli bir aşamaya gelindi. Bu süreçte bugüne kadar aralarında emekli generallerin de bulunduğu çok sayıda emekli asker, hatta bazı muvazzaf subaylar da tutuklanmıştı. Ancak önceki gün geceyarısı tutuklanan Dursun Çiçek’in görevi çok kritik. Adeta Genelkurmay’ın kalbinde görev yapıyor Albay Çiçek.Çiçek’i Genelkurmay Askeri Savcılığı “masum” bulmuş, Genelkurmay Başkanı da herkesin askeri yargıya güvenmesi gerektiğini söylemişti.Fakat aynı albay şimdi darbeci örgüte üye olma suçlaması ile tutuklanmış durumda.O basın toplantısında, askeri okullarda öğrendiği “Akıllı insanlar her şeyin farkına varır, akılsız insan ise her konuda fikir söyler” veciz ifadesini yineleyen Orgeneral Başbuğ acaba karargahında olup biten her şeyin farkına varamamış olabilir mi?Buna ihtimal vermek güç.Ama ortada garip, çelişkili bir durum var.Eğer, askeri savcılığın soruşturması ve vardığı hüküm dikkate alınacak olursa, Ergenekon Savcılığı ve yedek hakimlik Orgeneral Başbuğ’un sözünü ettiği TSK’ya karşı “asimetrik psikolojik savaş” yürüten örgütün parçası mı? Aynı şekilde Ergenekon sürecinde varılan sonuç dikkate alınırsa o zaman da TSK içinde darbe heveslisi bir cunta var ve bu cunta korunup kollanmaya mı çalışılıyor?Elbette bu iki ihtimal de sözkonusu olamaz. Ama bir üçüncü ihtimal olabilir. Şöyle ki: Ergenekon savcıları Albay Dursun Çiçek’le ilgili bütün bulguları askeri savcılarla paylaşmadılar. Ellerinde belgeyi destekleyen kuvvetli bazı yan deliller, Ergenekon denilen yapı ile bağı konusunda kuvvetli bulgular ve istihbari bilgiler vardı. Onlara dayanarak tutuklama talebinde bulundular ve hakim talebi yerinde bularak tutuklama kararı verdi.Belki de Pazartesi günü yaptıkları görüşmede Başbakan Erdoğan, MİT’ten kendisine gelen bazı bilgi ve belgeleri Başbuğ’a anlattı. O yüzden MİT Müsteşarı Genelkurmay Başkanı Başbuğ’u ziyaret ederek Albay Çiçek ve -eğer varsa- bu işe karışan diğer personelle ilgili istihbarat raporlarını verdi.Akla en mantıklı gelen sonuç bu. Aksi halde bu ortamda sivil yargı ile askeri yargı arasında bir inatlaşma, hesaplaşma olacağı akla mantığa uygun gelmiyor. NOT: Albay Dursun Çiçek, avukatının itirazının bir üst mahkeme tarafından kabul edilmesi nedeniyle tutuksuz yargılanmak üzere dün akşam saatlerinde tahliye edildi.
Küresel ekonomik krizin dünyayı kasıp kavurduğu günlerde, Erdoğan hükümeti gayet rahat, güvenli adımlarla seçime hazırlanıyordu. “Kriz geliyor, tedbir alın” diye uyaranlara da fena halde kızıyordu Başbakan.Başbakan o günlerde krize karşı tedbir almadığı gibi IMF ile anlaşma önerilerini de (muhtemelen anlaşma yapılırsa IMF Türkiye’nin yüksek oranlı büyüme hızının önüne takoz olur kaygısı ile) “ümüğümüzü sıktırmam” diye meydan okuyordu.Çünkü Başbakan Tayyip Erdoğan, kendi özdeyişiyle küresel krizin Türkiye’den “teğet” geçeceğine inanıyordu.Evet, ekonomik krizin ortalığı yakıp kavurduğu günlerde “bize bir şey olmaz, hamdolsun iyiyiz, kriz bizi teğet geçecek” diye yola devam eden Başbakan Erdoğan, krizin bütün ağırlığı ile Türkiye’nin üstüne çöktüğü bugünkü ortamda ne yapıyor?Başbakan’ın bugünkü görünür gündemine bakıldığında ekonomik krizin tahribatı ilk sıralarda değil. Başbakan’ın ve iktidar partisinin bugün için birinci gündemi ekonomik kriz, işsizlik, üretimsizlik, yatırımsızlık değil. İktidara göre, Türkiye’yi bugün birinci derecede tehdit eden yakın tehlike ekonomiden gelmiyor. Son günlerdeki konuşmalara, demeçlere ve eylemlere bakıldığında asıl tehdit askerden geliyor. Türkiye’nin gündemini işgal eden tartışma ve gerilim ortamına, iktidar çevrelerinden pompalanan havaya bakılırsa Türkiye bugün çok ciddi bir darbe tehdidi ile karşı karşıya.Zaten o nedenle günlerden beri asker-hükümet ilişkilerinde ciddi bir gerilim yaşanıyor. O nedenle dün yapılan Milli Güvenlik Kurulu’nun gündemine çok kritik bir madde eklendi: Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un geçen hafta söylediği, “Medya üzerinden yürütülen örgütlü, asimetrik psikolojik savaş”...Genelkurmay Başkanı, “Türk Silahlı Kuvvetleri, rejime, demokrasiye ve hukuka bağlıdır, aykırı davranış ve düşünce içinde bulunanları barındırmayız” diye teminat veriyor. Buna kamuoyunun, bütün Türkiye’nin inanmasını istiyor. Kamuoyunun önemli bir bölümü ikna oluyor fakat Başbakan ve iktidar partisi ikna olmuyor, inanmıyor, güvenmiyor. Darbe tehdidini canlı tutuyor.Neden?Bugün acaba AKP ve Başbakan Erdoğan Türkiye’nin ciddi bir darbe tehlikesi ile karşı karşıya olduğuna samimi olarak inanıyor mu?Eğer inanıyorsa, kamuoyunun, bizlerin hiç bilmediği, ortalıkta hiçbir belirtisi olmayan çok ciddi bazı istihbari bilgilere ve delillere sahip demektir. Ve eğer sahipse muhtemelen dünkü toplantıda gündeme getirip, Genelkurmay Başkanı’nı, “Senin haberin yok ama TSK darbe yapma hazırlığında” diye ikna etmiş olabilir mi?Bir başka ihtimal daha var. Ki çok akla yakın görünüyor. Başbakan bu meseleyi, darbe tartışmalarını siyaset malzemesi olarak kullanıyor. Bir yandan bu yolla, demokrasiye bağlılığı, verdiği demokrasi mücadelesi ile seçmen ve halk nezdindeki itibarını yükseltiyor, diğer yandan da muhalefeti köşeye sıkıştırıyor .Eğer öyleyse Başbakan bu konuyu siyaset malzemesi yapıyor. Teğet geçecek sandığı ekonomik krizin ülkede yarattığı tahribatın üstünü bu tartışmalarla örtmeye çalışıyor.Yani bir anlamda “cambaza bakın” taktiği uyguluyor.Ama eğer öyleyse bu taktik çok tehlikeli, Başbakan Erdoğan’ın da hiç arzu etmediği sonuçlar doğurabilir. Ülkeye ekonomik krizden bile daha ağır hasar verebilecek riskler içeriyor bu taktik.
Türkiye, asker-sivil ilişkileri bakımından Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü adeta tekzip edercesine en ağır güven krizlerinden birini yaşıyor. Çok değil yaklaşık 40 gün önce yaptığı Şam gezisinde gazetecilerle “tarihi fırsat” üzerine sohbet ederken şunları söylemişti özetle Cumhurbaşkanı:“Sivil-asker düne kadar farklı düşünen, farklı konuşan devlet kurumları bugün aynı noktada. Düne kadar sivil veya asker bir kanadın yapmaya çalıştığını diğeri bozuyordu. Bugün ise tam bir koordinasyon ve görüş birliği içinde devlet kurumları...” Cumhurbaşkanı Gül’ün bu sözleri hala hafızalardaki tazeliğini koruyor ama hayat bu sözlerin geçerliliğini çoktan kaldırmış durumda.Bugün asker-sivil aynı mı düşünüyor? Hayır... Aynı düşünmek, uyum ve mutabakat bir yana iki tarafın birbirine 180 derece zıt noktalarda olduğu Başbakan’a göre “belge”, Genelkurmay Başkanı’na göre “kağıt parçası” üzerinde süren tartışmalarda açıkça görülüyor.Belli ki, Başbakan askere, asker de Başbakan’a güven duymuyor.Ülkede sert rüzgarlar, derin tartışmalar yaratan “İrtica Belgesi” ortaya çıkar çıkmaz Genelkurmay Askeri Savcılığı soruşturma başlatıyor. Genelkurmay Başkanı Başbakan’la konuyu görüşüyor, kamuoyu bilgilendiriliyor. Askeri savcılık soruşturması sonucu geçen hafta açıklanıyor, “Bu belge, altında imzası bulunan Albay Çiçek tarafından ve Genelkurmay’da hazırlanmadı” deniyor. Yani Genelkurmay’a göre belge düzmece. O nedenle de Orgeneral Başbuğ geçen hafta Cuma günü düzenlediği basın toplantısında belge için kağıt parçası nitelemesinde bulunuyor. Bu tür düzmece belgelerle TSK’ya yönelik olarak örgütlü biçimde asimetrik bir psikolojik savaş yürütüldüğünden yakınıyor. Son dönemde defalarca söylediği şu teminatı da yeniden kayda geçiriyor Orgeneral İlker Başbuğ:“Türk Silahlı Kuvvetleri’nin demokrasi ve hukuka bağlılığı tamdır, bundan kimsenin kuşkusu olmasın, demokrasi ve hukuk dışına çıkan hiç bir personel TSK’da barınamaz...” Yani, “Genelkurmay Başkanı, darbe yapmaz, darbe heveslilerini de içinde barındırmaz” diyor. Başbakan inanıyor mu?Hayır inanmıyor.Başbakan ve AKP çevrelerindeki hakim kanaat veya kamuoyuna yaymaya çalışılan kanaat şu:“Bugün Türkiye için en ciddi tehdit, yakın tehlike darbedir. Buna karşı herkesin mücadeleye hazır olması, ’demokrasiden yanayım’diyen herkesin bu mücadeleye katılması gerekir...” Yani siyasi iktidara göre “darbe”, bugün Türkiye’nin bir numaralı iç tehdidi.Askerin tehdit değerlendirmesinde ise durum çok farklı. Altında Başbakan Erdoğan’ın da imzası bulunan ve Bakanlar Kurulu kararıyla yürürlükte bulunan Milli Güvenlik siyaset Belgesi’nde ise iki temel iç tehdit var: İrtica ve bölücülük. Asker buna inanıyor ama açıkça söylenmese de siyasi iktidara göre, darbe tehdidi daha ön plana geçmiş durumda.Bu mesele bu görüş ayrılıkları ve tartışmalar dünkü Erdoğan-Başbuğ görüşmesinde muhtemelen değerlendirildi. Ama asıl değerlendirme zemini bugün Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün başkanlığında yapılacak olan Milli Güvenlik Kurulu toplantısı olacak.Bugünkü toplantı önemli. Bu toplantıda hükümet de askerler de ellerindeki her türlü bilgi ve belgeyi masaya koyacaklar. Ama acaba taraflar birbirini ikna edebilecekler mi? İrtica belgesi üzerinden yürütülen darbe tartışmalarına nokta konulabilecek, Orgeneral Başbuğ’un yakındığı TSK’ya karşı medya üzerinden yürütülen örgütlü psikolojik savaş durdurulabilecek mi?Yok denilen hükümet asker gerilimi acaba son bulacak mı?Zayıf ihtimal...
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, iki haftadan beri ülkede sert fırtınalar estiren irtica belgesi konusunda dün çok çarpıcı açıklamalarda bulundu. Başbuğ’un dünkü basın toplantısı sıradan bir toplantı değildi. Genelkurmay Karargahı’nın İnönü Salonu’ndaki toplantıda kuvvet komutanları ve Jandarma Genel Komutanı, Genelkurmay ikinci Başkanı da hazır bulundu. Ayrıca karargahta görevli bütün generaller de toplantıdaydı. Belki de bu tablo ile Türk Silahlı Kuvvetleri’nin birlik ve bütünlüğüne bir gönderme yapılarak bazılarının iddia ettiği gibi “Bizim içimizde ne darbeciler barınabilir, ne de cunta faaliyeti olur” mesajı verilmek istendi. Daha önce meydana gelen bazı olaylar ve son iki haftadan beri de “irtica belgesi” üzerine yaşananları, “Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı medya üzerinden asimetrik bir psikolojik savaş yürütme faaliyeti” olarak değerlendiren Genelkurmay Başkanı, bunun da “örgütlü” biçimde yapıldığının altını çizdi.Peki, kim veya kimlerden oluşuyor bu örgüt?Bu konuda elde kesin delil ve yargı kararı olmadan bir şey söyleyemeyeceğini kaydeden Orgeneral Başbuğ, askeri okullarda öğretmenlerinden, komutanlarından öğrendiği şu veciz ifadeyi tekrarlayarak çok önemli bir ipucu verdi: “Akıllı insan herşeyin farkına varır, akılsız insan ise her konuda fikrini söyler...” Yani, “olup biten herşeyin farkındayız, bu komploları, bu düzmece kağıt parçaları ile medya üzerinden TSK’yı yıpratma faaliyetini kimlerin yürüttüğünün farkındayız ama şimdilik fikir söylemiyoruz, ilgili ve yetkili makamları göreve çağırıyoruz” demeye getiriyor Orgeneral Başbuğ.Kamuoyu önünde fikir söylemiyor, bulgularını, tesbitlerini gazetecilerle paylaşmıyor Orgeneral Başbuğ ama bunları yasal zeminde ilgili makamlarla paylaşmak için gerekli hazırlığın yapıldığını söylüyor. Yasal zemin 30 Haziran günü yapılacak olan Milli Güvenlik Kurulu toplantısı. İşte o toplantı son derece kritik. Olup bitenleri, uzunca bir süredir devam eden TSK’ya yönelik psikolojik harekatı ve bunun kimler tarafından hangi araçlarla yürütüldüğüne ilişkin tesbitlerini masaya koyacak Kurul’un asker üyeleri. Hükümetten tedbir alınmasını isteyecek.“BEKA SORUNU OLARAK GÖRÜYORUZ” Genelkurmay Başkanı’nın TSK’ya karşı yürütüldüğüne inandığı psikolojik savaşla ilgili şu değerlendirmesi de son derece önemli:“TSK hiçbir gerçeğe dayanmayan, hukuk dışı davranışlarla yıpratılması faaliyetlerinin devam ettirilmesine kat-la-na-maz. TSK, bütünlüğünün her türlü dış etkilere maruz bırakılmasına seyirci ka-la-maz. Unutulmamalıdır ki TSK’nin bütünlüğünün korunmasını ve haksız yere yıpratılmasını aynı zamanda ülkemizin bir beka sorunu olarak görüyoruz. Lütfen bu noktanın iyi anlaşılmasını istiyorum...” Evet, bu sözü nasıl anlamak gerekiyor?Aslında ifade son derece açık. Türk Silahlı Kuvvetleri, kendisine yönelik bu örgütlü yıpratma faaliyetlerine kayıtsız kalmayacağını net biçimde söylüyor. Ayrıca şunu da söylüyor: “Bu yapılanlar sadece TSK olarak bizi yıpratmıyor, sadece bizim sorunumuz değil, giderek ülkenin beka (kalıcılık-devamlılık) sorunu haline geliyor ki buna izin verilemez...” Peki ne yapar buna karşı TSK? Düz mantıkla, ülkenin bir beka sorunu ile karşı karşıya geliyor olması demek TSK’yı yasal görevini, yani İç Hizmet Yasası’nın 35. maddesinde yazılı olan “Cumhuriyeti koruma ve kollama” görevini, daha açık ifadeyle müdahaleye zorluyor çağrışımları akla gelebilir. Ama hayır. Orgeneral Başbuğ’un dünkü ve daha önceki konuşmalarından çıkardığım yorum öyle değil. Orgeneral Başbuğ komutasındaki Türk Silahlı Kuvvetleri demokrasiye ve hukuka bağlı kalmaya sonuna kadar kararlı. Varolan sorunların, “beka” noktasına gelen sorunların da hukuk zemininde demokratik kurallar çerçevesinde çözülmesi kararlılığı hakim. Bunu yolu da yine Orgeneral Başbuğ’un dün söylediği gibi Milli Gevinlik Kurulu zemini.O nedenle MGK’nın 30 Haziran toplantısı son derece önemli ve kritik. Bu toplantıda Genelkurmay’ın bugüne kadar kamuoyu ile paylaşmadığı bilgi, belge ve değerlendirmeleri masaya yatırılabilir. TSK’ya yönelik yıpratma faaliyetlerinde hangi iç ve dış odakların, hangi cemaat ve grupların aktif rol üstlendikleri bir takım belge ve bilgilerle birlikte masaya getirilebilir. Sadece bu da değil, Ergenekon soruşturması kapsamında yürütülen faaliyetlerde polisin ve savcıların tutumları, TSK’yı suç örgütü veya suç örgütleri ile işbirliği içindeymiş gibi bir görüntü içine sokma gayretleri de gündemin önemli bir bölümünü işgal edebilir.Özetle TSK “beka” sorununa karşı İç Hizmet Yasası çerçevesinde değil, en etkili yasal ve demokratik zemin olan MGK’yı işleterek sonuç almaya çalışacak. O bakımdan 30 Haziran toplantısı son derece önemli ve kritik...
Türkiye yaklaşık iki haftadan beri irtica belgesi ve darbe tartışmalarıyla meşgul.Belgeyi Taraf Gazetesi gün ışığına çıkardığında hemen herkesin aklına üç ihtimal gelmişti:1. Bu girişim emir komuta zinciri içinde bir darbe hazırlığı olabilir,2. Emir komuta dışında ordu içindeki bir cuntanın darbe girişimi olabilir,3. Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yıpratmak, itibarsızlaştırmak amacıyla üretilmiş düzmece bir belge olabilir.Birbirinden vahim üç ayrı ihtimal...Genelkurmay Başkanlığı geçen hafta pazartesi günü yaptığı ilk açıklama ile (bazı çevreleri pek ikna edememiş olsa da) birinci ihtimali ortadan kaldırdı.Genelkurmay Askeri Savcılığı, soruşturma ile ilgili çalışmasını dün tamamladı ve söz konusu belgenin altında imzası gözüken Albay Dursun Çiçek’le ilgili “soruşturmaya gerek olmadığı” kararını verdi.Yani böylelikle ikinci ihtimal de ortadan kalkmış oluyor. Tabii ki buna da itiraz edilecek. Emir komuta altındaki askeri savcılığın bağımsız yargı işlevi göremeyeceği iddia edilecek. Ergenekon savcılarının ne yönde bir sonuç çıkaracaklarının beklenmesi istenecek. Bu arada, Genelkurmay Askeri Savcılığı’nın dün yaptığı açıklamanın özellikle sonuç bölümü son derece ilginç. Diyor ki savcılık; “Genelkurmay Başkanlığı ile ilgisinin bulunmadığı tespit edilen söz konusu belgenin; kim veya kimler tarafından üretildiği, üretenlerin amaçları, bu suretle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hedef alınıp alınmadığı, belgenin Taraf gazetesi muhabirine ulaştırılması ve aynı gazetede yayımlanması eylemlerinin adli yargının görev alanına giren muhtelif suçları oluşturabileceği anlaşıldığından, bu hususlarla ilgili olarak Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı’nın ‘görevsizliğine’, soruşturma dosyasının bir suretinin görevli ve yetkili İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na ‘gönderilmesine’ karar verilmiştir...” “Top sizde” diyor sivil savcılığa askeri savcı. Yani, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un da ilk günden itibaren ifade ettiği gibi bu belgenin kimler tarafından hazırlandığının bulunmasını istiyor. Sadece o da değil belgenin Taraf Gazetesi’ne ulaştırılıp yayınlanmasının sağlanması konusunda da soruşturma talep ediyor.Ama acaba sivil savcılık makamının askeri savcılığa güveni tam mı? Belgenin düzmece olduğunu inandırıcı bulacak mı?Bulsa da kim veya kimlerin ne amaçla hazırladığı aydınlatılabilecek mi? Yoksa önce tartışmanın harareti düşürülecek, sonra da meselenin üstü örtülüp unutturulacak mı?Bu meselenin üstünün örtülebilmesi zor gözüküyor. Çünkü Genelkurmay Başkanı’nın bir taahhüdü var. “Ne yapacağımızı Türkiye görecek” demişti Genelkurmay Başkanı. Olacakları beklemek gerekiyor. Ayrıca muhalefet de bu işin peşini bırakmayacak. Dün konuştuğumuz CHP Genel Başkanı Deniz Baykal şunları söylüyor: “Bu olayın üstü örtülemez. Bunun üstünün örtülmesi demek, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kendisine yönelik her türlü suçlamayı, saldırıyı geniş bir demokratik hoşgörü ile kabullenip, olup biteni unutması demektir. Ama öyle olmayacağını Genelkurmay Başkanı söyledi...Bu olayın bir an önce aydınlatılması lazımdır. Çünkü bu belirsizlik ve tartışmaların uzaması toplumumuzu da bölüyor. Farklı kanaatler yerleşmeye başlıyor.” Ergenekon savcılarına ve istihbarat birimlerine büyük iş düşüyor.