Davutoğlu: Bosna’daki gelişmelere kayıtsız kalamayız...

16 Ekim 2009

Saraybosna Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Osmanlı coğrafyasından doğan devletlerle ilişkileri geliştirmek için adeta mekik dokuyor. Dört gün önce Suriye’deydi. Önceki gün Başbakan Tayyip Erdoğan’la birlikte Bağdat’ta ve dün de Bosna Hersek’te. Yarın Arnavutluğa geçecek.Davutoğlu’nun Saraybosna gezisi önemli. Çünkü Bosna Hersek’te barışı sağlayan, eğreti de olsa cumhuriyeti bugüne kadar ayakta tutan Dayton Anlaşması ve buna dayalı olarak oluşturulan Yüksek Temsilcilik mekanizması bugünlerde ömrünü dolduruyor. Bunun yerine Bosna Hersek’in Avrupa Birliği’ne tam üyelik süreci başlayacak. Yüksek Temsilcilik mekanizmasının yerini AB’nin atayacağı temsilcilik makamı alacak. Ve bu mekanizmada Türkiye’nin söz hakkı kalmayacak. Eğer müdahale edilmezse, önümüzdeki sürecin Boşnaklar aleyhine işlemesi ihtimali var ki, zaten şimdiden aleyhte uygulamalar başlamış durumda. Örneğin AB’nin sağladığı vize kolaylığında Boşnaklar’ın kapsam dışı tutulması...Bu meseleye İskandinavlar gibi bakamayız Başbakanlığa ait ATA uçağı ile Saraybosna’ya gelirken Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile sohbet ettik. Davutoğlu, “AB’nin Bosna’da yaşanan dramı görmezden gelecek ve Boşnakları Dayton Anlaşmasının da gerisinde bir konuma düşürecek yaklaşımlarına seyirci kalmalarının mümkün olmadığını” vurguladı. Davutoğlu şöyle dedi:“Türkiye’de yaşayan Boşnak vatandaşlarımızın sayısı, Bosna Hersek’te yaşayan Boşnaklar’ın sayısından çok daha fazladır. Dolayısıyla biz bu meseleye İskandinav ülkelerinin bakış açısıyla bakamayız. 1990’lı yıllarda yaşanan insanlık dramını unutarak, meseleye salt teknik bir mesele gibi yaklaşamayız...Dayton Anlaşması, savaş koşullarında imzalanmıştır. Adil değildir, son derece karmaşık ve işlemeyen bir mekanizma ortaya çıkartmıştır. Boşnaklar’ın Dayton Anlaşması’ndan da geri duruma düşmesine dönük bir takım adımların atılmasına Türkiye’nin seyirci kalması düşünülemez.” AB iyi sınav vermediDavutoğlu, AB’nin, vize kolaylığından sadece Müslümanları (Boşnaklarla, Arnavutları) faydalandırmamasına ilişkin bir soru üzerine ise, “Avrupa Birliği burada maalesef iyi bir sınav vermedi. Yaşananlar da unutuluyor. Bosna’da 250 bin insan katledildi. Boşnakları anlamak ve onlara güvence vermek gerekiyor. Aceleci tavırları doğru bulmuyoruz. Türkiye’nin bir parçası olmadığı çözüm mümkün değildir” dedi.Her mesele Yahudi karşıtlığına çekilmemeli Konu Balkanlar’dan Ortadoğu’ya gelip, son dönemde İsrail’le ilişkilerde meydana gelen gerginlikten laf açılınca ise Davutoğlu özetle şunları söyledi: “Mescid-i Aksa’da yaşananlar ortada. Gazze’deki insanlık dramı ortada. Bir tatbikat meselesi var. Bu bizim topraklarımızdaki bir tatbikat. Tamamen bizim inisiyatifimizde olan bir mesele ve kararlarımızı da kendimiz veririz. Her meselenin Yahudi karşıtlığına çekilmeye çalışılması da son derece yanlıştır. Suriye ile İsrail arasındaki dolaylı görüşmeleri gerçekleştiren biziz.” Davutoğlu’nun sözlerinden edindiğimiz izlenime göre Türkiye’nin tercihi, Bosna Hersek’in biran önce NATO üyeliğine alınması. Böylelikle ülke bütünlüğü ve sınır güvenliği garanti altına alınmış olacak. Türkiye bu konuda gerekli girişimlerini sürdürüyor ve ABD ile de bu noktada anlayış birliği sağlanmış durumda.

Devamını Oku

Baykal, “robot kamera” istiyor

15 Ekim 2009

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile “açılım” konusunda yapacağı görüşme için izlenen süreç neredeyse açılım sürecinin önüne geçmiş durumda.İki genel başkan arasında randevulaşma için mektuplaşma süreci yaşandı. Fakat bu da görüşmenin önünü açmaya yetmedi. Çünkü, Baykal’ın görüşmeyi kabul ettiğine ilişkin olarak gönderdiği 6 sayfalık cevap mektubu ve buradaki eleştiri ve suçlamalar Erdoğan’ın canını oldukça sıkmıştı. Erdoğan eleştiri ve suçlamaları görüşmeden sonuç alabilmek uğruna sineye çekti ama Baykal’ın kamera şartını kabul edilemez buluyor. O nedenle de dün Irak ziyareti öncesinde yaptığı açıklamada Erdoğan, Baykal’a telefon edeceğini belirterek “Kendilerini telefonla arayıp, görüşmemizin nasıl çok daha sağlıklı olabileceği hususunu tezekkür etmeyi düşünüyorum” dedi. Erdoğan’ın telefonda ne diyeceği aşağı yukarı belli; kamera koşulunun kaldırılmasını isteyecek.Muhtemelen bu görüşmenin kritik önemine, konunun hassasiyetine işaret edecek ve muhtemelen şunları söyleyecek:“Hayati bir devlet meselesini konuşacağız. Çok kritik bazı diplomatik gelişmeler, üçüncü ülkelerle ilgili bazı konular hakkında zatıalinize bilgi vereceğim. Devlet sırrı mahiyetinde bazı konular gündeme gelecek. Bunların kayıt altına alınmasını doğru bulmuyorum. Ayrıca kamera ve kameramanların önünde yapılacak görüşmeden sağlıklı bir sonuç çıkmayacağı endişesi içindeyim...” Peki Deniz Baykal bu konuşma üzerine, “haklısınız, kamera koşulunu kaldırdım” diyecek mi acaba?Dün itibariyle vazgeçecek gibi gözükmüyordu.Başbakan’ın “telefonla arayacağım” sözlerini duyar duymaz hemen yazılı bir açıklama yaptı Baykal ve şunu söyledi: “Telefon açma zahmetine katlanması için bir neden yoktur. Özel Kalem Müdürü’ne vereceği bir talimatla bize ziyaret gün ve saatini bildirmesi yeterli olacaktır...” Yani Baykal, televizyon çekimi koşulunu konuşmaya bile kapalı gözüküyor. Dünkü açıklamasının ardından telefonla konuştuğumuz CHP Genel Başkanı, Başbakan’ın konuşacağı konunun devlet sırrı içermeyeceğini düşünüyor. “Bana yazdığı mektupta açılım sürecinde gelinen nokta ile ilgili bilgi vereceğini ve benim bu konudaki düşüncelerimi almak istediğini söylüyor. Bunun gizli kapaklı olmaması, kayıt altına alınması lazım. En güvenilir yöntem de kamera kaydıdır.” Baykal kamera koşulunu esnetecek gibi gözükmüyor.Bunun üzerine, “PKK konusunda, terörle mücadele ve bölge ülkeleri veya ABD ile varılan bazı kritik mutabakatlarla ilgili devlet sırrı niteliğinde bilgiler vermek istiyorsa ne diyeceksiniz?” diye sorduğumda da yanıtı özetle şu oldu Baykal’ın:“Önce bu süreci bir konuşalım. Ülkeyi bu süreçle getirdiği ortamı değerlendirelim. Oradaki yanlışlarını yüzüne karşı söyleyeyim. O da bana söyleyecekleri varsa onları söylesin. Bunlar sır değil, bu konuda toplumumuzdan bir şey gizlememize gerek yoktur. Ama ondan sonra devlet sırrı varsa onu da konuşuruz. O konuları konuşurken gerekirse kamerasız da konuşuruz veya onları kayıttan ayırabiliriz, silebiliriz...” Özetle baş başa görüşmenin kamera kaydı altında olmasında ısrarlı Baykal. Ama görüşme sırasında odada kameramanlar bulunmayacak. Onun için robot kamera kullanılabileceğini söylüyor CHP Lideri. Görüşme odasında sadece iki lider ve uzaktan kumandalı robot kameralar bulunacak. Dışarda ise Erdoğan’ın da Baykal’ın da güven duyacağı, sır saklayacağına kuşku duymayacakları bir yönetmen çekimi gerçekleştirecek. Kaydın iki kopyası çıkarılacak ve bunlardan biri Baykal’da kalacak, diğeri de Erdoğan’a verilecek.Acaba Erdoğan buna razı olacak mı?

Devamını Oku

Açılım ve seçim kaygıları...

15 Ekim 2009

İktidar sözcüleri her ne kadar, “Bu işin seçimle alakası yok. Erken seçim kesinlikle gündemde değil” gibi açıklamalar yapsalar da Ankara’da artık atılan, daha doğrusu atılmaya çalışılan adımlar seçime endeksli.Adında bile henüz kesinlik bulunmayan, “Kürt Açılımı”, “Demokratik Açılım”, son olarak da “Milli Birlik Projesi” diye tanımlanan açılım da, her ne kadar aksi iddia edilse de seçim hesaplarının gölgesinde tartışılıyor.“Türkiye’nin en önemlisi meselesi” diye sunulsa da geri plandaki hesaplar seçim kaygıları üzerine kurulu.O yüzden iktidar partisi tartışmanın her aşamasında anket yaptırıp oy oranının nasıl etkilendiğini ölçmeye çalışıyor. O yüzden açılımın adı üç haftada bir değişiyor. En sonunda da muhalefetin “ülkeyi bölüyorlar” eleştirilerinden etkilenildiği için “Milli Birlik Projesi” adı bulunuyor.Yoksa bu kaygılar duyulmasaydı hükümet geçen süre içinde en azından anayasa değişikliği gerektirmeyen konularda adımlar atabilir, projenin kapsamı konusunda kamuoyuna doyurucu açıklamalar yapabilirdi. Ama yapamıyor. Bölücülük suçlamalarının yoğunlaşmasından, bunun kamuoyunda, seçmen tabanında karşılık bulmasından kaygı duyuyor.CHP’yi projeye ortak etme kaygılarının gerisindeki etken de bu aslında.Başbakan Erdoğan’ın önümüzdeki hafta içinde CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile yapacağı görüşme bu bakımdan kritik önem taşıyor. Bu görüşmeden zayıf ihtimal de olsa eğer asgari mutabakat çıkar ise o zaman hiç zaman kaybedilmeden üzerinde anlaşmaya varılan konular üzerinde adımlar atılmaya başlanacak. İktidarla ana muhalefet arasında yeni bir bahar havası başlayacak. Tıpkı 2003-2005 dönemindeki Avrupa Birliği ile ilgili demokratikleşme reformlarında olduğu gibi açılım reformları da uyum içinde gerçekleştirilebilecek.Çok zayıf da olsa böyle bir ihtimal var.Fakat ya o kritik görüşmeden beklendiği gibi mutabakat değil kavga çıkarsa ne olacak?İşte o zaman siyasi tartışma çok daha sertleşecek. Hükümet bu noktadan sonra elbette “madem ki muhalefet bu işe karşı, vazgeçtim” deyip geri adım atmayacak. Ancak muhtemelen projenin kapsamı çok daralacak. Bölge halkına yönelik birtakım “güven arttırıcı adımlar” atılacak. Ama bunlar, şu anda konuşulan özel radyo ve televizyonlarda Kürtçe yayın serbestisi, değiştirilen köy ve kasaba adlarının yeniden Kürtçe eski adlarını alabilmesinin sağlanması gibi sınırlı açılımlar olacak. Bunlar da doğal olarak pek kimseyi tatmin etmeyecek.Gerçek kapsamlı açılım projesi seçim sonrası döneme bırakılacak. Kapsam dar da tutulsa seçim sürecine damgasını vuracak olan ana tema “açılım” olacak. İktidar muhalefeti demokrat olmamakla suçlayacak. Muhalefet de iktidarı bölücülüğe prim vermekle...Bu tartışmalar aslında iktidar sözcülerinin “kesinlikle yok” dedikleri erken seçimi de gündeme getirebilecek. Seçimler normal olarak 2011 yılı Temmuz ayında. Fakat iki nokta Türkiye’yi 2011 sonbaharında erken seçime sürüklemeye aday.Birincisi açılım tartışması. İkincisi de ekonomi...

Devamını Oku

Gerilim düşer mi?

14 Ekim 2009

Başbakan Erdoğan dün partisinin Meclis Grubu’nda yürütmekte oldukları açılım projesinin, devlet projesi olduğunu bir kez daha yineledi. Başbakan bununla konunun Milli Güvenlik Kurulu’nda görüşülüp, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yanı sıra Kurul’un asker üyelerinin de bilgi ve kabulü dahilinde bu çalışmaların yürütüldüğünü anlatmak istiyor.Ancak bu devlet projesinin ayrıntıları konusunda projenin koordinatörü İçişleri Bakanı Beşir Atalay ve Başbakan Erdoğan resmi bir açıklama yapmadıkları için bu nokta belirsizliğini koruyor.Net olarak bilinenler sadece bazı AKP sözcüleri ile hükümete yakın, hükümetten iyi haber alan isimlerin televizyonlarda söyledikleri ve bir de DTP’nin talepleri. Zaten CHP Genel Başkanı Deniz Baykal da bunlara dayanarak ağır eleştiriler yöneltiyor hükümete.Ama acaba Başbakan ne anlatacak bu devlet projesinin kapsamı konusunda?Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un söylediklerinin ötesinde bir açılım modeli ortaya koyacak mı?Bu nokta önemli. Çünkü Orgeneral İlker Başbuğ’un bu “devlet projesi” ile ilgili söyledikleri son derece çarpıcıydı. Üniversitelerde Kürt enstitüsü kurulmasına bile karşı olduğunu ifade eden Başbuğ, anadilin anne - baba tarafından öğretileceğini, devletin yöre halkına aş ve iş bulmasını, geçim sıkıntılarını, işsizliği çözmesini, eğitim konusunda ciddi bir hamle yapmasını öneriyor. Bir de DTP’lileri kastederek söylediği “yöre halkının siyaset ağalarından kurtarılması” gereğinin altını çiziyor.Acaba Başbakan Erdoğan da son olarak “Milli Birlik Açılımı” diye adlandırdığı proje için CHP Genel Başkanı’na bunları söyleyip bu konuda mı destek isteyecek?Eğer bunları söylerse istediği desteği alabileceğine hiç kuşku yok. Çünkü Deniz Baykal’ın önceki günkü mektubunda sorunun işsizlik, ekonomik gerilik ve eğitim olduğunun altı çiziliyor. Hatta özel televizyonların Kürtçe yayın yapması, özellikle 12 Eylül’den sonra adları değiştirilen bazı köy ve kasabalara yeniden eski Kürtçe isimlerinin verilmesi uygulaması da destek alabilir CHP’den. Ancak bu adımların, 2-2.5 aydan beri yürütülen açılım propagandası ile yükseltilen beklentileri karşılamaya yetmeyeceği de çok açık.Onun da elbette farkında Başbakan ve kurmayları. Farkında ama en azından CHP’nin desteği olmadan anayasa hatta yasa değişikliği bile gerektirmeyen bazı adımları atmanın bile ciddi siyasi riskler içerdiğini de görüyor.Onun için bu konuda Baykal’ın mektup ve açıklamaları fazla umut verici olmasa da başbaşa görüşmede en azından SHP’nin 1989 raporundaki önerilere benzer bazı adımların ortaklaşa atılıp atılamayacağını ölçecek.Onun için dünkü grup konuşmasında Baykal ve CHP’ye karşı dikkatli bir üslup kullandı Erdoğan. Mektuba, mektubun basına verilmesine her ne kadar içerlemiş olsa da fazla üzerinde durmadı. Muhtemelen zayıf da olsa uzlaşma ihtimalini kaybetmek istemedi.Ama eğer haftaya yapılacak görüşmede hiçbir uzlaşma imkanı olmadığı ortaya çıkarsa ne olacak? İşte o zaman iki lider arasındaki gerilimli atmosfer, önümüzdeki haftadan itibaren çok daha sert, çok daha kavgacı bir havaya dönüşebilir.

Devamını Oku

Mektuplaşma sürecinden uzlaşma çıkar mı?

12 Ekim 2009

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın Başbakan Erdoğan’a dün elden yolladığı, ardından da kamuoyuna açıkladığı cevap mektubunda sürpriz yok. Mektup yeni bir açılım içermiyor. Deniz Baykal ve CHP sözcülerinin bugüne kadar söylediklerinin ötesinde çarpıcı ifadeler, çözüm önerileri yok mektupta.Altı sayfalık cevap mektubunda açılım süreci değerlendiriliyor ve CHP’nin tutumu beşinci sayfadaki şu ifadelerle özetleniyor:“Biz açılım politikanızı, etnik ayrımcılığı teşvik eden, sakıncalı bir politika olarak değerlendiriyoruz. ‘Açılım Politikası’nın terör örgütünü muhatap haline getirdiğini, bölgedeki etkisini ve gücünü arttırdığını görüyoruz... Bu politikanızın etnik ayrımcılığı milli eğitime taşıyarak çok tehlikeli bir süreci harekete geçireceğini görüyoruz. ’Anaların gözyaşını dindireceğiz’söylemiyle bu milleti etnik bölünmeye tabi tutma politikasının haklı kılınamayacağının da farkındayız. Bu nedenlerle çok önemli tutarsızlıklar, çelişkiler, belirsizlikler içeren, tehlikeli tuzaklar barındıran bu ‘Açılım Politikası’nda hiçbir şekilde sizinle birlikte olmayacağımız çok açıktır...” Deniz Baykal, “sizinle birlikte olmayacağız” diyor ama yine de görüşmeye kapalı değil. Başbakan’ı daha kapsamlı bir değerlendirme ve görüşme için CHP Genel Merkezi’ne davet ediyor.Bu uzlaşma için elbette bir umut ışığı ama çok çok zayıf bir ihtimal.Çünkü Baykal’ın dünkü mektubunda iktidara ve açılım politikasına yönelik getirdiği suçlamalar çok ağır.Eleştiri ve suçlamalar üç temele oturuyor. Birincisi, izlenen yöntem, sürecin ucu açık ve belirsizlikler içeriyor olması. Yine yöntemden kaynaklanan bir biçimde PKK’nın dolaylı da olsa muhatap haline getirildiği iddiası. İkincisi, anadilde eğitim, üniversitelerde Kürtçe eğitimin önünün açılması. Baykal, mektubunda bunu “Etnik anadili şimdilik seçmeli ders olarak üniversitelere, milli eğitime yerleştirme mücadelesi hızla yürütülmektedir. Bunlar PKK’nın siyasi projesinin temel unsurlarıdır” diye eleştiriyor.Üçüncüsü nokta ise etnik kimlikleri çok ön plana çıkardığı tartışma ortamıyla bu sürecin toplumu ayrıştırdığı iddiası...Bu noktalarda hükümete yönelik çok ağır suçlayıcı ifadeler var mektupta.Baykal, sürece ortak olmaya kapalı olmasına karşın yapılması gerekenlerle ilgili önerilerini de anlatıyor.Örneğin bölgede eğitimin kalitesinin yükseltilmesi, işsizliğin azaltılması için yatırımların arttırılması. Bunun için de zarar etse de, ilke olarak karşı olunsa da, istisnai bir uygulama olarak bu bölgede devlet eliyle fabrikalar kurulup işletilmesi...Aslında Baykal’ın sürecin sosyo ekonomik boyutları ile ilgili önerileri üzerinde iki lider belirli bir mutabakata varabilir. Bu noktada iki taraf da belki çok uzak değil. Ama bir de sürecin canalıcı siyasi yönleri var. İşte Baykal’ın itirazı, işbirliğine kapalıyız dediği kritik alan da bu.O yüzden mektuplaşma sürecinin, demokratik açılım konusunda bir uzlaşma zemini oluşturması zayıf ihtimal. Fakat Başbakan Baykal’la görüşmesinde derse ki; “Sizin mektubunuzdaki bazı tesbitler doğru. Ama biz de zaten böyle şeyler yapacağımızı hiçbir zaman söylemedik. Sizinle aynı hassasiyetleri taşıyoruz...” O zaman belki belki bir uzlaşma ihtimali ortaya çıkabilir ama o da bugün için imkansız gibi...

Devamını Oku

Erdoğan’ın 3,5 yıllık “olgunlaştırma” planı mı?

8 Ekim 2009

Doğan Grubu’na kesilen 4,8 milyar liralık vergi cezası ve bununla ilgili tartışmalar sadece Türkiye’de değil ülke dışında da devam ediyor. İçerde de dışarda da aklı başında herkes görüyor ki bu sıradan bir vergi denetimi, sıradan bir vergi cezası değil. Bu Türkiye’nin basın özgürlüğü, hatta demokrasi meselesidir. Avrupa Birliği’nin Türkiye ile ilgili hazırladığı son “İlerleme Raporu”nda da bu konu önemli yer tutuyor. AB de olayı basın özgürlüğüne saldırı olarak değerlendiriyor. Erdoğan’ın eleştirel habere, yoruma tahammülü olmadığı öteden beri biliniyor. Medyayı kontrolu altında tutmayı arzuladığı da. Kendine yakın etkili bir medya yapılanması oluşturabilmek için yaptığı girişimler de ortada. Örneğin, Sabah-atv satışı sırasında yaşananlar. Bu medya grubunun iktidara yakın bir işadamına satışı için kamu bankalarından siyasi etki ile çıkarılan 750 milyon dolarlık kredinin hikayesi de hala hafızalarda taze...Ama yakın ve yandaş medya da Başbakan’a yetmiyor. O sektörün tümüyle teslim olmasını arzuluyor. O yüzden yakın ve yandaş medya çizgisine gelmeyen Doğan Grubu’na karşı yıkıcı vergi cezaları kesiliyor.Gerçi Başbakan Erdoğan, yapılanların basın özgürlüğü ile basına müdahale ile ilgisi olmadığını söylüyor, “benimle alakası yok, hukuki bir işlemdir...” diyor. İnandırıcı mı?Bu noktada Başbakanlığın ATA uçağında bundan yaklaşık 3,5 yıl önce geçen bir konuşmayı aktarmak istiyorum.2006 yılı Mart ayı sonlarıydı. Aralarında benim de bulunduğum bir grup gazeteciyi Sudan’ın başkenti Hartum’da yapılan Arap Birliği toplantısına giderken beraberinde götürmüştü Erdoğan.Toplantıdan sonra Hartum’dan Darfur’a geçildi. İşte bu yolculuk sırasında Erdoğan gazetecilerin sorularını yanıtlarken konu yine “yanlış yorumlar” ve “yalan haberler” tartışmasına kaydı.O zamanlar gündemde olan AKP ile ilgili yolsuzluk iddiaları konusundaki “Ali Dibo” haberleri, Şeyh Maktum’un İETT arazisine yapacağı Dubai Towers’le ilgili çıkan olumsuz haber ve yorumlardan yakındı Erdoğan.Bazı gazetelerin “aka kara” dediğini söyleyince bir meslektaşımız anımsadığım kadarıyla, “Ama gazetecilerin görevi de bir yerde yapılanları denetlemek, gerektiğinde muhalefet etmektir” diye itiraz etti.Başbakan, “Hayır hayır, bir medya patronunun istediklerini vermedik diye yapılıyor bunlar” gibi oldukça keskin bir ifade kullandı.Tabii ki “kim bu medya patronu, sizden ne istedi de olmadı?” diye soruldu.Erdoğan hafifçe gülümseyerek şu çarpıcı yanıtı verdi:“Şimdi açıklamam. Meyvayı olgunlaşmadan yerseniz iyi olmaz, ham olur. Eğer geç koparırsanız da çürür. Onu tam zamanında koparacağız...” Hürriyet yazarı Ferai Tınç, ısrar edip “Bu medya kuruluşunu ne zaman açıklayacaksınız?” diye sorduğunda da şu soruyla karşılık verdi Erdoğan:“Bunu açıklamamı istediğinize emin misiniz Ferai Hanım?” Aslında o gün ipucunu vermişti Başbakan. Ama geçici bir kızgınlık, bazı haber ve yorumlardan duyduğu tepki olarak algılanmıştı.Fakat bugün olup bitene bakıldığında bunun geçici kızgınlık değil, planlı bir olgunlaştırma ve yok etme stratejisi olduğu anlaşılıyor. Belli ki Başbakan artık meyvanın olgunlaştığına kanaat getirmiş olmalı...

Devamını Oku

DTP’liler mahkemeden nasıl kurtarılacak?

8 Ekim 2009

Yaşanan pek çok örnekte olduğu gibi Türkiye, Türk siyaseti, kritik önemdeki sorunları kriz haline dönüşmeden önce çözme becerisini ne yazık ki gösteremiyor.Son örnek DTP’li milletvekilleri ile ilgili ifade krizi.Bu sorun Nisan ayında Ankara 11. Ceza Mahkemesi’nin Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gönderdiği celp yazısı ile ortaya çıkmıştı. Zamanın Meclis Başkanı Köksal Toptan, o gün muhtemelen kendisinin de inanmadığı bir gerekçeyle mahkemeye yazı yazarak tebligatların milletvekillerine ulaştırılamadığını bildirmiş ve zaman kazanmıştı.Normal olanı Mayıs’tan bu yana geçen altı ay içinde Meclis’in bu konuda bir çözüm bulmasıydı. Fakat bulunamadı ve konu kriz haline dönüştürüldü.Şimdi ilgili ağır ceza mahkemesinin verdiği, milletvekillerinin Kasım’daki duruşmaya polis marifetiyle mevcutlu olarak getirilmesi kararı üzerine panik halinde çözüm arayışı başladı. Anayasa’nın 83. maddesi değiştirilerek DTP milletvekillerinin işlediği iddia edilen suç da dokunulamazlık kapsamına alınacak.Fakat MHP de CHP de bu özel durumla sınırlı anayasa değişikliğine destek vermeyeceklerini peşinen ilan ettiler. İki partinin de önerisi, dokunulmazlıkların tümden sınırlandırılması. Hatta CHP, DTP milletvekillerinin işlediği öne sürülen suçun ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilerek dokunulmazlık kapsamına alınmasına da karşı değil. Dokunulmazlık kapsamının kürsü ve ifade özgürlüğü ile sınırlandırılmasını istiyor CHP. İktidar partisi de buna karşı. Bu durumda kilitlenmenin aşılabilmesi mümkün değil.CHP veya MHP ile uzlaşma sağlanmadan da anayasa değişikliği mümkün değil. Çünkü AKP ve DTP’nin oyları toplamı 359. Anayasa değişikliği gizli oyla yapılacağı için CHP’den de bu düzenlemeye destek gelebileceğini umuyor bazı AKP kurmayları. O nedenle kulislerde çözüm için “8 iyi adam, çözüm için, demokrasi için 8 milletvekili aranıyor” deniyor.Ama acaba yeter mi?Önceki gün sohbet ettiğimiz iktidar partisinin önemli isimlerinden biri “hayır yetmez” diyor. Muhalefetle uzlaşma sağlanmadan sadece DTP’nin desteği ile anayasa değişikliğine gitmenin risklerini anlatıyor.CHP ve DSP’li milletvekillerinden destek gelip gelmeyeceği kuşkulu. Bir başka kuşku ve endişe de şu:Ya muhalefetin fire vermesi beklenirken iktidar partisi fire verirse ne olacak?Örneğin gizli oylama sonucunda kabul oyları 330’u bile bulmazsa ne olacak?İşte o zaman iktidar partisi içine gizli bir virüs düşmüş olacak. Başta Orta Anadolu kökenliler, Ülkücü kökenliler olmak üzere çok sayıda milletvekiline kuşkuyla bakılmaya başlanacak. Dahası demokratik açılım süreci konusunda da tereddütler oluşacak.O nedenle de AKP’nin “nasıl olsa muhalefetten de 8 erdemli milletvekilinin desteği gelir” varsayımıyla anayasa değişikliği için yola çıkma ihtimali giderek azalıyor.O yüzden Adalet Bakanlığı’nda bir B planı çalışması yürütülüyor. Anayasa’ya dokunmadan bir başka yasal düzenleme ile sorunun aşılması öngörülüyor. Şöyle ki;Dokunulmazlıkla ilgili 83. madde “Anayasanın 14. maddesindeki durumlar bu hükmün (dokunulmazlık) dışındadır” diyor. Yani bölücülük ve laik cumhuriyeti ortadan kaldırmaya dönük faaliyetler.Yapılması düşünülen yasal düzenleme ile eyleme, örgüt üyeliğine dönüşmemiş faaliyetler kapsam dışında tutulacak. Bu düzenleme ile örgüt üyeliğinden yargılanan Sabahat Tuncel dışındaki DTP’lilerin hakim karşısına çıkma zorunluluğu ortadan kalkacak.Ama acaba bu sorunu çözmeye yetecek mi?

Devamını Oku

CHP’siz açılım nereye kadar gidecek?

6 Ekim 2009

Adına önce “Kürt Açılımı” şimdi de “Demokratik Açılım” denilen iddialı projede iktidarın yola tek başına devam edeceği anlaşılıyor. Çünkü geçen hafta sonunda yapılan DTP kongresinde ortaya çıkan tabloya bakıldığında bu partinin bile hükümetin uygulamaya çalıştığı projenin oldukça uzağında durduğu anlaşılıyor. Tayyip Erdoğan ve kurmayları MHP’nin bu projeye destek değil, elinden geldiğince köstek olacağını baştan hesaplamışlar, siyasal planlamalarını ona göre şekillendirmişlerdi. Belki suçlamaların bu kadar ağır olacağını hesaplayamadılar...Ancak en azından CHP’den kerhen de olsa bir destek bekleniyordu. Hala da bekleniyor. CHP’den tümden umut kesilmiş değil. O yüzden Başbakan Erdoğan CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a mektup yazıyor. Önümüzdeki günlerde CHP Genel Merkezi’ne gönderilmesi beklenen bu mektupta yapılması öngörülen düzenlemelerin bazı ipuçlarının yer alması ve ayrıca CHP’nin bu sürece destek vermesinin öneminin altının çizilmesi bekleniyor.Muhtemelen 1989 yılında SHP’nin, 1999 yılında da CHP’nin hazırladığı Kürt raporlarından alıntılar yapılacak ve “en azından 20 sene önce sizin söylediklerinizi gelin şimdi birlikte hayata geçirelim” diyecek Erdoğan, Deniz Baykal’a. Fakat dün yeni yasama döneminin ilk parti grup toplantısında Deniz Baykal’ın kullandığı üslup, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve hükümetin açılım çalışmaları ile ilgili söylediklerine bakılırsa CHP’den olumlu yanıt alınabilmesi çok güç. Baykal belki Erdoğan’a randevu verecek, görüşme gerçekleşecek ama bunun sonucunda bir mutabakat, bir işbirliği zemini oluşabilmesi en azından bugün için ihtimal dahilinde gözükmüyor.Çünkü CHP’nin Cumhurbaşkanı Gül’e de, Erdoğan ve partisine de güveni sıfır. Türkiye’nin hayrına bir iş yapacaklarına inanmıyor bu kadronun.Ayrıca açıkça ifade edilmese CHP’lilerin kafalarında, “açılım sürecinin CHP’nin de desteği ile hayata geçirilmesi halinde bundan AKP’nin siyasi rant elde edeceği, CHP’nin hanesine ise pek bir şey kalmayacağı” gibi kaygılar da yok değil.Peki, anayasa değişikliği, cumhurbaşkanlığı seçimi gibi konularda bile parlamentodaki sayısal çoğunluğuna dayanarak muhalefetle en ufak temas arayışına bile tenezzül göstermeyen AKP şimdi niye illa da CHP desteği arıyor? Açılımın en azından anayasa değişikliği gerektirmeyen bölümlerini, yasa ve yönetmelik değişiklikleri ile atılabilecek çok önemli adımları niye atamıyor?Çünkü bu mesele Cumhurbaşkanlığı seçiminden de, anayasa değişikliklerinden de önemli ve kritik bir konu. Toplumu kutuplaştırmaya, kaynaşma sağlamaya çalışırken çok derin ayrışmalara yol açma riski çok yüksek. Ayrıca CHP’nin özellikle bu tür temel meselelerde sayısal ağırlığından çok özgül ağırlığının önemli oluşu...Ancak şu da çok açık ki bu noktadan sonra AKP için artık durmak yada geri adım da mümkün değil. O noktalar çoktan geçilmiş durumda. CHP desteği olmasa da tek başına kalsa da bazı adımlar atmak zorunda hükümet.Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın önceki gün Hasan Cemal ve Cengiz Çandar’a söylediği gibi ucunda seçim kaybetme riski de olsa hükümet demokratik açılım yönünde bir takım düzenlemeleri hayata geçirecek.Belki kimse tatmin olmayacak, açılımın en hararetli destekçilerini bile hayal kırıklığına uğratacak yapılanlar, ama en azından “süreci başlattık, gelecek dönemde daha ileri adımları da atacağız” vaadi verilecek...

Devamını Oku