“Kur’ân’da UFO’larla ilgili bilgi var mı?”

22 Temmuz 2009

Her gün yazılarımı takibettiğini belirten eski bir emniyet müdürlerinden Hilmi Özbek, UFO’ları merak etmiş. Kur’ân-ı Kerim’de bunlarla ilgili bir bilgi var mı diye soruyor. Kendisine cevabım şudur: Kur’ân-ı Kerim’de açıkça UFO’lardan söz edilmez. Ancak Rahman Suresi’nde cin ve insan topluluklarına hitaben, “33- Ey cinler ve insanlar topluluğu, göklerin ve yerin bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse geçin gidin. Ancak kudretle geçebilirsiniz. 34- Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? 35- İkinizin de üzerine, ateşten yalın alev ve kıpkızıl bir duman (yahut erimiş bakır) gönderilir, başaramazsınız. 36- Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?” buyurulmaktadır. Bu ayetlerde iki topluluğun da göklerin bucaklarına yani kenarlarına, köşelerine, içlerine nüfuz etmeye çalışacaklarına işaret edilmektedir. Demek ki iki topluluk da uzaya gitmeye çalışacaktır. Kur’ân’ın anlatımına göre daha önce cinler, göklerin bucaklarından geçip gayb haberleri çalma girişiminde bulunmuşlardır. Fakat üzerlerine ışınlar gönderilmiştir. Hitap, iki topluluğa yapıldığına göre insanların da bir gün bu işe girişecekleri anlaşılır. Sanki uzay çalışmalarını haber veren ayette ilginç bir ifade daha var: “Bu iş ancak sultan (yetki, kudret) ile yapılabilir, kudretsiz böyle bir şey başarılamaz.” Demek ki teknoloji ve güç (enerji) bulununca uzaya gitmek de mümkündür. Ayrıca İnşikak Suresi’ndeki “16- Yoo, and içerim akşamın alaca karanlığına, 17- Geceye ve (gecenin bağrında) topladığı şeylere, 18- Değirmileşen aya, 19- Ki, siz, mutlaka tabakadan tabakaya bineceksiniz” ayetinden de insanların uzay araçlarına binip uzayı gezme girişiminde bulunacaklarına işaret edilmektedir. Bu ayeti müfessirler, “Halden hale, nesilden nesle geçecek, değişikliklere uğrayacaksınız” şeklinde yorumlamışlardır. Fakat yıldızlara ait olan ışık ve karanlık olaylarına, özellikle Ay’a yemin edildikten sonra, “Siz, mutlaka tabakadan tabakaya bineceksiniz” denmesi, insanın nesilden nesle geçerek tekamül etmesine işaret olduğu gibi uzay gemileri aracılığıyla Ay’a, göğün derinliklerine gitme çabalarına da işaret olabilir. Uzayda hayatın olduğuna işaret eden ayetler de var ama açıkça UFO olaylarından söz eden ayet yok.

Devamını Oku

“Namazda huşu ne demektir?”

21 Temmuz 2009

SORU: Namaz kılarken ne düşünmeye çalışmalıyız? İnsanın aklı başka işlere takılabiliyor. Namaz’ın ruhsal yönüne ve gereklerine yönelik pratik bilgiler verebilir misiniz? Namazda huşu nedir? (Ahmet Gürsoy)CEVAP: Başlama tekbiriyle birlikte tüm düşünceleri atarak sadece Allah’ı düşünüp saygıyla namaz kılmak gerekir. İşte namazda huşu budur. Gönül, Allah’a konsantre olmadıktan sonra sadece biçimsel hareketler gerçek namaz değildir. Saygıyla namaz, insanı olgunlaştırır, ahlakını düzeltir, kötü ve çirkin işlerden uzaklaştırır. Çünkü Kur’ân, “Muhakkak ki namaz kötü ve iğrenç şeylerden men eder. Elbette Allah’ı anmak en büyük ibadettir” (Ankebut: 45) buyurmaktadır. Bu amaçtan uzak şekiller namaz değildir. Bu konuda pratik bilgi istiyorsunuz. Bu isteğiniz bana şunu anımsattı: Hocam Ömer Naimi Efendigil, hukuku bitirdikten sonra Afyon’un Sandıklı kazasına savcı olur. Bir gün mubassır telaşla içeri girer, “Efendim müfettiş geldi” der. Naimi Bey bakar ki gelen, kendisi gittiği zaman hukukta talebe olan ve 14 yılda ancak fakülteyi bitiren ‘İstanbul efendisi’ dedikleri arkadaşı. İçeri giren misafir kendisine sunulan kahveyi yudumlarken der ki: “Naimi Bey, fakülteyi bitirdim, falan yere müddeiumumi (savcı) olarak tayin edildim ama Kanun-i Medeni hiç hatırımda değil. Bunu bana şuracıkta bir hülasa eder misin?” Hocamız içinden der ki: “Senin 14 yılda öğrenemediğin şeyi ben 1-2 saat içinde nasıl özetleyeceğim?” Değerli okurum, ben koskoca kitaplara sığdırılamayan namazdaki huşuyu nasıl özetleyeceğim? “İslâm İlmihali” adlı eserimi okursanız size yardımcı olur.Mezhebi dinleştirmeyin“HANGİ mezhebe göre abdest almalıyım” diye soran okuruma cevabımdır: Ben size İsâm’ın hükmünü açıklıyorum ama siz mezhebi dinleştirmişsiniz. Sen hangi mezhebin ictihad kurallarını biliyorsun? Görüşlerinin delillerini ayrıntıyla biliyor musun? Niye bunlara takılıyorsun? Senin kitabın Kur’ân, Peygamberin de Hz. Muhammed’tir. Kur’ân diyor ki: “Abdest alırken yüzlerinizi, el-kollarınızı dirseklere kadar yıkayın. Başınızı ve ayaklarınızı aşıklara kadar mesh edin. Eğer cünüpseniz bütün bedeninizi yıkayıp temizleyin.” Sen istediğin mezhebin hükmünü beğenip uygulayabilirsin. Bundan daha açık ne söyleyeyim?

Devamını Oku

İslâm’da temizlik (2)

20 Temmuz 2009

DÜNDEN DEVAMAllah’ın Elçisi şöyle buyurmuştur: “Müslüman kul, abdest alırken yüzünü yıkarsa gözlerinin bakışıyla işlediği hatalar suyla ya da suyun son damlalarıyla birlikte gider. Ellerini yıkadığı zaman ellerinin işlediği hatalar suyla ya da suyun son damlalarıyla birlikte gider. Ayaklarını yıkadığı zaman ayaklarıyla işlediği hatalar suyla ya da suyun son damlalarıyla birlikte gider. O kimse günahlardan arınmış olarak abdestini tamamlar” (Müslim, Taharet: 32; Tirmizi, Taharet: 2). “Abdest alıp gönül huzuruyla iki rekât namaz kılan her Müslümana cennet gerekli olur” (Aynı eser). “Temizlik imanın yarısıdır. Elhamdülillah(ın sevabı), mizanı doldurur. Subhanellahi vel-hamdü lillahi vallahu ekber(in sevabı), gökle yer arasını doldurur. Oruç kalkandır, sabır ışıktır, sadaka burhandır, Kur’ân senin lehinde yahut aleyhinde kanıttır. Her insan kalkar, ya nefsini özgürlüğe kavuşturur ya da tutsak eder” (Müslim, Taharet: 1). İslâm dini, Müslümanları günde birkaç kez temizlenmeye sevk etmekle onları birçok hastalıktan korumuştur. Hz. Ayşe’nin ifadesine göre Peygamber, gecenin evvelinde uyur, sonunda kalkıp namaz kılar, geceleyin teheccüde kalktığında ağzını misvakla fırçalardı (Buhari, Teheccüd). Oruçlunun misvak kullanması da orucuna zarar vermez. Peygamber oruçluyken de misvak kullanmıştır (el-Mebsut: 3/99). Buna göre oruçlunun, dişlerini fırçalamasında sakınca yoktur. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Misvak kullanmak ağzı temizler, Allah’ı memnun eder” (Beyhaki, es-Sunen: 1/34). “Ümmetime zorluk yükleyecek olmasaydım her namazda misvak kullanmalarını emrederdim” Aynı eser: 1/35-36). Abdullah ibn Abbas’ın anlatımına göre: “Hz. Peygamber, bize misvak kullanmayı o kadar çok emrederdi ki, misvak kullanma hakkında bir ayet inmesinden korkmuştuk” (Beyhaki, es-Sunen: 1/35). Hz. Ayşe’nin anlatımına göre “Peygamber kullandığı misvakı kendisine verip yıkatırdı” (Beyhaki, 1/39) yani kirli misvaki kullanmazdı. Hz. Peygamber insanın doğası gereği olan on şey arasında, “Ağza su alarak ağzın içini iyice temizlemek, buruna su çekip burunu güzelce temizlemek, tırnak kesmek, koltuk altı ve apışarası kıllarını gidermek, suyu tutumlu harcamak” bulunduğunu belirtmiştir (Müslim; Beyhaki, 1/36).

Devamını Oku

İslâm’da temizlik (1)

19 Temmuz 2009

İslâm, maddi ve manevî temizliği emretmiştir. Temizliği imanın gereği sayana, temiz olanın rızkının genişleyeceğini, sağlık kazanacağını bildiren Peygamberimiz, temiz giyinir, güzel kokular sürünür, yemekten önce ve sonra ellerini yıkar, saçlarını tarar, dış görünümüyle de insanları kendisine hayran bırakırdı. Allah’ın O’na ilk emirlerinden biri, “Elbiseni temizle” (Müddessir Suresi: 4) olmuştur. Misvakla dişlerini fırçalar, ümmetine de diş temizliğine dikkat etmelerini emreder, “Ümmetime güçlük olmayacağını bilseydim her namazda misvak kullanmalarını emrederdim” derdi (Müslim, Taharet, bab, 15). Kur’ân-ı Kerîm’de temizlik emri açıkça vurgulanmıştır: “Cünüpseniz tam temizleniniz” (Maide: 10/6). Temizlenenler övülmüştür: “Allah tövbe edenleri sever, temizlenenleri sever” (Bakara: 92/222), “(Takva üzere kurulmuş olan Peygamber mescidinde namaz kılmak elbette güzeldir.) Çünkü onda temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da temizlenenleri sever” (Tövbe: 113/108).En güzel beden temizliğiKur’ân, insanın dışını, içini, çevresini temiz tutmasını öğütlemiştir. İç temizliğine, dış temizliğiyle başlanır. Hz. Peygamber’e, önce elbisesini temizlemesi sonra Rabbine yönelmesi emrediliyor. Dışı temizlemek, iç temizliğine giriştir. Namaz kılabilmek için elbisenin, bedenin ve namaz kılınacak yerin temiz olması gerekir. Bu, çevre temizliğinin ibadet haline getirilmesi demektir. Ayrıca doğaya zarar vermemek, yol üzerinde insanlara eziyet veren bir şeyi kaldırıp yolu açmak öğütlenmiştir. Abdest ve gusül, en güzel beden temizliğidir. Abdest almakla insan, dışarıyla temas eden organlarını yıkar. Böylece birçok mikrobun vücuda yerleşmesi önlenmiş olur. Gusül de bedeni terlerden, kirlerden temizler. Ayrıca abdest ve gusül, insan vücuduna ferahlık verir. Dış organların temizliği olan abdest ve gusül, iç temizliğinin de ilk basamağıdır. Bedenini temizleyen mümin, ruhunu temizleme aracı olan ibadete adım atmış olur. Gönül huzuruyla Rabbinin divanına durur. DEVAM EDECEK

Devamını Oku

Bu gece Miraç Kandili

18 Temmuz 2009

Bu gece İslâm âleminin çoğunluğunda Miraç Kandili olarak kutlanmaktadır. Gerçi Kur’ân-ı Kerim’de Kur’ân’ın inmeye başladığı Kadir Gecesi ile Fecr Suresi’nin baş tarafında (2. ayet) üstüne and içilen zilhicce ayının ilk on gecesinden başka herhangi bir gecenin kudsiyetine veya kutlanacağına dair bir işaret yoktur. Hz. Peygamber de herhangi bir geceyi, şu gece, bu gece diye kutlamamış, her gece yaptığı ibadeti yapmayı sürdürmüştür. Müzzemmil Suresi’nde buyurulduğu üzere Peygamberimiz, her gecenin üçte ikisini ya da en azından üçte birini ibadetle geçirirdi. İbadet insanı olgunlaştırır, ruhunu kötü düşüncelerden arındırır, Allah’a yaklaştırır. Zaten kulun ruhunu arındırmayan, ahlakını düzeltmeyen kimsenin yaptığı ibadet, gerçekte ibadet sayılmaz. Çünkü Kur’ân, namazın insanı kötülüklerden alıkoyduğunu, Allah’ı anmanın ruhta büyük etki yapacağını vurgular. Aslında ibadet sadece namaz kılmaktan, oruç tutmaktan ibaret değildir. Allah’ın iradesine, insanın yaratılış amacına uygun her hareket ibadet sayılır. Çünkü ibadetin anlamı kulluktur. Allah’ın, istediği biçimde yaşamak, O’na kulluktan başka bir şey değildir.Miraç olayının gerçek zamanı belli değildir. Bir hadise göre olay, Hz. Peygamber Kabe’de Hacer-i Esved’in yanında uykuyla uyanıklık arasında bir durumdayken, bir başka rivayete göre de amcası kızı Ümmü Hani’in evindeyken cereyan etmiştir. Enes ibn Malik’in rivayetine göre olay, Peygamber Mescid-i Haram’da uyurken vuku bulmuştur. Kendileri henüz peygamberlikle görevlendirilmeden, uyku esnasında iki melek gelip onun kalbini yıkamış, içini hikmet ve imanla doldurmuş, göklere çıkarmış, çeşitli peygamberlerin ruhlarıyla görüştürmüş sonra çok yüce makamlara eriştirmiş hatta başka bir rivayete göre Peygamber bizzat Allah’ın huzuruna çıkma şerefine ermiştir. Ancak miraç rivayetleri arasına çok sokuşturmalar olmuştur. Necm Suresi’nde anlatılan, vahiy meleğinin Peygamber’e yaklaşması olayı, Allah’ın Peygamber’e yaklaşması şekline dönüştürülmüş ve hâşâ önce 50 vakit olarak farz kılınan namazın, âdeta pazarlığı düşündüren tekrar tekrar Cenabı Hakk’a başvurular sonunda 5 vakte indirildiği şeklindeki bir anlatım, miraç olayına monte edilmiştir. Kur’ân’da böyle şeylere en ufak bir işaret yoktur. Cenabı Hak kullarının yapamayacağı bir şeyi emretmez (Bakara: 286). Geceniz mübarek, ibadetiniz makbul olsun.

Devamını Oku

Abartılı rivayetler (2)

17 Temmuz 2009

* DÜNDEN DEVAMBüyük müctehid İmamı Azam Ebu Hanife, pek az hadise sahih gözüyle bakmıştır. Tarihu Bağdad’da İmam Ebu Hanife’nin hadis rivayetlerine güvenmediği hakkında pek çok rivayet vardır. Mesela Yahya ibn Adem “Abdest, imanın yarısıdır” şeklinde bir hadis söyleyince Ebu Hanife, “Öyle ise iki kez abdest al ki imanını tamamlayasın” demiştir (Tarihu Bağdad: 13/388). İbn Haldun, mukaddimesinde şöyle diyor: “Bil ki müctehid imamlar, az veya çok hadis rivayet etmede değişik görüştedirler. Ebu Hanife’nin rivayet ettiği hadislerin sadece onyedi veya bu civarda (elliye kadar) olduğu söylenir. Malik’e göre de ancak Muvatta’da olanlar sahihtir ki bunlar da üçyüz civarındadır. Ahmed ibn Hanbel’in müsnedinde ise otuzbin hadis vardır (mevcut baskılarda ellibin hadis var). Herkes ictihadı doğrultusunda hadis konusunda bir tutum izlemiştir. Bazı haksız mutaassıplar, az hadis rivayet eden müctehidlerin, hadis bilmedikleri için az rivayet ettiklerini söylemişlerdir. O büyük imamlar hakkında böyle bir inanca saplanmak doğru değildir. Az hadis rivayet eden müctehidler, bilmediklerinden değil, hadise bulaşan sakatlıklardan, hastalıklardan dolayı az rivayet etmişlerdir. Çoğunluğun kanısına göre Cerh (ravinin çürük tarafını ortaya çıkarmak), en önde gelir. Bundan dolayı o büyük bilginin ictihadı, kendisini, bu tür hastalıklarla illetli hadisleri almamaya götürmüştür. İmam Ebu Hanife, rivayet ve nakil şartlarında titiz davranmıştır. Kesin akıl kanıtıyla çatışan rivayeti almamış, bu yüzden onun rivayeti ve hadisi az olmuştur. Yoksa o, kasten hadisi terk etmiş değildir” (Mukaddime: s. 409-410). Uydurmacılardan kimileri, hadis uydurmayı, bir karakter düşüklüğü de saymıyor, hatta bunu sevap telakki ediyordu. Yahya ibn Said el-Kattan “Salih (zahid) kişiler, en çok hadis konusunda yalan söylerler. Başka hiçbir konuda, hadiste söyledikleri kadar yalan söylemezler” demiştir (Fecrul-İslâm: 212). Salihlerin uydurdukları hadisler, ibadetlere yöneltme, dünyadan kaçma, ahirete iştiyak, cennete imrendirme, cehennemden sakındırma (tergib ve terhib) ile ilgilidir. Bunlar içinde mutasavvıflar da sülûk halleriyle, fena, beka, sahv, vahdet-i vücut gibi tasavvuf hal ve makamlarıyla ilgili hadisler ortaya atmışlardır.

Devamını Oku

Abartılı rivayetler (1)

16 Temmuz 2009

SORU: Peygamber’in Veda Haccı’nda 100 kurbanından 63’ünü kendi eliyle kestiği rivayeti doğru mu? (Ali Oktay Cever) CEVAP: Hz. Peygamber’in 100 kurbandan 63’ünü kendi eliyle kestiği hakkında kaynaklarda bir rivayet var. Ama bu hac hakkındadır. Ayrıca rivayetteki abartı gayet açıktır. Aynı zamanda devlet başkanı durumunda olan Peygamber’in kendi eliyle 63 kurban kesmesi akıl ve mantığa sığar mı? Peygamber kasap mı ki durmadan hayvan kessin? Basit bir hesap yapalım: Bir kurban kesimi en az yarım saati alır. Buna göre 63 kurban 32.5 saat sürer. Yani Peygamber yaklaşık iki gün durmadan dinlenmeden kurban mı kesti? Yazıklar olsun bu yalanları hadis diye kaynaklara sokanlara! Bu tür uydurmalar öylesine yayıldı ki bunları Peygamber’in gerçek sözlerinden ayıklamak çok güç hale geldi. Bunun içindir ki Ahmed ibn Hanbel, kendisinden tefsir hakkında rivayet edilen hadislerin hiçbirinin doğru olmadığını söylemiştir. İkinci yüzyıl ortalarından itibaren uzmanlar, Peygamber’in sözlerini toplamaya, bunların sağlamlarını sahtelerinden ayırmaya çalıştılar. Bunun için de birtakım kurallar geliştirdiler. Ve bu bilim dalına Hadis Kritiği (Cerh ve Tadil) adını koydular. Ne kadar titizlik gösterilse de yazılmamış olan ve kuşaklar boyunca ağızdan ağıza dolaşarak gelen bir sözün, yüzde yüz Peygamber sözü olduğu garantisi sağlanamaz. Çünkü bu sözler, 150-200 yıl kullanıldıktan sonra yazıya geçirilmeye başlandı. Bir sözün söylenme ortamına göre anlamı değişik, başka ortamlarda anlamı değişik olur. Hiç kimse konuşandan duyduğu sözü, yüzde yüz aynı aktaramaz. Aktaran olsa da bunlar çok azdır. Hadislerin pek çoğu, anlam olarak aktarılmıştır. Yani duyanlar, o sözü, kendi anladıkları biçimde ve kendi sözleriyle anlatmışlardır. İkinci duyan da aynı ölçüyle hareket ederse Peygamber’in sözünün, ikiyüz yıl sonrasına kadar ne derece tam onun söylediği biçimde gitmiş olur? Buna imkân var mı? Bundan dolayı Peygamber’den aktarılan sözler arasına bilerek veya bilmeyerek pek çok yabancı söz ve düşünce karışmıştır. Bunların kesin olanı ancak mütevatir olanıdır ki sözlü tevatür çok azdır. Anlam olarak mütevatir olan hadisler de çok değildir. Diğerleri bir kişinin, iki kişinin veya birkaç kişinin aktarımlarına dayanır. DEVAM EDECEK

Devamını Oku

Tolstoy’un Hz. Muhammed hayranlığı

15 Temmuz 2009

Okurum Sabahat Uzun’un gönderdiği bu mektubu okurlarımla paylaşmanın yararlı olacağını düşünüyorum: “Lev Nikolayeviç Tolstoy, Moskova’da 28 Ağustos 1828 tarihinde varlıklı ve asil bir ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya gelir. Küçük yaşlarda annesini kaybetmesinin ardından babası tarafından özel eğitim aldırılan Tolstoy, 8 yaşında Fransızca ve Almanca’yı öğrenir. 9 yaşındayken babası zehirlenerek öldürülür. Hemen ardından babaannesini de kaybedince üç kardeşiyle birlikte halası tarafından sahiplenilir. 16 yaşında doğu dilleri edebiyatı üzerinde eğitim alır. 1845 yılında hukuk fakültesine girer. Bu okuldan 2 yıl sonra kovulur. 19 yaşına gelince ailesinden miras kalan çiftlik evinde hayatını sürdürmeye başlar. 23 yaşında Çocukluk adlı ilk kitabını yazar. 1851 yılında Kafkasya halklarının yaşamını anlatan Hacı Murat ve Kazaklar isimli romanları, 1855’te de Sivastopol Hikâyeleri isimli kitabı yayınlanır. 1863 yılında başlayıp 1869 yılında bitirdiği diğer büyük eseri sayılan Savaş ve Barış’ın ardından 1873’te Anna Karenina isimli kitabını kaleme alır. Bu arada dört çocuğundan üçünü birden kaybetmesi, dünya edebiyat tarihinde yeri doldurulamayacak bu büyük şahsiyeti çok derin acılara boğar. Yaşamı içinde köklü değişiklere karar verir. Allah, insan, yaşam ve ölümü sorguladığı eserleri olan Din Nedir, İvan İlyiç’in Ölümü, İnsan Ne İle Yaşar, Üç Ölüm ve Ölüm Manifestosu’nu yazar. 1891-1892 yılında kıtlık ve salgın hastalık sonucu hayatta olan son çocuğunu da kaybeder. Huzursuzluğu ve içe dönüklüğü bir kez daha yaşar. 1896 yılında başladığı Diriliş isimli eserini 1899 yılında bitirir. İstanbul üzerinden Bulgaristan’a gitme hazırlığı yaparken zatürreye yakalanır. 20 Kasım 1910 sabahı bir tiren istasyonunda hayata gözlerini yumar. Vasiyeti üzerine Polyana’daki çiftliğine bir Müslüman olarak gömülür. 1908 yılında Hindistan’da basılmış olan Hz. Muhammed’in Hadisleri isimli kitabı okur. Daha sonra bu hadislerden bir kitap derler. Kendisinin Peygamberimize olan bu sevgi ve saygısı, Peygamberimizin davranışları, hoşgörüsü, ahlak, doğruluk üzerine olan vasıfları Tolstoy’un İslâmiyet’i seçmesindeki en önemli faktördür. Çıkarmış olduğu bu kitaplar o zamanki devlet idaresi tarafından toplatılmıştır. Ancak bu konuda kararlı olan Tolstoy, İslâmiyet’e yönelik olan bu eserlerini okurlarına ulaştırmıştır.”

Devamını Oku