SORU: Namaz abdesti alırken ayakların mesh edilebileceğini birçok kez yazmıştınız. Ama başka meallerde ayakların topuklara kadar yıkanması gerektiği belirtiliyor. Hangisi doğru? (A. Karakaya)CEVAP: Kur’ân, başın ve ayakların mesh edilmesini emrediyor. Kur’ân’ın emri ıslak eli ayağa sürmektir. Kur’ân’da topuk kelimesi geçmez. Topuğun Arapça’sı “akıb”dır. Ayete bakın, “akıb” kelimesi var mı? Ka’b kelimesi geçer ayette. Ka’b, ayakla bacak arasındaki boğum yani aşıktır. Kur’ân ayakların aşıklara kadar mesh edilmesini emrediyor. Abdestte ayaklarını mesh eden, Hakk’ın emrini yerine getirmiştir. Peygamber evladı hep ayaklarını mesh ederlerdi. Peygamberimizin torunu olan İmam-ı Cafer-i Sadık Hazretleri ayaklarını mesh ederdi. Onun ictihadı ayakların meshidir. İmam-ı Taberi, İmam Kasimi abdestte ayakların mesh edileceğini bütün delilleriyle söylüyorlar.***** Eserlerimden bazıları web sitesinde olacak Eserlerİmİn web sitesinde yayınlanmasını, böylece çok sayıda kimsenin bunlardan istifade edeceğini yazan okuruma cevabımdır: Herhalde maddeyi en az düşünen yazar benim. Ama kitap nasıl basılır bilirsiniz. Maaşımla bastırdığım eserlerimin maliyetini henüz almış değilim. İlmihalimi bulamadığınızı söylüyorsunuz. Çünkü çıkarcı ve dini kendi tekeline almış kişiler eserlerimin satılmasını önlemeye çalışıyor. Artık ben eser bastırmıyorum. Bir basan var ama o da yetersiz işte bu kadar yapabiliyor. İnternete vermek güzel. Fakat bazı kişiler hemen makaslayıp kendilerine mal ediyor. Yine de internette bazı kitaplarım olacak.***** ‘Yanlış mesaj veriliyor’ SORU: Cuma Suresi 9’uncu ayetinden cuma namazının kadın, erkek, genç, yaşlı her mümin kula farz olduğunu anlamıyor muyuz? Niçin “kadınlara cuma namazı farz değildir” diye bu insanlara yanlış mesajlar veriliyor? (Faik Rıdvan Göksel)CEVAP: Bu köşeden cuma namazının kadınlara da farz olduğunu defalarca yazdım.
SORU: Bir Müslüman, Allah’a inanmayan biriyle evlenirse dinden çıkar mı? Eğer dinden çıkmazsa bu davranışı günah olarak mı yazılır? Allah’a inanmayan insanın Müslümanlığı kabul etmesi için imanın şartları dışında yapması gereken başka şeyler var mı? (A. C.)CEVAP: Allah’a inanmayan bir insanla evlenmek dinimizde haramdır. Evlilik olsa bile eşlerden biri Allah’a inanmadığını söyler veya puta taparsa ikisi arasında nikâh kalmaz. Ama inanmayan eşiyle birlikte yaşamaya devam edenin günahının boyutunu ben bilemem. Ama onlar nikâhsız bir ilişki sürdürmüş olurlar. Allah’a inanmayan biriyle evlenen kişi, kendisi inkâr etmiyorsa dinden çıkmaz ama ilişkisi, nikâh ilişkisi olmaz. Çünkü böyle biriyle nikâh dinen geçerli değildir. Bunu kanun açısından söylemiyorum. Siz dini durumu soruyorsunuz ben de dini durumu söylüyorum. İşte ayetler: “Allah’a ortak koşan kadınlarla, onlar inanıncaya kadar, evlenmeyin. (Allah’a ortak koşan hür kadın), hoşunuza gitse dahi, inanan bir cariye, ortak koşan (hür) kadından iyidir. Ortak koşan erkekler de inanıncaya kadar, onları (kadınlarınızla) evlendirmeyin. (Allah’a ortak koşan hür erkek) hoşunuza gitse dahi, inanan bir köle, ortak koşan (hür) adamdan iyidir. (Zira) onlar ateşe çağırıyorlar. Allah ise izniyle cennete ve mağfirete çağırıyor. İnsanlara ayetlerini açıklıyor ki öğüt alsınlar” (Bakara: 221). “Ey inananlar, mümin kadınlar göç ederek size geldikleri zaman onları imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir. Eğer onların (gerçekten) inanmış olduklarını anlarsanız, onları kafirlere geri döndürmeyin. Ne bu(kadı)nlar onlara helaldir ne de onlar bunlara helal olurlar” (Mümtehine: 10). Allah’a inanmayan bir insanın Müslüman olması için tek şart içtenlikle, “Lailahe illallah Muhammedun Resulullah: Allah’tan başk tanrı yoktur, Muhammed Allah’ın Elçisidir” demektir. Bunu gönülden söyleyen ve Hz. Muhammed’in duyurduğu mesajın geçerliliğine inanan kimse Müslüman’dır. Ancak bu kimsenin eylemli Müslüman olması için Kur’ân’ın emirlerini uygulaması gerekir. Yani namazını kılar, orucunu tutar, yalan söylemez, İslâm’a göre yaşar. Bunlarda kusuru olsa bile Allah’ın varlığını ve birliğini, Hz. Muhammed’in peygamberliğini kuşkusuz biçimde kabul eden kimse Müslüman’dır.
SORU: Namazlarımın çoğunu cem ederek kılıyorum. Ancak bir hoca cem olayının, Hz. Peygamber zamanında sadece bir kere olduğunu, bu bakımdan her zaman böyle yapmanın doğru olmayacağını söyledi. Bu durumda ne yapmam gerekiyor? CEVAP: Beş vakit ayrı ayrı kılmak elbette daha iyidir. Ama “Peygamberimiz bunu bir kez yaptı” demek bilgisizlikten kaynaklanır. Hz. Hüseyin’in oğlu Ali Zeynelabidin çocuklara üç vakit kılmalarını öğütlemiştir. Abdullah ibn Abbas’tan namazın zaman zaman cem edilebileceği hakkında çeşitli hadisler vardır. Namaz kişinin Allah ile bağlantı, iletişim kurmasıdır. Günde bir kez de olsa bu iletişimi kurmak gerekir. Din, katı değildir. Bir kere Peygamberimiz yolculuklarında genellikle öğleyle ikindiyi, akşamla yatsıyı birleştirerek kılmıştır. Bir kere değil, yolculuklarında çoklukla. Normal zamanlarında da cem ettiği olmuştur. Bazen beş vakti birlikte de kılmıştır. Din, sabun kalıbı değildir. Hz. Ali’nin askerlerinden olup sonra ondan ayrılanlara “Hariciler” denilir. Bunlar Kur’ân’a son derece bağlı ve katı insanlardır. Öyle ayrıntı rivayetleri kabul etmezler. Onlara göre farz olan namaz iki vakittir. Sabah ve akşam namazları. Peygamberimizin torunu olan İmam-ı Cafer-i Sadık’ın mezhebinde öğle-ikindi, akşam-yatsı namazları ceman kılınır. Ben İmam-ı Cafer’den daha dindar değilim. Ama siz beş vakit ayrı ayrı kılarsanız daha makbuldür. *****Dinde çarşaf yoktur SORU: Çarşaf giyiyorum. Ailem, “Çarşafı çıkart. Eşin izin verirse ileride giyersin” diyor. Çarşafı çıkarıp pardösü giysem Allah beni cezalandırır mı? Günaha girer miyim? CEVAP: Sizin kafanıza çarşafı kimin soktuğunu bilemem. Dinde çarşaf diye bir şey yok. Başını örtersin, pardösü giyersin. Herkes gibi giyinirsin. Çarşaf gibi acayip kıyafetlere bürünüp herkesin dikkatini çekmenin ne âlemi var? Bırakın bu aşırılıkları. Bu zamanda çarşaf giymek dindarlık değil, tersine dikkati çektiği için hoş bir şey değildir. Allah seni çarşafınla değil, kalbinin temizliğiyle değerlendirir. Ama tercih yine de senindir.
SORU: İnternette rastladığım ve gerçekliği kanıtlanmış Nepal/Tibet öğretisini icra eden bir kişinin, bilim adamlarının gözetiminde yerden yükselip çatıdan çatıya uçtuğunu izledim. Bu bir mucize midir? Kuran rehberliğinde bu olayı açıklar mısınız? (Mete Can Okumuş)CEVAP: Her insan ruh taşır. Özel eğitim görenler, ruhun saklı, içsel gücünü ortaya çıkarabilirler. Bu, herhangi bir dine veya ırka özgü değildir. Ruh taşıyan her insan aynı imkâna sahiptir. İslâm âleminde tasavvuf mensupları, dervişler ruh gücünü ortaya çıkarabilmek için riyazet yaparlar, aç kalırlar, gece gündüz zikirlerle düşüncelerini bir noktaya (Allah sevgisine) odaklarlar. Sonunda ruhun ışıkları görünür, güçleri ortaya çıkar. Hindistan’da ve uzakdoğu ülkelerinde de ruhu geliştirmek için birtakım eksersizler yapılır. Bu eksersizler sonucunda gerçekten ruh gücü ortaya çıkar. Ruh bedene baskın olunca beden yoğunluğunu kaybeder ve insan bedeniyle uçabilir. Onun için eski mutasavvıflar arasında tayy-i mekân (mekânı aşarak aynı anda uzak mesafelere gidebilme, aynı anda birkaç yerde bulunabilme) olayı bilinirdi. İslâm’da buna keramet denilir. Bu gibi olaylar sadece Müslümanlara özgü değildir. Ruhunu arındıran ve manevi güçlerini geliştiren başka din mensubu insanlarda da olabilir. İslâm literatüründe Müslüman olmayan veya İslâm ahlakına uymayan kimselerde görülen böyle olağanüstü olaylara istidrac denilir. Bu gibi şeyler bir eğitim sonucunda ulaşılan olgulardır. Ama böyle yapan her insan, Allah katında makbul insan olmaz. Makbul olma ölçüsü dinin gereklerine, ahlak ilkelerine uymaktır. Bundan dolayı büyük veli Bayezid, “Bir insanın gökte uçtuğunu, su üstünde yürüdüğünü görseniz dahi onun eylemlerini kitap ve sünnetle tartmadıkça kabul etmeyiniz” demiştir. Kaldı ki o görüntülerde adamın bu işi şova döktüğü anlaşılmaktadır. Şov için bu tür şeyleri yapmak zaten hiçbir dinin özüyle bağdaşmaz. Bazı kişiler, karateciler sekiz tuğlayı bir vuruşta kırabiliyorlar. Bunlar ne evliyadır, ne üstün insandır, sadece aldıkları eğitimle düşüncelerini bir noktaya odaklaştırıp ruh güçlerini kullanmasını bilenlerdir. Ama bu tür hareketler, insanın bu dünyadan sonraki makamını belirlemez. O makamı belirleyecek olan yüksek ahlaktır, Hakk’ın buyrukları doğrultusunda yaşamaktır.
SORU: Kızım üniversitede okuyor. Avrupa Birliği projesi kapsamında Ukraynalı, Polonyalı, İtalyan öğrencilerini gezdirirken içlerinden birinin şu sorusuyla karşı karşıya kalmış: “Domuz etinin İslâmiyet’te haram olduğunu biliyorum. Ancak Kur’ân-ı Kerim’e giriş sebebinin ne olduğunu merak ediyorum.” Bu konuda bizi aydınlatabilir misiniz? (Mehmet Yeşiloğlu) CEVAP: “Domuz eti yasağı neden Kur’ân’a girdi” sorusunu hiç kimse kesin bilemez. Ancak şunu söyleyebiliriz. Domuz, Tevrat’ta da yasaktır. Yahudiler Hicaz Bölgesi olan Medine’de yoğunluklu olarak yaşıyorlardı ve onlar domuzun yasak olduğunu söylüyorlardı. Araplar da onlardan bazı din kurallarını duymuşlardı. Kur’ân, kendinden önce gelmiş olan Tanrısal Kitabı (yani Musa kitabını İsa kitabını) doğrulayıcı ve temel konularda onlara uygun olarak inmiştir. Maide 47-48’inci ayetleri okursanız bunu anlarsınız. İşte Kur’ân da daha önceki kitapta haram kılınmış olan domuz etini haram kılmıştır. Çünkü Kur’ân o kitabı Tanrı Kitabı olarak kabul etmektedir. Onun temel yasaklarını (puta tapmak, zina etmek, yalan söylemek, insan öldürmek ve Tevrat’ın on emri) kabul etmiş ve Müslümanlar için de bunları yasaklamıştır. Ama neden yasaktır domuz eti? Bazı sebeplerini anlayabiliyoruz: Sıcak bölgelerde domuz kötü kokar, çevre kirliliğine neden olur. Etinin sindirimi güçtür. Ayrıca insan bedeninde hastalık yapan bir şeridin de taşıyıcısıdır ve daha bizim bilemediğimiz birçok sebepler...***** İmam nikâhı şart mı? SORU: Annemle babamın hatta anneannemle dedemin imam nikâhı olmadığını öğrendim. Bir arkadaşıma bunu söylediğimde “günah işliyorlar, zina yapıyorlar” dedi. Ben buna kesinlikle inanmıyorum. Onlar yıllardır zaten karı koca. Ama arkadaşımın da bu tavrına çok sinirlendim. Bu konuda yanlış mı düşünüyorum? (Sevil Mutlu)CEVAP: Dinimizde nikâh, iki tanığın huzurunda kadınla erkeğin evlendiklerini beyan etmeleridir. Anne babanız devlet görevlisinin önünde ve onlarca tanığın huzurunda evlendiklerini belirtmişlerdir. Bundan iyi nikâh mı olur? “Günah işliyorlar, zina yapıyorlar” diyen kişi dini bilmeyen cahilin biridir.
SORU: “Allah sevdiği kimselere dünyada acı çektirir, onlara parasız pulsuz zor bir hayat verir, sonra mükâfatını ahiratte verir” şeklinde bir hadis var mı? (Galip Aktaş)CEVAP: Şöyle bir hadis var: “Belaların en çetini peygamberlere, sonra velilere sonra derece derece bunlara yakın olanlaradır.” Neden öyledir? Çünkü bunlar sıradan insanlar değillerdir. Dava, mesaj adamlarıdır. Toplumu kötü alışkanlıklarından kurtarmak, devrim yapmak isterler. Bu ülkülerini gerçekleştirme yolunda sıkıntılar, güçlükler çeker, hatta hapse girer, işkence görürler. Hapse girmeseler bile çıkarı zedelenen, geleneklerini dinleştirmiş olan halkın büyük kesimi onlara karşı koyar. Ama sonunda dava adamları galip gelir. Davalarını gerçekleştirirler. Gerçekleştiremeyenler de davaları uğrunda ölerek Allah’ın katında büyük ödüller alırlar. Hz. Yahya’nın başının kesildiğini, babası Zekeriya’nın testereyle biçilerek öldürüldüğünü unutmayalım. Hz. İsa’ya da çok kötülük yapıldı. Hz. Muhammed’e ise 13 yıl Mekke’de çok saldırı yapıldı, 3 yıl ambargo altında bırakıldı, açlık çekti. Yalnız kendisi değil, tüm taraftarları da onun sıkıntılarını paylaştılar. Ama sonunda o galip geldi. Ona işkence edenler defolup gittiler. İşte hadiste anlatılan budur. Yoksa Allah sevdiği kuluna mutlaka sıkıntı verecek diye bir şey yoktur. Tam tersine Kur’ân’da Allah’ın, dünya nimetlerinin ve süslerinin inananlara özgü olduğu belirtilir. Fakirlik de var. Bu da elbette sonuçta Allah’ın takdiridir. Allah kimini verdiği malla dener, kimini de yoksullukla dener. Denemesi olgunlaştırma yöntemidir. Yoksa onun nasıl davranacağını öğrenmek için değildir. Peygamberimizin sahabileri daha sonra çoklukla zengin olmuşlardır. Abdurrahman ibn Avf öldüğü zaman o kadar servet bırakmıştı ki altın külçeleri baltalarla bölünmüştü. Peygamberimiz, fakirliğin neredeyse küfür olacak kadar kötü olduğunu da söylemiştir. Neden? Çünkü kişi yoksulluğuna sabretmez de “Beni mi gördün” gibi isyankâr sözler söylerse bu küfür olur, isyan olur. “Allah, sevdiklerine acı çektirir” sözü öyle yalın halde doğru değildir. İşte insanlar yoksulları ve dertlileri teselli için böyle söylüyorlar. Bu da güzeldir. Hastalığa, belaya sabır, insanın derecesini artırır. Ama her hasta veya her yoksul mutlaka Allah katında makbul insan değildir. Nice hasta dinsizler ve nice yoksul imansızlar var. Hastalık veya yoksulluk Allah katında makbul kişi olmanın ölçüsü değildir.
SORU: 22 Şubat tarihinde İstanbul Kartal’da bir öğretmenin beslediği üç yavru köpeğin bir barakada canlı canlı yakılarak öldürüldüğünü internetten öğrendiğini belirten okurum Demet Gönen diyor ki: “Yavrular çığlık çığlığa alevler içinde yanarken çevredeki öğrenciler olaya şahit olmuş. Siz bizim sesimizsiniz. Böylesine vahşi ve insanlık dışı bir olay örtbas edilmesin. Lütfen bu konuyu unutturmayın. Bunu yapanların bulunup yasal cezalarını çekmeleri ve bunun caydırıcı bir örnek olması için insanlık adına yardımlarınızı esirgemeyin. Bir insan bunu yapabilir mi? Nasıl bir ailede, hangi kafayla yetiştiriliyor böyle kişiler? Bunu aklım bir türlü almıyor.” CEVAP: Gerçekten çok üzücü bir olay. Biz Allah korkusunu aşılamazsak gençler merhametten yoksun yetişirler. Yüreğinde merhamet olmayan insan yıkıcıdır, işkence etmekten zevk alır. O, yaktığı hayvanın içinde de Allah’ın bulunduğunu düşünmez. Her canlının içinde, görünmez yönünde Allah vardır. O zavallılara yapılan işkence Allah’ın gazabına dokunur. Canlı yakmak asla İslâm geleneğinde yoktur. Yakarak cezalandırmak ancak Allah’a mahsustur. Her ne suretle olursa olsun masum hayvanlara işkence etmek, onları aç susuz bırakmak Allah’a inanan insanın yapacağı bir iş değildir. Bu ne sorumsuzluk?Hemen her gün trafiğe çıkanlar yol üzerinde vicdansızca ezilmiş köpek, kedi ölülerine rastlar. Olmaz böyle şey. Bu ne sorumsuzluk. Delice bir süratle gidiyor, eziyor ve hiç aldırmadan geçip gidiyor. Ne demek bu? Nasıl böyle sorumsuzca hayvanı ezer, sonra da hiç aldırmadan geçip gidersin? Bunu yapan insanları trafik ekipleri yakalamalı ve mahkemeye çıkarmalı. Ama mahkemeye çıkarılsa ne olacak sanki? Hayvanları Koruma Kanunu nerede? İnsanları ezenler serbest gezerken hayvanları kim koruyacak? Bence kendisini savunamayan, derdini anlatamayan hayvan hakkı, insan hakkından da önce gelir. Allah hiçbir canlının hakkını ona zulüm edenin üstünde bırakmaz. O hayvan kendisini savunamasa da onun savunucusu Allah’tır. Bunu böyle bilmeli.
Dünden devamYaman Dede’nin “Yandım ya Resullah” başlıklı şiirinin ilk bölümünü dün vermiştim. Şiirin son bölümü şöyle: Erir canlar o gülbûy-i revanbahşın hevasından, Güneş titrer, yanar, didarının, bak ihtirasından, Perişan bir niyaz inler hayatın müntehasından, Cemalinle ferahnak et ki yandım ya Resulallah.(Can veren o gül kokunun esintisinden canlar erir, Bak senin yüzüne tutkunluğundan ötürü güneş titreyerek yanmaktadır, Sona varmış hayattan bitkin bir yalvarış inlemektedir, Güzel yüzünü göstererek sevindir çünkü aşkınla yandım Ey Allah Elçisi.)***Susuz kalsam yanan çöllerde can versem elem duymam, Yanardağlar yanar bağrımda, ummanlarda nem duymam, Alevler yağsa göklerden ve ben masseylesem duymam, Cemalinle ferahnak et ki yandım ya Resulallah.(Sıcaktan kavrulan çöllerde susuzluktan ölsem acı duymam, üzülmem, Bağrımda yanardağlar yanmaktadır. Denizlere girsem hiç nem hissetmem (Denizler, yanan bağrımı ıslatmaz bile), Göklerden alevler yağsa da ben bunları içime çeksem yine duymam, Güzel yüzünü göstererek sevindir çünkü aşkınla yandım Ey Allah Elçisi.)***Ne devlettir yumup aşkınla göz, rahında can vermek, Nasip olmaz mı sultanım haremgâhında can vermek, Sönerken gözlerim âsân olur ahında can vermek, Cemalinle ferahnak et ki yandım ya Resulallah.(Senin yolunda, aşkınla göz yumarak can vermek ne büyük bir bahtiyarlıktır, Ey padişahım senin kutsal evinin yanında can vermek acaba bize nasip olmaz mı? Senin aşkının ahıyla gözlerimi kapayarak can vermek benim için çok kolay olur, Güzel yüzünü göstererek sevindir çünkü aşkınla yandım Ey Allah Elçisi.)***Boyun büktüm, perişanım, bu derdin sende tedbiri, Lebim kavruldu atşından, döner payinde tezkiri, Ne dem gönlün muradeylerse taltif eyle (Kıtmîr)’i, Cemalinle ferahnak et ki yandım ya Resulallah.(Huzurunda boyun büktüm, çok bitkinim. Bu derdimin çaresi sendedir, Senin aşkına susamışlıktan kavrulmuş olan dudaklarım mübarek ayağının çevresinde dönerek seni anıyor, ayağını öpüp serinlemek istiyor, Ne zaman canın isterse bu Kitmîre (Ashab-ı Kehf’in köpeği gibi kapında bekleyen zavallıya) lütfet, ayağını öpme şerefini ona bahşeyle, Güzel yüzünü göstererek sevindir çünkü aşkınla yandım Ey Allah Elçisi.)