Böyle süper (!) bir “final”i Tarantino bile çekemez…

14 Mayıs 2012

Ölçüleri tamamen alt üst olmuş bir ülkede yaşıyoruz…- Şampiyon olan G.Saray rakibinin stadında kupasını doğru dürüst alamıyor.- Futbol Federasyonu Başkanı, Başbakan Tayyip Erdoğan Vali’ye telefon talimatı vermeden kupa seremonisini yaptıramıyor.- Sahanın içinde 1000 tane fanatikle arbede yaşayıp geri çekilmek zorunda kalan polis; stadın dışında evine gitmekten başka derdi olmayan binlerce kişiye biber gazı tacizi yapıyor.- Şampiyonluğun görüntülerini izlemek istiyorsunuz... Yayıncı kuruluş, diğer kanallar çalmasın diye Lig TV logosuyla yayınlıyor görüntüleri.. Logo yüzünden görüntülerden hiçbir şey anlaşılamıyor.. Bir tek televizyonculukta hırsızlığın suç sayılmadığını, bu nedenle bütün sene özlemle beklenen şampiyonluk kutlama görüntülerinin rahat rahat izlenemeyeceğini anlıyorsunuz.. - G.Saraylı futbolcular, kupa törenine giderken F.Bahçe’ye küfreden sloganlarla eğleniyorlar..- Eboue ile Melo’nun yaptığı sevinç gösterisini anlamakta zorlanıyorsunuz…Ne oldu diye soruyorsunuz?G.Saray şampiyon oldu, o kadar…Ama biber gazına bozulan çocuklar, ters döndürülen polis otoları, yaralı polisler, tutuklu taraftarlar, ışıklar kapalıyken yapılan zoraki ama bir o kadar da anlamlı kupa merasimi...Süper Final’e böyle bir “final”i Tarantino bile çekemezdi dedi arkadaşım izlerken...Sanırım haklıydı...Sinema için bile insan utanacağı bir şey yapamaz çünkü…*****Son 1 sene içinde F.Bahçe ne kaybetti, G.Saray ne kazandı?- F.Bahçe geçen yıl bugünlerde lig şampiyonu olmuş, G.Saray küme düşmekten son haftalarda kurtulmuştu.- F.Bahçe Şampiyonlar Ligi’ne direkt giderek yaklaşık 40 milyon Euro’luk gelir elde ederken, G.Saray Avrupa’ya bile gidemiyordu.- F.Bahçe iki flaş transferle Avrupa’da başa güreşecek bir kadroya sahipken, G.Saray 17 yeni transferle sıfırdan başlamak zorundaydı.Yani F.Bahçe ile G.Saray arasındaki makas iyice açılmak üzereydi.3 Temmuz’dan sonra F.Bahçe Şampiyonlar Ligi’ne gidemedi, bütün gelirden oldu, en büyük yıldızları başka takımlara kaçtı, yine de F.Bahçe son ana kadar şampiyonluğu kovaladı.G.Saray ise normalde F.Bahçe’ye yetişmeyi hayal bile edemeyeceği bir sezonda rakibini geçip şampiyon oldu.Yani iki takım arasındaki makas kapandı. Açılma varsa bile G.Saray lehine...1 yıl içinde değişen tablo ile ilgili:- F.Bahçe’yi ele geçirmek isteyen okyanus-ötesi oluşumları da sorumlu bulabilirsiniz...- 105 yıllık F.Bahçe camiasını bu tip şaibeli ilişkilerin içine sokan insanları da..Belki de ikisini birden..*****Fatih Terim, Ulubatlı Souness’ı da devirdiNe G.Saraylılar unutabilir... Ne de F.Bahçeliler...24 Nisan 1996’daki kupa finalinde F.Bahçe’yi eleyen G.Saray’ın İskoç hocası Graeme Souness, o kadar insanın içinde F.Bahçe’nin santra yuvarlağına G.Saray bayrağını asmış ve “Ulubatlı” lakabını almıştı.O görüntü hâlâ gözümün önünde…Bu şampiyonlukta da aynısını Fatih Terim yaptı…Nasıl mı?Hafta içinde yaşanan “Kupa Saracoğlu’nda verilsin mi, verilmesin mi?” tartışmasına hiç anlam verememiştim ben.Büyük riskti bu...Netameli bir sezonun ardından, ezeli rakibini yenerek kupayı evlerinde almak Fenerbahçe için iyiydi ama ya G.Saray kazanırsa ne olacaktı?Bu tip olayların çıkmama ihtimali sadece yüzde 33’tü...Beraberlik ve galibiyet G.Saray’a yaradığı için rakibin kupayı alma şansı yüzde 66’ydı. Bu kadar kupa fetişi taşıyan bir kulübün, tören yapılmasın diye elektrikleri kesmesi de çok dramatik oldu buyüzden…Hatırlayın, G.Saray Başkanı Ünal Aysal hafta içi Divan Kurulu’nda “Kazanırsakkupayı pazar günü Arena’da alacağız”açıklaması yapmıştı.İşte tam bu noktada Fatih Terimdevreye girdi. Başkan Aysal ile konuşup “Bakın, tarihi bir fırsat elimize geçti.. F.Bahçe’ye yenilmeyip kupayı Saracoğlu’nda almak, hiçbir G.Saraylı’ya nasip olmadı.. Siz bize güvenin, biz o kupayı orada alırız” dedi büyük ihtimalle. Ve ertesi gün G.Saray, TFF’ye başvurup “Biz kupa seremonisi cumartesi gecesi olsun istiyoruz” diye düzeltme yapmak zorunda kaldı.O andan itibaren ben G.Saray’ınmotivasyonunun çok yükseldiğini düşünüyorum.G.Saray ilk defa “Hurraaa” diyerek karşı kaleye hücum etmedi, defansifönlemlere konsantre oldu ve resmenberaberliğe oynadı derbiyi.Yani şampiyonluğa...Alex ile Gökhan Gönül’ün ilk 11’de başlayamaması da ekmeklerine yağ sürdü.Sahanın kenarında duran o kupasahada mücadele eden her G.Saraylı’ya, “Saracoğlu’nda onu kaldırma”motivasyonu verdi sanki.Stresle geçen 40 hafta sonundaşampiyonluk kupasını Saracoğlu’nda almak en başta Fatih Terim için en büyük onurdu.Souness bayrak dikmişti.. Sembolikolarak Braveheart’vari bir aksiyondu o...Terim ise F.Bahçe’nin 49 maçtıryenilmediği kalesini fethetmiş oldu.Futbolcularına boş tribünler önünde bile olsa şampiyonluk turu attırdı, şarkısı söyletti.Duyuyorum ki, Ünal Aysal maç sonrası kendisine “Aman dışarda büyük olaylar çıktı, tören yapmayalım” diyen İstanbul Valisi’ne, “Madem öyle, biz kupayı soyunma odasında alırız” demiş önce. Sonra yine Fatih Terim devreye girmiş, “İsteyen gitsin, biz takım halinde bekleriz. Kupayı sahada almadan da gitmeyiz” diye çıkışınca G.Saray yönetimi de sertleşmiş.Abdurrahim Albayrak’a Başbakan’ı aratıp Vali’ye talimat vermesinisağlayan da Terim...Meseleye 2 açıdan bakabiliriz:1. Çıkan olayların bütün sorumlusu “Kupayı ille de Kadıköy’ün çimlerindealacağım” diye tutturan Fatih Terim’dir.2. Fatih Terim, bütün olumsuz şartları hiçe sayarak G.Saray’ın hakkınıalmasını sağlayarak kendi camiası adına büyük liderlik yapmıştır.Ben 1. ihtimali gerçek varsayan F.Bahçeliler’e şu hatırlatmayı yaparım:Aynısını Arena’da Aykut Kocaman yapsa sizler de onu alkışlamayacak mıydınız?Daha da fazlasını söyleyebilirim:Terim bu süreçteki liderliğiyle belki de ilerde kendisine G.Saray başkanlığınıaçacak yola da girmiştir.Ama ne yazık ki, “ölçüsüz” ülkemizdeki futbol atmosferi bu tarz liderlik, zeka,yönetim melekelerini hiç analiz edemez.

Devamını Oku

Özden Örnek Silivri Günlüğü tutuyor mudur?

12 Mayıs 2012

Alper Görmüş’ün İmaj ve Hakikat kitabını, Deniz Kuvvetleri eski komutanı emekli Oramiral Özden Örnek’in günlüklerinin tam metnini okuyorum günlerdir…Kitabın kapağında ‘bir kuvvet komutanının kaleminden Türk ordusu’ yazıyor…Galiba önce beni etkileyen ilk şeyi söylemeliyim, Özden Örnek gerçekten Türkçe’yi iyi kullanıyor, yazarak ifade gücü yüksek…Anlatımını görünce neden günlük tutmaya meraklı olduğunu anladım…Eminim birgün kitap yazmayı da geçiriyordu aklından…Ya da Silivri Günlüklerini çok yakında okuruz…Yazmıyorsa da yazmalı bence.***İkinci etkilendiğim şeyse onca toplantıya, plana, arzuya rağmen darbe yapmayı beceremeyen gene-rallerin birbirlerine duydukları nefret, kıskançlık, güvensizlik duygularını saklamayı hep becermiş olmaları…Günlükleri okurken ağzım açık kaldı.Ordu içindeki çatışmaları, ayak kaydırmaları, nefreti, güvensizliği okuyunca şaşacaksınız.Birbirleri hakkında yaptıkları dedikodular insanı güldürüyor…***Alper Görmüş de bunu harika anlatmış…‘Kendi çıkarından başka hiçbir kaygısı olmayan, kişisel hesapları uğruna rakipleriyle didişmekten başka bir şey düşünmeyen sivil siyaset…Sadece ülkenin ve milletin ali menfaatlerini düşünen bu uğurda bütün kişisel kaygılarından uzaklaşmış askeri sınıf…Örnek’in bu kitapta yer alan anıları ve değerlendirmeleri, toplumun kirinden pasından münezzeh bambaşka bir kategori oluşturulduğuna inanılan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin söz konusuimajının hiçbir şekilde hakikate tekabül etmediğini kesin bir biçimde ortaya koyacak.’***Türkiye öyle bir noktaya geldi ki…Çiçek kokularıyla dolu güneşli bir günde, mutluluğunuzun doruğunda olsanız, sevdiğiniz, istediğiniz ne varsa yakınınızda olsa bile, biz Türkler, Kürtler, askerler, Müslümanlar, Ermeniler, sağcılar, solcular, Aleviler, Museviler, Galatasaraylılar, Fenerbahçeliler, kadınlar, erkekler, yaşlılar, gençler, uçurumdan düşerken küçük bir dal parçasına tutunmuş birini görsek onu kurtarmadan önce ‘sen kimsin, fikrin, inancın ne’ diye soracak kadar karşımızdakini sevmemeye yatkın duruyoruz. İnsan olmanın dayanılmaz dürtüsüyle hemen elimizi uzatıp o insanı ölümden kurtarmaya ne kadar yatkınsak, bizim gibi düşünmeyeni öldürmeye de sanki o kadar yatkınız.Özden Örnek’in günlüklerini okurken şunu da anladım, ordu, ge-nerallerin birbirleriyle aynı şeyi düşünürken bile birbirini sevmemeye, öldürmeye yatkın olduğu bir yermiş…O terfi dönemleri olanları okurken aklımda hep, “şu an Silivri’deki, Hasdal’daki koğuşlarda generaller neler konuşuyor acaba” sorusu dolaştı?Nasıl kızıyorlar birbirlerine?Neler söylüyorlar birbirleri hakkında?Özden Örnek’in günlüklerini okudukça neler düşünüyorlar?Onlar gibi içerde olmayan, dışarıda olan kim vardır acaba çok kızdıkları?***Görmüş’ün kitabını mutlaka okuyun bence.Hem insan ruhunun derin karanlıklarını görüyorsunuz, hem de yıllarca bu ülkenin kaderine el koyan generallerin kendi aralarındaki o karmaşık ve kaygan ilişkiyi.Hem gülümsüyor hem öfkeleniyorsunuz.Generallerin o kaygan ilişkilerinin bu ülkeye nelere mal olduğunu, kaç insanın hayatını yok ettiğini de bili-yorsunuz çünkü o zavallı ruhların macerasını okurken.

Devamını Oku

Mehmet Ağar… Arda Turan… Ve şampiyonluk maçı…

10 Mayıs 2012

Bugün Cuma…Pek çok insan, ne başkanlık sistemi tartışmalarıyla, ne Yılmaz Erdoğan’la ve ona edilen küfürlerle, ne haftasonu havanın nasıl olacağıyla, ne Genelkurmay Başkanı’nınAmerika gezisiyle, ne de kendi evinin içindeki önemli önemsiz herhangi birşeyle ilgileniyor.Varsa yoksa yarınki şampiyonluk maçı… Fenerbahçe’nin sahasındaki son maça kalan şampiyonluk maçı…Fenerbahçe Galatasaray derbisi.Yarın akşam, hakemin son düdüğüyle birlikte havaifişekler, maytaplar, kırmızı dumanlar, silahlar, araba kornaları, çığlıklar, bağırışlar, şarkılar, türküler, davullar, gözyaşları, kavgalar hayatımıza karışacak…Kalabalıklar caddeleri saracak…Ortak bir sevincin coşkusu tüm ülkede patlayacak…Televizyonlar golleri defalarca gösterecek…Bazılarımız çok üzgün, bazılarımız nefessiz kalacak kadar mutlu olacak…Bu hikayeye bakarsak futbol için harika bir gece yaşanacak yarın akşam.***Ama gerçekten öyle mi acaba?İçiniz gerçekten sadece heyecanla mı dolu? Futbolun bu ülkede temiz olduğuna inanıyor musunuz?Hiç kuşku duymuyor musunuz?Endişeniz hiç mi yok?Taraftar olma mutluluğu, diğer takımın düşmanı olma duygusu taşımasa ve siz buna bayılmasanız, sadece futbolu sevmenin keyfi var mı bu ülkede?Yok, değil mi?En azından benim için yok.Umarım harika bir maç olur ve umarım sahada iyi olan kazanır.Ama futbolun hakettiği güzellikte bir akşam olmayacak yarın akşam…Karanlıkların gölgesinde, kuşku yüklü bir başarıyla füzelenen toplumun çok da gerçekçi olmayan yapay sevinci olacak en fazla…Gerçeği değil coşkuyu isteyenlerin gecesi olacak.***İnternette haberlere bakarken, UEFA Avrupa Ligi finalinde kupayı alan A.Madrid’li ArdaTuran’ın, maçtan sonra, NTV Spora bağlanıp “Bunun bir tarifi yok. Söylenecek birşey yok, çok mutluyum. Mehmet Ağar şu anda içeride. Burada olmasını isterdim.Yanlış anlaşılmasın siyasi olarak demiyorum ama kendisini çok severim“ dediğini okudum.Mehmet Ağar, ArdaTuran ilişkisi beni düşündürdü.Futbolcuların çoğunluğu toplumsal gerçeklerle pek ilgilenmez.Hem gerçekten merakları yoktur, hem de “bizi ilgilendirmez”diye düşünürler.Ülkelerinde yaşanan gerçekler, onların dünyalarında gerçekten olmuyormuş gibidir…Bazen onların bu ‘sorunsuz’ dünyalarına özenirim doğrusu…Ama şaşırırım da her zaman…Çünkü tüm bu ülke gerçekleriyle ilgisizliklerine zıt bir arkadaş çevreleri vardır.***Bazılarının mafia liderleriyle çekilmiş fotoğraflarını basında gördüğümü hatırlıyorum.Böyle bir ilişki onları yadırgatmaz.Çünkü onlar, kulüp yöneticilerinin, “büyüklerinin” de bu insanlarla ilşkiler kurduğunu görmüş, bunun doğal olduğuna inanmışlardır.Eski Galatasaraylı ArdaTuran’ın övdüğü Ağar’ı birkaç gün önce de Galatasaray’ın eski başkanı hapishanede ziyaret etmişti.Bu ülkede, hadi her takımın demeyelim ama hemen hemen her takımın “suç dünyasıyla” bir ilişkisi var.Böyle bir ilişki toplumda nasıl “doğal” karşalanabiliyor anlamak çok zor doğrusu…*** Siyasi iktidarın ve Futbol Federasyonu’nun el birliğiyle üstünü örtmeye çalıştığı şike soruşturmaları, özellikle bu ilişkileri bitirecekti güya.İzin vermediler.Şikenin ve suçun yolunu açtılar.Bu gerçekleri bilerek yarınki maçta heyecan duymak mümkün mü?Bataklığa gömülürken kahkaha atmaya benziyor bu sevinçli heyecan.Kim kazanacak bilmiyorum, doğrusu umurumda da değil.Kim kazanırsa kazansın futbol ve futbolseverler kaybetti çünkü.Üstelik de buna kılımız bile kıpırdamadı…

Devamını Oku

Hayata, kendim olarak başladığım yaştayım…

8 Mayıs 2012

İşte sonunda bu da oldu.Çetin Altan’ın “Daha dün kırk diyorduk, bugün kırk bir diyoruz, freni koptu meretin” diye yazdığı yaşa geldim.O fren hiç kopmaz zannediyor insan gençken, daha doğrusu başkalarına kopar da sana kopmaz gibi geliyor.İnsan gençken,yaşlıların yaşlı doğduğuna inanıyor.Anneler, babalar, dedeler, halalar,“anne, baba, dede, hala” olarak doğar sanıyor.İnsan ancak geçliğinin bittiği yaşa gelince anlıyor bir zamanlar annelerin de genç, babaların da çocuk, dedelerin de bebek olduğunu.Bugün kırk yaşımı bitiriyorum…Gerçekten gençliğin bittiği yaşa geldim…Freni benim için de kopuyormuş bu meretin.***Geçmişi düşünüyor insan kırkını bitirirken…Neler oldu bu koca kırk yılda diye.Koca kırk yıl…Tuhaf bir bilme isteği uyandırıyor insanda…Her şey güzel oldu mu, her şey iyi oldu mu, gerçekten yaşadım mı?Önce biraz telaşlanıyorsun ama sonra anlıyorsun bu sorunun hiçbir yaşta gerçek bir cevabının olmadığını.Anneannelerin radyo dinlerken çıkan şarkılarda kimselere çaktırmadan iç çektikleri, uzaklara daldıkları, eğer bir dinleyen varsa ‘ben de gençtim’ diye anlatmaya çalıştıkları anlar vardır…Gençlerin hiç aldırmadığı…O yolun başına geldim artık ben de.Yavaş yavaş gençlerin bizim de genç olduğumuzu unutacağı yaşlara yaklaşıyorum.Bunu düşününce gülümsüyorum.Babamla dedem aklıma geliyor.‘Dur yardım edeyim’ denmesinden nasıl hoşlanmadıklarını ve bundan hoşlanmadıkça nasıl hiç ‘yaşlanmadıklarını’ anlıyorum.Ben de daha şimdiden gençlerin beni yaşlı görme fikrinden hoşlanmıyorum doğrusu.Yaşlanmak güzel ama yaşlı görülmek gerçekten sıkıcı olmalı diye hissediyorum.Bugün kırkımı bitiriyorum.Kırklar bir kadın için en güzel yaşlar diyorlar.Bunun doğru olmasını diliyorum.İnsan kırklara yaklaşınca gözünün önündeki duman kalkıyor sanki…Yeşil daha yeşil, mavi daha mavi, hayat daha hayat, aşk daha fazla aşk oluyor.Gençken insan genç olmaktan mutlu olmuyor…Ama kırklarına gelince seviyor insan kırk olmayı.Büyümenin en güzel tarafı da bu zaten, artık gençliğinde olduğu kadar huzursuz olmuyor insan.Bir sürü eksiğiyle güzel bir kırk yaş başlangıcı yaşıyorum.***Kendimi keşfediyorum…Nasıl hassas bir kadın olduğumu ama koca bir gençliği nasıl güçlü, mükemmel ve babamın beğeneceği bir kadın olmak için geçirdiğimi fark ediyorum.Hassasiyeti zayıflık zannetmekle nasıl bir hata yaptığımı görüyorum.Hassasiyetimle güçlü bir kadın olduğumu kırkların başında öğreniyorum ancak.Gençken üzüldüklerime gülüyorum şimdilerde…Gençken güldüklerim ise sızlatıyor içimi düşündükçe.Hala korkuyorum ama korkunun da korkak bir şey olduğunu görerek…En hızlı, korkmaktan vazgeçiyor insan kırklarına gelince.***İnsanın kendi gibi olma özgürlüğü kırk yaş.Bana öyle geliyor ki hayata kendim olarak başladığım yaştayım.Bugün kırk yaşımı bitiriyorum.Aklımda o yazmayı çok istediğim romanın kahramanı, yanımda beş yaşında büyümesini heyecanla izlediğim Leyla, önümde freni kopmuş bir hayat duruyor.Sadece şükrediyorum…Annemi anladığım yaştayım şimdi.

Devamını Oku

Demirel konuşmuyor ya… Solcular yaptı tezi gölgeleniyor

6 Mayıs 2012

Bir haftadır yazı yazmıyorum…Size bir şey itiraf edeyim mi; bu ülkede bir ay yazı yazmazsan, hatta koca bir mevsim, belki koca bir yıl, ‘Allahım yazı yazmazsam ölürüm,hemen bu fikirler dünyasının bir parçası olmalıyım’ diye hissetmek mümkün değil…Benim için tabii…Konuların aynılığı, tartışmaların çarpıtmalara dönüşmesi, siyasetin rüküşlüğü, hayatın değişiyormuş gibi gözüken ama hiç değişmeyen yeknesaklığı, hayranlıkla okuduğum parlak yazarların bile hep aynı çemberde dolanmak zorunda kalması…Yazı yazarak ölüyoruz, kuruyoruz hissine kaptırıyor insanı.Böyle temel sorunların hiç çözülmediği ve hiç değişmediği bir ülkede her gün köşe yazısı yazmak, her gün aynı şeyi yazmaktır, konular farklı olsa da gibi geliyor insana.Böyle ışıltısını kaybetmiş bir yazı dünyası insanın içini burkuyor doğrusu, dışına çıkıp baktığında…Sanki her şey hep ama hep aynı bu ülkede…Dolayısıyla yazılar da…***Ama bir şey daha itiraf edeyim bütün bunlara rağmen bu tartışmayı kaçırsaydım çok üzülürdüm.1 Mayıs 1977 katliamı solcuların iç çatışması mıydı yoksa derin devletin yaptığı bir katliam mıydı?35 yıl sonra gelen bir itiraf:“1 Mayıs 1977 sol fraksiyonların çatışmasıydı.”Gerçekten insanın aklından bin tane soru geçiyor bunu duyunca…İkna olabileceğin hatta saklanan gerçeğin ta kendisi olduğuna hemen inanabileceğin pek çok kanıt kıpırdanıyor birdenbire kafanda ama sonra pek çoğu dokununca sönen çicekler gibi düşündükçe soluyor. Halil Berktay’ın bu çok sarsıcı bir iddiası, “sol fraksiyonların kendi aralarındaki çatışmalar 1 mayıs katliamını yarattı” demesi, bana önce şunu düşündürdü;Aralarında en cesuru Halil Berktay mı yoksa Berktay biraz fazla mı özet yapıyor bu konuda.***Ateş edenlerin solcular olması, silahları çekip ortalığı karıştırmaları, devletin karanlık yüzünün o meydanda olmadığını kanıtlar mı?Bence kanıtlamaz.Solcuların kendileriyle hesaplaşma döneminden geçmeleri harika olur ama gerçekten “devlet hiç yoktu, bu işi solcular yaptı” diyebilir miyiz?“Solun içinde devlet ne kadar vardı?” Bu soru önemli değil mi?Yıllardır sorulan o soru, “o silahlar Türkiye’ye nasıl girdi, solcu çocukların eline nasıl geçti, o silahların paralarını kim verdi?” sorusu ciddi bir cevabı hak etmiyor mu?***Ben bu tartışmayı sevdim…35 yıllık bir sırrın, bu soruların cevaplarının solcular gibi ezilmiş bir grubun cesaretiyle aydınlanabilecek olmasından heyecanlandım…Şimdilik kavga, suçlama ve direnme var ama bence devletin hepimizi nasıl ele geçirdiğini sonunda solcular ortaya çıkaracaklar galiba.***Ama hala aklıma takılan sorular var…Çünkü insan bu ülkede pek çok şeye kolayından güven duyamıyor.“Her an her şey olabilir” gibi hissediyor.O dönemin en yetkili ismi Başbakan Demirel’in keşke 1 Mayıs Katliamı’nı anlatan bir röportajını okusak...Hele bu itirafın üzerine…O konuşmak için can atmıyor, sessiz duruyor ya, işte o zaman “solcular yaptı” tezi gölgeleniyor kafamda…Dönemin Emniyet Genel Müdürü Metin Dirimtekin de yanılmıyorsam hayatta.O bilmiyor mudur?Dirimtekin’den hemen sonra, 22 Ekim 1977’de Vecdi Gönül, AK Partili eski Milli Savunma Bakanı, bu göreve gelmiş.Vecdi Gönül göreve geldikten sonra “5 ay önce ne oldu?” diye merak etmemiş midir?Dönemin İstanbul Valisi Namık Kemal Şentürk de yanılmıyorsam hayatta; herhalde bu olayla ilgili bir şeyler biliyordur.Dönemin Genelkurmay Başkanı Semih Sancar aramızda değil artık ama Askeriye’de bu olayın bir dosyası vardır.Dönemin İçişleri Bakanı Sebahattin Özbek de bugün aramızda yok; ancak, görevi devraldığı Oğuzhan Asiltürk hayatta ve muhtemelen konuya dair bir bilgiye sahiptir.Dönemin MİT Müsteşarı Hamza Gürgüç ve MİT Müsteşar Yardımcısı Hiram Abas da yok ama MİT tabii ki o gün Taksim’de ne olduğunu biliyordur.Bu insanlar 35 yıl sonra gelen “bu işi solcular yaptı” itirafına rağmen niye çıkmıyor ortaya?***Bu katliamı kimler yaptı?2012 yılına geldik...AK Parti, 5 katliamın dosyası açmıştı.1977’deki Kanlı 1 Mayıs... Çorum... Sivas... Kahramanmaraş ve Başbağlar katliamları….Ne oldu acaba o komisyon?Hadi çıksın gerçekler ortaya…Devlet karşıtı gibi görünenlerin bile devletle ilişkilerini anlayalım.Anlayalım da şu devleti değiştirmek için bir adım daha atalım.Bu ülkede yazı yazmaya değecek bir şeyler olsun…Hadi…

Devamını Oku

Şike Operasyonu’nun ardındaki deli sorular

28 Nisan 2012

Geçen akşam Rıdvan Dilmen‘e takıldı gözüm NTV’de… Nasıl da hiddetli biçimde şike soruşturması kapsamında yaşanan son gelişmeleri değerlendiriyordu:- Şimdi gazete haberlerine bakarsanız, Etik Kurulu raporuna göre F.Bahçe’nin 4 maçında şike bulgusuna rastlanmış. Bu haberleri okuyan Aykut Kocaman ve futbolcular iki gün sonraki Beşiktaş derbisine hangi ruh haliyle hazırlanacaklar? Acaba bu tip haberleri F.Bahçe’nin kritik maçları öncesi maksatlı olarak mı çıkartıyorlar?Futbol dünyasındaki karmaşık, karışık, tuhaf hali bütünüyle yansıtan bir söylem...Çünkü esasında herkes ne olduğunu biliyor ama hiç kimse bu işin içinden nasıl çıkılacağını bilmiyor.Herkesin kafasında sorular var ve haksız da değiller:- F.Bahçe’nin puanı ne zaman silinecek?Etik Kurulu raporunda geçen sezonki dört lig maçı “şüphe“li görülen F.Bahçe, o meşhur 58. maddeye göre cezalandırılırsa küme düşecek.TFF’nin yönetim kurulu kararıyla 58. maddeyi değiştirme ihtimali yüzde 100’e yakın olduğu için F.Bahçe küme düşmeyecek; alternatif iki cezadan birini alacak. Ya puanı silinecek ya da para cezası verilecek...Ama böyle önemli bir suçun karşılığı sadece para cezası olursa UEFA’nın Türkiye’ye ceza verme olasılığı artar.Diyelim ki, bunu hesap eden PFDK puan silmeye karar verdi.Peki, puan silme hangi sezonda uygulanacak?- Geçen sezonki klasmandan puan düşme yapılırsa, F.Bahçe şampiyonluğu kaybetmiş olacak. Peki o kupa kime verilecek?- Bu sezonki klasmandan hemen puan düşme yapılırsa, F.Bahçe ile G.Saray’ın başa baş götürdükleri Süper Final’in hiçbir anlamı kalmayacak. Çünkü 3-5 puanı bile silinse, G.Saray şampiyonluğunu ilan edecek.- Eğer lig bittikten sonra puan silinirse ve F.Bahçe şampiyon olmuşsa yaşanacak travmayı düşünmek bile istemiyorum.Ancak görüntü net: F.Bahçe şike nedeniyle mutlaka ceza alacak.- Kupa Trabzon’a kalır mı?Etik Kurulu’nun ilk raporuna göre geçen sezon şampiyonluk kupası F.Bahçe’den alınıp Trabzon’a verilmeliydi. Ancak ikinci raporda Trabzon’un Sivas-F.Bahçe maçı öncesi teşvik primi girişiminde bulundukları şüphesi tespit edildi.Bu da operasyonun ilk gününden beri Trabzon’un da “tertemiz” olmadığını savunan F.Bahçe’nin söyleminin doğru olduğunu gösteriyor. Eğer teşviğe karışmışsa, Trabzon’un F.Bahçe yerine Şampiyonlar Ligi’ne katılması büyük bir adaletsizlik değil mi?Trabzon’un adının teşvik primi ile anılması, bende “TFF; şampiyonluk kupasını F.Bahçe’den alsa bile Trabzon’a vermeyecek” izlenimini uyandırıyor.- Beşiktaş’ın suçu neymiş?Beşiktaş, ilk andan itibaren F.Bahçe ile birlikte Şike Operasyonu’nun en önemli kulübüydü. Tayfur Havutçu, Serdal Adalı, Ahmet Ateş 6’şar ay hapis yattılar.Suçlama da Türkiye Kupası finalinde İ.Akın ve İskender’i satın almış olmalarıydı.Ancak Etik Kurulu’nun yeni raporunda Beşiktaş ile ilgili bir hüküm yok.O zaman da Beşiktaş’ın ortaya çıkıp “Benim en önemli yöneticimi, teknik danışmanımı hapiste tuttunuz. Beşiktaş’ın üzerine büyük bir leke düşürdünüz. Bu sezon Beşiktaş’ın başarısızlığının sebebi bu şike travmasıydı. Bizden ne istediniz?” derse çok haklı olmaz mı?Olur tabii ki...- G.Saray Avrupa’ya gidebilecek mi?Günün sonunda, eğer adları şikeye karışmış kulüplere UEFA’yı tatmin edecek bir ceza verilmezse, Türk kulüplerine Avrupa Kupaları’na katılma yasağı gelebilir.Adı dosyada hiç olmayan G.Saray, şimdiden gelecek sezon Şampiyonlar Ligi’ne katılmayı garantiledi.Adnan Öztürk dışında süreç boyunca pek bir sesleri de çıkmadı doğrusu.Beklenti şu: “UEFA, şikeye karışmış takımları kupalara almazsa bile G.Saray’ı suçsuz olduğu için Şampiyonlar Ligi’ne sokacak...” Yani G.Saray bu hengameden yara almadan çıkmış olacak.Peki ya tersi olursa!G.Saray da Şampiyonlar Ligi’ne gidemezse... Bunun hesabını kim verecek?“Beş yıl Avrupa’ya gitmeyiz” demeyi bilen Başbakan, gidip göbeğine yerleştiği bu karmaşayı nasıl çözeceğini de biliyor mu bakalım?

Devamını Oku

Aziz Yıldırım suçsuzsa neden 10 aydır Metris’te yatıyor?

26 Nisan 2012

Vatan gazetesinin dünkü manşetinde dikkat çekici bir haber vardı:“Savcılık ve Emniyet’ten gelen yeni belgeleri inceleyen TFF Etik Kurulu, F.Bahçe Başkanı Aziz Yıldırım’ın sportif açıdan şike suçuna karışmadığına karar verdi. Eğer rapor bu şekilde çıkarsa Aziz Yıldırım hiç sportif ceza almayacak.”Her sıradan normal ülkede yani hukuk sistemi doğru çalışan bir ülkede deprem yaratması beklenen bir haber bu aslında…Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin polisleri yedi ay boyunca yaptıkları dinlemeler ve fiziki takipler sonucunda Aziz Yıldırım’ı şike yapmak için kurulan 35 kişilik çetenin lideri ilan etti.Başkalarına ait olduğu sonradan anlaşılan silahlar sanki Aziz Yıldırım’ınmış gibi teşhir edildi.Türkiye Cumhuriyeti’nin savcıları, polisin ulaştığı delilleri tatmin edici bularak 412 sayfalık bir iddianame hazırladı ve sonuç olarak Aziz Yıldırım 3 Temmuz’dan beri Metris Cezaevi’nde yatıyor.Başka hiçbir bilgiye ihtiyaç duymadan ya da bu konuyu daha önce hiç duymamış bir insanın bile soracağı tek bir soru var bu olanlar üzerine: ‘Aziz Yıldırım suçluysa neden etik kurulu böyle kuşku uyandırıcı bir karar alıyor yok eğer Aziz Yıldırım suçsuzsa neden 10 aya yakındır hapiste yatıyor?’***Aziz Yıldırım, haklı olduğu yanları sürekli bağırarak söylediği ve haksız olduğu yanları ise sadece başkalarını suçlayıp saldırarak dile getirdiği için bende hep tuhaf bir duygu uyandırdı.Takımı 5 dalda şampiyon olduktan, kendisi başarının en üst seviyesinde iken, üstelik yeni evlendiği eşiyle balayına gitmeden bir gün önce tutuklandı Aziz Yıldırım..Dolayısıyla Etik Kurulu raporu, VATAN’da yazdığı gibi çıkarsa boşu boşuna 10 aydır hapiste yatıyor.İnsan bu tuhaflığı içine sindirmekte zorlanıyor.Kendimi onun yerine koyuyorum. Sadece hissettiğim şey öfke olurdu doğrusu…***Bu vicdanen hepimizin hissetmesi gereken bir haksızlık…Bu ülkenin “gizli” ve “açık güçleri” bizimle dalga geçiyor herhalde...- Bu süreçte TFF’nin eski başkanı Mahmut Özgener kamuoyunda lince uğradı.- Şu anda TFF’nin birinci başkan vekili olan Ufuk Özertem Bodrum’da tatil yaparken gözaltına alındı ve şort-terlik Emniyet’e getirildi, medyaya sergilenerek hem de...- Aziz Yıldırım’ın hapse girerken çektirdiği fotoğraf sanki bir sabıka kaydıymış gibi hoyratça manşetlerde yer aldı.- Bütün kulüplerin ittifakı ile TFF Başkanı seçilen Mehmet Ali Aydınlar, savcı ve Emniyet’in bilgilerine güvendiği için “Durum vahim“ dedi, F.Bahçe’yi Şampiyonlar Ligi’ne göndermedi.- F.Bahçe bütün sezonu başının üstünde Demokles’in kılıcıyla buhran içinde geçirdi.- G.Saray aslında şampiyon bitirdiği sezonda play-off oynamak zorunda kaldı; üstelik şampiyonluğu kaybetme riski de ciddi biçimde var.Bu kadar olay oldu, bu kadar gündem meşgul edildi, bu kadar insan birbirine girdi.Ve şimdi sonuç:“Aziz Yıldırım’a ve F.Bahçe’ye hiç ceza yok.”Gerçekten suçsuzlarsa tabii ki ceza almasınlar…Hatta ellerinde hiçbir somut delil yokken bu işleri bu noktaya getiren adli mercilerden hesap sorulsun.Ama hepimizi aptal yerine koyan bir oyun oynanıyorsa bu da açığa çıkarılsın.***Ülkenin polisinin ve savcılarının on aydır içerde tuttuğu bir kulüp başkanının ceza almaması için aynı ülkenin Başbakan’ı Recep Tayyip Erdoğan olağanüstü bir çaba harcıyor.UEFA Başkanı Michel Platini ile bizzat görüşüyor.F.Bahçeli yöneticileri sürekli makamında kabul ediyor, şikayetlerine kulak veriyor. Hatta en son kabulü 3-4 gün önce gerçekleşti ve herkes biliyor ki, F.Bahçe’nin meşhur CAS davasının geri çekilmesinde başrol oynayan bizzat Başbakan’ın kendisi.F.Bahçe CAS davasını çekerse UEFA Türkiye’ye ceza vermeme konusunda daha ılımlı davranacak, TFF şike konusunda hiçbir kulübe ceza vermeyecek ve onca tapenin, para makbuzunun, ifadenin, celsenin, savunmanın üzerine Türk futbol dünyası hiçbir şey olmamış gibi, pür-i pak yoluna devam edecek.Peki, Aziz Yıldırım çete lideri değil ise, F.Bahçe’nin şampiyonluğunda şike lekesi yok ise, para alışverişini sağlayan mafyalar gökten zembille indiyse ne yaşandı on aydır...Benim gördüğüm şu:Savcılık ve Emniyet şike davası açılana kadar kamuoyuna sızdırdıkları bilgi, belge ve körükledikleri dedikodularla kamuoyu nezdinde F.Bahçe Kulübü ile başkanını suçlu ilan ettiler.Ancak, Türkiye Futbol Federasyonu “Hayır” dedi: “Sizin suç diye nitelediğiniz şeyler bizim için gayet normal şeyler. Bu dosyada suç yok.”***Bu karmakarışık durumda kim ortada duran şu soruya cevap verecek:Yıldırım suçluysa neden Etik Kurulu böyle bir rapor hazırlıyor, suçsuzsa neden hapiste tutuluyor?Devletin çeşitli birimleri bu konuda öylesine çelişkili işler yapıyorlar ki kim haklı olursa olsun sonuçta vicdan ve adalet mutlaka yara alıyor.

Devamını Oku

Atatürk “laiklik” yerine “demokrasi” deseydi bu ülke nasıl bir ülke olurdu?

24 Nisan 2012

En olumlu kavramlar bile bizim elimizde öldürücü bir zehire dönüşebiliyor.Laiklik gibi her uygar ülkenin sahip olduğu bir değeri darbe nedenine dönüştürerek bir zehir haline getirebilmek için, şu koca dünyada sanırım Türk olmak gerekiyor.Ne zaman baksam, “laiklik elden gidiyor, şeriat geliyor” sözleri bir belanın işareti olmuş.Şeriat hiç gelmemiş ama bu sözlerden sonra hep bela gelmiş.Bir cumhuriyetin 89 yıllık tarihi, tek kelime nedeniyle bir fırtınanın sancılı macerasına dönüşmüş.Tek bir kelime, toplumsal yapının kilit taşı haline gelebiliyorsa, zaten o toplumda akılların karışması, kanlı bir itişmenin olması çok normal olur.***Dün Yalçın Doğan’ı okurken öğrendim, bugünlerde hayatı gazetelerden ve televizyonlardan değil, kendi hayatım üzerinden takip ettiğim için görmedim sanırım, televizyonlarda yeni anayasa için tanıtımlar yayınlanıyormuş.Belki birçoğunuz görmüştür, tanıtım başlıkları da şöyleymiş:‘Demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi, hukukun üstünlüğüne dayalı, insan haklarının güvencesi yeni anayasa için söz sizde.’Yalçın Doğan demiş ki ‘laiklik nerede? Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü nerede? Nerede dili Türkçedir ilkesi? Bu eksiklikler bilinçli mi, tesadüf mü?’Laiklik anayasada yer almalı elbette ama zaten “demokrasi” dediğimizde “laiklik” ilkesini de anayasaya koyacağız anlamı çıkmıyor mu?Asıl “devletin ülkesi ve milletiyle bütünlüğü” tanımının anayasada bulunmasının nasıl bir amacı bulunduğunu pek anlamadım.Yalçın Doğan bu konuları benden daha iyi bilir ama ben anayasada “devlet” sözcüğünün başa geldiği cümleler, ancak devletin sınırlarını belirlerse bir anlam taşır diye biliyorum.Yanılıyor muyum?***Belki fazla heyecanlı davranıyorum ama tartışmalar gene “laiklik” üzerine odaklaşacakmış diye endişeleniyorum.“Demokrasi” gene “laiklik” kavgalarının arkasında kaybolacak diye korkuyorum.Siz de hiç düşünmediniz mi Atatürk altı ok arasına “laiklik” yerine “demokrasi” koysaydı bu ülke nasıl bir ülke olurdu?Her şey farklı olurdu herhalde.Her laiklik geçen cümlede, laiklik yerine demokrasi yazsaydık…Nasıl bir ülkemiz olurdu düşünsenize…***Demokrasi laikliği içerir, demokrasiyi istediğinizde laikliğin de savunucusu olursunuz…Ama her laiklik yanlısı demokrat değildir.Hatta bizim ülkemizde durum tam tersidir.“Laiklik” kavramını öne çıkaranlar genellikle “demokrasi” kavramını yok sayarlar burada.Askeri darbeler “demokrasi” diye yapılmaz bizim ülkemizde “laiklik” diye yapılır.***Bence bu sefer anayasaya “demokrasi” diye başlamak herhalde daha sağlıklı sonuç verecek.Demokrasiyi yerleştirirsek laikliği de yerleştiririz.Ama sadece “laiklik” diyerek demokrasiyi yerleştiremeyiz, hiçbir zaman da yerleştiremedik zaten.Artık “laikliği içeren bir demokrasiyi” keşfedip, “demokrasiyi unutan bir laiklik’ anlayışını öne çıkartmaktan vazgeçmenin zamanıdır bence.Ama dedim ya, gene demokrasiyi laikliğe kurban edecek bir tartışma çıkacak diye de korkuyorum.Demokrasisiz laiklik beladan başka bir şey getirmedi çünkü bize.

Devamını Oku