1 AKP “salam taktiği” mi uyguladı?2003 yılının sonlarında Vatan Gazetesi’nde AKP üzerine bir yazı dizisi hazırlamıştım. Bu kapsamda Prof. Şerif Mardin’le yaptığım röportajda türban konusuna da değinmiştik. “AKP’liler türbanı dile getirmiyorlar, ama AKP tabanı bunun bir şekilde çözüleceğine inanıyor...” diye başlayan sorumu Prof. Mardin şöyle cevaplamıştı: “Herkesin bir fırsat değerlendirme mekanizması vardır. En tehlikeli şeylerden biri, bir fırsatın zamanının gelmiş olduğunu düşünmesidir. Bir işi doğrudan doğruya bir mesele olarak halletmek vardır, bir de bu işi ’salam taktiği’ile, yani uzun vadeli, küçük küçük, kimsenin pek fazla fark etmeyeceği şekilde değiştirme vardır. AKP’nin salam taktiğini uyguladığını düşünüyorum. Belki de sonunda çıkacak hal çaresi, türban takmanın kanunen serbest olması olmayacaktır. Birtakım küçük küçük değişiklikler onu beraberinde getirecektir.” Son türban tartışmaları Prof. Mardin’in (bir kez daha) haklı çıktığını gösteriyor. AKP’liler gerçekten o bekledikleri fırsatın geldiğini düşünüyor olmalılar. Nedir bu fırsat? Başbakan Erdoğan’ın sık sık yaptığı gibi üniversitelerdeki başörtüsü yasağını kaldırmak istediğini beyan etmesi üzerine MHP lideri Bahçeli’nin “Biz varız” diye anayasayı değiştirecek çoğunluğu iktidar partisine garanti etmesi.2 Türbanlılar neden şikayetçi?AKP ile MHP’nin vardıkları mutabakat ilk bakışta Prof. Mardin’in “salam taktiği” önermesini yalanlamışa benziyor. Yani iki partinin düşündükleri yasal düzenlemelerin türban takmayı kanunen serbest bırakacağı düşünülebilir. Ancak burada çok ince ve hayli hayati nüanslar var. Şöyle ki AKP ile MHP:1) Sadece üniversiteye girişte başörtüsünü serbest bırakıyorlar;2) “Çene altı” gibi tartışmalı bir formülle de olsa şu anda yaygın olarak kullanılan birçok tesettür uygulamasını kapsam dışı bırakıyorlar;3) Kamu görevlilerinin türban takmasını yasaklıyorlar.Nitekim yıllardır başörtüsü yasağına karşı mücadele yürüten ve bu konuda profesyonelleşen İslami birçok kuruluş yeni düzenlemeye epey mesafeli ve eleştirel yaklaşıyor. İtirazlarının temelinde hiç kuşkusuz serbestliğin dar bir alana, üniversitelere sıkıştırılması var. Ancak en çok tedirgin oldukları husus, üniversite dışındaki alanlarda başörtüsü yasağının ilk kez alenen yasallaştırılmak istenmesi. Çünkü, bilindiği gibi bugüne kadarki yasaklamalar açık kanun hükümlerine değil yargı organlarının yorumlarına dayanıyordu. 3 Türbanlılar AKP’yi sıkıştırır mı?AKP’nin beş yıllık iktidarında yasak aynen sürdü ama önceki yılların aksine İslamcılar sokaklara dökülmediler. Bu sefer de, yine bağırlarına taş basıp, türbana daha geniş bir özgürlük tanınması için mücadele etmek yerine sessiz kalmaları yüksek ihtimal. Ama görüştüğüm bir türban aktivisti bana ilginç bir perspektif sundu: “Daha önce AKP bu sorunu çözme sözü hiç vermemişti. O yüzden sessiz kalmıştık. Şimdi ’çözeceğiz’diyorlar. Bu yüzden artık durum değişti.” 4 AKP türban yüzünden kendi içinde bölünür mü?Birkaç milletvekilinin ve bir belediye başkanının türbanı üniversitelerle sınırlamamaya yönelik sözleri AKP tabanının bir kısmında hoş karşılanabilir ama tavanı epey öfkelendirdiği kesin. Birileri hesaplarını AKP içinde çatışma çıkma ihtimali üzerine yaparlarsa yanılırlar. Kuşkusuz AKP’nin lider kadrosu başta olmak üzere birçok isminin de gönlünden türbana daha geniş bir serbesti geçiyordur, ama onun zamanının bugün olmadığını bildikleri ve laikliğe duyarlı kesimleri daha fazla ürkütmek istemeyecekleri kesindir.5 Ordu süreci dışardan mı izleyecek?27 Nisan süreci öncesinde AKP’ye yakın isimler ve AKP’ye sempati duymasalar da istikrarsızlık istemeyen kimseler TSK’nın vermeye çalıştığı mesajları almamaya veya yanlış yorumlamaya çalışmışlardı. Sonrası malum. Galiba bu sefer de benzer bir durum yaşıyoruz. Org. Büyükanıt’ın dünkü bir cümlelik çıkışının derin sembolik anlamını kavramayanlar veya kavramak istemeyenler yine “TSK’dan sarı ışık” ve hatta “yeşil ışık” diye yorumlar yapabilirler. Bence Org. Büyükanıt’ın çok iyi hazırlandığı anlaşılan bu çıkışı, nerde ve nasıl olursa olsun türbanı serbest bırakacak her türlü düzenlemeye “kırmızı ışık” anlamına geliyor. Kısacası TSK gelişmeleri çok yakından izleyeceğe ve türbana geçit vermemek için elinden geleni yapacağa benziyor. Peki elinden ne gelebilir? 27 Nisan’daki gibi ordunun sürece müdahalesi AKP’nin işine mi yarar? Zor ama son derece önemli sorular. Yarın tartışmak üzere.
Washington kış ortasında sanki baharı yaşıyor. Bu güzel hava sayesinde ABD Başkanı George W. Bush ile Cumhurbaşkanı Abdullah Gül medyanın karşısına, beklendiği gibi Oval Ofis’te değil, Beyaz Saray’ın bahçesinde çıktılar. Bir Türk diplomat, iki liderin görüşmesinin de “çok sıcak bir atmosferde” geçtiğini, “hayli dolu” olduğunu söyledi. Cumhurbaşkanı Gül’ün de görüşme hakkında yakın çevresine “beklediğimden de iyi geçti” dediğini biliyoruz.Verdikleri fotoğraf ve mikrofonlara söyledikleri de, Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni bir baharın başladığının kanıtları olarak yorumlanabilir. Ama şöyle demek belki daha gerçekçi olacaktır: İlişkiler son beş yılda çok derin bir biçimde tahrip olmuştu, artık tadilat dönemine girdik.Aslında bunun işaretlerini 5 Kasım günü Oval Ofis’te Başkan Bush ile Başbakan Erdoğan vermişlerdi. Ama o gün gerçekten tarihi bir görüşme yapılıyordu ve gelişmelerin neyi göstereceği belirsizdi. Bu nedenle iki liderin üzerlerindeki gerginlik net bir şekilde hissediliyordu.Dünkü görüşmenin ise son beş yılda Türk liderlerin Washington’da gerçekletirdikleri temaslardan en belirgin farkı “stressiz” olmasıydı. Tarafların birbirlerine yönelik acil şikayet ve beklentileri söz konusu değildi. Mesela ne Türkiye ABD’yi “PKK’ya karşı bir şeyler yapın” diye sıkıştırıyor; ne de ABD “Hamas’ı Ankara’ya neden çağırdınız?” diye şikayet ediyordu.Evet şimdilik ortalık sütliman gözüküyor, ama kimse aşırı iyimser beklentilere kapılmasın. Çünkü:1) Bush yönetimi artık miadını doldurdu. ABD birkaç gündür seçim havasına girmiş durumda. Muhtemelen Demokrat Parti’den ve muhtemelen siyah senator Barrack Obama yeni başkan olabilir. O veya bir başkası, yeni Amerikan Başkanı, 8 yıllık Bush dönemiyle bağlarını büyük ölçüde koparmak ve ciddi değişikliklere yönelmek isteyecektir. Yeni başkanın Türkiye’ye ilgisi ve hakkındaki bilgisi ilişkilerin geleceğinde çok etkili olacak ve bugünden bu konuda yorum yapmak için çok erken.2) Türkiye ile ABD arasında Ortadoğu başta olmak üzere birçok temel konuda çok temel görüş ayrılıkları söz konusu ve bunların kısa vadede hallolacağına dair somut işaretler yok.3) Bush yönetimi, AKP hükümeti ve Cumhurbaşkanı Gül ile çalışmak zorunda ama ilk tercihlerinin bu olduğu ve onlara tam olarak güvendikleri söylenemez. AKP ve Gül’ün de, resmi söylemler bir kenara bırakılacak olursa, çok fazla Amerikancı oldukları ileri sürülemez.4) Türkiye’nin Amerikan karşıtlığında belki de dünya şampiyonu olduğu hesaba katılacak olursa yaraları sarmak için Beyaz Saray bahçesinde daha çok fotoğraf çektirilmesi gerekeceği açıktır.5) Washington’un, PKK’ya karşı verdiği istihbarat desteği karşısında Ankara’ya “siyasi çözüm” dayattığı söylentileri ilişkileri ciddi olarak tehdit ediyor. Dün Gül basın toplantısında böyle bir dayatmanın asla söz konusu olmadığını vurguladı. Ancak Amerikan yönetiminden üst düzey bir isim, Gül’ün basın toplantısından kısa sure sonra basına yaptığı açıklamada, görüşmede askeri operasyonların tek başına yeterli olmadığının vurgulandığını belirtti ve sorunun kesin çözümü için Türkiye’de yaşayan Kürtlerin ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi açılardan durumlarının iyileştirilmesinin şart olduğunun gündeme geldiğini, ancak bu konuda ayrıntılara girilmediğini söyledi.Sonuç olarak erken bir bahar atmosferine girdiğimiz söylenebilir ama çiçeklerin (mesela güllerin) açması için daha beklemek ve en önemlisi çok çalışmak gerekiyor
Son yıllarda, ne zaman bir Türk siyasi lider Washington’a gidecek olsa, ziyaretin zamanlaması, anlamı, süresi ve Amerikan Başkanı’nın göstereceği veya göstermeyeceği ilgi spekülasyon konusu oluyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün gezisinin de bundan muaf olması beklenemezdi; olmadı da.Gezinin zamanını ve içeriğini eleştirenlerin, hatta Gül’ün artık son günlerini yaşayan ABD Başkanı Bush’u hiç ziyaret etmemesi gerektiğini savunanların haklı oldukları pek çok nokta var. Ama bunların hiçbiri, bu ziyaretin “sembolik” anlamını gölgeleyemiyor.Çünkü bu gezi, bundan yaklaşık beş yıl önce Gül’ün ipini çekmeye karar veren ve daha sonra bu uğurda ellerinden geleni artlarına koymamış olanların yenildiklerinin itirafıdır. Bu gezi, Bush yönetiminin bir kez daha Türkiye’yi ve Türk siyasetini yanlış okuduklarının kanıtıdır.Hatırlayalım: 1 Mart 2003 tarihinde TBMM tezkereyi kabul etmeyince Amerikan yönetimi, dönemin Başbakanı Gül’ü bundan birinci derecede sorumlu tutmuştu. O tarihlerde Washington’da hayli etkili olan yeni-muhafazakarlar Gül ile onun dışişleri başdanışmanı Prof. Ahmet Davutoğlu aleyhine bazen örtük, çoğunlukla da açık bir yıpratma kampanyasına giriştiler ve kendilerine bol sayıda Türk müttefik de buldular. (Bunlardan bazılarının, 22 Temmuz seçimlerine yakın bir tarihten itibaren AKP ve Gül savunuculuğuna transfer olmaları da ayrı bir konudur.) Başkan Yardımcısı Dick Cheney ve onun ofisindeki bazı isimlerin yürüttüğü bu kampanyadan Bush’un haberi olup olmadığını bilmiyoruz, çok da önemli değil. Ancak Cheney’in bu sabah Gül’ü Beyaz Saray’daki makamında ağırlayacak olmasını bir tür “günah çıkartma” olarak tanımlayabiliriz. Tek başına bu buluşma bile Gül’ün ziyaretini sembolik açıdan çok anlamlı kılıyor. Medyaya özel ilgiBaşbakan Erdoğan’ın başarılı olduğu zamanla anlaşılan son ziyaretinden sonra Gül’ün Bush’la konuşacağı çok fazla bir şey olmaması gerek. Buna karşılık, Gül’ün, eski meslektaşı ve Washington’daki en yakın dostu Dışişleri Bakanı Condeleezza Rice ve Savunma Bakanı Robert Gates’le yapacağı görüşmelerin daha önemli olduğunu söyleyebiliriz.Gül bugün Amerikan liberal solunun önemli kuruluşlarından Woodrow Wilson Merkezi’nde bir konuşma yapacak. Yıl sonundaki başkanlık seçimini Demokrat Parti’nin kazanma ihtimali hayli yüksek olduğu için bu konferans daha fazla değer kazanıyor. İlginç bir diğer noktaysa, bu merkezde Orta Doğu bölümü başkanı olan Prof. Haleh Esfandiari’nin uzun süre tutuklu bulunduğu İran’da serbest bırakılmasında Gül’ün aktif bir rol oynamış olması. Gül ABD ziyaretinde Washington Post, CNN, Newsweek gibi etkili medya kuruluşlarına röportajlar verecek. New York’ta, belki de dünyanın en etkili düşünce üretim kuruluşu olan Dış İlişkiler Konseyi’nde bir konuşma yapacak. Yine New York’ta, her zaman olduğu gibi, Musevi kuruluşlarının temsilcileriyle bir araya gelecek. Washington ve New York’ta Türk toplumu temsilcileriyle de görüşecek.Son olarak, Gül’ün, heyetten bazı isimleri tarifeli uçakla ABD’ye yollayıp, normalin üstünde bir sayıda, tam sekiz gazeteciyi uçağına alması da gezinin dikkat çekici yönlerinden biri. Hele bunların arasında, AKP hükümetinin nerdeyse “kara listesi” nde olan ve düzenli olarak, AKP liderlerinin uçaklarına aldıkları gazetecilerin çetelesini tutan Milliyet’in Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin’in de bulunduğu düşünülürse.Gül’ün bu tutumuyla, iki yemeğe sadece kendisini destekleyen gazetecileri aldığı yolundaki eleştirileri de bertaraf etmek istediği anlaşılıyor.
Benazir Butto’yu ilk ve son kez, 3 Aralık Pazartesi günü öğleden sonra, İslamabad’daki Serena Otel’in lobisinde gördüm. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile görüşmeden çıkmıştı. Etrafı önce Pakistanlı gazeteciler tarafından kuşatıldı. Sonra birkaç meslektaşımla yanına gittik. Türk gazeteciler olduğumuzu söylediğimizde sevindi ve uzun uzun Türkiye’yi ne kadar sevdiğini anlattı. Bu sevgisini, diktatör Ziya ül Hak’ın idam ettiği babası Zülfikar Ali Butto’dan miras almış olduğunun altını ısrarla çizdi.Yıllar sonra ülkesine ve aktif siyasi yaşama dönmüştü, dolayısıyla heyecanlıydı. Yakın bir zamanda kanlı bir saldırıyı atlatmıştı, dolayısıyla tedirgindi. Seçimlerin yapılıp yapılmayacağı, adil olup olmayacağı belli değildi, yani gergindi. Gül’ün, Devlet Başkanı Perviz Müşerref ile muhalefet partileri arasında arabuluculuk yapma girişimini “pozitif” bir adım olarak niteliyordu. “Laik” bilinmesine rağmen, “İslamcı” bilinen AKP’yi yakından ve takdirle izlediğini söyledi ve sözlerini şöyle sürdürdü: “Demokrasiye geçişte Türkiye’yi ve AKP’yi kendimize örnek almak istiyoruz. Cumhurbaşkanı Gül ile bunları da konuştuk.” Her türlü bela sıradaÜlkesine, “demokrasiyi geri getirmek” misyonuyla geri döndüğünü söyleyen Benazir Butto’nun yolculuğu yarım kaldı. Onun katledilmesinin sembolik anlamı öylesine yüklü ki bundan böyle bir başka Pakistanlı siyasetçinin “demokrasiye geçişte Türkiye’yi örnek alma” iddiasını dile getirme şansı kalmayacağa benziyor. Zira uzun bir süre Pakistan’da demokrasiye dönüşün hayalini kurmak bile imkansızlaşabilir. Zaten çok hassas ve kırılgan dengeler üzerinde yol alan Pakistan çok daha kötü noktalara sürüklenebilir. Bu suikastın arkasında gerçekten Taliban ve/veya El Kaide ile doğrudan ya da dolaylı ilişki içinde bazı radikal İslamcı gruplar da çıkabilir, bazı “derin” odaklar da. Pek bir önemi yok. Çünkü kim, neden yapmış olursa olsun Pandora’nın kutusu sonuna kadar açılmış durumda:Laik-İslamcı çatışması: Her ne kadar Pakistan’ın harcı İslam ile karılmış ve adı “İslam cumhuriyeti” olsa da ülkede çok güçlü bir laik gelenek ve laik orta sınıf mevcut. Butto’nun bir tür “laiklik sembolü” olduğu düşünülürse bu suikast laik-İslamcı çatışmasını tetikleyebilir.Sünni-Şii çatışması: Her ne kadar Butto öne çıkarmamaya çalışsa da köken olarak Şiidir. Onun öldürülmesi, zaten yıllardır süren Sünni-Şii çatışmasını tırmandırma riski mevcut.Asker-sivil çatışması: Üniformasını çıkarmaya zorlukla ikna edilen Devlet Başkanı Perviz Müşerref ve güçlü Pakistan ordusunun bu suikast nedeniyle demokrasiye geçişi, vaat ettiklerinin aksine erteleyebilirler. Bu da son dönemde patlak veren asker-sivil gerginliğini zirveye çıkarabilir. El Kaide’nin yayılması:Butto’nun en büyük iddiası, sınır bölgelerinde etkili olan Taliban/El Kaide unsurlarına karşı daha etkili bir mücadele yürütmekti. Bu sayede Washington’dan da epey destek alıyordu. Bu yüzden onun öldürülmesi radikal İslamcıların lehine ve ABD’nin aleyhine olmuştur. Pakistan iyice istikrarsızlaşırsa Taliban/El Kaide tüm ülkeye yayılabilir ve burası teröristler için tam anlamıyla “güvenli bir bölge” haline gelebilir.Etnik çatışmalar:Tam bir mozayik olan ülkede etnik boğazlaşmalar yaşanabilir.Dış çatışmalar:Pakistan’ın Afganistan ve Hindistan’la olan anlaşmazlıkları, farklı odaklar tarafından provoke edilebilir ve ülke kendini dış çatışmaların ortasında bulabilir.Müslümanların imajıYaklaşık 170 milyon nüfuslu, atom bombasına sahip bir ülkenin “iç savaş” benzeri bir ortama sürüklenmesi sadece bölgeyi etkilemeyecektir. Her şey bir yana bu suikast, İslam dini ve Müslümanların, dünyanın diğer kesimindeki imajını iyice yerle bir etti. Örneğin düne kadar kendi içinden, 35 yaşında bir kadın başbakan çıkartabilmenin gururunu yaşayan İslam dünyası, bundan böyle 55 yaşında muhalif bir kadın liderin katlinin ayıbını taşıyacak.
Bundan iki-üç yıl önce böylesine geniş çaplı bir operasyon yapılmış olsaydı Türkiye uluslararası alanda epey zor durumda kalır, PKK da kestirmeden “mazlum ve kahraman” mertebesine yükselirdi. Bugün cılız itirazlar dışında hiç ses çıkmıyorsa bunun bir nedeni Ankara’nın yürüttüğü diplomatik girişimlerdir. Bugüne gelinmesinde, özellikle ABD’nin nerdeyse hiçbir rezerv koymadan Türkiye’nin yanında yer alması; “anlık istihbarat” yardımında bulunması ve Kürtler başta olmak üzere Irak’taki mevcut hükümetin parçalarının, en azından sessiz kalmalarını sağlaması kritik bir rol oynadı. Yani PKK yanlısı yayın organlarının operasyon konusunda Ankara kadar Washington’u ve hatta Erbil (Barzani) ve Süleymaniye’yi (Talabani) suçlamaları boşuna değil.PKK’yı hayal kırıklığına uğratan bir diğer hayati gelişme Avrupa’nın da, her ne kadar askerler aksini iddia etse de, Ankara’ya daha yakın bir noktaya gelmesidir. Avrupa’da Kürt sorununun “demokratik ve barışçıl çözümü” ni isteyen kişi ve çevreler, PKK’nın bu yolda en belirgin engel olduğu noktasına çoktan varmışlardı. PKK’yı etkisizleştirmek, en azından dengelemek için yasal Kürt şahsiyetlerini, gruplarını ve partilerini öne çıkartmak istediler ve ilk olarak Leyla Zana ile DTP’ye yöneldiler. Ancak kısa sürede hüsrana uğrayıp ne yapacaklarını bilemez duruma geldiler. Sonunda bazıları, son seçimlerde Güneydoğu’da büyük patlama yapmış olan AKP’nin, pekala “Kürtlerin de temsilcisi” olabileceği noktasına geldiler.Zaten Başbakan Erdoğan da ABD ziyaretinden itibaren hep bu konuda mesajlar vermeye başlamıştı. Washington’da katıldığı her toplantıda “Güneydoğu’da birinci parti biz olduk, partimizde 75 Kürt kökenli milletvekili var” diyen Erdoğan, bir grup Kürt kökenli AKP milletvekilinin Ankara’daki ABD Büyükelçiliği’nde kahvaltıya katılmasının doğurduğu tepkiler üzerine ikinci milletvekili grubunun aynı yere gitmesini bizzat engelledi. Bu olay AKP gibi her bölgeden yüksek oranda oy alan bir kitle partisinin “Kürtlerin temsilcisi” işlevini görmesinin ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Daha açacak olursak: Kandil Dağı’na düzenlenen hava harekatının, ülkenin Batı bölgelerinde AKP’ye oy vermiş olan kişileri sevindirip coşturduğu kesindir. Ama aynı partinin Güneydoğulu seçmenlerinin bu operasyondan o kadar memnun olmadıklarını kestirmek çok zor olmasa gerek.AKP’nin hedefi belediyelerKandil’e düzenlenen harekat söylendiği gibi “çok başarılı” olmuş olabilir. Bunun ardından “çok başarılı” başka operasyonlar da yapılabilir. Öyle ki bütün bunların sonucunda PKK’nın en azından belli bir süre için Kuzey Irak’tan tasfiyesi mümkün olabilir. Fakat bütün bu çabaların PKK’nın kökünü kazımak için yeterli olmayacağı açıktır. Hele Kürt sorununun çözümünü sadece askeri yöntemlere havale etmek, gerçekleşmesi imkansız bir rüyadır ki 30 yıldır bunun bedelini çok ağır bir şekilde ödüyoruz. AB yolunda yapılacak yeni demokratik reformlar, Güneydoğu’ya yönelik ekonomik paketler, “Eve Dönüş Yasası” gibi düzenlemeler hep bir yere kadar işe yarayacak, olay dönüp dolaşıp “siyasi temsil” sorununda tıkanacaktır.Avrupalılar kadar Amerikalılar da işte bu yüzden, sorunun sadece askeri boyutuyla ilgilenmiyor, siyasi olarak ne tür açılımlar yapılabileceği, Kürtleri gerçek manada kimin temsil edebileceği üzerine kafa yoruyorlar.AKP, bu sorunu, önümüzdeki yerel seçimlerde Diyarbakır ve Batman belediye başkanlıklarını kazanarak aşmayı umuyor. Erdoğan’ın bu rüyalarını gerçekleştirmesi çok kolay olacağa benzemiyor. Öte yandan gündemi operasyonların belirlediği bir ortamda bu hedeflere ulaşması daha da zorlaşabilir; yani bölge halkı “dayanışma duygusu” ile DTP’li adaylar etrafında kenetlenebilir.
Başbakan Erdoğan, uçakta gazetecilere iki hayati konuda büyük bir atılımın eşiğinde olduğunu belirtti:1) Dağa çıkışları, yani PKK’ya katılımları minimize etmek, hatta yok etmek;2) Dağdan inişi sağlamak.Dağa çıkışları nasıl en aza indirebilecekleri bir muamma. Ama dağdan indirme konusunda yaşanmış, hemen hemen hepsi başarısız örnekler mevcur. Nitekim Erdoğan da 2003’de çıkarılan “Topluma Kazandırma Yasası” nın başarılı olmadığını kabul ediyor ve şöyle devam ediyor: “O zaman bir direnç ve defans oldu biliyorsunuz. Şu anda çok daha farklı bir noktadayız. Medyanın katkısıyla daha iyi sonuç alabiliriz.” Bu konu üzerine yıllardır kafa yoran ve Türkiye’nin PKK sorununun bir an önce en az zararla hallolmasını arzulayan bir medya mensubu olarak Erdoğan’ın tam olarak açıklamadığı “yeni plan” a katkıda bulunmak isterim.Riskli bir kavram: Af Öncelikle olayın adını iyi koymak lazım. Hükümetin “örtülü” ya da “örtüsüz” af kavramını çağrıştıracak herhangi bir tanımlamadan uzak duracağını biliyoruz. Bu anlaşılır bir şey. Ama dağdan inmesi söz konusu olanların gönüllerinden geçenin de “af” olduğunu yabana atmamak gerek.“Af” ne kadar riskli bir kavramsa, olası yeni tasarıyı “yeni pişmanlık yasası” olarak tanımlamak da bir o kadar tehlikeli. Bir kere Türkiye’de “pişmanlık yasası” denince akla ilk olarak 12 Eylül 1980 askeri rejimi geliyor. Yani demokratik bir rejimde insan haysiyetine daha uygun bir tanım bulmak isabetli olur. İkincisi, defalarca yürürlüğe giren bu tür düzenlemelerin hiç de işlevsel olmadığını çok iyi gördük. Bu sefer de çıkarılacak herhangi bir yasanın PKK’nın aktif militanlarını pişmanlığa sevk etme ihtimalinin çok düşük olduğunu düşünüyorum. Bunun birkaç nedeni var:1) Son yıllarda PKK’ya katılımlar, kandırma ve/veya kaçırma değil de çoğunlukla gönüllülük temelinde gerçekleşiyor. Özellikle belli bir eğitim düzeyinin üstündeki gençler, mesela Avrupa’dan, bilinçli bir tercih sonucu dağa çıkıyorlar. 2) Çatışmaların durduğu 1999-2004 arasında umdukları radikal siyasi ortamı bulamayan çok sayıda militan PKK’yı bırakmıştı. Aynı dönemde grup halinde kopuşlar da yaşandı. Yinde de yeni katılımlar durmamıştı. Çatışmaların tekrar tırmandığı ve büyük operasyonların beklendiği şu günlerde artık “kişisel ya da ideolojik hayal kırıklıkları” yerine sadece “can korkusu” ile kopuşlar yaşanabilir.3) PKK’lıların aileleri ve yakın çevrelerinin, çocuklarının geri dönmesi için çırpındıklarını, bu uğurda örgütlenip lobi yaptıklarını da görmüyoruz.4) Devletin yeni düzenlemeyi PKK’nın dağ kadrolarına anlatabilmesi de epey zor olacaktır. Örneğin devlete sığınmayı teşvik etmeye yönelik olarak havadan atılan propaganda belgelerinin hiç de başarılı olduğu söylenemez.Diyelim ki döndüler2003’teki yasaya “Eve Dönüş Yasası” denmişti. İyi de hangi eve dönüş? Ve nasıl? Diyelim ki yüzlerce genç devlete inandı, teslim oldu ve evlerine dönmek istiyor. Aileleri ve yakın çevreleri bu kararlarını nasıl karşılayacak? PKK tam olarak ortadan kalkmadığı için bunların ve/veya ailelerinin can güvenliği nasıl sağlanacak? Neyle iştigal edecek, nasıl geçinecekler? Yasaya “Topluma Kazandırma Yasası” da deniyordu. Ama yöneticilerimiz bu gençleri “toplum” dan çok “devlet” e kazanmanın peşindeydiler ve başarısız oldular. PKK’dan ayrılmak isteyen herkese, siyasi olarak tepeden tırnağa değişmesini, eski yol arkadaşlarını elevermesini dayatma stratejisi başarılı olmuyor. Bir örnek: Bugün Kuzey Irak’ta ve Avrupa’da, terörizmden arınmak ve bundan böyle tamamen uzak durmak için ellerinden geleni yapan ama kabaca “Kürt milliyetçisi” diye tanımlayabileceğimiz bir çizgide ısrar eden binlerce kişi var. Devlet PKK’lıları dağdan indirmenin provasını pekala bunlarla yapabilir. Çünkü bu kişiler kent merkezlerinde yaşıyor, çılgınlar gibi medyayı takip ediyorlar, yani kendilerine ulaşmak hiç zor değil. Çoktan dağdan inmişlerin hatırı sayılır bir bölümü Türkiye’ye dönüşe ikna edilebilirse gerisi çok kolay gelebilir.
PKK yaklaşık 30 yıllık tarihinde nerdeyse hep aynı isimler tarafından yönetiliyor: Abdullah Öcalan, Cemil Bayık, Murat Karayılan, Rıza Altun, Duran Kalkan, Murat Karasu...Halbuki aynı zaman dilimi içinde Türkiye’de çok sayıda seçim yapıldı; bir açık, bir de post-modern darbe yaşandı. Altı kere cumhurbaşkanı ve defalarca başbakan değişti. İçişleri, Dışişleri, Adalet bakanlıkları, kuvvet komutanlıkları, genelkurmay başkanlığı sürekli el değiştirdi.PKK’nın 30 yılına baktığımızdaysa, örgüt yönetimiyle ilgili şu dört olgu dikkat çekiyor:1) PKK’nın birçok önemli ismi 12 Eylül 1980 askeri darbesine kadarki süreçte öldürüldü veya yakalandı. Ancak örgütün silahlı eylemlerine başladığı 1984 Ağustos ayından itibaren Şemdin Sakık ve Abdullah Öcalan dışında lider kadrosundan pek kimse yakalanmadı. Kaldı ki Öcalan’ı da Amerikalılar yakalayıp Türkiye’ye teslim ettiler. 2) Güvenlik güçleriyle çatışmalarda veya düzenlenen sınır ötesi harekâtlarda bilinen PKK yöneticilerinden ölen pek olmadı.3) PKK yönetim mekanizmalarında, genellikle iç çekişmeler ve Öcalan’ın kişisel saplantılarına bağlı olarak değişiklikler yaşandı. Çok sayıda örgüt yöneticisi, değişik ve çoğunlukla da asılsız gerekçelerle kendi arkadaşları tarafından infaz edildi.4) Bütün bu süreçte örgütten ayrılan ve canlarını kurtarabilen üst düzey isimler de oldu, fakat bunların hiçbiri PKK’ya alternatif olamadı. En son Osman Öcalan, Nizamettin Taş, Kani Yılmaz ve Hıdır Yalçın gibi isimlerin 2004 yılında kurduğu PWD de kısa sürede etkisiz hale geldi.Süreklilik ve değişimİnternetteki Kürt milliyetçisi bir sitede PKK’ya övgü amacıyla kaleme alınmış bir yazıda, 1994 Ocak ayında TSK’nın bir PKK kampını bombalamasının ardından, dönemin Başbakanı Tansu Çiller ile Başbakan Yardımcısı Murat Karayalçın’ın yapmış olduğu açıklamaları hatırlatılıp mealen şöyle devam ediliyor: Bugün ne Çiller, ne de Karayalçın’ın esamesi bile okunmuyor. Ama dünya hâlâ Cemil Bayık’tan, Murat Karayılan’dan, Rıza Altun’dan söz ediyor.İlk bakışta doğru gibi görünüyor. Kuşkusuz PKK’daki deneyim, birikim ve sürekliliğin getirdiği bir dizi avantaj mevcut. Ama konuyu biraz daha irdelediğimizde sürekli bir değişim yaşayan tarafın (Türk devleti) değişime direnen tarafa (PKK) üstün gelme şansının daha fazla olduğu anlaşılıyor. Cemil Bayık örneğini ele alalım: 56 yaşında olan Bayık, 24 yaşında Öcalan’la birlikte PKK’nın tohumlarını attı. Örgütte hep üst düzey görevler alan Bayık’ın en az 25 yılı Suriye, Lübnan, İran ve Irak’ta geçti ve geçiyor. Kent merkezlerinde, bulunduğu otoriter ya da totaliter sistemlerle yönetilen ülkenin istihbarat servislerinin izin ve denetiminde, dağlardaysa her an tetikte, diken üzerinde geçen bir hayat. Sonuçta Bayık gibi birinin Türkiye ve dünyada yaşanan olağanüstü değişim ve dönüşümleri görüp anlayabilmesi; bunlara uygun politikalar geliştirebilmesi ne derece mümkün olabilir?Paketin anlamı36 yaşındaki itirafçı kadın doktor S.S. polis ifadesinde PKK’yı yıllardır yöneten ekibi “yaşlı ve oligarşik bir grup” olarak tanımlamış ve şöyle devam etmişti: “Bu kesimin, PKK içinde yaşama dışında hiçbir seçeneği yoktur. Türkiye içinde yapılacak hiçbir siyasi açılım, çözüm bu grubu ilgilendirmemektedir. Hatta Türkiye’de gelişen demokratik ortamı baltalamak bu grubun en önemli hedefleri arasındadır. Örgütün ortaya koyduğu temel siyasi hedefler kabul edilip örgütün legal bir duruma gelmesini dahi kabul etmezler. Ancak ve ancak Türkiye Cumhuriyeti devletinin Kürdistan adında bir devlet kurması ve başına da kendilerini getirmesiyle tatmin olabilirler.” Gerçekten de PKK yöneticileri bu otuz yılda kendilerine ayrıcalıklı bir hayat kurdular, bundan asla vazgeçmek istemiyorlar, zaten başka bir tür hayata uyum sağlamaları da pek mümkün görünmüyor. Ancak Türkiye’nin PKK sorununun çözümü için bunların bir şekilde “emekliye ayrılmaları” da şart.Dolayısıyla yıllardır beklenen, ama bir türlü gerçekleşmeyen, Karayılan, Bayık gibi bazı yöneticilerin yakalanıp teslim edilmesi, bazılarının ileri sürdüğü gibi “göstermelik” olmaz; PKK’yı bitirmese bile bunun yolunu açabilir. En azından PKK’nın dünya gerçeklerine daha vakıf kişilerce yönetilmesine vesile olabilir.
Şu üç soru değişik zaman, yer ve koşullarda ya ayrı ayrı ya da birlikte soruluyor ve ardından bir dizi tartışma da beraberinde geliyor:1) Türkiye’nin demokratik deneyimi İslam dünyasına model oluşturabilir mi?2) Türkiye’nin laik deneyimi İslam dünyasına model oluşturabilir mi?3) Türkiye’deki AKP deneyimi İslam dünyasına model oluşturabilir mi?Bütün bu üç soruyu, yılların eskitemediği o meşhur soruyla birlikte düşünmek hiç de isabetsiz olmaz: İslam dini demokrasiyle bağdaşır mı? Aslında AKP’nin model olabileceğini savunanlar, bir başka sorunun, yani “İslancı hareketler demokrasi saflarına çekilebilir mi?” sorusuna böylece cevap verilebileceğini düşünüyorlar.İslamcılar uzak, laikler yakınİşte Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Pakistan ziyareti vesilesiyle sık sık bu soruları hatırladık. Gül’ün İslamabad’daki Serena Otel’de ayrı ayrı kabul ettiği önde gelen üç muhalefet lideri, yani Pakistan Halk Partisi lideri Benazir Butto, Müslümanlar Birliği lideri Navaz Şerif ve Tehrik-i İnsaf lideri İmran Han biz Türk basın mensuplarına, sanki sözleşmişcesine, Türkiye’yi, özellikle de AKP’nin iktidar sürecini çok yakından takip ettiklerini ve bunu bir tür kendilerine örnek aldıklarını belirttiler. Gül de Pakistan dönüşü ANA uçağında bize, Pakistanlı siyasetçilere kendi deneyimlerini anlatıp sabırlı olmalarını telkin ettiğini söyledi.İlk bakışta buraya kadar her şey normal gözüküyor. Halbuki AKP’yi kendilerine örnek aldıklarını söyleyen her üç lider de Pakistan’ın “görece laik” kanadını oluşturuyorlar. Cumhurbaşkanı Gül bu laik şahsiyetlerin kendilerini gıptayla izlemelerinden hiç şikayetçi değildi, hatta epey memnundu. Öte yandan Gül, AKP’ye daha yakın olduğunu varsayabileceğimiz Pakistan İslamcılığının önde gelen partisi Cemaat-i İslami’nin lideri Gazi Hüseyin Ahmed’i “fazlasıyla rijit” (sert, katı) bulduğunu itiraf etti. Gül’ü şaşırtan bir diğer husus da, Pakistan’ın en radikal İslamcı şahsiyeti olarak takdim edilen, Taliban hatta El Kaide ile ilişkili olmakla suçlanan İslam Ulema Cemiyeti lideri Mevlana Fazlurrahman’ın alabildiğine pragmatist ve uzlaşmaya açık tutumuydu.Dolayısıyla Pakistanlı siyasetçiler AKP deneyimini, İslamcı bir siyasi hareketin demokrasi savunuculuğuna evrilmesinden çok, sistem dışı olarak kabul edilen bir hareketin, arkasına sandık desteğini alarak sistem üzerindeki askeri vesayeti adım adım kaldırması anlamında örnek alıyorlar. Nitekim Gül de, Pakistanlı muhaliflere, sadece Recep Tayyip Erdoğan’ın yasaklı günlerin ardından başbakan oluşunu değil, askeri müdahale sonucu siyaset dışına itilmiş olan Süleyman Demirel’in yıllar sonra cumhurbaşkanı seçilmesini de örnek olarak göstermiş. Herkese yakınGül’ün stratejisini en iyi “biz Pakistan’da herkese eşit mesafedeyiz” cümlesi özetliyor. Ne Müşerref’in “Ankara bana karşı muhalefete yatırım yapıyor” diye düşünmesini, ne de muhalefetin “Ankara Müşerref’i meşrulaştırıp bizi zayıflatıyor” demesini istiyor. Bu yüzden temaslarını olabildiğince şeffaf tutmaya çalıştı. Örneğin Pakistan’a ayak basar basmaz buluştuğu Müşerref’in neler söylediğini muhaliflere; teker teker ağırladığı muhaliflerin itiraz ve beklentilerini de, onlardan izin alarak, Müşerref’e aktardı.Gül’e muhaliflerle Müşerref’i buluşturmasının söz konusu olup olmadığını da sorduk. “Belki vakit olsa olabilirdi” dedi ve Butto ile Şerif’i, şaka yollu, Pazartesi akşamı Müşerref’in kendisi onuruna verdiği yemeğe davet ettiğini söyledi. Kuşkusuz böyle bir buluşma için henüz çok erken. Ancak Şerif ile Butto, Gül’le görüştükten sonra, tam da o akşam yemeği sırasında, ilk kez bir araya geldiler ve Müşerref’in karşısına bir “talepler paketi” ile çıkma kararı aldılar. Bunda Gül’ün girişimlerinin etkisi olmuş olabilir mi? Belli değil. Ama dünyanın herhangi bir ülkesinden bir başka devlet adamının, aynı günde hem Müşerref, hem de muhalif liderlerin hepsiyle görüşebilmesi pek mümkün gözükmüyor. Yani bir başarı söz konusu. Dolayısıyla sorulması gereken soru şu: Bu başarıda Türkiye-Pakistan dostluğunun, Türkiye’deki laik demokratik sistemin ve AKP, dolayısıyla Abdullah Gül deneyiminin payları, ayrı ayrı ne kadardır? Yani Gül yerine bir başka Türk cumhurbaşkanı böyle bir misyon üstlenir miydi? Üstlense bunu yerine getirebilir miydi?