Türkiye’nin bir iç çatışma ortamına sürüklenmesini isteyen odakların bulunduğu muhakkak. Ülkücü hareket aktif yer almadığı müddetçe, bu tür tahrikler kitlesel çatışmalara yol açmaz..Alparslan Türkeş’in ölümüyle birlikte bir parti olarak MHP’yi, gençlik kuruluşu olarak Ülkü Ocakları’nı ve genel anlamda da ülkücü hareketi nasıl bir geleceğin beklediği merak edildi. Tuğrul Türkeş’in kısa süreli genel başkanlığının ardından MHP’nin başına Devlet Bahçeli geçince, bu hareket hakkında az bilgisi, çokça önyargısı olan kişi ve çevreler nerdeyse ona kefen biçmeye kalktılar. Ne var ki MHP 1999 seçimlerinde ikinci parti olup koalisyonun ikinci büyük ortağı olunca Bahçeli liderliği ve hareketin geleceği hakkındaki spekülasyonlar askıya alındı.DSP ve ANAP ile kurulan hükümetin kısa süre içinde dağılması ve 2002 Kasım ayında yapılan erken seçimlerde MHP’nin baraj altında kalmasıyla ülkücü hareket bir dönüm noktasına girdi. Bir yandan Bahçeli’nin karşısına birçok rakip çıktı; Muhsin Yazıcıoğlu (BBP) ve Tuğrul Türkeş (ATP) gibi MHP dışında kalmış ülkücüler kendi partilerine kitlesel kayma beklentisi içine girdiler; en önemlisi “derin” bazı odaklar merkezi disiplinin iyice gevşeyeceği öngörüsünden hareketle buradan istedikleri gibi eleman devşirebilecekleri ve hareketi istedikleri gibi yönlendirebileceklerini hayal etmeye başladılar.Ulusalcılıkla rekabetBunların hiçbiri olmadı. Sağlık sorunlarına rağmen Bahçeli, yine çok ince manevralarla liderliğini korudu, hatta daha da güçlendirdi. BBP hiçbir şekilde umduğunu bulamadı. Tuğrul Türkeş de baba ocağına geri döndü. “Derin” çevrelerse Bahçeli’nin ördüğü setleri bir türlü tam olarak aşamadılar.Ancak MHP’nin dertleri bunlardan ibaret değildi. AKP hükümetinin ilk yıllarından itibaren ortaya çıkan, içinde solcu, İslamcı ve Türk milliyetçisi; resmi ve sivil unsurları barındıran “ulusalcı hareket”, ülkücü hareketi ciddi olarak tehdit etmeye başladı. Öyle ki Bahçeli’nin son dönemde enerjisini ulusalcılıkla arasına mesafe koymaya harcadığını ileri sürebiliriz. Ne var ki ulusalcıların Kıbrıs, AB, Kürt sorunu gibi temel konularda kendileriyle benzer itiraz ve tepkilere sahip olmaları MHP’nin işini epey zorlaştırıyordu. Her ne kadar sert karşılaşmalardan kaçılmak istense de son türban olayında emekli subaylarla olduğu gibi kimi sürtüşmeler de yaşanmadı değil.Beş önemli noktaAkdeniz Üniversitesi’nde yaşanan son olaylar Bahçeli’nin neden bu kadar hassas olduğunu kamuoyuna açık bir şekilde gösterdi. Olup bitenleri daha iyi kavrayabilmek için şu beş olguyu muhakkak akılda tutmak gerekiyor:1) Ülkücü hareket içinde 1980 öncesinden ders çıkartanlar olduğu gibi, o günleri özlemle ananlar da var;2) Bahçeli’nin onca çabasına rağmen ülkücü gençlerin “milli” konularda kendilerini tutamama ve sokağa taşma potansiyelleri hayli yüksek;3) Zaten popüler kültür de bu tür “milli duruş”ları bol bol tahrik ediyor;4) Öğretim kurumlarında Kürt hareketinin de belli bir örgütlenmesi bulunuyor ve PKK yanlısı gençler değişik vesilelerle eylemler düzenliyorlar. Bu da bu türden “milli refleks”lere bahane oluşturabiliyor;5) Bazı odaklar ülkeyi karıştırmak için ülkücü gençlerin hassasiyetlerini provoke etmenin kolay ve yeterli olduğunu düşünüyorlar... MHP ve Bahçeli’nin olaylara anında verdikleri tepki ve aldıkları önlemler, ülkücüleri sokağa dökmeme konusunda ne kadar kararlı olduklarını da net bir şekilde gösterdi. Öncelikle soruşturma vs. ile zaman kazanmaya çalışılmadan MHP Antalya örgütü görevden alındı. Bahçeli başta olmak üzere hiçbir yetkili olayları mahzur gösterecek tutumlar takınmadılar. Bahçeli’nin önceki gün TBMM Grubu’nda yaptığı konuşma bu bakımdan çok anlamlıydı. Bahçeli’nin rolüDaha önce de sık sık “iç çatışma” uyarısı yapan MHP lideri sadece başkalarını değil kendi tabanını da uyarmaktan geri kalmadı. Bahçeli “ülkücü-Kürtçü çatışması başladı” ya da “başlayacak” şeklindeki yorumlara gösterdiği sert tepki göstererek hem birilerinin öteden beri böyle bir niyetlerinin olduğunu doğrulamış oldu, hem de MHP’nin böylesi bir senaryoda rol almama kararlılığını kesin olarak bir kere daha vurguladı.Türkiye’nin bir iç çatışma ortamına sürüklenmesini isteyen odakların bulunduğu muhakkak. Bu bağlamda “laik-İslamcı”, “Türk-Kürt” gibi ayrımların kaşındığı ve daha da kaşınacağı sır değil. Yine bu kapsamda önümüzdeki günlerde öğrenci gençlik içinde yeni çatışmalara tanık olabiliriz. Fakat ülkücü hareket aktif ve örgütlü bir şekilde yer almadığı müddetçe, bu tür tahrikler, dün Cumhuriyet’te Oral Çalışlar’ın da belirttiği gibi kitlesel çatışmalara yol açmaz. Bu bakımdan Devlet Bahçeli’nin sağduyulu ve serinkanlı çizgisi takdiri fazlasıyla hak etmektedir.
Dün Ankara’ya pek fazla beklentiyle gelmemiştim. AKP’nin mutabakat arayışına girişeceği belliydi ancak muhalefetin buna yanaşabileceğinin işaretleri yok denecek kadar azdı. İlk olarak MHP’ye baktık. Partinin üst düzey ismi bana aynen şunları söyledi: “Toplumda bir mutabakat beklentisi var. Ama bu AKP ile bizim değil AKP ile CHP arasında bir mutabakat olmalı. Biz seyretmeyi tercih edeceğiz.” Nitekim biraz sonra MHP lideri Bahçeli konuşmasında, parti kapatmayla ilgili tutumlarında herhangi bir değişiklik olmayacağını tekrarladı. Bahçeli’nin, kendilerini AKP ile ittifaka sevk etmek için gayret sarf eden bazı çevrelere sert tepki göstermesi, onları MHP’nin fikri çizgisine karşı kesimler olarak tanımlaması dikkat çekiciydi. Bahçeli’nin konuşmasından MHP’nin AKP’yi kurtarmak için seferber olmayacağı sonucunu çıkarttım. Türban olayında ağızları yandıkları için bu sefer aşırı dikkatli davranacağa benziyorlar.AKP’nin yol haritasıArdından sıra AKP’ye geldi. Erdoğan partisinin milletvekillerine yaptığı ve çok öenmli olduğunu vurguladığı konuşmasında, kapatma davasının ekonomik ve siyasi yükleri olduğunu; bunları halka ödetmeme görevinin siyasetçilere düştüğünü ve çözüm için ellerinden geleni yapacaklarını söyledi. Ama nasıl bir çözüm olacağını somut bir şekilde dile getirmedi. Anladığım kadarıyla AKP henüz tam olarak neyi nasıl yapacağına karar verebilmiş değil. Yine de Başbakan’ın sözlerinden ve yakın çevresiyle yaptığım sohbetlerden iktidar partisinin şu noktalara dikkat edeceğini çıkarıyorum:1) AKP yargı sürecine müdahale edici tutumlardan sakınacak. Özellikle Başsavcı’ya ek iddianame hazırlama imkanı sağlayacak söylem ve davranışlardan uzak durulacak;2) İlk günlerin tepkisel duygusallığı terk edilip daha serinkanlı, sakin, yumuşak ve en önemlisi gerçekçi bir üslup benimsenecek;3) Siyasi gerilimin mümkün olduğunca azaltılmasına çalışılacak;4) AB reformlarına ve demokratikleşmeye ağırlık verilecek;5) Ekonomik istikrarın bozulmaması için her şey yapılacak;6) Çok ciddi bir savunma hazırlanacak;7) Anayasa değiştirilmek için yürütülecek çalışmalara muhalefetin de katılması için uğraşılacak.Baykal kendini aştıAKP Grubu’nda estirilen “yumuşama” havaları, “sağduyu”, “mutabakat” çağrıları çok kısa bir süre sonra Deniz Baykal tarafından geçersiz kılındı. Bu cümleden, “Erdoğan uzlaşma istiyor Baykal kaçıyor” sonucu çıkarılmasın. Çünkü Baykal konuşmasında AKP liderini, Cumhurbaşkanlığı ve türban konuları olmak üzere defalarca uyardığını ve Başbakan’ın bunları dinlemediğini söyledi ki pek haksız sayılmaz. Hatta Başbakan’ın ana muhalefet lideriyle nerdeyse iki yıldır görüşme ihtiyacı hissetmediğini de biliyoruz. Şimdi AKP’nin kapatılma ihtimali üzerine bu tür diyalog çağrıları yapınca, yılların kurt politikacısı Baykal da yakaladığı fırsatı sonuna kadar kullanıyor.Dün bunu bütün çıplaklığıyla gördük. Baykal geçen hafta partisinin TBMM Grup toplantısında konuşmamıştı. Dünse bu açığı fazlasıyla telafi etti; nerdeyse iki haftalık bir konuşma yaptı. CHP liderini TBMM’de birçok kez izlemiş biri olarak Baykal’ın dünkü performansıyla kendisini aştığını söyleyebilirim. Baykal öyle bir konuşma yaptı ki “Türkiye’de muhalefet boşluğu var” diyenleri tek kelimeyle mahçup etti. Öyle ki, dün itibariyle, ortada muhalefetle ilgili bir sorun varsa bunun “boşluk” değil “doluluk” tan kaynaklandığını pekala ileri sürebiliriz. Burda “doluluk”tan, Baykal’ın AKP ve Erdoğan’a yönelik eleştirilerinden ziyade bunları dile getiriş biçimini kastediyorum.Eğer Baykal dünkü pozisyonundan geri adım atmazsa ki atmayacağına dair nice açık mesaj verdi, parti kapatmayı zorlaştıracak bir Anayasa değişikliği bu Meclis’ten zor geçer. Kuşkusuz iktidar partisi muhalefete gidecektir, ama bu temaslardan bir sonuç çıkması pek beklenemez.Diyelim AKP, MHP’yi yanına almayı başardı, CHP değişiklikleri yine Anayasa Mahkemesi’ne taşıyacaktır. AKP’lilerin çok sık kullandıkları referandum kozunu hayata geçireceklerine hiçbir zaman fazla ihtimal vermedim. Ancak dün Meclis’ten, AKP’nin referandumdan başka seçeneği kalmadığı izlenimiyle ayrıldım. Yine de “siyasette her şey olur” deyip gelişmeleri yakından izlemeye devam etmekte fayda var.
Milliyet Gazetesi çok isabetli bir gazetecilik yaptı ve İlhan Selçuk’un polisteki sorgusundan hareketle “özel hayatın gizliliği” ilkesini gündeme getirdi. Dün Selçuk’un 22 Mart’ta poliste verdiği 70 sayfalık ifadeyi edindim ve bir çırpıda okudum. Selçuk’un “Ergenekon terör örgütünün fikri lideri” olduğu iddiasını pek fazla sorgulamadan kabul eden bazı meslektaşlarımız günlerdir onun bazı telefon konuşmalarında “Kapatma davası açılırsa, bir de üstüne ekonomik kriz gelirse, Türkiye biraz karışırsa, belki bir umut doğabilir. Çünkü normal yollardan bu mümkün değil yani” ya da “Bir yerde hesaplaşma olacak herhalde. Yargı kapatma kararına doğru gidiyor. Haberini de verdiler... Anayasa Mahkemesi, son olarak, kendisi tasfiye edilmeden partinin kapatılması kararını verirse, o zaman ortalık büsbütün karışır” dediğini yazıp çiziyorlar.Gerçekten ifadenin içinde bu cümleler var. Ama konuşmaların bütünü içinde baktığınızda “bir avuç komplocuyla hükümet devirme hazırlıklarının son aşamasına gelmiş bir elebaşı” kadar “yasal yollarla devirmenin mümkün olmadığı bir hükümeti başka güçlerin alaşağı etmesini temenni eden ve bekleyen çaresiz ve güçsüz bir yaşlı gazeteci” görmeniz de mümkün.Özel hayata müdahaleKaldı ki 70 sayfa sadece bu tür “demokrasiye dışardan müdahale temennileri” nden ibaret değil. İfadenin ilk bölümünde Selçuk’a diğer Ergenekon zanlılarıyla ilişkisi soruluyor ve çoğunu tanımadığını, bazılarının sadece adını duyduğunu söylüyor. İfadenin büyük kısmıysa Selçuk’un Cumhuriyet çalışanları ve eşi-dostuyla yapmış olduğu telefon konuşmalarından ibaret. Ve polis, yaşlı gazeteciye kiminle neyi, niçin konuştuğunu; kimlerle buluştuğunu vs. soruyor.İfadeyi okuyup bitirdiğiniz zaman hemen şöyle düşünüyorsunuz: “Tamam polis Selçuk’un Ergenekon ile ilişkisi olduğundan kuşkulanıyor ve bu nedenle telefonlarını dinlemeye almış. Nitekim darbe tasarısı çağrıştıran birkaç cümle bulunmuş ve bunlar birileri tarafından medyaya servis edilmiş. Ama herhangi bir suç unsuru içermediği aşikâr olan bazı konuşmaların ifadeye alınması ve bunlar hakkında kendisine sorular sorulmasının ne anlamı var?” Demokrasi ve SelçukSelçuk öteden beri siyasetle çok ilgili bir gazeteci olmuştur. 1991’de DYP-SHP koalisyonu için angaje olmuştu. Daha sonra da bazı hükümetlerin devrilmesi ve bazılarının da kurulması için çok çabaladı, Cumhuriyet’i de bu yolda kullandı. Son seçimler öncesi AKP’ye karşı MHP’ye iltifatlar yağdırdığını unutmadık mesela.Yani tıpkı bazı gazetecilerin AKP’nin daha güçlü bir şekilde iktidarda kalmasını istedikleri gibi, Selçuk da AKP hükümetinden haz etmiyor, belli ki yıllardır onun alaşağı edilmesi rüyalarını kuruyor. Selçuk’la mesleki (gazetecilik) ve siyasi (solculuk) alanda yollarını yıllar önce ayırmış birisiyim. Görünüşte onunla en temel ayrım noktamız “demokrasi” kavramına atfettiğimiz önemdir. Onun “laik cumhuriyet uğruna demokrasiden taviz verilebileceği” şeklindeki yaklaşımının solda egemen olduğu ve bu çizgiyle solun iyice tıkandığı hepimizin malumudur. Sonuç itibariyle Selçuk’un demokrasiyle çok fazla ilgisi olmadığı da ortadadır.Geceyarısı bu hasta, yaşlı ve muhalif gazeteciyi evinden apar topar götürenler; gazetecilik faaliyetlerini ve özel yaşamını didik didik edenler bir imkansızı gerçekleştirip İlhan Selçuk’tan bir “demokrasi kahramanı” çıkarmayı becerdiler.Tebrikler.
Son birkaç gündür Zaman Gazetesi’nde peş peşe MHP üzerine köşe yazıları çıkıyor. Öncelikle, MHP’ye bu kez AKP’nin kapatılmamasını engelleme misyonu biçen bu yazılardan bazı alıntılar yapmak istiyorum: İhsan Dağı, 1 Nisan: AK Parti’nin kapatılması konusunda ’fırsatçı’bir politika MHP’yi DYP ve ANAP gibi yok etmez belki ama siyasal bir alternatif konumuna taşımayacağı kesin. AK Parti’ye ancak demokrasiden yana tavır alarak alternatif olabilir MHP, eğer böyle bir kaygıları varsa. Mehmet Kamış, 2 Nisan: Türkiye’deki Baasçı çeteyi bertaraf etmede yine en önemli görevlerden biri MHP’ye düşüyor.Hüseyin Gülerce, 3 Nisan: Yapılacak tek şey var. MHP ile anlaşarak parti kapatmanın zorlaştırılacağı ve yeni demokratik reformların da yer alacağı bir anayasa değişikliği paketinin Meclis’e getirilmesi ve bunun referanduma sunulmasıdır.Mustafa Ünal, 4 Nisan: MHP’nin tavrından dolayı AK Parti içinde ’yarı yolda bırakılmış’hissine kapılanlar var. ’Biz beraber yola çıkmıştık. Başörtüsü düzenlemesini beraber yaptık. Kapatma davası bunun için açıldı. MHP’yi ise yanımızda göremiyoruz’diye konuşanlara rastladım.Star’da Şamil Tayyar, Radikal’de Hasan Celal Güzel’in, kendilerinin ülkücü hareketle ilişkilerini uzun uzun anlattıktan sonra, MHP’yi AKP’ye omuz vermeye davet ettiklerini, aksi takdirde 367 sürecindeki ANAP ve D(Y)P’ye benzeyecekleri ve ilk seçimde Meclis dışı kalacakları uyarısında bulunduklarını da ekleyelim.Bütün bu yazıların temelinde şu önermelerin yattığını düşünebiliriz:1) AKP kesinlikle kapatılmamalı;2) Bu Anayasa, Anayasa Mahkemesi’nin yapısı ve bu iddianameyle AKP mutlaka kapatılır;3) AKP tek başına Anayasa’yı değiştiremez;4) CHP ile bu iş asla olmaz;5) Geriye sadece MHP seçeneği kalıyor. Zaten MHP Cumhurbaşkanlığı ve başörtüsünde AKP ile birlikte hareket etmişti.6) MHP, AKP’yi yalnız bırakmayı tabanına açıklayamaz.MHP’nin kaygılarıGörünüşte bu önermeler doğru gibi gözüküyor ancak MHP’nin bu sefer aktif olarak AKP’nin yanında yer almayacağını düşünüyorum. Çünkü:1) MHP’liler türban konusunda, YÖK Yasası’nın ek 17. maddesini gündeme getirmeyen AKP’nin ihanetine uğradıklarını düşünüyor ve iktidar partisine güvenemiyorlar. 2) Getirdikleri “partiler değil siyasetçiler cezalandırılsın” önerisinin AKP’nin hiç hoşuna gitmemesi de MHP’lileri fazla rahatsız etti.3) Türban düzenlemesi AKP-MHP ittifakının “toplumsal mutabakat” için yetmediğini kanıtladı. CHP’nin hemen Anayasa Mahkemesi’ne gitmesi üzerine her şey tıkandı. MHP’liler bu sefer de AKP ile Anayasa’yı değiştirseler bile CHP engeline takılacaklarının farkındalar.4) AKP yönetiminin resmen hiçbir strateji açıklamaması, buna karşılık AKP yandaşlarının ortalıkta bir dizi seçeneği dillendirmeleri ve bunların bazılarının içine kendilerini de yerleştirmeleri MHP’lilerin hoşuna gitmiyor;5) Bazı AKP yanlılarının ” destek olmazsanız ANAP ve D(Y)P gibi olursunuz şeklindeki gözdağları MHP’lileri öfkelendiriyor.MHP’yi AKP’nin yanına katmak için kulis yapan, kalem oynatanların iktidar partisinden gelen bir işaretle hareket etmiyor, sadece durumdan vazife çıkartıyorlar. İçlerinden bazılarının AKP’nin CHP ile uzlaşmaya gitmesinin zorluğunu abarttıklarını, zira Baykal’ın Erdoğan’dan, doğrudan kendilerinin aleyhine olabilecek bazı tavizler talep etmesinden ürktüklerini de pekala söyleyebiliriz.Baskılara rağmenEğer AKP merkezi Anayasa’yı ne yapıp edip değiştirme kararı alır ve bunun için ilk seçenek olarak MHP’yi gözüne kestirirse bu tür rica, dayatma, gözdağı karışımı yayınlar ciddi olarak artacaktır. MHP’liler, üzerlerine ne kadar gelinirse gelinsin gelişmeleri belli bir mesafeden izleyecek, AKP’yi CHP ile baş başa bırakmayı tercih edeceklerdir. Kazara AKP CHP ile bir uzlaşmaya giderse MHP’nin bunu baltalamaya çalışması da beklenmemeli.Çünkü MHP yönetimi AKP’nin kapatılmasını arzulamıyor. Bahçeli ısrarla böyle bir gelişmenin çok olumsuz sonuçları olacağını, bir deprem etkisi yaratacağını söylüyor. Bu sözlerinde samimi olduğuna inanmamız içinse pek çok neden var.
Birkaç gündür, ülkenin içine girdiği krizden çıkmayı başarabileceğine ciddi ciddi inanmaya başladım. Bu sezgimi dile getirdiğimde hemen herkesin alaycı bakışları ve “nasıl yani?” sorularıyla karşılaşıyorum. Ben de onlara hep şu cevabı veriyorum: “Kriz o kadar derin ve çözümsüz görünüyor ki kesinlikle buradan bir çözüm formülü çıkar!” Kaba deyişle Türkiye hızla dibe vuruyor ve buradan geri dönüş pekala mümkün ve tabii olmalı.Dokuz gün önce kaleme aldığım “Sağduyu arayışları sonuç verebilir mi?” başlıklı yazıda, “Türkiye’nin bu kritik dönemi atlatabilmesi için mutlaka öncelikle Başbakan Erdoğan ile CHP lideri Baykal’ın bir araya gelmesi; ardından tüm Meclis’in seferber olması gerekiyor” demiş ve “Ancak bu ana kadar verilen mesajlar fazlasıyla iç karartıcı” diye devam etmiştim. Radikal’den Murat Yetkin’in bu Salı çözümün yegane formulü olarak AKP ile CHP uzlaşmasını göstermesi beni hayli ümitlendirdi. Bir gün sonra da Milliyet Gazetesi imzasız bir başyazıyla krizi aşmanın akla en yatkın yolu olarak AKP’nin Anayasa değişikliğini “CHP ya da MHP’den birini ya da her ikisini yanına alıp daha geniş bir konsensüse dayanarak gerçekleştirmeyi denemesi” olarak tarif etti. Aynı gün NTV’de Mirgün Cabas ile yaptığımız “Yazı İşleri” programına Milliyet Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin’i konuk ettik. AKP’ye mesafeli bakışıyla bilinen ve bu yüzden iktidar partisi tarafından bir nevi aforoz edilen Ergin çok ileri bir adım atarak, CHP’yi çağdaş sosyal demokrasinin gereğine uygun bir şekilde parti kapatmayı engellemeye çağırdı.Olmazları oldurmakŞahsen krizden çıkışın tek yolunun AKP ile CHP; Erdoğan ile Baykal yakınlaşması ve uzlaşmasından geçtiğine inanıyorum. Böylesi bir gelişme nedeniyle Anayasa Mahkemesi’ndeki dava düşmeyecektir tabii ki, ancak iki parti birleşerek parti kapatma rejimini tam anlamıyla Batı ülkelerine göre yeniden düzenleyebilir ve AKP’nin kapatılmasını engelleyebilirler. Anayasa’yı değiştirmeseler bile, AKP ile CHP aralarındaki buzları eritirlerse bu barış atmosferi tüm Türkiye’yi kuşatabilir ve Anayasa Mahkemesi üyelerini bile etkisi altına alabilir.Bunun öyle kolay kolay gerçekleşemeyeceği muhakkak. Her iki tarafın da bir dizi “olmazsa olmaz”ı var. Ama siyaset ve siyasetçilerin işi de bir tür olmazı oldurmak değil mi? İki taraf da bu krizin faturasının tüm ülkeye ve ayrı ayrı her birine faturasının ağır olduğunu kabul ettikleri andan itibaren uzlaşma süreci başlamış olacaktır; kimbilir belki çoktan başlamıştır bile. Başbakan Erdoğan’ın Salı gününden beri sadece yumuşak mesajlar vermesi; “gerekirse Anayasa’yı tek başımıza değiştiririz” iddiasının artık seslendirilmemesi; hatta “uysal koyun mu olalım?” itirazlarının yerini “Mahkeme işini yapıyor, biz de kendimizi savunacağız” cümlelerinin almasının ardında bir şeyler olabilir. Baykal’ın kapasitesiÇoğu kimse Baykal’ın AKP davasını bir fırsat olarak gördüğünü ve Erdoğan’a cankurtaran simidi uzatmasının imkansız olduğunu söylüyor. Ben de onlara 2002 seçimlerinin ardından Baykal’ın AKP Genel Merkezi’ne gidip Erdoğan’ı tebrik etmiş; ardından AKP liderinin siyasi yasağını kaldırmış olduğunu hatırlatıyorum. Muhakkak bu arada çok şeyler değişti ancak ben Baykal’ı, AKP’nin kapatılıp Erdoğan ve bazı arkadaşlarının siyasi yasaklı kılınmasının ülkeye hayırdan çok kötülük getireceğini öngörebilecek kapasite ve birikimde bir siyasetçi olarak görüyorum. Tabii Baykal ve CHP’nin uzlaşma noktasına çekilebilmesi için AKP’nin ciddi adımlar atması gerekiyor. Öyle ki CHP liderinin, AKP’nin kapatılmamasının, kendisine, kapatılması halinden daha fazla fayda getireceğine ikna edilmesi lazım. Sonuçta bazıları gizli, bazıları açık; bazıları doğrudan bazıları dolaylı bir dizi pazarlık söz konusu olabilir. Yeter ki her iki taraf da kendi cenahlarından daha şimdiden gelmeye başlayan, “Ne yapıyorsun? Onunla nasıl anlaşırsın? Yoksa davayı mı satıyorsun?” şeklindeki gözdağı içeren itirazlara itibar etmesin.
Bazı meslektaşlar Başbakan Erdoğan’ın dün partisinin TBMM Grubu’nda yaptığı konuşmayı “Anlaşılan AKP Anayasa’yı değiştirme yoluna gitmeyecek” diye yorumladılar. Aynı fikirde değilim. En yukardan en aşağıya kadar AKP’lilerin ezici bir çoğunluğu, bugünkü Anayasa ve bugünkü Anayasa Mahkemesi yapısıyla partilerinin kapatılıp Erdoğan başta çok sayıda partilinin yasaklı haline geleceğine kesin gözüyle bakıyorlar. Dolayısıyla, bazı köşe yazarları tarafından dillendirilip Erdoğan tarafından da benimsenenen deyişle AKP’liler “başlarını giyotine uzatacağa” benzemiyorlar. Yani Mahkeme’nin yapısına dokunma şansı olmayan AKP’nin Anayasa’yı değiştirmek için elinden geleni yapacağını rahatlıkla öngörebiliriz.Grup toplantısından çıkışta kendisine de belirttiğim gibi Başbakan, dünkü konuşmasında yeni açılımlar dile getirmesini bekleyenleri hayal kırıklığına uğrattı. Pek yeni bir şey söylemedi, ancak üslubunun son günlere kıyasla hayli yumuşak olması; gerilimi tırmandıracak sözler sarf etmemeye özen göstermesi krizden sağduyuyla çıkılmasını arzulayanlar tarafından olumlu adımlar olarak kaydedildi.AKP’liler önlerini göremiyorDün TBMM kulislerinde AKP’li milletvekilleri ve bakanlarla yaptığım sohbetler pek verimli geçmedi. Bunda Erdoğan’ın davayla ilgili uluorta konuşulmaması talimatının yanısıra kimsenin önünü görememesinin de etkisi var. Bu nedenle sorulara cevap vermedikleri, veremedikleri gibi, samimi bir şekilde “durumu nasıl görüyorsun?” , “ne dersin partiyi kapatacaklar mı?” gibi soruları peş peşe sıralıyorlar. Bazıları bütün bu olup bitenlerden (her zaman olduğu gibi) medyayı, dolayısıyla biz gazetecileri sorumlu tutuyorlar. Bu yüzden, benim gibi parti kapatılma fikrine karşı çıkan, AKP İddianamesi’ni ülke gerçeklerinden kopuk ve zayıf bulan bir gazeteci de olsanız bazı AKP’lilerin “gözünüz aydın”, “sizin sayenizde” gibi serzenişlerini de duyuyorsunuz.AKP’lilerle sohbetlerimde en çok iktidar partisinin “referandum” iddiasında ne derece ciddi ve kararlı olduğunu anlamaya çalıştım. Gördüğüm kadarıyla milletvekillerinin önemli bir bölümü referanduma ilk, belki de tek seçenek olarak bakıyor. Bunun nedeni CHP ile uzlaşmanın imkansızdan da öte bir şey olduğuna ve MHP’nin bu sefer yardım eli uzatmayacağına inanmaları. Referandum için gerekli olan 330 oya ulaşmada sorunla karşılaşılacağından kaygılanan herhangi bir AKP’li ile karşılaşmadım. Hele Cumhurbaşkanı Gül’ün eski partisiyle ters düşüp ülkeyi referanduma götürmeme olasılığı hiç akıllara getirilmiyor. Ancak bana göre AKP duruma göre 330’u bulmada zorlanabilir veya Gül doğabilecek riskler nedeniyle referanduma yanaşmayabilir.Erdoğan’ın performansıAKP’lilerle referandumun doğurabileceği yeni krizleri de tartışma imkanım oldu. Daha önce CHP lideri Baykal “Anayasa değişikliklerinin referanduma sunulması laikliğin oylanması olur” demişti. Dün de MHP lideri Bahçeli referandumun “Türkiye’yi çok büyük sarsıntı ve bölünmelere sürükleyeceği” ve yeni “tehdit ve tehlikelere” yol açacağı uyarısında bulundu. Ancak AKP’liler referanduma tamamen teknik bir konu olarak bakıyor, halkın çoğunun tercihini değişiklikler lehine yapacağına inanıyor ve rejimin geleceği hakkında yapılan bu türden ikazlara pek kulak asmıyorlar.Peki bundan sonra ne olur? Dün Ankara’daki temaslarımdan edindiğim izlenimler ışığında AKP’nin stratejisi hakkında şu öngörülerde bulunabilirim: İktidar partisi çok gürültü çıkarmadan Anayasa değişiklikleri formülleri üzerinde çalışacak; bu arada CHP dahil tüm partilerle açık veya örtük temasları zorlayacak; referandum kozunu hep elinde tutacak ama kullanmayacak; değişiklikler hiç olmayacakmış gibi iddialı bir savunma üzerinde çalışacak ve kapatma ihtimaline karşı yeni parti, yeni yönetim, yeni hükümet gibi her türden hazırlığı son güne bırakmayacak.Çok karmaşık, zor ve inişi-çıkışı bol olacağa benzeyen bir sürece girdik. Daha önce benzer krizleri iyi yönetemeyen AKP bakalım bu sefer ne yapacak? Erdoğan dava açıldığından beri istikrarsız bir grafik izliyor ama doğrusu ve yanlışıyla bir bütün olarak baktığımda bu krizin üstesinden gelme şansının hiç de az olmadığını düşünüyordum. Kendisinin dün Meclis’teki performansının bu düşüncemin pekişmesine yol açtığını söyleyebilirim.
AKP hakkında kapatma davası açılmasıyla birlikte gözler yeniden Abdüllatif Şener’e çevrildi. Şener hakkında peş peşe haber, yorum ve spekülasyonlar yapılıyor. Bütün bunların temelinde AKP’nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılması ve Başbakan Erdoğan’ın siyasi yasaklı olması varsayımı yatıyor.Öncelikle Şener gibi deneyimli bir ismin siyasi geleceğinin, bir partinin başına gelebilecek kötülüklere endekslenmesi kendisi için de pek iyi bir durum olmasa gerek. Hele bu parti, oluşum ve gelişiminde onca emeği bulunan AKP ise durum daha da vahim demektir.AKP’yi AKP yapan Erdoğan, Gül, Arınç, Şener gibi isimleri yıllardır yakından izlemeye çalışan bir gazeteciyim. Bu şahsiyetleri biraz tanıyor, duygu ve düşüncelerini az buçuk anlayabiliyor ve atacakları adımları bir ölçüde kestirebiliyorsam, Şener’in AKP’nin kapatılmasını arzuladığına inanabilmem çok zor. Ancak bazı iflah olmaz AKP düşmanlarının yaydığı, Şener ile Erdoğan arasında aslında hiçbir şey olmadığı; Şener’in kopuşunun şike olduğu ve Erdoğan’ın devre dışı kalması durumunda AKP’nin başına geçeceği yolundaki spekülasyonların gerçekle hiçbir ilişkisi olmadığının da altını çizmeliyim. Bildiğim kadarıyla Şener eski yol arkadaşlarıyla ciddi bir kopuş yaşadı. Bunda dış faktörler de etkili oldu ancak esas sorun bazı siyasi konulara bakışta ve onları ele alış yöntemlerinde yaşandı.Şener senaryolarıSon günlerde Şener’in adı öne çıktıkça, ondan haz etmeyen ve varlığını AKP’ye karşı bir tehdit olarak algılayan çevreler ciddi olarak belden aşağıya vuruyorlar. Şener’i nerdeyse “İslami hareketin en tehlikeli düşmanı” olarak ilan etmeye kadar varabilecek bu saldırıların hemen tümü mesnetsiz. Bu arada Şener ile Erdoğan arasındaki kopuş hakkında birtakım senaryoların kaleme alındığını, ortada bazı video kasetlerin bulunduğunu iddia edenler var ki bu tür söylentiler bile siyasi hayatımızın ne kadar kirlenmiş olduğunun açık bir kanıtı.Şener AKP’nin kapatılmasını istesin veya istemesin, böylesi bir durumda doğacak siyasi boşluğu doldurabilmek için şimdiden kolları sıvıyor olabilir mi? Sanmıyorum. Eğer böyle bir hazırlığı varsa da boşuna olduğunu çok geçmeden anlayacaktır. Yakın tarihimizi hatırlayalım: RP kapatılınca herkes, hatta yeni isimleri de yanlarına alarak FP’ye geçtiler. FP’nin ilk döneminde Erdoğan öncülüğündeki yenilikçi kanat etkili oldu. Fakat zamanla Erbakan’ın yenilikçilerin önünü kesmesi parti içinde ayrışmaları hızlandırdı. FP de kapatılınca Erdoğan ve arkadaşları fırsatı değerlendirip AKP’yi kurdular ve büyük bir başarı elde ettiler.Günümüz AKP’si içindeyse bir “yenilikçi” kanat yok. Zaten bunun toplumsal karşılığı da mevcut değil. Öte yandan Şener böylesi bir kanadı parti içinde oluşturmak yerine milletvekili adayı olmadı ve AKP dışı çevrelere yönelerek kendine siyasi bir alan yaratmaya çalıştı. Dolayısıyla Şener yeni bir parti kurabilir ama bu asla AKP’nin devamı olamaz. Veya Şener varolan bir partinin başına geçebilir ama bu da ne bugünkü AKP olur, ne kapatılma durumunda onun yerine Erdoğan tarafından kurdurulacak devam partisi olur.Son bir soru: Şener’in liderliğinde, içinde merkez sağ ve soldan bilinen bazı figürlerin de bulunduğu yeni bir oluşumun şansı ne olur? Pek olabileceğini sanmıyorum. Çünkü Şener bugüne kadar AKP’yi genellikle “usul” yönünden eleştirdi; öze ilişkin söyledikleri hep gölgede kaldı. Öte yandan kendisiyle birlikte zikredilen isimlerden nerdeyse hiçbiri kamuoyunda herhangi bir heyecan yaratmıyor. Hatta tam tersine “yine mi bunlar?” dedirtenlerin sayısı hayli yüksek.Sonuç olarak şunu söyleyebilirim: Taş yerinde ağırdır. Keşke Şener eleştirilerini biraz yumuşatıp AKP’de etkili bir pozisyonda kalmaya çalışsa ve bunu becerebilseydi. Zira Gül’ün de Çankaya’ya gitmesinin ardından Erdoğan’ın yanıbaşında, Şener gibi makul, AKP’ye oy vermemiş kesimleri bilen, tanıyan, önemseyen bir isme şiddetle ihtiyacı var.
Çok ama çok kritik, kırılgan bir dönemden geçtiğimiz ve hep birlikte kaybetmekte olduğumuz net bir şekilde anlaşıldığından beri sık sık “sağduyu” çağrıları işitir olduk. Hatta bazı çevreler harekete geçip kimi inisiyatifler başlattı; bazılarının da kolları sıvamakta olduğu söyleniyor. Çok güzel. Ama işimiz hayli zor. Bunun nedenlerini aramadan önce içinde bulunduğumuz durumu biraz tasvir etmek gerekiyor: Daha bir krizden çıkamadan ötekine yuvarlanıyoruz. Örneğin geçen yıl Cumhurbaşkanlığı krizi ve 27 Nisan sürecini yaşadık. AKP’nin yüzde 47’ye yakın oy alması geçici bir rahatlama getirdi, ancak PKK’nın saldırılarıyla gündemimiz değişti. Ardından kara harekâtının sekiz gün sürmesi yeni gerginlikler yarattı. Sonra türban krizimiz oldu. Bunun peşinden AKP’ye kapatma davası açıldı ve bir hafta geçmeden Ergenekon soruşturması kuvvetli bir şekilde gelişerek dengeleri iyice altüst etti.Bütün bu krizler birbirini besliyor. Bunlarla baş etmesi gereken devletin kurumları arasında, hatta bazı kurumların kendi içlerinde uyumdan da eser yok. Tam tersine yaşanan sert iktidar mücadelesi sorunları çözmek bir yana, bunlara yenilerini ekliyor. Tarafların uzlaşma yolunda ne bir niyet beyanları var, ne de herhangi bir girişimleri. Her iki tarafın da belli anlamda güçlü olduğu düşünülür ve hiçbirinin pes etmeyeceği varsayılırsa bu kavga pekala yıllarca sürebilir. Tabii olan esas olarak topluma oluyor. Medyanın büyük ölçüde çatışan taraflardan biriyle açık ya da dolaylı irtibatı sayesinde sıradan insanlar, zaten epey karmaşık olan gelişmeleri ve krizleri anlamlandırmakta zorlanıyor ve basit, şematik açıklamaların; komplo teorilerinin peşinden sürükleniyorlar.TÜSİAD’ın çabalarıGirişte sözünü ettiğimiz arayışlar bu krizlerden çıkmada yeterli olabilir mi? Eğer sorunu sadece “kapatma davası/Ergenekon” ikiliğiyle sınırlamak mümkün olsaydı belki taraflar karşılıklı tavizlerle ateşkese gidebilirlerdi. Ancak burada da çok ciddi bir sorunla karşı karşıyayız. Şöyle ki, bütün siyasallaşma iddialarına rağmen yargı bağımsız ve ne kapatma davası ne de Ergenekon soruşturmasının kaderleri siyasi pazarlıklarla belirlenemez. Öte yandan, şu ana kadar sorun çözmek iddiasıyla ortaya çıkan aktörlerin güç ve kapasiteleri de epey sorunlu. Örneğin ilk adım TÜSİAD’dan geldi ki gerek AKP, gerekse CHP, artı olarak MHP bu kurumla farklı nedenlerle ciddi sorunlar yaşıyorlar. TÜSİAD’ın yanına TOBB başta olmak üzere bazı meslek kuruluşlarını alması söz konusu ancak son türban kirizinde TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu’nun Cumhurbaşkanı Gül’ün bilgisi dahilinde arabuluculuğa soyunup başarısız olduğu da unutulmamalı.TBMM Başkanı Köksal Toptan’ın adı da sağduyu yaratma arayışlarında sıklıkla geçiyor. Toptan AKP’den çok geniş bir teşvik ve destek alması halinde gerçekten bu anlamda fonksiyonel olabilir ancak bunun ışıkları da pek görünmüyor.Cumhurbaşkanı Gül’e de bazı girişimler atfediliyor. Gül kapatma davasında bizzat yargılanmasaydı bu pekala mümkün olabilirdi. İddianame nedeniyle Gül’ün “kendisini kurtarmak istiyor” söylentilerinden ürkerek bu konuda fazla atak olamayacağını düşünüyorum. Genel seferberlikTürkiye’nin bu kritik dönemi atlatabilmesi için mutlaka öncelikle Başbakan Erdoğan ile CHP lideri Baykal’ın bir araya gelmesi; ardından tüm Meclis’in seferber olması gerekiyor. Ancak bu ana kadar verilen mesajlar fazlasıyla iç karartıcı.Ayrıca devletin diğer kurumlarının, meslek kuruluşları ve sivil toplum örgütlerinin ve muhakkak medyanın bu sürece aktif olarak dahil olmaları da şart. Çünkü acil çözüm bekleyen tek sorun AKP’nin ve Ergenekon soruşturmalarının gelecekleri değil. Türban ve en önemlisi de Kürt sorunu masanın ortasında duruyor. Ve masa tüm bunların ağırlıklarıyla yıkılmak üzere...