Tarımda ‘yüksek gübre’ kullanımının gizli tehlikesi

23 Ocak 2025

Günümüzde tarımsal uygulamalar, çevresel denge üzerinde giderek daha fazla etki yaratıyor. Tarımda yaygın olarak kullanılan gübreler, ürün verimliliğini artırma amacıyla tercih edilse de bu uygulamaların ekosistem üzerindeki olumsuz sonuçları ne yazık ki göz ardı ediliyor. Özellikle polinatörler, yani bitkilerin tohum verme sürecinde polen transferine yardımcı olan canlılar ve çiçek çeşitliliği üzerinde yarattığı etkiler, doğanın sürdürülebilirliğini tehdit eden önemli sorunlar arasında...İngiltere’de Sussex Üniversitesi ve Rothamsted Araştırma Merkezi'nin gerçekleştirdiği ve uzun yıllar süren araştırma, bu durumun ciddiyetine vurgu yaparak gübre kullanımının polinatör sayısını ve çiçek çeşitliliğini nasıl etkilediğini somut verilerle ortaya koydu.ÇİÇEK SAYISI ÖNEMLİ ÖLÇÜDE AZALDIAraştırma sonucuna göre çayırlarda yüksek oranda gübre kullanımının polinatör sayısını yarıya indirdiği ve çiçek sayısını önemli ölçüde azalttığı tespit edildi. Bu durum, ekosistem dengesinin ne kadar hassas olduğunu da bir kez daha gözler önüne sermiş oldu. Çalışmaya göre, tarımsal otlaklarda azot, potasyum ve fosfor gibi gübrelerin miktarının artırılması, çiçek sayısını beş kat azaltırken, tozlaşmayı sağlayan böcek sayısını da yarı yarıya düşürüyor. Gübrelerin etkisi, hızlı büyüyen otların baskın hale gelmesine ve diğer otlar ile çiçekleri sıkıştırmasına olanak tanıyan koşullar yaratmasında yatıyor. Çiçek çeşitliliğinin artmasıyla polinatörlerin de çeşitliliğinin artırması beklenirken, bu durum tam tersine işliyor. Araştırma, 1856’dan beri incelenen ‘Park Grass’ çayırları üzerinde gerçekleştirildi. Bu uzun süreli çalışmalar, gübre kullanımının ekosistem üzerindeki etkilerini anlamak için son derece önemli veriler.DAHA SÜRDÜRÜLEBİLİR YÖNTEMLERİN BENİMSENMESİ GEREKSonuç olarak, tarımsal uygulamaların çevresel etkilerini göz önüne alarak, daha sürdürülebilir yöntemlerin benimsenmesi gerekiyor. Kimyasal gübre kullanımını azaltmak, organik tarım yöntemlerine yönelmek ve ekosistem dostu uygulamaları teşvik etmek, doğanın dengesini korumak atılacak önemli adımlar. Bu sadece bireysel sorumluluk değil, aynı zamanda toplumsal bir gereklilik haline geldi. Gelecek nesillere daha sağlıklı bir çevre bırakmak istiyorsak, tarımsal politikalarımızı gözden geçirip doğayla uyumlu bir tarım anlayışını benimsemeliyiz. Ancak o zaman, doğanın sunduğu bu eşsiz zenginlikleri koruyabilir ve sürdürülebilir bir gelecek inşa edebiliriz.

Devamını Oku

Yağmur suyunda bile tespit edildi: ‘PFAS’ tehlikesi büyüyor!

15 Ocak 2025

Çevre kirliliği ve insan sağlığı üzerindeki tehditler, günümüzde giderek daha fazla dikkat çekiyor. Sadece sanayileşmenin getirdiği tehlikeler değil, aynı zamanda günlük hayatımızda kullandığımız ürünlerden kaynaklanan kimyasal maddelerin doğaya ve yaşam alanlarımıza sızması, bilim insanları ve halk sağlığı uzmanları arasında önemli bir endişe kaynağı haline geldi. İşte bu bağlamda, toksik perfloroalkil ve polifloroalkil maddeler (PFAS) olarak bilinen kimyasallar, ciddi tehlikeye dönüşmüş durumda. Hatta bu kimyasal sınıfın etkileri, artık yalnızca içme suyu ve gıda ile sınırlı kalmıyor!Kimya şirketleri tarafından 1940’larda icat edilen PFAS, yangın, su ve yağ itici özellikleri sayesinde hızla yaygınlaştı. Günümüzde yaklaşık 15 bin çeşidi bulunan bu maddeler, boya, makyaj, gıda ambalajı gibi birçok üründe karşımıza çıkıyor. Kullanım kolaylığı ve etkinliği nedeniyle, bu kimyasallar pek çok sektörün vazgeçilmez bir parçası haline geldi. Fakat sağlık uzmanları bu kimyasalların zararlı ve potansiyel olarak kanserojen özelliklerini ancak son yıllarda derinlemesine incelemeye başladı. YAĞMUR SUYUNDA TESPİT EDİLDİEn son Miami’deki Florida Uluslararası Üniversitesi’nden araştırmacılar, yağmur suyunda PFAS tespit edilmesinin şaşırtıcı olmadığını belirtti. Kimyasal kirleticilerin çevresel dolaşımda oynadığı rol, artık daha net bir şekilde anlaşılıyor. Araştırmayı yürüten ekip, yağmur suyu örneklerinin yüzde 74'ünde, perflorooktan sülfonat (PFOS) ve perflorooktanoik asit (PFOA) gibi yasaklı maddelerin yanı sıra birçok farklı PFAS türü tespit etti. Bu maddelerin çoğunluğu, yerel kaynaklardan gelirken, bazıları ise rüzgarla taşınmış olabilir. Kuzeydoğu hava kütlelerinin etkisiyle, mevsimsel değişimlerin PFAS'ların birikmesine katkıda bulunduğu da düşünülüyor.DÜNYANIN DÖRT BİR YANINDA SORUN TEŞKİL EDİYORUzmanlar bu durumun, yalnızca belirli bölgelerde değil, dünyanın dört bir yanında da sorun teşkil ettiğinin altını çiziyor.  Sonuç olarak, PFAS'ların izlenmesi ve kontrol altına alınması, insan sağlığı ve ekosistemler için hayati önem taşıyor. Bu kimyasalların çevre üzerindeki etkilerini en aza indirmek için, sadece bilimsel çalışmalarla değil, aynı zamanda kamuoyunun bilinçlenmesi ve düzenleyici kurumların harekete geçmesi çok önemli…

Devamını Oku

Son rapor korkuttu: İklim değişikliği dünyanın su döngüsünde tahribata yol açtı

8 Ocak 2025

İklim değişikliği, dünya genelinde ciddi sonuçlar doğurmaya ve su döngüsünde köklü değişikliklere yol açmaya devam ediyor. Bilim insanları, bu süreçlerin yalnızca mevcut durumu değil, geleceği de tehdit ettiğini vurguluyor. Önlem alınmadığı takdirde, sonuçların daha yıkıcı olacağı uyarıları her geçen gün artıyor.Özellikle 2024 Küresel Su İzleme Raporu, tehlikenin boyutunu bir kez daha gözler önüne serdi. Bu rapor, uluslararası bir araştırmacı ekibi tarafından hazırlanıyor ve 2024 yılı boyunca su döngüsündeki değişiklikler, aşırı hava olayları, seller ve kuraklıklar gibi konuları inceliyor. Rapor, su kaynaklarının yönetimi ve iklim krizinin etkileri üzerine önemli bulgular da sunuyor.2024 YILINDA SICAKLIK VE SU DÖNGÜSÜRaporun lideri Prof. Albert van Dijk, “2024'te dünya, kayıtlardaki en sıcak yılını yaşadı ve su sistemleri bundan en çok etkilenenler oldu. Bu durum, su döngüsünde tahribata yol açtı" açıklamasında bulundu. Van Dijk, bu aşırılıkların yalnızca izole olaylar olmadığını; daha yoğun seller ve uzun süreli kuraklıkların kötüleşen bir eğilimin parçası olduğunu da vurguladı. En kötüsü ise, 2025'te daha büyük tehlikelerin kapıda olduğunu belirtmesi.RAPORUN KORKUTUCU DETAYLARI2024 Küresel Su İzleme Raporu; Avustralya, Suudi Arabistan, Çin ve Almanya gibi ülkelerden gelen uluslararası bir araştırmacı ekibi tarafından hazırlandı. Ekip, yağış, toprak nemi, nehir akışları ve su baskını gibi kritik su değişkenlerini değerlendirerek, dünya yörüngesindeki binlerce yer istasyonu ve uydudan gelen verileri kullandı. 2024’te aylık ve günlük yağış rekorlarının giderek artan bir düzenlilikle kırıldığı bulgusu dikkat çekti.Güney Çin’de Yangtze ve Pearl nehirlerinin taşması, on binlerce insanı yerinden etti ve ekinlere büyük zarar verdi. Ağustos ayında Bangladeş’teki şiddetli muson yağmurları, nehir taşkınlarına yol açarak yaklaşık 6 milyon insanı etkiledi. İspanya'da Ekim ayında sekiz saatte 500 mm’den fazla yağmur yağdı ve ani sellere neden oldu.Amazon’da meydana gelen kuraklıklar, orman yangınlarının artmasına yol açtı; yalnızca Eylül ayında 52 bin kilometrekarelik bir alanın yanarak kül olmasına neden oldu. Bu aşırı hava olaylarının sadece hayatları değil, geçim kaynaklarını ve ekosistemleri de etkilediği de bir gerçek.Araştırmalar, 2025’e yönelik mevsimsel iklim tahminlerinin, kuraklıkların Güney Amerika’nın kuzeyi, Güney Afrika, Doğu Avrupa ve Asya’nın bazı bölgelerinde daha da kötüleşebileceğini ortaya koyuyor.Sonuç olarak, iklim değişikliği ve su döngüsündeki bozulmalar, yalnızca çevresel bir sorun değil, aynı zamanda insan yaşamı ve geçim kaynakları için de ciddi tehditler barındırıyor. 2024 Küresel Su İzleme Raporu, aşırı hava olaylarının artışı ve su kaynaklarının yönetimindeki zorlukların, gelecekte daha büyük felaketlere yol açabileceğini ortaya koyuyor. Bilim insanlarının uyarıları, acil önlemler alınmadığı takdirde karşılaşacağımız sonuçların korkutucu olacağına işaret ediyor. Bu nedenle, küresel iş birliği ve sürdürülebilir politikalar geliştirilmeden, bu tehdidin üstesinden gelmek mümkün olmayacak. İklim krizine karşı atılacak her adım hem doğamızı korumak hem de insanların yaşam kalitesini yükseltmek için kritik bir önem taşıyor. 

Devamını Oku

İklim değişikliği yaşamlarımızı tehdit eden birer canavara dönüştü

1 Ocak 2025

Yapılan araştırmalar 2024 yılı boyunca ortalama bir bireyin önceki yıllara kıyasla altı hafta daha fazla tehlikeli sıcak günle karşı karşıya kaldığını gösteriyor. En kötüsü ise sıcak hava dalgaları, sadece hava durumunu değil, yaşamlarımızı da tehdit eden birer canavara dönüştü. Söz konusu olan, sadece günlerin sıcaklığı değil; sağlığımız, ekosistemlerimiz ve geleceğimiz!Dünya Hava Durumu Atıf (WWA) ve Climate Central’ın yaptığı son analizler, iklim değişikliğinin etkilerini çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor. Artan sıcaklıklar, dünya genelinde milyonlarca insanı etkilerken, bazı bölgeler bu felaketten daha fazla pay alıyor. Kısacası, iklim değişikliği, yaşamsal bir tehlike olarak kapımızda duruyor. Örneğin 2024 yılı ile ilgili yapılan çalışmaları incelediğimde Karayipler ve Pasifik ada devletleri, bu felaketin en çok etkilediği yerler olarak öne çıkıyor. Bu bölgelerde, küresel ısınma olmasaydı, yaklaşık 150 gün daha az tehlikeli sıcaklık yaşanacaktı. Küresel ölçekte ise ülkelerin neredeyse yarısı, en az iki ay boyunca yüksek riskli sıcaklıklara dayanmak zorunda kaldı. İngiltere, ABD ve Avustralya gibi daha az etkilenen bölgelerde bile, fosil yakıtların yol açtığı karbon kirliliği, sıcaklıkları üç hafta daha yükseltti. Özelikle 2024 yılı, rekor seviyedeki karbon emisyonlarıyla kayıtlara geçeceği öngörülürken, fosil yakıt kullanımının sonlandırılmasının gerekliliği her zamankinden daha acil.Örneğin bu konuya dair çalışmalarıyla bilinen Dr. Friederike Otto, “Fosil yakıt ısınmasının etkileri 2024'te hiç olmadığı kadar açık ve yıkıcı oldu” diyor. İspanya'daki seller, ABD'deki kasırgalar, Amazon'daki kuraklık gibi olaylara bakınca da zaten sorunun nasıl bir tehlikeye neden olduğu anlaşılıyor.Araştırmalar ayrıca sıcak hava dalgalarından kaynaklanan ölümlerin gerçek zamanlı olarak raporlanması gerektiğini, mevcut verilerin izleme eksikliği nedeniyle "çok büyük bir eksik tahmin" içerdiğini belirtiyor. Son yıllarda insan kaynaklı küresel ısınmanın sonuçları nedeniyle sayılmayan milyonlarca insanın hayatını kaybetmiş olabileceği kaygısı, bu durumu daha da ciddileştiriyor.Sonuç olarak, ‘iklim kriziyle’ daha ciddi şekilde mücadele etme zamanı geldi. Fosil yakıt kullanımını durdurmak ve sürdürülebilir bir gelecek inşa etmek için harekete geçmek zorundayız. Aksi takdirde, sıcak günler ve felaketler, yaşamlarımızın kalitesini tehdit etmeye devam edecek.

Devamını Oku

Mikroplastiklerin büyüyen tehdidi: Ne yapmalıyız?

23 Aralık 2024

Günümüzde çevremizi saran plastiklerin etkilerini tartışmak artık bir lüks değil; bir zorunluluk haline geldi. Mikroplastikler, gözle görülmeyen, ancak sağlığımızı tehdit eden küçük parçacıklar olarak karşımıza çıkıyor. Araştırmalar, bu plastik parçacıkların havada, suda ve gıdalarda bulunduğunu ve insan sağlığı üzerinde ciddi olumsuz etkilere yol açabileceğini gösteriyor.Geçtiğimiz hafta açıklanan yeni bir araştırma ise konunun ciddiyetini bir kez daha gözler önüne serdi. UC San Francisco (UCSF) araştırmacılarının incelediği 3 bin çalışma, mikroplastiklerin üreme, sindirim ve solunum sağlığına zarar verdiği yönünde “şüpheler” olduğunu ortaya koydu.Araştırmada en ilgi çeken nokta ise bozulan araba lastiklerinin ve çürüyen çöplerin havaya saçtığı küçük plastik parçalarının tüm bunlara neden oluyor olması…Dünya genelinde her yıl yaklaşık 460 milyon ton plastik üretiliyor ve bu rakamın 2050 yılına kadar 1,1 milyara çıkması bekleniyor. Her geçen gün artan çalışmalar ise tehlikenin giderek daha da arttığını gösteriyor. Peki mikroplastikler tam olarak nedir?Pirinç tanesinden daha küçük olan bu parçacıkların iki ana türü bulunuyor: Birincil ve ikincil mikroplastikler...Birincil mikroplastikler, doğrudan belirli bir amaç için üretilen ve genellikle kozmetik ürünlerde kullanılan mikroboncuklar gibi parçacıklar olarak adlandırılıyor. Bu tür mikroplastikler, cilt bakım ürünlerinde ve bazı diş macunlarında yer alıyor. Bu nedenle birincil mikroplastiklerin doğrudan insan vücuduna maruz kalma riski çok daha yüksek. İkincil mikroplastikler ise daha büyük plastik nesnelerin parçalanması sonucu oluşuyor. Örneğin, pet şişeler, torbalar veya ambalaj malzemeleri gibi ürünlerin; güneş ışığı, su, ısı vb. nedenlerle parçalanması gibi… Bu parçalanma süreci, plastiklerin çok daha küçük parçalara ayrılmasına ve böylece mikroplastiklerin çevreye yayılmasına neden olurÖzetle her iki mikroplastik türü de hem doğada hem de insan sağlığında ciddi sorunlara yol açan bir tehdit. Bu nedenle, mikroplastiklerin kökenlerini ve etkilerini anlamak, bu sorunun üstesinden gelmek için kritik öneme sahip.Peki, bu tehdit karşısında neler yapılmalı?Öncelikle bireysel ve toplumsal düzeyde çeşitli stratejiler geliştirmek gerekiyor. İlk olarak; tek kullanımlık plastikleri reddetmeliyiz. Alternatif ürünler kullanmamız gerekiyor. Örneğin cam, metal veya bambu gibi malzemelerden yapılmış ürünleri tercih etmek önemli. Kozmetik ve kişisel bakım ürünlerini satın alırken de mikroboncuk içermeyen ürünleri almamız gerekiyor. Ayrıca Plastik atıkları geri dönüştürmek için yerel geri dönüşüm programlarının ise daha da artması lazım. En önemlisi de hükümetlerin mikroplastiklerin kullanımını sınırlayan yasaların daha da yaygınlaşması gerekiyor. Bu tür yasalar, mikroplastiklerin çevreye yayılmasını önemli ölçüde azaltabilir. 

Devamını Oku

Kış aylarında artan solunum yolu enfeksiyonlarına dikkat: Akut bronşiyolit vaka sayıları artıyor!  Bronşiyolitin belirtileri nelerdir? Yetişkinlerde görülüyor mu? Tedavisi nedir?

17 Aralık 2024

Solunum yolu enfeksiyonları, özellikle kış aylarında çocuklar başta olmak üzere herkesi etkileyen yaygın bir sağlık sorunu olarak öne çıkıyor. Bu enfeksiyonlar, soğuk havanın etkisiyle artan virüslerin yayılımı ve bağışıklık sisteminin zayıflaması gibi etkenlerden kaynaklanıyor. Birkaç haftadır ise enfeksiyonların bir sonucu olarak ‘akut bronşiyolit’ vakalarında kayda değer bir artış gözlemleniyor. Küçük çocuklar arasında hızla yayılan bu durum, ailelerde büyük bir endişe yaratırken, sağlık uzmanları erken tanı ve tedaviye vurgu yapıyor. ACİL SERVİSLERE BAŞVURULAR ARTTIAcil servislerde vaka sayısında gözle görülür bir artış olduğunu söyleyen Çocuk Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Sedat Öktem, “Solunum yolu enfeksiyonlarının sıklığı mevsimsel değişiklik gösterir. Sonbahar ve kış aylarında daha sık görülür diğer aylarda ise daha az ortaya çıkar. Akut bronşiyolit vakaları da sonbahar ve kış aylarında yoğun yaşanıyor. Geçtiğimiz yıllarda kış aylarında akut bronşiyolitler nedeniyle acil servislere yoğun olarak başvuruların olduğunu ve hastane yatışlarının olduğunu gördük. Bu yıl da benzer şekilde vakalarda artış gözlemliyoruz” ifadelerini kullandı.HASTALIĞIN OLUŞMASINDAKİ EN BÜYÜK ETKEN RSV!Akut bronşiolit vakalarının neredeyse tamamının solunum virüsleriyle geliştiğini, en sık virüs etkenin de RSV olduğunun altını çizen Prof. Dr. Öktem, “Bu virüslerle öncelikle üst solunum yolu enfeksiyonu gelişiyor. Daha sonra vakaların bir kısmında virüsler çocukların küçük havayollarını yani bronşiyollere yayılarak enfeksiyon ve iltihap oluşmasına yol açıyor” dedi.BELİRTİLERİ NELER?Hastalığın belirtilerine de değinen Prof. Dr. Sedat Öktem, “Ödem gelişimi ve bronşiyollerin içerisindeki balgam birikimi nedeniyle havayolları daralıyor ve hışıltı gelişiyor. Havayollarının daha dar olması nedeniyle bebekler ve küçük çocuklar daha ağır etkileniyor. Bazı çocuklarda havayollarında balgam birikimi ve ödem daha şiddetli olup, solunum yetmezliğine yol açabiliyor. Bu çocuklarda hızlı nefes alıp verme, göğüs kafesinde çökme gibi belirtiler ekleniyor” şeklinde konuştu.DAHA ÇOK İKİ YAŞIN ALTINDAKİ ÇOCUKLARDA GÖRÜLÜYORHastalığın daha çok iki yaşın altındaki çocuklarda görüldüğüne dikkat çeken Prof. Dr. Öktem, “Hastalık bulgularının görülmesi için havayollarının dar olması gerekiyor. Çocuklar büyüyüp havayolları genişleyince bu hastalık görülmüyor. Bu nedenle yetişkinlerde akut bronşiyolit ortaya çıkmıyor. Ancak yetişkin ve büyük çocuklarda akut bronşit dediğimiz farklı bir hastalık görülebiliyor” ifadelerini kullandı.NASIL BİR TEDAVİ YÖNTEMİ UYGULANIYOR?“Vakaların yüzde 90’ından fazlasında diğer viral üst solunum yolu enfeksiyonlarında olduğu gibi; çocuğun burnunun açık tutulması için temizlenmesi, ağızdan beslenmeye devam edilerek yeterli miktarda sıvı almasının sağlanması, ateş olması durumunda ateş düşürücü verilmesi yeterli” diyen Prof. Dr. Sedat Öktem, şu bilgilerin altını çizdi:-- Burun tıkanıklığını gidermek için tuzlu su ya da okyanus sularını içeren damla veya yüksek basınçlı olmayan spreyler kullanılabilir. Daha ağır vakalar için ise hipertonik salin dediğimiz tuzlu suların buhar olarak kullanılması, havayollarındaki ödemi giderebilen buhar ve iğnelerin kullanımı söz konusudur. -- Solunum yetmezliği açısından risk oluşturan vakalar için yüksek akımlı oksijen tedavileri düşünülebilir. Akut bronşiyolit virüs enfeksiyonu olması nedeniyle antibiyotik kullanımının yararı yoktur. Ayrıca nezle veya grip ilaçlarının da hastalığın iyileşmesinde ek katkı sağlamaz. Bu çocuklar ayrıca hışıltıları nedeniyle astım hastaları ile karıştırılabilirler. Akut bronşiyolit tedavisinde astım tedavisinde kullanılan buharların ek bir fayda sağlamadığı da pek çok araştırmayla gösterildi.NASIL ÖNLEMLER ALINMALI?Alınacak önlemlere de değinen Prof. Dr. Öktem, “Akut bronşiyolite neden olan solunum virüsleri çoğunlukla damlacık enfeksiyonu ile öksürme, hapşırma yoluyla bulaşıyor. Kapalı ortamlarda hasta olan kişilerden bulaşma daha kolay oluyor. Ayrıca hasta olan kişilerin teması ile de mikrop bulaşabiliyor” dedi ve ekledi:“Bu nedenle el temizliğine dikkat edilmesi, hasta olan kişilerle aynı ortamda bulunmamak, ortamın havalandırılması, hapşırma öksürme sırasında ağız ve burun kapatılması, sigara dumanına maruziyetin engellenmesi gibi önlemler hastalığa karşı koruyucudur. Prematüre bebekler ve özellikle kalp hastalıkları, kronik solunum bozuklukları olan bebekler RSV enfeksiyonu sırasında daha ciddi riskler taşımaktadırlar. Böyle özel durumu olan bebekler için 2 yaşına kadar bazı özel aşılar uygulanıyor.”

Devamını Oku

114 yaşında ve hiçbir sağlık sorunu yok! Uzun yaşamın üç sırrını açıkladı | 'Bunun sadece şans meselesi olmadığını düşünüyorum'

16 Aralık 2024

Her geçen yıl, dünyada 100 yaşını aşan insanların sayısı artarken, Naomi Whitehead gibi örnekler, uzun ömrün ardındaki sırların sadece genetikle değil, aynı zamanda yaşam biçimiyle de doğrudan ilişkili olduğunu gösteriyor. 2023'te New Castle News gazetesine verdiği röportajda, hayatı boyunca sağlıklı kalmanın önemli bir parçası olarak, basit ama etkili alışkanlıklar benimsediğini belirten Whitehead, “Uzun yaşamın sadece şans meselesi olmadığını düşünüyorum. Doğru seçimler ve tutumlarla daha sağlıklı bir yaşam sürmek oldukça mümkün” ifadelerini kullandı.UZUN YAŞAMAYI HEDEFLEYEN BİYOHACKERLAR BUNUN İÇİN MİLYON DOLARLAR HARCIYORAmerika Birleşik Devletleri merkezli, bağımsız ve kâr amacı gütmeyen bir araştırma kuruluşu olan Pew Araştırma Merkezi’nin verilerine göre, 2024 yılı itibarıyla ABD nüfusunun yalnızca yüzde 0,03'ü 100 yaşını geçmiş durumda. Bu oran düşük olsa da ortalama yaşam beklentisinin artması, uzun yaşamanın nasıl mümkün olabileceği konusunda artan bir ilgiyi beraberinde getiriyor. Yaşlanmayı geciktirmek veya uzun yaşamayı hedefleyen biyohackerlar ve sağlık meraklıları, bunun için milyonlarca dolar harcıyor. Öne çıkan isimlerden biri de Bryan Johnson… Biyoteknoloji ve yapay zeka alanında projeler geliştiren bir girişimci olarak, yaşlanmayı geciktirmek ve daha sağlıklı yaşamak amacıyla vücudunun her yönünü bilimsel olarak iyileştirmeye çalışıyor.Naomi Whitehead ise sağlıklı ve uzun bir yaşam sürmesinin, her şeyden önce yaşamın basit zevklerinde ve doğru alışkanlıklarda saklı olduğunu düşünüyor. Genetik faktörlerin de elbette önemli bir rolü olsa da sağlıklı bir yaşam sürmenin yolunun büyük ölçüde kişinin yaşam tarzına bağlı olduğunun altını çiziyor.114 yaşındaki Whitehead, ailesinin de desteğiyle, yaşadığı yılları sağlıklı ve aktif bir şekilde geçirebilmiş. Özellikle torunlarından biri olan Dan Whitehead, büyükannesinin sağlıklı yaşam alışkanlıklarını paylaşarak, uzun yaşamın sırlarını açıkladı.ÇOK ÇALIŞMAK VE FİZİKSEL AKTİVİTENaomi Whitehead’in uzun ömrüne en büyük katkı sağlayan etmenlerden biri, yıllarca süren fiziksel aktivite. Whitehead, gençliğinde bir çiftlikte çalışarak tarlaları sürdü, pamuk ve tütün topladı. Sürekli olarak fiziksel bir iş yapmanın sağlığına iyi geldiğini ve bu sayede uzun yaşadığını belirtiyor. YouTuber Jack Gordon’a verdiği röportajda, ona verilen en önemli tavsiyenin “çok çalışmak” olduğunu vurgulayan Whitehead, bu tavsiyeyi yaşamında her zaman öncelik haline getirmiş. Whitehead, “Sürekli hareket halinde olmak, kasları daha güçlü yapıyor. Ayrıca kalp sağlığını da olumlu etkiliyor. Bunu doktorum da söylüyor” dedi.Bu görüş, birçok diğer 100 yaşını aşmış kişi tarafından da dile getiriliyor. Business Insider’ın haberine göre, 100 yaşını geçmiş birçok kişi uzun yaşamlarını aktif bir yaşam tarzına borçlu olduklarını ifade ediyor. Örneğin, 101 yaşındaki Toronto’lu William, 85 yaşında emekli olduktan sonra daha az aktif bir yaşam tarzı benimsediğini, ancak gençlik yıllarındaki çok çalışmanın ve fiziksel aktivitelerinin sağlığını koruduğunu söylüyor.2023'te British Journal of Sports Medicine dergisinde yayımlanan bir araştırma ise hareketsiz kalan kişilerin daha erken ölüm riski taşıdığını ortaya koydu. Gün boyu hareketsiz kalanların, düzenli egzersiz yapanlara göre ortalama daha kısa yaşadığı belirtiliyor.SİGARA VE ALKOL KULLANIMINDAN KAÇINMAKNaomi Whitehead, sigara içmediğini ve alkol kullanmadığını da belirtiyor. Sigara ve alkolün sağlığa zararları artık herkes tarafından biliniyor, ancak Whitehead gibi süper yaşlılar için bu alışkanlıklardan kaçınmak oldukça önemli. Dünya Sağlık Örgütü, hiçbir düzeyde alkol tüketiminin sağlık açısından güvenli olmadığını belirtiyor. 2021'de European Journal of Public Health’ta yayımlanan bir araştırma, 2017 yılında Avrupa’da alkol kaynaklı 3.7 milyon kanser vakasının yüzde 13,3’üne yol açtığını ortaya koydu.Sigara, dünya genelinde her yıl sekiz milyon ölümle ilişkilendiriliyor. Amerikan Kanser Derneği’ne göre, sigara içmeyen kişiler, içenlere göre ortalama 10 yıl daha uzun yaşıyor. Whitehead’ın torunu Dan Whitehead, büyükannesinin hayatı boyunca sigara ve alkol kullanmamasının, sağlığını korumasına büyük katkı sağladığını belirtiyor. Bu alışkanlıklar, Whitehead’ın uzun yaşamasında önemli bir rol oynamış gibi görünüyor.İNANÇLI OLMAKWhitehead'in uzun yaşamının bir diğer sırrı ise dini inançlarında yatıyor. Birçok süper yaşlı insan gibi, Whitehead de hayatında dini inancın önemli bir yer tuttuğunu belirtiyor. Araştırmalar, dini inancın uzun ömürle bağlantılı olabileceğini öne sürüyor. Düzenli dini ritüellere katılmak, bir topluluk duygusu yaratmanın yanı sıra, insanların daha fazla iyimserlik ve anlam duygusu geliştirmesine yardımcı olabilir.2016 yılında yapılan bir araştırma, haftada birden fazla dini törene katılan kadınların, hiç katılmayanlara göre yüzde 33 daha az erken ölüm riski taşıdığını ortaya koymuştu. Harvard TH Chan Halk Sağlığı Okulu’nda yapılan başka bir çalışma, dini toplulukların sağladığı sosyal destek ve psikolojik iyimserliğin, insanların daha uzun yaşamalarına katkı sağladığını gösteriyor. 

Devamını Oku

Hastalık vücudunu eritiyor! Daha 20’sinde ama 75 yaşında gibi hissediyor… ‘Fiziğim korkunç şekil değişti, organlarım her an patlayabilir’

12 Aralık 2024

Hastalıklar, bireylerin günlük yaşamlarını ve genel sağlık durumlarını derinden etkileyebiliyor. Bu etkiler, sadece fiziksel rahatsızlıklarla sınırlı da kalmıyor; aynı zamanda psikolojik ve sosyal boyutları da içeriyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin güneydoğusunda yaşayan Kayley’in hikâyesi, bu zorluğun somut bir örneğini sunuyor.  Tennessee’de üniversite okuyan 20 yaşındaki Kayley, nadir görülen Loeys-Dietz sendromu (LDS) ile yaşamını sürdürüyor. Bu genetik rahatsızlık, Kayley’in vücudunu o kadar zayıf hale getiriyor ki, kendisini adeta eriyormuş gibi hissediyor. 20 yıl önce, Kayley’in doğumu sırasında keşfedilen bu durum, şu anda dünya genelinde tahminen 4 bin kişiyi etkiliyor. Ancak kesin vaka sayısı hâlâ belirsizliğini koruyor.Bu genetik bozukluk, vücudun kemik, kas ve organlarını destekleyen bağ dokusunu zayıflatıyor. Sonuç olarak; ağrılı eklem hiperfleksiyonu, osteoartrit, skolyoz, ağızda malformasyonlar ve kalpte yırtılmalara yol açabiliyor.Kayley, durumunu yönetebilmek adına daha önce pek çok tıbbi prosedür de geçirdi. Bunlar arasında doğumdan hemen sonra bacaklarının pozisyonunu düzeltmeye yönelik bir işlem de bulunuyor.‘20 YAŞINDAYIM AMA 75 YAŞINDA BİRİNİN VÜCUDUNA SAHİP OLDUĞUMU HİSSEDİYORUM’Dokuz yaşına geldiğinde ise kalbini çevreleyen bağ dokusunun anormal büyümesine bağlı olarak kalp yetmezliği durumu gelişti. Bu durum, kalbin daha fazla zorlanmasına ve zamanla zayıflamasına neden oldu. Şu an Kayley’in vücudunda altı adet anevrizma bulunuyor ve bunların her an patlama riski taşıdığı kaydediliyor.Kayley, durumu hakkında Daily Mail’e yaptığı açıklamada, “Temel olarak vücudumdaki her şey etkileniyor. 20 yaşındayım ama 75 yaşında birinin vücuduna sahip olduğumu hissediyorum” dedi.  ‘FİZİĞİMDE KORKUNÇ DEĞİŞİKLİKLER OLDU’Kendisinin ‘eriyen bozukluk’ adını verdiği hastalığı hakkında daha fazla bilgi veren Kayley, “Bağ dokularım aşırı zayıf ve bu nedenle beni ayakta tutmuyor ya da iskelet sistemimi desteklemiyor. Vücudumdaki hiçbir şey olması gerektiği gibi çalışmıyor. Bağ dokusu vücut için yapıştırıcı gibidir ama benimki çok zayıf olduğu için vücudumu sanki taşıyamıyor gibi oluyorum. En kötüsü de hastalığım fiziğimde korkunç değişikliklere neden oldu” ifadelerini kullandı.HASTALIK, ÇEKİK GÖZLERE, KIVRIK PARMAKLARA VE OMURGADA ŞİŞLİĞE NEDEN OLUYORLoeys-Dietz sendromu olan bireyler, belirgin fiziksel özellikler de geliştirebiliyor. Bu özellikler arasında geniş aralıklı ve çekik gözler, kıvrık parmaklar, omurgada şişlik ve yarı saydam cilt yer alıyor. Genetik bir hastalık olarak bilinen bu rahatsızlığın, ebeveynlerden çocuklara geçme olasılığı yaklaşık yüzde 50 olarak değerlendiriliyor.Kayley’in parmakları da hareket kabiliyetini azaltacak şekilde bükülmüş durumda. Doktorlar, bu durumu düzeltmenin mümkün olmadığını belirtiyor. Ancak Kayley, ellerindeki gücü artırmak için düzenli olarak küçük egzersizler yapmaya devam ediyor. Kayley, bu durum için, “Başka birçok sağlık sorunum oldu ve ellerimi tedavi ettirmeye hiç zamanım olmadı. Doktorlar, zaman kaybı nedeniyle artık hiçbir şey yapamayacaklarını söylediler” şeklinde konuştu.ORGAN YETMEZLİĞİ RİSKİYLE KARŞI KARŞIYAKayley’in durumu, vücudunda altı adet yarayla daha da karmaşık hale gelmiş durumda. Bu yaraların yırtılması, ölümcül iç kanamalara, şoka ve organ yetmezliğine yol açma riski taşıyor. Şimdiye kadar yaklaşık 20 omurga ameliyatı geçiren Kayley, şiddetli skolyozunu düzeltmek için sırtına yedi çubuk yerleştirildi.LOEYS-DİETZ SENDROMUNDA EN SIK ÖLÜM NEDENİ BEYİN KANAMALARILoeys-Dietz sendromunun yaşam beklentisi ise yalnızca 37 yıl olarak belirlenmiş. Bu hastalıktan muzdarip bireylerde en sık ölüm nedeni, aort diseksiyonu ve beyin kanamaları olarak öne çıkıyor. Ancak Kayley, bu durumun henüz yeterince tanınmadığını ve yaşam beklentisinin doğru bir tasvir olmadığını savunuyor.Son olarak, geçen yıl kendisinden sadece bir yaş büyük olan bir arkadaşını LDS yüzünden kaybettiğini belirten Kayley, bu durumun kendisini nasıl etkilediğini şu sözlerle dile getirdi:“Her ne olursa olsun bu hastalıkla yaşamaya çalışıyorum. En önemlisi de mutlu olmak için çabalıyorum. Ancak arkadaşımın ölüm beni çok sarstı. Kendime gelmem biraz zaman aldı. Ama pes etmeyeceğim. Hayata sıkıca tutunacağım. Yaşamak istediğim hayatı yaşamak için elimden gelen her şeyi yapacağım.”Daily Mail’in ‘My body is melting from the inside out due to rare condition and my organs could burst at any moment’ başlıklı haberinden derlenmiştir. 

Devamını Oku