İKSV ‘Café Society’ ile açılış yapıyor!

8 Ağustos 2016

2016 Cannes Film Festivali’nin açılış filmi olan “Café Society”, İKSV Galaları etkinliği kapsamında bugün Rexx Sineması’nda gösterilecek. 12 Ağustos’ta sinemalarda seyircileriyle buluşacak filme ilgi büyük. 4 Oscar sahibi ve 16 Oscar adayı usta yönetmen Woody Allen’dan yine kendi çizgisine sahip, 1930’lu yıllarda sanat ve gece hayatıyla dikkat çeken New York’unun estetik bir panoraması niteliğindeki dramatik komedide Jesse Eisenberg, Kristen Stewart, Blake Lively, Steve Carell ve Parker Posey’nin yanı sıra Corey Stoll, Anna Camp ve Paul Schneider’ın da bulunduğu kadro adeta bir yıldızlar geçidi.Heyecanlı bir hikaye!İsmini 19’uncu yüzyıl sonlarında New York, Paris ve Londra’nın o dönem moda olan kafe ve restoranlarında toplanan sosyete, aristokrat, sanatçı ve ünlü takımını tanımlamak için kullanılan aynı terimden alan film Bronx’da doğan Bobby Dorfman’ın izinden giderek seyircilere heyecanlı bir hikaye vadediyor.Bambaşka bir dünya!Hem aşk, hem komedi hem de spot ışıklarıyla bezenmiş “Café Society”de, garip bir ailenin küçük oğlu Bobby Dorfman yaşadığı hayattan bezince, dönemin en popüler yıldızlarının menajerliğini yapan dayısı Phil’in yanına Hollywood’a gider. Phil’in ajansında çalışmaya başlayan Bobby, Hollywood’un göz kamaştırıcı dünyasına ilk başlarda hayran kalsa da orada gerçekliğin bir hayli esnek bir şey olduğunu keşfeder. Bildiği acı ve aşk kavramlarının bir bir yıkılışını gören genç adam edindiği deneyimlerle zaman geçtikçe farklı bir adam olmaya başlar. 3 Oscar Ödüllü görüntü yönetmeni Vittorio Storaro’nun Allen’la birlikte çalıştığı yapımın kadrosunda ise Parker Posey, Corey Stoll, Ken Stott, Anna Camp, Jeannie Berlin, Stephen Kunke, Paul Schneider ve Sari Lennick de yer alıyor. Bakalım Allen bu kez ne hissettricek, izleyip göreceğiz...Woody Allen yeni filmi ‘Cafe Society’ ile kamerasını 1930’lu yıllar Holywood’unun ışıltılı yaşamına çeviriyor.

Devamını Oku

George R.R. Martin’den mektup var!

1 Ağustos 2016

Geçtiğimiz aylarda görkemli bir şekilde final yapan “Game Of Thrones”un altıncı sezonu için Ramin Djawadi tarafından bestelenen 90 dakikalık müziklerin üç plaktan oluşacak özel bir set halinde basılacağı haberini almıştık. 30 Eylül’de piyasada olacak, kapak ve plak tasarımlarıyla da dikkat çeken setin ön siparişleri Amazon üzerinden satılmaya çoktan başlandı bile...Game Of Thrones için yeni illüstrasyonlar!Şimdi ise, George R.R. Martin imzalı kitabın Amerika’daki yayınevi Bentam Spectra 20’inci yıl dönümü şerefine, ilk Game Of Thrones kitabının yeni hazırlanmış illüstrasyonların yer aldığı versiyonunu yayımlamaya hazırlanıyor. 18 Ekim’de satışa sunulacak, 8’i renkli toplam 81 illüstrasyonun yer alacağı kitapta John Picacio, Paul Youll, Gary Gianni, Didier Graffet, Victor Moreno, Michael Komarck, Arantza Sestayo, Magali Villeneuve, Ted Nasmith, Levi Pinfold ve Marc Simonetti gibi sanatçıların çalışmaları yer alıyor.“Satışlar fena değildi!”Günümüzde bir fenomene dönüşen Game Of Thrones roman serisinin ilki 1996’da dün itibariyle, yani 1 Ağustos’ta satışa sunulmuş. George R.R. Martin de kendi blogunda kitabın 20’inci yıl dönümü şerefine yazdığı bir mektubu paylaştı. Martin, kitabın basılmasının ardından çıktığı tanıtım turnesinde 100 kişilik bir kalabalığa bile ulaşılamadığına dikkat çeken, şimdi ise 40’tan fazla dile çevrilen kitapların en çok satanlar listesinde yer aldığına değinen yazar, 20 yıllık dönemin kariyerini bambaşka bir noktaya getirdiğini anlatıyor. Martin mektubunda, altıncı kitap üzerine çalışmalarını sürdürdüğünü de belirtmeyi ihmal etmemiş... Mektubu http://grrm.livejournal.com adresinden okuyabilirsiniz...

Devamını Oku

“Sırça Fanus” kadınların elinde!

28 Temmuz 2016

Sadece içimde susmak istemeyen bir ses olduğu için yazıyorum” diyor Sylvia Plath... “Sırça Fanus” gizdökümcü şiirin önemli isimlerinden biri kabul edilen, manik-depresif, aşırı tutkulu ve intihara her zaman meyilli olmuş bu şairin, içindeki susturamadığı sese kulak verip kağıda döktüğü ilk ve tek romanı...Yarı-otobiyografik olma özelliği taşıyan “Sırça Fanus” için, henüz 31 yaşındayken, kafasını fırına sokarak intihar eden yazarın, bu hazin sona ulaşmasının ardındaki sebepleri romanın başkahramanı Esther Greenwood üzerinden okuyuca aktarması diyebiliriz... 1950’lerde geçmesine karşın kendisini modern hayatın içinde fanusa sıkışmış ve kıpırtısız kalmış hisseden herkesin kendisinden bir şeyler bulduğu bir kitap. Üstelik, Plath’in intiharı ve trajik yaşam öyküsü göz önünde bulundurulduğunda oldukça merak uyandırıcı ve senaryolaştırıp beyazperdeye yansıtılmak için göz kırpar nitelikte.Farklı uyarlamaları varRomanın 1979 yılında Marjorie Kellogg tarafından yazılmış Larry Peercetarafından yönetilmiş aynı isimli bir uyarlaması bulunuyor. Sylvia Plath’ın ölümüne kadar geçen süreçte, kendisi gibi şair olan Ted Hughes ile olan ilişkisini eksenine oturtmuş başrolünde Gwyneth Paltrow’u izlediğimiz 2003 yapımı “Sylvia” isimli bir film daha mevcut. Ancak film bekleneni öyle verememiş ki, annesinin sinemaya kurban edildiğini düşünen Plath’ın kızı Feida Plath bir şiir yazarak bu filmi protesto etmişti. Şimdilerde ise Hollywood’un iddialı oyuncularından, Kirsten Dunst “Sırça Fanus”u sinemaya uyarlama hazırlığı içinde. 2007 yapımı Welcome ve 2010 yapımı Bastard isimli kısa filmlerde yönetmen olarak imzası bulunan Kirsten Dunst’ın ilk uzun metraj denemesi olacak ve oyuncu filmin senaryoya adaptasyonunu da Nellie Kim ile birlikte yapacak. Esther Greenwood’u oyuncu Dakota Fanning canlandıracak ve prodüksiyon ekibinin çoğunluğu da kadınlardan oluşuyor. Öyle görülüyor ki çekimlerine 2017’nin ilk yarısında başlanması planlanan filmi izleyebilmek için uzunca bir süre beklememiz gerekecek...Kirsten Dunst bu kez yönetmen koltuğunda. Filmde Plath’ı Dakota Fanning canlandıracak.

Devamını Oku

“Pembe nasıl bir renk?”

20 Temmuz 2016

Sizleri bilmem ancak ben klişelişmiş senaryolar izlemekten sıkıldım. Samimi, yüreğe, beyne dokunan bir film olmadığı sürece zamanımdan çalınmasına izin vermiyorum... Bahsedeceğim film “Rauf” vakit harcamanıza değecek, mesajını naif bir senaryo içinde izleyiciye ileten türden bir yapım.Ödüle doymuyor... Son dönemin en dikkat çekici filmleri arasında yerini alan, Soner Caner’in kaleme aldığı “Rauf”, yarıştığı 12 uluslararası film festivalinin 7’sinde 9 ödüle layık görüldü. 17 uluslararası festivale daha özel davet alan film, ayrıca Avrupa Film Akademisi’nin düzenlediği ‘Genç İzleyici Ödülleri’ organizasyonunda aday gösterilen 3 filmden biri olarak Avrupa’nın 25 ülkesinde izleyicilerle buluştu. Ayrıca Asya Pasifik Film Ödülleri (APSA) için aday adayı olarak seçildi.Peki bu kadar ödüle layık görülen “Rauf” ne anlatıyor? Kars’ın Küçükyusuf köyünde yaşayan 11 yaşındaki Rauf, marangozluk öğrendiği ustasının 20 yaşındaki kızı Zana’ya aşık oluyor ve ‘pembe’nin peşine düşüyor. Zana’nın kalbini kazanmak için pembe bir elbise hediye etmesi gerek ancak, pembe nasıl bir renktir onu bile bilmiyor minik Rauf... Küçük çocuk, fakirliğin hüküm sürdüğü, gençlerin ya büyük şehirlere, ya askere ya da dağlara gittiği bu köyde, “Pembe nasıl bir renk?” sorusuna cevap bulamıyor. Filmde pembe hayal edilen aşkların, huzurun, barışın metaforu olarak çıkıyor karşımıza... Rauf kendi dünyasında pembeyi ararken, diğer renkleri de öğrenmek zorunda kalıyor.Çocukların gözündenBaşrollerinde Alen Hüseyin Gursoy, Yavuz Gürbüz, Şeyda Sözüer, Veli Ubic ve Muhammed Ubic’in yer aldığı Rauf’un iki yönetmeni, Barış Kaya ve Soner Caner ise filmleri için “Güneydoğu’daki savaşı bir çocuğun gözünden ve tabutlarla anlatmak istedik. Savaşlarda en çok çocuklar acı çekiyor ama onlar her şeye karşın kendi dünyalarını kurmaya çalışıyorlar ve oyunlarını oynuyorlar.Biz bu filme başlarken barış süreci vardı, filmi çekmeye başladığımızda savaş tekrar başladı. Bir çocuğun dünyasında, özgürlük, dil, anavatan gibi kavramların ne kadar arka planda kaldığını, çocukların kendi hayatlarını mutlu bir şekilde yaşamak istediklerini anlatmaya çalıştık.” diyor... “Rauf”un dünyasını izleyin bakalım, siz neler hissedeceksiniz...

Devamını Oku

Filmlerle darbe!

18 Temmuz 2016

Geçtiğimiz günlerde ülkemizin karşı karşıya kaldığı “darbe” girişiminin ardından, şüphesiz hemen hemen herkesin aklı 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’e gitti. Türkiye’nin toplumsal travmalarından biri olarak tarihte yerini alan o dönem sayısız filme de konu oldu. Dönemi yaşamamış veya benim gibi o günleri hatırlamayacak derece küçük yaşlarda olanlar, bu filmler sayesinde dönemin zorluklarına dair az da olsa fikir sahibi oldu... Darbe temalı film geçmişine baktığımızda sinemamızın tam manasıyla olmasa da yaşananlarla yüzleşmeye çalıştığını görüyoruz.Yılmaz Güney’in 1982 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülü alan filmi “Yol” darbe koşullarında çekilmiş ve sıkıyönetim günlerinde İmralı Adası Yarı Açık Cezaevi’nden köylerine gitmeye çalışan beş mahkumun yaşadığı ağır yolculuğu konu ediyor. Güney, “Bu filmde anlatılanlar, yaşanmış olayların yeniden harmanlanmasıdır. Onlar, kan, ateş ve gözyaşı içinde, duvarların karanlığında ışığı ve suyu aramışlardı.” şeklinde özetlediği son filmi “Duvar”da ise 12 Eylül döneminde bir cezaevinde yaşanan zulmü, çocuk mahkumların isyanını perdeye taşımıştı.İşkenceye değinildi!Yol filminin de yönetmeni Şerif Gören darbeden 6 yıl sonra çektiği “Sen Türkülerini Söyle” ile o dönemin acılarını yansıtmaya çalıştı. Yine aynı yıl Zeki Ökten “Ses” filminde askeri darbe mağduru isimsiz bir adam üzerinden herkesi 12 Eylül’de yaşananlarla yüzleştirirken cunta mağdurlarını beyazperdeye taşıdı. Komedi filmleriyle yüzümüzü güldürmesine alışık olduğumuz Zeki Alasya yine aynı yıl, 1986’da “Dikenli Yol” ile dönemin dolaylı mağdurları, çocuklar ve kadınlardan yola çıktı.12 Eylül ve öncesi...Sinan Çetin 1987’de “Prenses” ile 1980 öncesi bir devrimcinin yaşamını anlatmış, sonraları ise filmi için “Kendime ihanet edeceğime komünizme ihanet ettim” demişti. Erden Kıral ise “Av Zamanı”nda dönemi sadece filmin arka yüzünde kullanmayı tercih edenlerden oldu. 1987 yapımı filmde, dönemin karışık ortamında ilhamını yitiren bir yazarın tanıştığı bir kadın sayesinde yeniden eski üretken haline dönüşü anlatılıyor. “Sis var, insanları ezen bir şey var, ama ne? Bunun sistem olduğu sonra ortaya çıkacak.” cümleleriyle filmini anlatan Zülfü Livaneli de 1988 yapımı filmi “Sis”te, kamerasını 12 Eylül öncesi Türkiyesine çevirdi ve dönemi farklı görüşlere sahip iki kardeş üzerinden anlatmayı tercih etti. Ünlü Yönetmen Memduh Ün, 1990’da çektiği “Bütün Kapılar Kapalıydı”da döneme kadın kahraman üzerinden ışık tutmaya çalıştı. İşkenceye uğramış bir kadını ve onun tekrar hayata tutunma çabasını filminin odak noktası yaptı.İç hesaplaşmalar... Bekir Yıldız’ın aynı isimli eserinden Ümit Efekan tarafından uyarlanan “Darbe”, (1990) askeri darbenin neden-sonuç ilişkisini kısmen beyezperdeye yansıtırkan merkezine işkenceye dayanamayarak örgüt arkadaşlarını ele veren, bir devrimciyi oturtmuştu. Yine bir kitap uyarlaması olan 1990 yapımı “Bekle Dedim Gölgeye” 68 kuşağından 4 arkadaşın 12 Mart’tan 12 Eylül’e uzanan acılı hikayelerini konu ediyordu. Ümit Kıvanç’ın romanından Atıf Yılmaz’ın uyarladığı film, uzun monologlar ve sıçramalarıyla dikkat çekmişti.Dolaylı mağdurlar...Senaryosu Cezmi Ersöz’ün “Yaprak Fırtınası” öyküsünden yola çıkılarak yazılan, yönetmenliği Yusuf Kurçenli’ya ait “Çözülmeler”, 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbelerini yaşayan aydın kesimin sıkıntılarını yansıtıyordu. Önce televizyon dizisi olarak çekilen ve kısaltılarak sinema filmine dönüştürülen “Suyun Öte Yanı”nda ise 1980’li yıllarda tutuklanıp yargılanan öğretim üyesi ve sevgilisinin anılarla yüzleşmesini odak noktası yaptı. Feride Çiçekoğlu’nun senaryosunu yazdığı filmi Tomris Giritlioğlu yönetti.Hande İpekçi, “Babam Askerde”de, merceğe çocukları oturttu. Film, 12 Eylül Dönemi’nde üç ayrı sınıftan çocuğun babalarının tutuklanmasını, baba sevgisinden yoksun kalan çocukların hüznünü izleyiciye aktırdı.Savrulan aileler!1998 yapımı “Gülün Bittiği Yer”de İsmail Güneş dönemi ve işkenceleri İslami kimliğe sahip bir gencin yaşadıkları üzerinden aktardı. Habib Bektaş’ın Gölge Kokusu romanından uyarlanan “Eylül Fırtınası”, askeri darbeyi dedesi ile birlikte adada yaşamak zorunda kalan küçük Metin’in gözünden anlattı. İşkenceye direnen anne ve itirafçı baba üzerinden yaşanan çatışmalar ve bir ailenin savruluşu, Atıf Yılmaz imzalı filmin hikayesini oluşturdu. Gazeteci Abdi İpekçi suikastı ile başlayarak, 12 Eylül 1980’e kadarki dönemi ele alan Atıl İnanç’ın yönettiği 2007 yapımı “Zincirbozan”, dönemi kronolojik olarak ele aldı. Yaşanalarda dış mihrakların etkisi olduğunu göstermeye çalıştığı için film çok fazla eleştirildi. Ve daha çok sayıda film bir şekilde o günleri fon olarak kullandı. Ancak, elimizde dönemi tam manasıyla yansıtan “İşte bu!” diyebileceğimiz, Dünya Sineması’ndan örnek verecek olursak, “Olimpo Garajı” , “Z”, “Machuca” tadında bir filmimiz yok. Bakalım tarihe tanıklık ettiğimiz bu günler ilerleyen zamanlarda beyazperdeye nasıl yansıyacak...Herkes zarar gördü!Özellikle işkence sahneleri ile çok konuşulan “Eve Dönüş” bizzat 12 Eylül 1980 Askeri Darbesini merkezine oturtuyor. Ömer Uğur’un yönetmenliğini yaptığı 2006 yapımı film solcusundan, ülkücüsüne ve taraf olmayanlara kadar darbe mağduru oluşunu sert bir şekilde göze sokuyor... Fonda darbe var!-Gönderilmemiş Mektuplar Yön: Yusuf Kurçenli, 2002)-Vizontele Tuuba(Yön: Yılmaz Erdoğan, 2004)-Babam ve Oğlum (Yön: Çağan Irmak, 2006)- Beynelmilel -(Yön: Sırrı Süreyya Önder, Muharrem Gülmez, 2007)-O… Çocukları (Yön: Murat Saraçoğlu, 2008)-Bu Son Olsun (Yön: Orçun Benli, 2012)-Bir Ses Böler Geceyi (Yön: Ersan Arsever, 2012)-Hükümet Kadın (Yön: Sermiyan Midyat, 2013) -Eksik (Yön: Barış Atay, 2015)

Devamını Oku

Beklenmeyen Şahit dizi olacak!

23 Haziran 2016

Vefatının ardından kocası Max Mallowan’ın, Agatha Christie için “Hayata keyifle ilham veren hayal gücü kuvvetli, yaratıcı bir zihnin yanında huzur içinde yaşamanın ne demek olduğunu bilen çok az erkek vardır.” demiş. Ancak onun bu yaratıcı zihni okuyucusuna huzurdan ziyade gerilim yüklü bir merak duygusu yaşatıyor ki okurun istediği de bundan başka bir şey değil şüphesiz... Polisiye kraliçesinin ölümsüz eserlerinin televizyon ve sinemaya yansımaları da uzun yıllar bitmeyeceğe benziyor. Geçtiğimiz yıl Christie’nin eserlerinin televizyon hakkını satın alan BBC, ilk olarak beklenen ilgiyi pek görmese de altı bölümlük Suç Ortakları (Partners in Crime) dizisini izleyici karşısına getirmişti. Sonrasında yazarın en çok satan ve en sevilen kitabı On Küçük Zenci’nin (And Then There Were None) üç bölümlük mini dizi uyarlamasını yayınlamıştı ve geri dönüşümlerden oldukça memnun kalmıştı. Şimdi ise Christie’nin, konusu, cinayetle suçlanan bir adamın duruşması üzerine kurulu olan 1925’te yazılmış kısa hikaye “Beklenmeye Şahit” (The Witness for the Prosecution) BBC tarafından dizileştiriliyor. İki bölüm halinde yayınlanacak diziyi hazırlayan kişi, On Küçük Zenci’de de imzası bulunan Sarah Phelps.1957 yapımı uyarlamanın sloganı: “Böylesine meraklı bir gerilim ancak 50 yılda bir görülür!”Tek mekan! Zamanında ilk olarak tiyatro oyunu olarak sergilenen hikaye, farklı dönemlerde telivizyon ve sinemayla da buluşmuş, 1957’de film olarak çekilmiş ve en iyi film ve en iyi yönetmen de dahil tam 6 dalda Oscar’a, 5 dalda da Altın Küre’ye ve BAFTA’ya aday gösterilmişti. Mahkeme salonunda geçiyor olmasıyla 12 Kızgın Adam’ı (12 Angry Men”)anımsatan film, tıpkı onda olduğu gibi olağanüstü oyuncukular ve sürükleyici konusu ile izleyiciyi içine almayı başarıyor... Onu da bir izleyin derim... 1982 yılında televizyon için yeniden çekilen “Beklenmeyen Şahit” bakalım bu mini dizi ile umduğu başarıyı bulacak mı? Benim umudum var...Shakespeare’in kitapları ve İncil’den sonra en çok satılan kitapların yazarı kabul edilen Christie, gala gecelerinde fazla heyecanlı olunduğundan, 1953’te Beklenmeyen Şahit’in (Witness for the Prosecution) ilk gecesinin tadını çıkardığı tek ilk gece gösterimi olduğu söyleniyor.

Devamını Oku

Bay mercedes korkutacak mı?

16 Haziran 2016

Korku - gerilim romanı denilince akla ilk gelen isim Stephen King şüphesiz... Birçok kitabı sinema ve televizyona uyarlanan edebiyatın usta yazarı King, bu iki dünyayı beslemeyi hala sürdürüyor. Emmy ödüllü David E. Kelley’nin senaryolaştırıcağı Bill Hodges üçlemesinin ilki olan ‘Bay Mercedes’ adlı romanı, şu sıralar televizyon dizisi olarak izleyici ile buluşma hazırlığında. 2018’de yayınlanması planlanan ve 10 bölüm çekilecek dizide Brendan Gleeson, Bill Hodges karakterine hayat verirken Anton Yelchin de Brady Hartsfield nam-ı diğer Bay Mercedes karakterini canlandıracak.Oldukça basit bir hikaye!King’in ‘en kanlı’ romanı olarak adlandırılırsa da, Bay Mercedes aslına bakılırsa edebiyat dünyasında yazarın vasat romanlarından biri kabul ediliyor. İçinde hafif bir gerilim barındıran Türk filmi tadında bir finale sahip polise, oldukça basit bir hikaye örgüsünde ilerliyor. Diziye dönüştüğünde seyirciyi tatmin eder mi şüpheli. Yeşil Yol ve Esaretin Bedeli gibi romanlarla efsaneleşmiş yazarın bu kitabı Stephen King tarzı bir cinayet ile başlıyor.Şaşırtıcı bir son hayal olur!Sabahın ilk ışıklarıyla iş arayanların büyük umutlarla iş kuyruğunda bekledikleri esnada, bir Mercedes hızla kalabalığın içine dalıyor. Olay, aralarında bir bebeğin de yer aldığı 8 ölü ve çok fazla sayıda yaralıyla sonuçlanıyor. Olayın üzerinden aylar geçtikten sonra, bu davayı sonuçlandıramadan polis teşkilatından emekli edilen Bill Hodges, bir gün Bay Mercedes olduğu iddia eden birinden bir itiraf mektubu alıyor ve olaylar olaylar... Yazının ortalarında belirttiğim gibi kitap hayal kırıklığı ancak diziye dönüştüğünde tat verir mi bilinmez... Bekleyelim görelim...

Devamını Oku

'Çünkü bu kapı sadece senin içindi…'

2 Haziran 2016

Tanrı insanda kötü bir gün geçirmiş olmalı” demiş ve bunu desteler biçimde, hikayeleri ve romanlarında mercek altına aldığı, toplumdaki karanlığın sıradanlaşmışlığını gözler önüne seren bir yazar Kafka... 20’inci yüzyılın en önemlilerinden biri... Eserlerinde insanın aslında ne denli zavallı olduğunu vurgulayan, okuyucuya dünyanın zalimliğini oldukça sakin bir dille göstermeyi başaran, modern dünya edebiyatının ikonik ve özgün yazarı Kafka’nın bugün ölüm yıldönümü. Ben de bu vesile ile onun “Dava”sına değinmek istiyorum...Kafka’nın ruhuyla buluşmuş!Kitaba değil de, sinemaya yepyeni bakış açıları sunmuş Orson Welles’in uyarladığı 1962 yapımı siyah-beyaz filme... Welles’in “en beğendiğim filmim” dediği “Dava”, Kafka’nın ruhuyla buluşmuş bir başyapıt... Avukat Hastler’i canladıran Welles’in dış sesiyle açılış yapan film, kanun kapısında bekleyen kapıcıyla, esas adamımız Josef K.’nın yıllar süren iletişimsizliğini anlatıyor. Kapıcı, kapıdan geçmesine izin vermiyor ve ölmeden önce adamın tüm hayatı tek bir soruya dönüşüyor... “Her insan kanun kapısından içeri girmek ister. Öyleyken, neden bu kapıdan girmek isteyen benden başka kimse olmadı?...” Kapıcıdan aldığı cevap ise “Senden başka hiç kimse bu kapıdan giremezdi, çünkü bu kapı sadece senin içindi.” oluyor... Filmin sonunda ise bu hikâyenin mantığı ile düşlerin mantığının aynı olduğunu söylüyor avukat... Tekrar tekrar izlenebilecek bir film “Dava”... Her defasında kafa sallayıp sonra hayatın karanlığı içinde kaybolmaya devam edeceğimiz... Bu iki usta isme, Kafka ve Welles’e selamlar...

Devamını Oku