Gazete Vatan Logo
ArşivBeni nasıl seviyorsun? Ne gibi?

Beni nasıl seviyorsun? Ne gibi?

Beni nasıl seviyorsun? Ne gibi?

'Onu seviyorum, kimseyi hiç bu kadar sevmemiştim..." Margaret Mazzantini'nin eşsiz romanı "Sakın Kımıldama"nın orta yaşlı erkek kahramanı yıllarca gizli kalan ve derin bir yarayı andıran aşkını bu sözlerle itiraf eder

Haberin Devamı

'Onu seviyorum, kimseyi hiç bu kadar sevmemiştim..." Margaret Mazzantini'nin eşsiz romanı "Sakın Kımıldama"nın orta yaşlı erkek kahramanı yıllarca gizli kalan ve derin bir yarayı andıran aşkını bu sözlerle itiraf eder.

Nasıl sevmiştir peki o kadını? Nedir sevgisinin karakteri? Şu sözleri ilişkilerinin bütün boyutlarını en kestirmeden ama çıplak biçimde ortaya koyar: "Onu bir dilenci, bir kurt, bir ısırganotu gibi seviyorum. Camda bir kesik gibi seviyorum. Onu seviyorum çünkü hayatta yalnızca onu; onun kemiklerini, yoksul kokusunu seviyorum."

"Beni seviyor musun?" sorusu (malum, daha çok kadınların sorusudur bu) irkilticidir çoğu zaman, hatta kimi zaman itici olur. Çünkü yanıtı yoktur; söylenen her sözcük, ardı ardına tekrarlanacak "evet'ler bile bu soruya karşılık olmaz. Kadınlar bu yüzden sık sık tekrarlarlar: "Beni seviyor musun?"

Belki bir mucize olur, soruya yanıt bulunur diye. Bulunur da bazen. Ama sözle gelmez yanıt. Gözde bir parıltı ya da bir anda oluşan solgunlukla; dudakların kenarına yerleşen bir çizgiyle, başın hafice yana dönüşündeki buruk gerçekçilikle belki... Erkekler ise ya "onu seviyor muyum" diye sorarlar sık sık içlerinden ya da "beni seviyor" rahatlığıyla "beni sevmiyor" kıskançlığı arasında gidip gelirler. (Bu ayrı bir konudur, yakıcıdır, zordur...)

Ama asıl diyeceğim odur ki, soru şöyle olsaydı yanıtlarımız nasıl olurdu, bu merak beni daha çok ilgilendiriyor: "Beni nasıl seviyorsun?" Asıl olan, açıklayıcı olan, ilişkinin karakterini belirleyici olan bu sorunun yanıtıdır bence...

Beni nasıl seviyorsun? "Ne kadar?" filan değil, "Nasıl?" Ama bu da sorulmaz, sorulamaz ki! Çünkü çok ama çok mahremdir yanıtı. Sevgiliden bile kaçırılıp saklanacak, "içerilerde" bir yerlerde tutulacak kadar özeldir.

İşte o sır ancak roman kahramanının yaptığı gibi dışarı dökülür. Küçük kızı kaza geçirmiştir, yoğun bakımdadır, şuuru kapalıdır ve babası onun yanıbaşında o güne kadar kimselere açmadığı büyük sırrını, aşkını anlatmaktadır. Ve ancak benzetmeler, mecazlar imdadına yetişecektir...

"Çamda bir kırık gibi seviyorum onu."

Geçenlerde bir geceyarısı... Son zamanlarda dikkatimi çeken İspanyol yönetmen Julio Medem'in "Lucia"sını kimbilir kaçıncı kez izlemeye koyulmuştum ki, elektrikler kesildi. Koyu bir karanlık. Sevdim. Yerde sağa sola dağılmış mumlara doğru davranmak bile gelmedi içimden.

Belki bir tek kırık dökük ve ılık sözcüklerden oluşan bir cep mesajının telefonu aydınlatması yeterdi bana, o kadar. O karanlıkta düşündüm. İnsan kimleri, nasıl severdi?

Her sevgiliyi biraz zaman geçtikten sonra "tek bir kalıba" döken aşk meşk dünyamızı lime lime edecek tek soru buydu. Onu nasıl seviyordum? Ne gibi sevmiştim onları?

Televizyon açık unutulup ıssız uykulara dalınmış hüzünlü bir otel odası gibi seviyordum onu... Onu severken ben haylaz bir çocuk gibiydim, onu arka bahçemizdeki dut ağacı gibi seviyordum... Evet, evet! Ben de öyle seviyordum. Önce bir dilenci, sonra bir kapkaççı gibi...

Onu mu? Onu bazen gözyaşıma, bazen öfkeme ekmek banar gibi seviyordum. Mühürdar'da bir sokağın denize çıkan köşesi gibi seviyordum onu. Evden kaçar gibi, saçlarımı rüzgâra salar gibi seviyordum.

Küçücük bir çocukken daha, boynuma dayanan sustalının keskin soğuğunu özler gibi ve "Gülgün'ü bir daha arayıp sorma, tamam mı?" diyen sese karşı içimde uyanan isyan hissiyle seviyordum onu...

Led Zeppelin'in unutulmaz şarkısı "Stairway to Heaven"ı sever gibi seviyordum. Hayat acımasız; şakaları çok ağır. O gerçekten "cennete merdiven" dayayıp gittiğinde fark ettim onu nasıl sevdiğimi! Birini üşümüş, ıslanmış bir kedi gibi seviyordum. Kaşın tam kenarına atılmış bir tırmığın izi gibi...

Sonra... Onu çok seviyordum; kocaman bir kahkaha, ortaklaşa ısırılarak yenilen upuzun bir sandviç gibi... Neden sonra anladım ki, yalan gibiymiş aynı zamanda... Karanlık ve çamurlu bir Beyoğlu sokağında ellerini cebine sokup yürür gibi...

Bir sabah demlikten çıkan buharla buğulanan pencere gibi... Batıya bakan körfezi yangın yerine çeviren akşam güneşi gibi... Kapımı çalıp elime tutuşturulan bir tabak aşure gibi... Seviyordum...

İşte böyle kaptırmıştım kendimi ki... Karanlıkta bütün sevgili hayaletlerim birer birer arzı endam ediyorlardı ki, elektrikler geldi. Sırlarım aydınlıktan ürküp kendi kuytularına geri döndüler. Ben burada kesiyorum. Siz isterseniz kendi kendinize sorun: Onu nasıl seviyorsunuz? Hayatınızdan gelip geçmiş onca sevgiliyi nasıl seviyordunuz?

Altyazı
Tom Tom: Kalp uyuyan güzeldir ve aşk onu öpmeye gelen prens... Bak bütün kalplere, hepsi tek bir şeyin hayalini kurar; uyanacakları günün hayalini...

Tom Tom: Ahhhh, aşağı atladıktan sonra fark ettim ki... Hayat mükemmel, en iyisi hayat, baştan aşağı sihir ve güzellik hayat. Ve insanın güzel diye yaptığı ne varsa hepsinden daha güzel, daha iyi. Çünkü gerçek!

(Wim Wenders'in ilginç filmi The Million Dollar Hotel'den)