Acemi elçi ve İmralı’ya ev!

8 Şubat 2013

ABD Türkiye Büyükelçisi Francis Ricciardone her nasıl oluyorsa (bu da bir denge sağlamak mıdır bilinmez) ABD’nin ses çıkarmadığı konularda açık ve net konuşup Türkiye’de son yıllardaki hukuksuzlukları anlatmasıyla tanınıyor.. Gazetelerin Ankara temsilcileriyle konuşurken son olarak yine “uzun tutukluluklardan, yıllardır hapis tutulan gazeteciler, milletvekillerinden, eski YÖK Başkanı’ndan” söz etmiş ve “generaller terörist suçlamasıyla hapsediliyorlar” demiş.İki yıl önce benzer bir konuşma yaptığında Başbakan Erdoğan kızmış ve “sus bakalım ya, bir bak yargı ne yapacak, ne karar verecek.. İşte buna ‘acemi elçi’ denir” demişti.. Televizyonlarda Ricciardone haberi Başbakan’ın 2 yıl önceki tepkisiyle birlikte verildi ama medya özgürlüğü, TV kanallarının hali malum durumda olduğu için hiçbir yorum yapılmadı..AYNI SÖZLER VE İSTİFALAR!Oysa bir yorumu var tabii; mesela Başbakan Erdoğan’ın şu anda artık Ricciardone’ye veya bir başka elçiye ya da yabancı gazeteciye aynı tepkiyi veremeyecek, verirse de kendisiyle çelişkiye düşecek durumda olması.. Zira kendisi de kısa süre önce aynı şekilde yargıyı eleştirdi, “generallerin ve diğer tutukluların bu şekilde hapiste tutulmaması, yargının elinde yeterli delil varsa kararını vermesi, yoksa serbest bırakması gerektiğini” söyledi.Artık bunun yaklaşan seçimler nedeniyle bir yumuşama hali mi, yoksa TSK’da ardı ardına gelen istifalar nedeniyle mi olduğu belli değil.. Ne kadar inandırıcıdır, arkası gelir mi o da belli değil.. Ama sonuçta 2 yıl önce “sus bakalım” dediği Ricciardone’yle aynı şeyleri söylüyor. Demek ki “acemi elçi” dedikleri adam gerçeği 2 yıl önce görmüş ve demek ki acemi filan da değilmiş.SALONLU EV, EŞLE BULUŞMA..Ve şimdi açıklanıyor ki İmralı’daki teröristler için disiplinli davranmaları nedeniyle ödül olarak “salonlu, mutfaklı özel ev” inşa ediliyor.. Sanki diğer 5 hükümlü için yapılıyormuş da, disiplinli davranırsa o da yararlanacakmış gibi ifade edilmesine rağmen aslında Öcalan için yapılıp bu havaya sokulduğu apaçık ortada..Demek ki insanlar için ölüm emri vermiş veya bizzat kendisi öldürmüş kişiler (bundan önce hep diğer ağır suçlular için de “iyi hal” konusunda aynı şeyler yazılmıştır) iyi hallerinden, disiplinli davranışlarından dolayı Hükümet kararıyla ödüllendiriliyorlar.Ve şimdi 5-6 kişi birlikte salon salomanje evlerde oturacakları gibi hiçbir konforları, TV’den sonra belki bilgisayarları ve her türlü iletişim imkanları, spor faaliyetleri eksik olmayacaktır.. Bir de “en geç 3 ayda bir” bir günlük “eşle özel görüşme hakkı” veriliyor. Daha ne olsun, bir “dışarı bırakılmamaları” eksik.. Yani “Kandil’e helikopter kaldırırlarsa” bir eksik kalmayacak..GAZETECİLER DAHA MI TERÖRİST?Tamam, diyelim ki “terörü bitireceklerine” söz veriyorlar. Karşılığında gerçekleştirilecek taleplerin sonu nereye gider bilinmez ama şu anda bu sözlere karşılık “ödüllendiriliyorlar” diyelim.. Peki Mustafa Balbay’ın, Tuncay Özkan’ın, bırak eşiyle özel buluşmayı “ölüm döşeğindeki anasını, karısını son bir kez görmesine” izin verilmeyen, ancak cenazesine gönderilen tutukluların (henüz hüküm giymemiş), ağır ve ölümcül hasta olduğu bilinmesine rağmen hastaneden adım attırılmayan profesörlerin, rektörlerin, generallerin, gazetecilerin günahı ne?Tuncay Özkan’la Mustafa Balbay (özellikle teröristlere kıyasla) ne suç işlediler ki tuvaleti odanın içinde, sıcak suyu akmayan bir karış odalarda, eşlerinden-çocuklarından ayrı, nadiren spor yapmalarına-telefonda konuşmalarına izin verilerek yıllardır ceza çektiriliyorlar? BU “ÖZEL YETKİ”yi her kim vermişse o mahkemeler bunun sebebini, İmralı’daki durumla da karşılaştırarak ne zaman millete açıklayacaklar?Ben bunların ve “İmralı’ya ev” haberi gibi haberlerin de onlara karşı bir tür sinir harbi olduğunu düşünmeye başladım. Varsa başka açıklaması anlatsınlar da herkes Ricciardone dahil - öğrensin!*****Dedikodu ve ruh hali!Balyoz gibi hukuka uymayan kararlar verilen davalarda “Yargıtay bunun yapılması için son şanstır, adaleti sağlamalı” diyoruz ama Yargıtay’dan öyle haberler çıkıyor ki endişeye düşmemek imkansız.. Mesela Yargıtay 14. Ceza Dairesi “yengesine tecavüz eden kayınbiradere 20 yıl hapis veren” mahkeme kararını “Ruh hali tecavüzden mi, dedikodudan mı bozuldu” diyerek bozmuş. Öyle şok bir karar ki “tecavüz kurbanının ruh hali yediği bir yemekten bozulmuştur” da diyebilirlerdi diye düşünüyor insan.. Ortada defalarca tecavüz ve hatta hamilelik var ama hala “dedikodu”dan filan söz edebiliyorlar.Yerel Mahkeme “Fark etmez” diyerek kararında israr etmiş, ben de helal olsun diyorum. Aslında tabii ki fark eder, Yargıtay’ın bu ifadesinin “ifade olması” bile olacak şey değildir, tecavüze uğrayan birinin ruh hali için böylesine anlamsız bir tartışma asla Yargıtay’dan duyulmamalıdır ama en azından bu şekilde kararları değişebilir umarım!

Devamını Oku

Erkek dört eşini de severmiş!

7 Şubat 2013

Geçen hafta yazacaktım bir türlü sıra gelmedi.. Kısa aralıklarla ekranlarda Sibel Üresin, Ali Rıza Demircan fırtınaları esiyor.. “Müslümanlık” la “cinselliği” birbirine karıştırıp durdukları sohbetlerin sonu yok.Güya “din konusunda” ahkam kesiyor gibiler ama konuşmalar genelde “cinsellik” üzerine ilerliyor. “Evli çiftlerin” özellikle de “dindar evli çiftlerin” cinsel yaşamları (hangisinin elinde “vücut ısısından dindarlık ölçen bir termometre” varsa artık) sakız gibi çekiştiriliyor, “kadın cilve yapmalı, makyaj yapmalı” gibi öneriler veriliyor filan.. “Sevişmenin ibadetle aynı olduğu”ndan “cinsel ilişkinin namazdan farksız olduğuna kadar” söylenmeyen gariplik de kalmadı..İnsanlar Kur’an’da ne yazdığını hiç bilmiyorlar da bunlara inanacaklar gibi salla gitsin bir durum..GÖZDEN KAÇAN MESAJLAR!Neyse.. “Ağzınız kokarak eşinize yaklaşmayın, temiz olun” gibi bazı öneriler yararlı tamam da bu “ortaya çıkış”larda başka mesajlar, zararları ölçüsünde çok önemli olmakla birlikte “gözden kaçabilecek” ama belki de bu konuşmaların asıl nedeni olan mesajlar var topluma..Mesela “Teke Tek” programındaki konuşmada 2 vurgu dikkat çekiciydi..1- İlahiyatçı Ali Rıza Demircan’ın “kendisine de evliyken yaklaşmak isteyen kadınlar olduğunu ama buna izin vermediğini” söylediği cümleler.. Arada kaynayan ise şuydu; “Eğer ben bana talip olan kadınlarla ‘iş ilişkileri içinde olsaydım’ farklı sonuçlar doğabilirdi”.. Bir ilahiyatçı “dinden bahsediyor” havasında yaptığı bir konuşmada bu cümleyle ekranlardan “dindar erkeklere” ne mesaj vermiş oluyor? “Eşlerinizi çalıştırmayın, çalışan kadın aldatabilir” .. Ama dikkatsizlikle kendine de zarar vermiş o arada; Bir erkek olarak o kadar mı zayıf karakterlidir ki aynı iş yerinde kendisine talip olan (tabii “kendi varsayımına göre” talip olacaklar) başka kadınlara kolayca yenik düşer?BU NE KOLAY ÇIKIŞ..Bu arada Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın “yoldan çıkma” hikayesini unutmayalım (Çarşamba Mustafa Mutlu yazmıştı), o da “bahçesinde kızlarla erkekler, yani öğrenciler birlikte oturuyor diye ‘yoldan çıkmaktan korkarak’ Boğaziçi Üniversitesi’ni tercihten vazgeçtiğini” anlatmış. Adeta “irade” diye bir şey yok, iradeden de geçtim “takva” da yok, öylesine kolay yani yoldan çıkmak.. Allah insanları diğer canlılardan ayırmak için onlara “ekstra hangi yeteneği vermiş” bir hatırlamaya çalışsınlar bakalım, belki bulurlar.. Bu yeteneği çalıştıranlar öyle kolay yoldan çıkmazlar çünkü!Demek Binali Yıldırım’ın daha önceki unutulmaz olayının, “partililerle yemek yerken eşini ayrı bir masada tek başına oturtması”nın nedeni de buymuş, bilememiştik.. Dönelim din-cinsellik sohbetine..2- Demircan’ın Kur’andan değil (aralarında binlerce uydurması olduğu Diyanet tarafından açıklanan) Hadisler’den beğendiğini seçip söylediği “Cennette yaş kadınlarda ‘kadınlığa adım attığı yaş’tır” sözü.. Bu üstü kapalı anlattığı yaş, kızların adet gördüğü yaştır “11 ile 13-14 arasında” değişir.. Yani medeni dünyada kesinlikle “henüz çocuk sayılan”, bizim de imza attığımız uluslar arası “çocuk hakları sözleşmeleri”nde belirlenen yaşlardan söz ediyor.BUNU YAPAMAZSINIZ!3- Ve Sibel Üresin’in daha önce de ekranlardan yaptığı beyin yıkamaların tekrarı olan “Bir erkek dört eşini de sevebilir, bu Allah tarafından ona verilmiş haktır” benzeri sözü.. RTÜK dizilere, programlara en ağır cezaları verirken bu “çok eşliliği adeta medeni yasaları hiçe sayarak meşrulaştıran, teşvik eden” konuşmaları görmüyor. Başını örttüğü için dindar sayılacağını düşünen bir kadının erkeklerle oturup “bilimsel olmadığı kesin” cinsellik sohbeti yapması, seks ile namazı bir tutması Müslümanlık’ta pek makbul bir durummuş gibi bu anlamsız konuşmaların da arkası kesilmiyor. (Dinin, inancın kıyafette değil, kafada olduğunun en açık göstergesi değil mi?)Şimdi mesela bir izleyici Ali Rıza Demircan’ı “küçük yaşta çocuklarla ilişkiyi uydurma hadislerle dine bağlayarak ekranlardan milyonlarca kişiye karşı meşrulaştırmaya çalışıyor” diye RTÜK’e şikayet etse bu konuşma ceza almayacak mı? Almayacaksa neden almayacak? Biri şikayet etmese bile RTÜK neden görmeyecek?Gazete ve TV’lerde “bağımsız gazetecilik yapan, siyasi olayları tarafsız şekilde yorumlayan” gazetecilerin işine son verildiği bir ülkede bazılarına bu ne ekran özgürlüğüdür demez misiniz şimdi?RTÜK “TV’lerin toplum zararına kullanılmasına” sınırlama getirmek zorundadır, görevi budur! *****Termal kamera!Hakan Çopur isimli okurumuz gönderdiği yorumda benim de sık sık tepki gösterdiğim-çok önemli bir noktaya değinmiş. Diyor ki;“Askerlerimizi o tepelere ilkel koşullarda dikenlere sesleniyorum, böyle savunma olmaz. Karakol yerine o tepelere ‘termal kamera’ koysunlar. Teröristleri tespit ettiklerinde ‘predatörler ve kobralarla’ durdursunlar. Zaten ‘acemi askerleri’ oralara gönderiyorlar, yazık değil mi?”PKK ile Hükümetin, devletin anlaşma sürecine girdiği, Öcalan’a MİT’in gönderildiği bir dönemdeyiz. Ama bir tarafta da PKK saldırıları sürüyor. Herşeye rağmen eğer yakın bir gelecekte terörün bitme ümidi varsa bu süreçte neden daha fazla askerimiz şehit olsun? Bunu önlemek de devletin vazifesidir.Okurumuz haklı, termal kameralarla ve onun söz ettiği şekilde Kobra ’larla saldırılar durdurulamaz mı? Bu konuda halkı bilgilendirseler iyi olur!

Devamını Oku

ABD’li kadın ve Türkiye imajı!

6 Şubat 2013

Fotoğraf çekmek üzere geldiği İstanbul’da bir cinayete kurban giden ABD’li Sarai Siera konusunu yazmaya da yüreğim dayanmadı uzun süre.. Gencecik ve çocuk annesi bir kadın ve beğendiği bir ülkeyi gezerken aynen daha önce “gelinliğiyle dünyayı dolaşırken Türkiye’den geçtiği sırada tecavüz edilip öldürülen Pippa Bacca” gibi öldürülüyor.O da “dolaştığı dünyanın diğer ülkelerinde değil, maalesef Türkiye’de” bu felaketle karşılaşmıştı. ABD’de Sarai Sierra olayı doğal olarak büyük yankı yarattı. Türkiye’deki katilin aramalarına FBI ve başka istihbarat grupları karıştı. Kısacası bu feci olay dünya çapında infiale neden oldu. Örneğin CBS internet sitesinde editör “İstanbul’da hırsızlık, tecavüz gibi suçların yaygın olduğundan” söz etmiş arkasından da buna rağmen İstanbul’un “Türkiye’nin diğer şehirlerinden daha güvenli” olduğunu belirtmiş. İstanbul’un imajını düşünün, sonra onu da geçip “diğer şehirler”in imajına yanın..GÜVENLİK SIFIR!Dünyanın şüphesiz, tartışmasız en güzel ülkelerinden birinde yaşıyoruz ama insanlıktan çıkmış barbarlar yüzünden ve o barbarların kontrolsüzlüğü, ortalığa salıverilmesi yüzünden memleket ilk çağ ilkelliği içinde..Mesela en basit örnek; “uyuşturucu alan ünlüler gazetelerde teşhir edilerek sorgulanıyor” ama sokaklar-parklar hiç umursanmayan uyuşturucu satıcılarıyla, kullanıcılarıyla, gece sabahlara kadar parklarda içenlerle, tinercilerle dolu.. Bebek’in ortasında insanları durup dururken bıçaklıyorlar, kim cezalandırıldı bilinmiyor.KADIN YALNIZ SEYAHAT EDER!CBS’te Sierra olayını tartışan okurlar arasında “Evli bir kadının tek başına fotoğraf çekmek için başka bir ülkeye gitmesini” eleştirenler de olmuş ama bence hiç alakası yok. Bugün (hatta onlarca yıldır) kadınlar, kadın gazeteciler tek başına Güney Amerika’dan Çin’e, Kore’ye hatta Ortadoğu’ya kadar her ülkeye gidiyor, her köşesini de geziyor. Bisikletle dünyayı da dolaşıyor. Ama ne zaman yolları Türkiye’ye düşse oradan “tecavüze uğramadan ve sağ” kurtulamıyorlar.. İğrenç değilse nedir bu durumun adı?Sakın bana “abartıyor” filan demeye kalkmayın, kendi kadınlarımızın “kendi kocaları” tarafından nelerle karşılaştıklarını hatırlayın, sonra konuşun. Sizi bilmem, ben utanıyorum!Yıllardır tecavüz ve cinayetlerin (çocuklara, bebeklere bile) önlenmemesinden, çocuk tecavüzlerinde “çocuğun rızası”nın aranması gibi çağdışı bir yöntemin hala kullanılıyor olmasından, kadın ve çocuk saldırılarına çözüm için ciddi gayret gösterilmemesinden, kadın cinayetlerine sıradan olay gibi bakılmasından.. “Vahşete kurban giden her genç kadın, geride bıraktığı her bebek benim çocuğum” diyen tek bir milletvekili olmamasından.. Çok şeyden!*****CHP’de kazan kaynamaya başlamış!Yerel seçimler yaklaşırken CHP’de yine içerden birilerinin kazanı yaktıkları, kaynatmaya başladıkları duyuluyor. Birgül Ayman Güler’in konuşması hakkında araştırma yaparken şahsen duyduklarım da o haberleri doğrulayacak nitelikte..Referandumda CHP içinde sırf Kemal Kılıçdaroğlu başarısız olsun ve genel başkanlık yarışı tekrar başlasın diye “kendi partisinin aleyhinde” çalışanları gözüyle görenler olmuş, ben de bunu birkaç kez yazmıştım, hiçbir itiraz gelmedi. Şimdi yerel seçimler için “aynı senaryo” tekrar sahneye konma hazırlığındaymış. Bunu gerçekleştirmek için önce “İstanbul’da partilerinin başarısız olmasını, hatta hezimete uğramasını”, sonra da bir kez daha olağanüstü kongreye gidilmesini sağlamak isteyen “bir grup” çoktan faaliyete başlamış bile..HIRS HERŞEYİN ÖNÜNDE..Bu nedenle önce Mustafa Sarıgül’ün CHP’den aday olmasını önlemeye çalışmışlar. Onun “Kürt vatandaşlardan da alacağı bilinen oyların önünü kesmek” de bu planın içindeymiş. Parti yönetimi bu gayretleri fark edince çözüm arayışına girmiş ama bugüne kadar “koltuk hırsları nedeniyle” ülkenin Ana Muhalefet Partisi olduğunabakmadan partilerini kongreden kongreye sürükleyen ve giderek yeni isimlerinde katıldığı ekibin her çözümün önünü tıkayacağı, bu parti içi kavgayı da hiç bitirmeyeceği söyleniyor.Bir de Kemal Kılıçdaroğlu’nun baştan beri bunların hepsinden haberdar olduğu.. Vallahi kim ne yapacak, nasıl önleyecek bilinmez ama gerçekten de bu çekişmeler durdurulmadığı takdirde CHP’nin diğer konuları çözmesi mümkün olamaz. Hele de tam seçim öncesi aklına gelmiş gibi (nasıl zamanlama ise) partilerinden ayrılarak yıpratan belediye başkanları na sahipken..Burada Kılıçdaroğlu’nun da gözden kaçmayan bir yanlışından söz etmek lazım; çoğu kez ufak bir hatada adamlarını orta yerde bırakıp arkasına bakmadan yürüyor.Belki bir özeleştiri ona da iyi gelecektir!*****Kan gölüyle bakan karşılama!İçişleri Bakanı Muammer Güler’i İstanbul Valiliği döneminden tanıyoruz gazeteciler olarak.. Her zaman nazik, dikkatli bir valiydi. Şimdi tabii onunla ilgili haberleri çok sık duyacağız. İlk haberlerden biri son derece üzücüydü, hatta dayanılmaz.. Hatta bakarken gözleri yaşartacak, kalpleri sıkıştıracak kadar üzücü, öfke yaratıcı ve her şey..Bakan Mardin’den Midyat’a giderken her geçtiği yerde zavallı koyunları önüne yatırıp yatırıp kurban etmişler, tam 29 koyun.. Ortalık kan gölüne dönmüş.. (Bayılacağım artık, iyi bir haber duyamayacak mıyız hiç?). Fotoğraflar inanılır gibi değil, sırf yağ çekmek için Bakanın hemen önüne çöküyorlar, elde bir bıçak, önde sıraya dizilmiş koyunlar, kuzular.. Zavallı hayvanlar debelenirken ve usulüne göre, en çabuk şekilde kesilmediği için de kim bilir nasıl acı çekerken, ver yansın!DURUN, YAPMAYIN!O durumu gören Bakan’ın doğrusu; “Durun, ben bunu istemiyorum, yaptığınız yanlıştır, yazık bu hayvanlara” demesini beklerdim. Özellikle de Muammer Güler’den beklerdim ama görünüşe göre hiç tepki göstermeden kabullenmiş.Kürk giyen kadınlara gösterilen tepkinin aynısını bu olaylar da hak ediyor (haydi ‘et ihtiyaçtır’ diye hayvan kesmek hak sayılıyor, bu ne), neden hep çelişkiler içindeyiz, neden bir türlü “istikrar, ilke, sağduyu” kazanmıyor!Yeter artık bu vahşete geçit verilmesin!

Devamını Oku

Faşizan söylem CHP’lininki mi, BDP’lininki mi?

4 Şubat 2013

Önce CHP Milletvekili Birgül Ayman Güler’in “Türk ulusuyla Kürt milliyetçiliği aynı değildir” sözünü tüm partiye mal ederek ve TV’lerden “aslında CHP’liler onu özellikle kürsüye çıkardılar, ne diyeceğini biliyorlardı” türünden açıklamalarla destekleyerek CHP’yi “ırkçılıkla, faşizanlıkla” suçladılar.Sonra BDP’li Sırrı Sakık çıkıp CHP’ye “geçmişte partinin yaptıklarından dolayı özür dileyeceksiniz” derken “Kafkaslardan, Boşnaklardan gelenler siz bu ülkenin sahipleri değilsiniz” sözleriyle ırkçılığın, ayırımcılığın, faşizanlığın alasını yaptı, bu kez ona yüklendiler. Haydi bırakalım BDP’nin zaten her fırsatta “biz kardeş değiliz”, “barıştan değil isteklerimizin karşılanmasından söz edin”, “Siz Türkler’in kanlı bir geçmişi var, soykırımcısınız” benzeri laflar etmesini, bebekleri öldürecek kadar kinle-düşmanlıkla saldıran PKK’yla birlik olmasını, Sırrı Sakık diğer kökenlerden gelen tüm vatandaşları da vatandaşlıktan çıkarmaktaydı.. Sonunda kendisi de çok ileri gittiğini fark ederek özür diledi.Ama özür ketçap değil tabii, her olayı kapatamaz, tekrarlanacak sözleri kapatması daha da zordur, neyse.. Kapattı diyelim. Acaba Birgül Ayman’ın sözü gerçekten ırkçı bir söz müydü, yoksa bilimsel bir gerçekten söz ederken, şu andaki konjonktür (Öcalan’la görüşmeler) nedeniyle hemen yanlış yorumlanarak kıyamet mi koparıldı? Son günlerdeki bu “ırkçılık” üzerine gelişmeleri ülkenin en güvenilir ve uluslar arası hukuk konusunda uzman bir ismine, Doçent Dr. Ekrem Ali Akartürk’e sordum, başkanlık sistemiyle ilgili sorularımı cevaplarken bunu da açıkladı. (Başkanlık konusunu yine yazacağım.)TÜRKLÜK ULUSAL KİMLİKTİR!Bu konuda doğru bir açıklamayı da Deniz Baykal yapmış, onu birçok konuda eleştiriyorum ama burada siyasi deneyimiyle gerçeği yakalamış. Akartürk’le aynı noktaya değiniyor ve “Ulusal kimlikle etnik kimliği vuruşturmak yanlıştır” diyor. Mesele tam da bu.Ekrem Ali Akartürk şöyle açıkladı; “Türklük bir etnisite değildir, bir etnik kimliği ifade etmez. Türkiye hali hazırda ‘tek bir ulus, tek bir halk’ temeline dayanan bir ulus devlettir, 1923’te üniter devlet olarak böyle kurulmuştur.. ‘Türk ulusu’ bu devlet içindeki geçmişi, bugünü, herkesi kapsayan sosyal ve soyut bir kavramdır, bununla vatandaşlık bağından söz edilmektedir.Oysa ‘Kürt’ kavramı bir etnisiteyi ifade eder ve Kürtler bir ulus değildir, devlet kurmuş değillerdir. Aynı şey İspanya’da Basklar, Katalanlar için geçerlidir, onlar da ulus içinde ‘alt kimlik’tir, özerklik de olsa bu durum değişmez. Örneğin; İtalya’da Korsika için de aynı durum söz konusudur, Korsika İtalyan ulusuna dahildir. Bunu ‘Cezayir asıllı Fransız şarkıcı’ tanımıyla anlatmak mümkün, bu tartışma bir ‘orijin, köken’ tartışmasıdır, ‘ulus’ dediğinizde ise tüm kökenleri içeren bir tanımla, doğal olarak bir etnik kökeni eşit tutamazsınız, mesele budur.”TARİHİ KARIŞTIRARAK..Demek ki o söz bu kadar kıyamet koparılacak şekilde ırkçılık anlamına da gelmiyor, en azından “ulus devlet” yapısı değişmediği sürece gelmiyor..Ana Muhalefet Partisi her ülkede olduğu gibi Türkiye’de de çok önemlidir, demokrasinin “çok seslilik, eleştiri, hataları vurgulama” gerekliliğini sağlayacak en önemli kurumdur muhalefet.. Oysa Türkiye’de özellikle seçim öncelerinde CHP’yi yıpratmak için herşey yapılıyor, genellikle de bugün yerine Cumhuriyetin kuruluş yıllarına dönüp “partiniz şunu dedi, bunu yaptı haydi özür dileyin, siz de zaten öylesiniz” benzeri laflarla sürekli saldırıya geçiliyor.Geçen akşam yine malum kişiler oturmuş ekranda “Kur’anın Türkçe okunmasından, Esad Bozkurt’un din anlayışına” kadar ne bulurlarsa kafalarına göre takılıyor, “ama CHP de özeleştiri yapsın, herşey iyi gibi davranmasın, biz bu yoldan döndük desin” diye döktürüyorlardı. Karşılarında bu partinin genel başkanlığını yapmış, yılların deneyimine sahip gazeteci susup gülümseyerek huşu içinde öylece bakınca “Medeni Kanun’a kadar” yalan yanlış kaptırıp gittiler. (Medeni Kanun’dan önce Mecelle’de neler olduğu konusunda söyleyecek hiçbir şeyi yoktu eski genel başkanın demek ki..)Onun için “bugün söylenenler” de en az 50-60 yıl sürdürülecektir, bari doğru açıklaması bilinsin.*****Yargı hükümete karışabilir mi?Dün Başbakan Erdoğan’ın son katıldığı TV programındaki konuşmasını konu almıştım, devam ediyorum..Başbakan’ın “kuvvetler ayrılığı prensibi”ne değindiği ve Türkiye’de “yasama-yürütme-yargı olarak birbirinin alanına girmeye çok müsait olduğunu, Sezer döneminde yargıyı diğer erklerin üstüne çıkaran bir Meclis konuşması olduğunu, bunun eleştirildiğini, çünkü üç erkten hiçbirinin diğerinden üstün olmadığını” söylediği bölüm önemli..Evet, bu üç erk eşit görünüyor ve lakin burada söz edilen “bir iş bölümü” değil.. Örneğin yasaları yapmak “yasama”nın görevidir, ama yüksek yargının örneğin Anayasa Mahkemesi’nin “yasaları, dolayısıyla yasamayı denetleme” görevi var. Bu nedenle de, her ne kadar alanları ayrı ise de bir anlamda “yasamaya müdahale” tam da onun işi.. Yani Erdoğan’ın örnek olarak gösterdiği Meclis konuşmasında söz edilen “diğer erklerin üstüne çıkarma” meselesi budur.Ama iktidar partilerinin bundan rahatsız değil memnun olmaları gerekir, zira yaşanan örnekler “sınırlandırılmayan, denetlenmeyen iktidarın kötüye kullanılabileceğini” açıkça göstermiştir ve anayasa mahkemeleri de bu nedenle, Hitler örneğinin arkasından kurulmuştur.TEK EL OLUNCA..Özellikle son dönemde yasama ile yürütme yani Hükümet ile Meclis “iktidar partisinin Meclis çoğunluğuna ve Cumhurbaşkanlığına” da sahip olması nedeniyle birbiriyle iç içe gibi çalıştı.. Referandumdan sonra Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu başta olmak üzere üst mahkeme üyeleri de iktidar tarafından değiştirildiği için “yargı” da bağımsız kalamayınca Başbakan’ın vurgusu gerçek oldu; “birbirlerinin alanına girmeye çok müsait” hale geldiler.Aslında bütün gücün zaten hali hazırda, başkanlık sistemi gelmeden de “tek el”de toplanmış olması durumu olmasa hükümetle Meclis de birbirinden bağımsız, etki altında kalmadan kararlar verebilir. Bizde bırakın bunu, tek el durumundan dolayı muhalefet partileri yokmuş veya “hiçbir hakları yokmuş gibi” davranılıyor, onlar sürekli susturuluyor. Adeta “monarşi” durumundayız.Bir de başkanlık sistemi getirilirse ne olur hep birlikte göreceğiz, çünkü her ne kadar “Türkiye sistemine uymayacağı” tüm detaylarıyla açıklansa da mutlaka gerçekleştirilecek gibi görünüyor!

Devamını Oku

Generaller suçlu değilse subaylar suçlu mu?

3 Şubat 2013

Biliyorsunuz Başbakan Erdoğan ve arkasından (mahkemeye bile çağrılmayan ama Başbakan konuşunca konuşmaya karar veren) Balyoz iddiası döneminin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök “uzun tutukluluklar” nedeniyle özel yetkili mahkemeleri açık ve net şekilde, aynı zamanda yargıya müdahale denecek şekilde eleştirdiler..Özkök; “Başta Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ olmak üzere tutuklananların çoğunun hiçbir suçu-günahı olmadığına inandığını” söyledi. Başbakan Erdoğan son olarak Teke-Tek programında bu mahkemelerin insanları uzun süre tutuklamasını ve İlker Başbuğ ile diğer generaller için “terör”le ilişkilendiren iddialara yer verilmesini bir kez daha eleştirdi.. Hem de daha önce kendisi ve partisinin bu tutuklamaları başından beri destekler havalarını tümüyle unutup “tarih onları affetmez” diyerek!‘ALIŞILMIŞ ANLAMDA’ MI?Bakalım Başbakan en son neler söylemiş;“Başta eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ olmak üzere diğer generallerin hiçbirine alışılmış anlamda ‘terör örgütü mensubu’ demek bir defa çok ciddi bir yanlıştır. Bu affedilemez.” Bunu yapan “özel yetkili mahkeme” olduğuna göre “mahkemenin affedilemeyeceğini” söylüyor. Evet yapılanın yanlış olduğu ortada ama Başbakan bu şekilde söyleyince “Yürütmenin başının, yargıya açık siyasi müdahalesi ve baskısı” söz konusu oluyor.Bunun tek ama bir tek savunması var; “Ama o mahkeme zaten hukuka aykırı, bu nedenle kaldırıldı”.. Ama o zaman hemen cevabı da var; “Ee durum buysa neden Balyoz, Ergenekon ve benzeri davalara hala bakması sağlanıyor, Adalet Bakanlığı üyelerinden oluşan HSYK niye hiç tepki vermiyor?”Ayrıca, “alışılmış anlamda terör örgütü mensubu” tanımı hangi maksatla kullanılmıştır? “Alışılmamış anlamda” böyle bir örgüt üyeliği tanımı da mı var, örneğin; darbe hazırlığı iddiası benzeri suçlamalar bu tanıma mı giriyor?YA BAŞKA SUÇ ÖRGÜTÜ?Ve.. Eğer “Generaller için terör örgütü üyesi” denmesine bu kadar şiddetle karşı çıkılıyorsa, onların “başka bir suç örgütü üyesi” olmalarına da (zira hepsi de bir tür teröre-hukuksuzluğa bağlıdır sonuçta) çıkılıyor, bunu iddia eden özel yetkili mahkemeleri de “tarihin affetmeyeceği” söyleniyor demektir. O zaman zaten bu generaller neden yargılanmaktalar? Onların “bir suç örgütüyle bağlantısını” söylemek tarih tarafından affedilmeyecek ise emirlerindeki yüzlerce subayın suçlu olduğu nasıl iddia edilebilir?‘ORADA OLMADIKLARI’ KANITLANMIŞKEN..Mesela; Deniz Kurmay Albay Barbaros Büyüksağnak’ın Balyoz davasındaki iddialar tarihinde ailesiyle birlikte bir yıldır Roma’da olduğu, yurt dışında görev yaptığı Genelkurmay ve Deniz Kuvvetleri tarafından mahkemeye kesin şekilde bildirilmesine rağmen nasıl oluyor da 16 yıl hapis cezası alıyor?Genelkurmay “bizde belge aslı yok, bu iddia yalandır, ayrıca Balyoz Güvenlik isimli bir harekat planı yoktur, Hava Kuvvetleri’nde Oraj, Deniz Kuvvetlerinde Suga ismli eylem planı yoktur” açıklaması yapmasına rağmen (Aynı şekilde Emniyet ve MİT de benzer raporlar vermesine rağmen).. Sahteliği TÜBİTAK ve diğer bilirkişi raporlarıyla ortaya konmuş, 2000’e yakın yer ve zaman tutarsızlığı belirlenmiş verilere “gerçek” havası veren özel yetkili mahkemenin hala “askeri birimlerde asılları bulunduğu belirtilen” diyerek insanları 18-20 yıl hapse mahkum etmesi nasıl açıklanabilir?BU MAHKEME İŞİ BİTİREMEZ!İnsan hayatı, bu ülkeyi savunan subayların ve ailelerinin hayatı oyuncak mıdır?Yani “özel yetki”sine güvenen ve aslında “kaldırılmış”, başka davalara bakması engellenmiş mahkemenin hakimleri lehte tüm delilleri yok sayacak ve buna “adalet” mi denecek?Bu nedenle Başbakan’ın “Genelkurmay Başkanı’nı niye içeri atıyorsun arkadaş? Onu mahkum edecek bir şey varsa bitir işi.. O zaman zaten kimse konuşamaz. Bu bizi üzüyor” sözleri de tartışmalıdır. Bu “özel yetkili” mahkemenin sahte belge raporlarına, kanıtlara bakmadan işi bitirmesi “işin bittiğini” göstermez, Yargıtay o mahkemenin değerlendirmeye almadığı tüm gerçekleri tek tek değerlendirmek, adaleti sağlamak durumundadır. Başbakan’ın bu noktayı düşünmesi gerekiyor.Yani “bu güne kadarki tutumunu eleştirdiğiniz, haksızlık-hukuksuzluk yaptığını tekrar tekrar dile getirdiğiniz” bir mahkemenin “işi keyfi şekilde” bitirmesini, ülke çapında “güvenliği” etkileyecek şekilde yüzlerce askerin hayatını dört duvar arasına tıkmasını da kabullenemezsiniz mantıken..Yarın “yargı diğer erklerin üstünde mi” konusuyla devam edeceğim.*****Ölümsüz olabilmek!Bunu başaran çok az insan var, kimler geliyor, kimler geçiyor ama “unutulmaz” olarak kalabilenler parmakla sayılı.. Hele anısının hala yaşıyormuşçasına taze tutulduğu, sesi ve başarılarının bugün gibi hissedildiği Barış Manço gibi toplum kahramanları çok daha sayılı..Tanımaktan, onunla aile dostu, arkadaş olarak da uzun yılları paylaşma şansına sahip olmaktan büyük mutluluk duyduğum değerli sanatçı (bana göre gerçek bir bilge) sevgili Barış Manço aramızdan ayrılışının 14’üncü yılında toplantılarla, törenlerle, onun için yapılan tişörtler, takılar, yapılan TV ve radyo programları, çalınan şarkılarıyla anılıyor.1 Şubat Cuma akşamı Moda’da, Barış’ın da çok sevdiği köşkte eşi Lale, oğulları Doğukan ve Batıkan’ın da katıldığı ve iğne atsanız yere düşmeyecek anma programında “Osmanlı Takı” tarafından yapılan “Barış’ın kullandığı takılar” da tanıtılmış ve çok beğenilmiş. Ben ise son iki gündür üzerimde Coton firmasının yaptığı, siyah-gri renklerde gerçekten harika bir Barış Manço tişörtüyle dolaşıyorum. Siyah tül ve taşların da kullanıldığı, gece gündüz giyilebilecek şıklıkta tişörtler yapmışlar.Bu sabah Kadıköy’den kalkacak vapur Kanlıca’ya gidecek ve orada, kabri başında da Barış Manço dualarla anılacak.. Barış severlere duyurmayı görev bilirim. Sevgili arkadaşım nurlar içinde yatsın!

Devamını Oku

ABD Büyükelçiliği’ne bombanın sorumlusu kim?

2 Şubat 2013

ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’ne yapılan ve 3-4 kişinin hayatını kaybettiği düşünülen canlı bomba saldırısında NTV eski muhabiri Didem Tuncay da ağır şekilde yaralanmış, umarız ve dua ederiz ki en kısa zamanda hayatının kurtulduğunu duyalım.. Bu olay tüm ülke için yine son derece üzücü bir haber ve işin asıl korkunç tarafı Türkiye artık bu tür vahşet saldırılarının kolaylıkla yapılabildiği, dünyanın en kanlı terör örgütü üyelerini kol gezdiği bir ülke haline gelmesi..Bırakın her köşede serbestçe dolaşmalarını, Suriye yönetimine karşı eylem planlamak üzere alenen Adana’da ve diğer güney illerinde toplantılar yapmalarına, bu topraklarda beslenip, konaklayıp, silahlanıp Suriye’de saldırılar yapmalarına da izin veriliyor. Hatta El Kaide üyelerinin aralarında bulunduğu gruplar özel olarak destekleniyor, Türkler de onlarla birlikte Suriye’ye savaşmaya gidiyor.. Şimdi durum buyken bizim dönüp “vah vah, ülkemizde böyle bir olay nasıl gerçekleşir” dememiz, desek bile haklı olmamız mümkün mü?SUÇLUYU BIRAKIR, MASUMU HAPSEDERSEN..Canlı bomba Ecevit Şanlı isimli bir DHKP-C üyesi imiş ve daha önce Emniyet’e, Orduevi’ne yaptığı saldırılar nedeniyle cezaevinde iken “hasta diye” serbest bırakılmış.. Bu terör örgütlerinin ABD’nin kendisi tarafından da kullanıldığı, kışkırtıldığı biliniyor, yani ABD “istediği ülkeyi, istediği şekle sokmak için” her oyunu oynuyor ve gerekli gördüğünde terör örgütlerini bile kullanıyor..Kısacası bu olay elbette çok üzücüdür ama arkasında ABD olan“İsrail’in Suriye’yi bombalaması”na nispet olarak yapılmış olması da akla gelen ilk nedendir.. Tabii Esad’ın artık “ABD kadar Türkiye’den nefret ediyor olması” nedeniyle onun kışkırtması sonunda yapılmış olması da uzak bir ihtimal değil..Diğer tarafta; daha önceki saldırıları bilinen bir suçlunun “hasta diye” bırakılması da affedilemez bir yanlıştır.. Ülkenin Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ, yüzlerce general, amiral, bilim adamları, gazetecileri yıllarca tutuklu yargılanır ve çoğu eften püften iddialarla, “sahteliği ispatlanmış” delillerle mahkum edilirken, hasta ve yaşlı olanlara hiç acınmazken, teröristliği kesin kanıtlanmış bir kişiye bu kararı veren hakim olayın sorumluluğuna ortaktır ve hesabını da vermelidir.Sonuç şu ki bu kez ABD Büyükelçiliği’ne yapılan saldırıda başta ABD olmak üzere çok sorumlu var, terörün hiçbir mazereti olamaz ama böyle “katkı ve ihmaller” de teröre zemini kolayca hazırlar maalesef!20 DAKİKA SONRA..VATAN muhabirleri Kemal Göktaş ile Kıvanç El olay anında ABD Büyükelçiliği’nin kapısında imişler. Göktaş “3 gazeteci ve birkaç polisin 15 dakika yalnız beklediklerini, polis amirlerinin olay yerine 20 dakika sonra geldiğini” anlatmış.Nasıl yani diyor insan duyunca.. Böyle bir dönemde, hele de “İsrail’in Suriye’yi bombaladığı gün”ün ertesinde başkentteki ABD Büyükelçiliği sadece “birkaç polisle” mi korunuyor? Ve asıl polis ekipleri bomba patladıktan 20 dakika sonra mı yetişebiliyor? Daha önemli ne işi var Emniyet’in ve o polislerin acaba?.. “Pardon, biz İçişleri Bakanı değiştirmekteydik, yenisi henüz işe konsantre olamadı da ondan” mı diyeceğiz?Yani “pes”ten başka söylenecek şey yok, bilesiniz!(NOT; Bazı okurlarımız “İsrail’in Suriye’yi, Müslümanları bombalamasına bu sefer Hükümet ses çıkarmadı, neden acaba” diye soruyor, neden acaba bilen var mı?)*****Yargıyı etkilemek mi, hangi yargı?İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal ve 9 Baro yöneticisi hukukçu için “yargı görevini yapanları etkilemeye teşebbüs” suçsundan 4 yıla kadar hapis istemiyle dava açılmış. Artık Atatürkçü, cumhuriyetçi insanlar başta olmak üzere “siyasi gücün hoşuna gitmeyen” kişilerin bir şekilde pişman edildiği, susmasının sağlandığı biliniyor ama buna rağmen bir “pes” de bu dava için lazım.Herkes bitti, ülkenin barolarına mı geldi sıra? Neymiş; “yargıyı etkilemeye teşebbüs”müş .. Balyoz duruşmasına gittiklerinde yaptıkları konuşmaymış.. Akla hemen gelen iki soru;1- Hangi yargıdan söz ediliyor acaba? Hani Hükümet’in de “hukuka aykırı” olduğunu açıkladığı, “devlet içinde devlet gibi hareket ediyorlar” dediği, MİT’çilerin soruşturulması kararına açık müdahale yaparak o kararı yasayla durdurduğu ‘yargı’ mı? Peki “hukuka aykırı” yargıya karşı “hukuki” açıklama yapmak nasıl bir suçun kapsamına giriyor?2- Gerçi “hukuka aykırı olmalarına rağmen Balyoz, Ergenekon gibi davalara devam etmelerine izin verilmesi” de hukuksuzluğun ta kendisidir, bu ayrı bir mesele ama bu mahkemelere daha üç gün önce Başbakan’ın kendisi, hemen arkasından Hilmi Özkök “müdahalenin ta kendisi” sayılacak konuşmalar yapmadılar, “böyle de yargılama olmaz ki, böyle de uzun tutukluluk olmaz ki, eski Genelkurmay Başkanı’na da ‘terörist’ suçlaması yapılmaz ki” demediler mi?Ee, onların bu konuşmaları “müdahale” sayılmıyorsa Ümit Kocasakal ve diğer 9 hukukçununki nasıl sayılıyor? Haydi, millete bu “hukuku” ya da “hukuksuzluğu” açıklasınlar lütfen!*****Deprem seni çarpsa..The Economist dergisi “Erdoğan ve Generalleri” başlıklı bir yazıda “Bir ülke ki NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip.. Ülkenin komşuları arasında İran, Suriye ve Irak bulunuyor, üç yanı denizle çevrili ama deniz kuvvetlerine komuta edecek hiçbir kimsesi yok. Bir zamanlar herşeye muktedir olan Türk ordusu artık zayıf ve bölünmüş halde. Aciz değilse, sindirilmiş” diyor..“Yüzlerce general ve subayın yanında Türkiye amirallerinin yarıdan fazlasının tutuklu” olduğunu davanın detaylarıyla ve Başbakan Erdoğan’ın son konuşmasıyla birlikte bildiriyor.Öte yanda “militan gazeteci” olduğu bilinen hanım Medya Mahallesi’nde Gölcük Donanma Komutanlığı’nda ele geçtiği iddia edilen belgelerden söz ederken daha önce birilerinin büyük tepkiyle karşılaşan saçmalığını alarak ve henüz yargı süreci bitmemiş bir davada kendini yargı yerine koyarak “deprem de Gölcük’ü çarptı” diyor.Maazallah bir sonraki depremin kimi çarpacağı belli olmaz, benzetmek gibi olmasın mesela kendisini çarpsa ne demek gerekir? “Suçu büyüktü deprem onu çarptı” mı? Ağzından çıkanı kulağı duymayınca ve çok konuşunca böyle oluyor işte!

Devamını Oku

‘Kasaptaki et’in soğanı tamamdır!

1 Şubat 2013

Hayret ki ne hayret, bugüne kadar susanların hepsi konuşmaya başladı ve üstelik öyle konuşuyorlar ki olayları en yakından takip edenlerin, ne söylenip neler yapıldığını bilenlerin bile “vayy, belki de ben yanıldım, yanlış duydum veya hiç söylenmedi de ben halusinasyon gördüm” diye şüpheye düşmesi işten değil.Emrindeki yüzlerce subay, silah arkadaşı olan komutanlar “onun döneminde darbe hazırlığı yaptıkları ve bir seminerle de provasını gerçekleştirdikleri” iddiasıyla tutuklandığında (Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ “terör örgütü lideri olmak” gibi akla hayale gelmeyecek komiklikte bir iddiayla-ki yabancı basın bile komikliğini yazmıştır- tutuklandığında da) yıllar boyu ağzını açmadan Fransız kesilen Genelkurmay eski Başkanı Hilmi Özkök konuşmuş..Çok acıklı, duygulu bir konuşma.. Kendisine o tutuklamalar sırasında “neden sustuğu” sorulduğunda verdiği “kasaptaki ete soğan doğramam, manavdaki kerevize limon sıkmam” gibi muhteşem!! cevaplarla tarihe geçmişti, şimdi (Başbakan yargıyla ilgili eleştiri yapar yapmaz) kasaptaki etin “piştiğine” karar vermiş olacak ki soğan doğruyor, hatta salçayı bile koyuyor, bir “maydanoz” eksik.. Hatta dikkatle bakınca maydanoz da ortada..Ve nihayet “tutuklu askerlerden büyük bir çoğunluğun hiçbir günahı, suçu olmadığını” söylüyor.DEFALARCA SÖYLEMİŞ... MİŞ!Daha önce her konuşmasında “tutuklananların bir şeyler yaptığını” bir şekilde ima etmiş olmasına rağmen toplumun hafıza zayıflığına güvenerek ve “daha önce defalarca söylediğim gibi” diye birkaç kez tekrarlayarak son yılların modası “ yanıltma”yı da eksik bırakmıyor..Başbakan Erdoğan’ın “tutuklu askerlerin durumuna ilişkin” yaptığı açıklamayı desteklediğini belirterek başlıyor (Aferin, önce korkuyu sağlam temele yüklemek gerek).. Sonra yargıya aynen onun söylediklerini tekrarlıyor; “Kesin delil varsa ver hükmü, bitir işi.. Yok da yüzlerce subayı, astsubayı örgüt elemanı olmaktan veya örgüt kuran olarak, hele hele Genelkurmay Başkanı’nı bu şekilde değerlendirirseniz gerçekten TSK içindeki bütün moral değerleri altüst edersiniz” diyor..YARGIYA MÜDAHALE!“Böyle bir durumda sadece TSK değil, tüm ulus bu sıkıntıyı değerlendirme arzusuyla doludur. TSK’yı terörizmle ilişkilendirdiğiniz zaman işler çok değişir ve konu acıklı hale gelir. Durumun en kısa zamanda düzeltilmesi gerek, yasama-yürütme-yargı koordineli bir çalışmayla bu üzüntüyü ortadan kaldırmalı” diyor.. Hani kendisi daha önce aynı dava konusunda tutuklamalar ve dahi mahkumiyet kararları sonrasında “yargıya güvendiğini, verdiği kararları adil bulduğunu” söylemişti.. Hilmi Özkök’ün görüşlerinin “Başbakan’a paralel” olarak değiştiğini görmek o “tüm ulus”un ve TSK’nın moralini daha da fazla bozmayacak mı?Yıllardır operasyonlar, tutukluluklar aralıksız sürerken sustu da şimdi mi aklı başına geldi ya da koskoca orgeneral o zaman korktu da şimdi mi cesaretlendi demeyecekler mi? Ayrıca, sadece “tutuklular”dan söz ediyor; madem ki yargıya müdahaleye karar vermiştir (ki “özel yetkili mahkemeler”in hukuk dışı olduğu ve bu nedenle kaldırıldıkları bilindiğine göre “yargı” bile sayılmazlar ama) acaba haklarında 18-20 yıl mahkumiyet kararı verilen subaylar, generaller için söyleyeceği bir şey yok mudur?SAHTE DELİLLERE SUSTU!Örneğin “sahte oldukları bilirkişi raporlarıyla kanıtlanan CD’ler, deliller gerçek kabul edilerek yanlış hüküm verildiği”ni, o sahte delilleri de “dönemin Genelkurmay Başkanı olarak” en iyi kendisinin anlayacağını çok daha önceden söyleyemez miydi? Bunu rahatça yazabilirim çünkü kendisi gibi “olayların dışında bırakılmış, tüm sanık taleplerine rağmen mahkemeye çağrılarak ifadesi bile alınmamış” olan Aytaç Yalman; “dönemimizde bir darbe hazırlığı yapılmışsa bu konuda sadece ben ve Hilmi Özkök konuşabiliriz, en iyi biz biliriz” sözlerini telefonda (kendisini programa davet ederken) bana söylemiş, ben de defalarca TV’den ikisine “neden bildiklerinizi açıklamıyorsunuz” diye sormuştum. (Aynen 27 Nisan muhtırası dillerden düşürülmezken muhtıranın sahibi Büyükanıt’ın kenara çekilmesi gibi..)Bence hazır kasaptaki et soğanıyla pişerken biraz daha düşünsün, hatırladığı çok şey olabilir.. Malum ortamın ürkütücülüğü, sivil-asker yüzlerce insana yapılan hukuksuzluklar, yanlış mahkeme kararlarıyla topluma salınan korku, TSK’nın moral bozukluğu zirveden eleştiriliyor artık.. Her ne kadar mantığı olanlar “iyi de kim kimi eleştiriyor, kim istedi de oldu bunlar” diyorsa da kendisi konuşabilir..Aman yemeği yakmadan!*****Başbakan’a öneri!Bir de “gazeteci” kisvesi altında siyasi militanlık yapan, daha insanlar için tutuklama kararı çıkar çıkmaz ekranlardan-köşelerden onları mahkemelerden önce “darbeci” veya “terörist” damgası yapıştırıp mahkum eden, ailelerine-çocuklarına bir de bu üzüntüyü yaşatan, hatta bunları “kendi meslektaşlarına bile” yapan yüzü kızarmazlar var..Şimdi de köşelerinden Başbakan’a “onlar sizi yasaklatacaklardı, kafanıza balyoz indireceklerdi, Hilmi Özkök dik durmasaydı şöyle olacak, böyle olacaktı. Yargının moralini bozmayın” diye öneriler getiriyor, tarihten, eski savaşlardan filan örnekler bularak onun değişen söylemine karşı çıkıyor, provoke etmeye çalışıyorlar.. Tamam, artık toplum ve şüphesiz Başbakan’ın kendisi de onları ve nasıl bir niyet ve kin içinde olduklarını gayet iyi biliyor ama bir nokta daha var..“Dik durmasaydı” diye övdükleri Özkök de şimdi “Ben yürekten inanıyorum ki tutuklananların büyük bir çoğunluğunun hiçbir suçu, günahı yoktur” dediğine göre ne yapacaklar? Ondan da iyi bildiklerini söyleyerek Özkök’e de mi öneriler getirecekler?Darbe karşıtlığı “darbeden farksız başka hukuksuzlukları, insan hakkı ihlallerini” onaylamak ve kendi de yapmak değildir. Yargısız infaz değildir, sahte olduğu bilirkişi raporlarıyla ispatlanmış delillerin “delil kabul edilmesi”ne göz yummak değildir.. Bu yaptıklarının adı da “gazetecilik” değildir!

Devamını Oku

ABD savaş çıkarmaya kararlı!

1 Şubat 2013

Ortadoğu’da ve Türkiye’de beklenmedik, şaşırtan hangi gelişme olursa olsun tamamının ABD’nin başının altından çıktığını, Ortadoğu’ya istediği şekli verebilmek, daha kolay yöneteceği ve kazanç sağlayacağı düzeni getirmek için oya işler gibi ilmek ilmek işliyor planlarını.. Kısacası; kendi ülkesinde de bundan sonra 11 Eylül gibi yeni İslami saldırılar da olmaması, aklınca radikal İslam’ın da etkisiz hale gelmesi için “seçimlerine, anayasalarına, bölünmelerine” kadar her adımı yöneterek ülkelerle top gibi oynuyor..Baktı ki Suriye ile başlayacak bir Ortadoğu savaşını “Türkiye’yi kışkırtıp kullanarak” başlatamadı (ramak kalmıştı) hemen İsrail silahına atladı.İsrail durup dururken Suriye’yi bombaladı, Rusya hemen ayaklandı, tabii arkasından Rusya gibi “Suriye’ye yapılan bir saldırı bize yapılmış sayılır” diyen İran gelecek ve bakarsınız bu kez tutar ve BOP uğruna hedeflenen Ortadoğu karmaşası İsrail’in yardımıyla başlatılır.Bu kez Türkiye’nin daha önceki hatasını tekrarlamaması, böyle bir savaşa karışmaması gerekir diyeceğim ama “eline beyzbol sopası alıp Erdoğan’la telefonda konuşan” Obama yine sırt sıvazlayıp inandırarak ve kimbilir hangi vaatleri, destekleri vaat ederek (bugüne kadar “PKK saldırıları konusunda ön istihbarat” dahil hiçbir sözünü tutmadığını unutmayız inşallah) mutlaka bizi karıştıracaktır.Son derece büyük bir hata olacağına hiç şüphe yok, Irak ’taki işgüzarlığı, samimiyetsizliği ve başarısızlığı da unutulmamalıdır. Türkiye onun planlarından mutlaka zarar görecektir!*****Bravo Sarıgül!Doğrusu Mustafa Sarıgül’ün “Yaşar Nuri Öztürk’ün kurduğu HYP’nin başına geçeceği” haberi çıkınca bunun “CHP’ye seçim öncesi yeni bir darbe indirmek için” rakipleri tarafından planlanmış olacağı gelmedi değil aklıma.. Sarıgül’ün buna nasıl inandırılmış olacağını düşünürken Çarşamba günü karşılaştığım birçok kişinin “Ayazağa, Maslak elinden alınmış, Sarıgül buna çok kızmıştı, belki onu bir anlaşmaya ikna etmişlerdir” benzeri konuşmalar yaptığını gördüm.Ben son zamanlarda artık “akla gelemeyen herşeyi olur hale getiren siyasi kirlenme”nin Sarıgül’ü de içine alabileceğine asa inanmak istemem, bu nedenle beklemek en doğrusuydu.. Ve dün Sarıgül’ün bu söylentileri reddederek “Benim bölen ya da dağıtan değil, bütünleştirici olmam lazım” dediği açıklaması duyuldu..HUKUKSUZ OPERASYONLAR DÖNEMİÖzellikle de Ana Muhalefet Partisi’ne, belediyelerine yapılmakta olan “kesinlikle siyasi etik dışı” saldırıların arttığı, belediye seçimleri öncesinde “bir veya iki milletvekilinin kişisel hatası” partiye mal edilerek yıpratılmaya çalışılırken başta Eskişehir olmak üzere en başarılı belediyelerine haksız-hukuksuz operasyonlar (TSK’ya yıllarca “mahkemelere özel yetkiler verilerek, hakimler devlet korumasına alınarak” yapılıp sonra pişmanlık bildirilen operasyonlara çok benziyor) düzenlendiği bir dönemde Sarıgül’e yakışan bu konuşmaydı..İki soru var akla gelen; 1- Bu söylenti durup dururken nereden çıktı, partiyle bir görüşmesi mi oldu yoksa birilerine böyle bir düşünceden mi söz etti?2- Devamlı CHP’li belediyelere yolsuzluk operasyonu havasında aramalar,sorgular yapılırken AKP’li belediyelere neden hiç yapılmıyor? Son araştırmalarda çok sayıda kendi seçmeninin de “yolsuzluğun arttığına” inandığı ortaya çıkıyor da ondan soruyorum; bir yandan “dürüst siyaset”ten söz edip bir yandan tek taraflı saldırı pek haksız oluyor, pek yanlış görünüyor!KILIÇDAROĞLU ADIM ATMALI!Ve CHP’nin de artık bir şeyler yapması lazım; Sarıgül’ü resmen partiye davet etmek için ne bekliyorlar hala? Milletin beklentisi de bu ve artık geçiştirilemez, görmüyorlar mı? Bırakın diğer özelliklerini hiç değilse “konuşurken sonunu düşünen” ülke çapında başarılı bir isim kazanmış olurlar!*****O sizi hep sever!Sokak hayvanlarını koruyalım, onların bizden başka kimsesi yok.. Arabalarınızı çalıştırmadan önce açıp motorlarına bakmayı lütfen unutmayın. Soğukta oralara gizleniyor ve motor çalıştığında ölüyorlar.. O da “eğer şansları varsa”.. Kolu-bacağı kopanların sayısı az değil!Onlara bir kap su, bir lokma yiyecek vermek de yine sizin elinizde.. Ve bunu yapmak sadece 5 dakikanızı alır. Şimdi bugünkü “kedi” sözleri..***-O büyüleyici gözlerin arkasında bir ruhun olmadığına kim inanabilir ki? Theophile Gautier (Dikkat edin, gerçekten de hepsinin gözleri muhteşem..RM)-Kedinize herşeyi anlatabilirsiniz, o sizi yine sever. İşiniz veya en yakın arkadaşınız gitse bile kediniz için siz yine her şeysiniz. Helen Powers-Eğer “barış”ı anlatan evrensel bir ses olsaydı bile ben yine de kedilerin mutluyken çıkardığı mırıltıyı tercih ederdim. Barbara L. Diamond- Kedim kuyruğuyla “işaret dili” konuşuyor. Robert Stern-Bir kedi vücudunu yere su gibi döker. Bunu izlemekten daha dinlendirici ne olabilir?

Devamını Oku