ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’ne yapılan ve 3-4 kişinin hayatını kaybettiği düşünülen canlı bomba saldırısında NTV eski muhabiri Didem Tuncay da ağır şekilde yaralanmış, umarız ve dua ederiz ki en kısa zamanda hayatının kurtulduğunu duyalım.. Bu olay tüm ülke için yine son derece üzücü bir haber ve işin asıl korkunç tarafı Türkiye artık bu tür vahşet saldırılarının kolaylıkla yapılabildiği, dünyanın en kanlı terör örgütü üyelerini kol gezdiği bir ülke haline gelmesi..
Bırakın her köşede serbestçe dolaşmalarını, Suriye yönetimine karşı eylem planlamak üzere alenen Adana’da ve diğer güney illerinde toplantılar yapmalarına, bu topraklarda beslenip, konaklayıp, silahlanıp Suriye’de saldırılar yapmalarına da izin veriliyor. Hatta El Kaide üyelerinin aralarında bulunduğu gruplar özel olarak destekleniyor, Türkler de onlarla birlikte Suriye’ye savaşmaya gidiyor.. Şimdi durum buyken bizim dönüp “vah vah, ülkemizde böyle bir olay nasıl gerçekleşir” dememiz, desek bile haklı olmamız mümkün mü?
SUÇLUYU BIRAKIR, MASUMU HAPSEDERSEN..
Canlı bomba Ecevit Şanlı isimli bir DHKP-C üyesi imiş ve daha önce Emniyet’e, Orduevi’ne yaptığı saldırılar nedeniyle cezaevinde iken “hasta diye” serbest bırakılmış.. Bu terör örgütlerinin ABD’nin kendisi tarafından da kullanıldığı, kışkırtıldığı biliniyor, yani ABD “istediği ülkeyi, istediği şekle sokmak için” her oyunu oynuyor ve gerekli gördüğünde terör örgütlerini bile kullanıyor..
Kısacası bu olay elbette çok üzücüdür ama arkasında ABD olan“İsrail’in Suriye’yi bombalaması”na nispet olarak yapılmış olması da akla gelen ilk nedendir.. Tabii Esad’ın artık “ABD kadar Türkiye’den nefret ediyor olması” nedeniyle onun kışkırtması sonunda yapılmış olması da uzak bir ihtimal değil..
Diğer tarafta; daha önceki saldırıları bilinen bir suçlunun “hasta diye” bırakılması da affedilemez bir yanlıştır.. Ülkenin Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ, yüzlerce general, amiral, bilim adamları, gazetecileri yıllarca tutuklu yargılanır ve çoğu eften püften iddialarla, “sahteliği ispatlanmış” delillerle mahkum edilirken, hasta ve yaşlı olanlara hiç acınmazken, teröristliği kesin kanıtlanmış bir kişiye bu kararı veren hakim olayın sorumluluğuna ortaktır ve hesabını da vermelidir.
Sonuç şu ki bu kez ABD Büyükelçiliği’ne yapılan saldırıda başta ABD olmak üzere çok sorumlu var, terörün hiçbir mazereti olamaz ama böyle “katkı ve ihmaller” de teröre zemini kolayca hazırlar maalesef!
20 DAKİKA SONRA..
VATAN muhabirleri Kemal Göktaş ile Kıvanç El olay anında ABD Büyükelçiliği’nin kapısında imişler. Göktaş “3 gazeteci ve birkaç polisin 15 dakika yalnız beklediklerini, polis amirlerinin olay yerine 20 dakika sonra geldiğini” anlatmış.
Nasıl yani diyor insan duyunca.. Böyle bir dönemde, hele de “İsrail’in Suriye’yi bombaladığı gün”ün ertesinde başkentteki ABD Büyükelçiliği sadece “birkaç polisle” mi korunuyor? Ve asıl polis ekipleri bomba patladıktan 20 dakika sonra mı yetişebiliyor? Daha önemli ne işi var Emniyet’in ve o polislerin acaba?.. “Pardon, biz İçişleri Bakanı değiştirmekteydik, yenisi henüz işe konsantre olamadı da ondan” mı diyeceğiz?
Yani “pes”ten başka söylenecek şey yok, bilesiniz!
(NOT; Bazı okurlarımız “İsrail’in Suriye’yi, Müslümanları bombalamasına bu sefer Hükümet ses çıkarmadı, neden acaba” diye soruyor, neden acaba bilen var mı?)
Yargıyı etkilemek mi, hangi yargı?
İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal ve 9 Baro yöneticisi hukukçu için “yargı görevini yapanları etkilemeye teşebbüs” suçsundan 4 yıla kadar hapis istemiyle dava açılmış. Artık Atatürkçü, cumhuriyetçi insanlar başta olmak üzere “siyasi gücün hoşuna gitmeyen” kişilerin bir şekilde pişman edildiği, susmasının sağlandığı biliniyor ama buna rağmen bir “pes” de bu dava için lazım.
Herkes bitti, ülkenin barolarına mı geldi sıra? Neymiş; “yargıyı etkilemeye teşebbüs”müş .. Balyoz duruşmasına gittiklerinde yaptıkları konuşmaymış.. Akla hemen gelen iki soru;
1- Hangi yargıdan söz ediliyor acaba? Hani Hükümet’in de “hukuka aykırı” olduğunu açıkladığı, “devlet içinde devlet gibi hareket ediyorlar” dediği, MİT’çilerin soruşturulması kararına açık müdahale yaparak o kararı yasayla durdurduğu ‘yargı’ mı? Peki “hukuka aykırı” yargıya karşı “hukuki” açıklama yapmak nasıl bir suçun kapsamına giriyor?
2- Gerçi “hukuka aykırı olmalarına rağmen Balyoz, Ergenekon gibi davalara devam etmelerine izin verilmesi” de hukuksuzluğun ta kendisidir, bu ayrı bir mesele ama bu mahkemelere daha üç gün önce Başbakan’ın kendisi, hemen arkasından Hilmi Özkök “müdahalenin ta kendisi” sayılacak konuşmalar yapmadılar, “böyle de yargılama olmaz ki, böyle de uzun tutukluluk olmaz ki, eski Genelkurmay Başkanı’na da ‘terörist’ suçlaması yapılmaz ki” demediler mi?
Ee, onların bu konuşmaları “müdahale” sayılmıyorsa Ümit Kocasakal ve diğer 9 hukukçununki nasıl sayılıyor? Haydi, millete bu “hukuku” ya da “hukuksuzluğu” açıklasınlar lütfen!
Deprem seni çarpsa..
The Economist dergisi “Erdoğan ve Generalleri” başlıklı bir yazıda “Bir ülke ki NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip.. Ülkenin komşuları arasında İran, Suriye ve Irak bulunuyor, üç yanı denizle çevrili ama deniz kuvvetlerine komuta edecek hiçbir kimsesi yok. Bir zamanlar herşeye muktedir olan Türk ordusu artık zayıf ve bölünmüş halde. Aciz değilse, sindirilmiş” diyor..
“Yüzlerce general ve subayın yanında Türkiye amirallerinin yarıdan fazlasının tutuklu” olduğunu davanın detaylarıyla ve Başbakan Erdoğan’ın son konuşmasıyla birlikte bildiriyor.
Öte yanda “militan gazeteci” olduğu bilinen hanım Medya Mahallesi’nde Gölcük Donanma Komutanlığı’nda ele geçtiği iddia edilen belgelerden söz ederken daha önce birilerinin büyük tepkiyle karşılaşan saçmalığını alarak ve henüz yargı süreci bitmemiş bir davada kendini yargı yerine koyarak “deprem de Gölcük’ü çarptı” diyor.
Maazallah bir sonraki depremin kimi çarpacağı belli olmaz, benzetmek gibi olmasın mesela kendisini çarpsa ne demek gerekir? “Suçu büyüktü deprem onu çarptı” mı? Ağzından çıkanı kulağı duymayınca ve çok konuşunca böyle oluyor işte!

