Seçime giderken, siyasi partilerin “çıtayı” yüksek tutmaları alışılmış bir durumdur. Daha doğrusu bizde alışılmış bir durumdur. Batı’da siyasi partiler, liderler, hedeflerini “gerçekçi” ölçülerde gösterirler.Seçim ittifakları her zaman doğaldır; doğal olmayan, siyaset ilkeleri taban tabana zıt görünen partilerin seçim başarıları için ittifak düşünmeleridir.CHP, İstanbul seçimini kendisi için “kader” seçimine dönüştürürken bütün “yolları” deneyeceğini de ilan etti. Parti sözcüleri, resmen diğer siyasetleri CHP’nin yanına çağırsa da ittifak arayışlarının devam ettiği anlaşılıyor.CHP daha önce ÖDP ile bazı temaslar yaptı, son olarak da HDP ile yapılan görüşmelerde bazı “somut” konulara girildiği öğrenildi.HDP, diğer sosyalist sol kökenli partilerden farklıdır. “Halkların Demokratik Partisi”, Kürt siyasetlerinin sosyalist sol ile işbirliği yaparak bir “Türkiye solu partisi” oluşturma projesinin ürünüdür. Bu projenin gerçekleşmesiyle ilgili birçok kuşku vardır, eleştiriler de hem Kürt siyasetinden hem de sosyalist soldan gelmiştir.Sadece yerel seçim üzerinden gidildiğinde, Kürt seçmenin ve solcuların oy vereceği bir partinin yüzde 10’a ulaşabileceği gibi teorik bir hesap vardır.Kâğıt üzerindeki hesapHesap bellidir: Mustafa Sarıgül artı Kürt oyları artı sosyalist sol, eşittir yüzde 48. Kâğıt üzerinde böyle bir hesap olabilir, ama Kürtlerin ve sosyalist solun CHP adayı Sarıgül’e oy vermesinin hiçbir garantisi yoktur.HDP de teorik olarak yüzde 10’luk bir oy potansiyelini temsil ettiği düşünülse bile, kendi seçmenine “ulusalcı” CHP ile ittifakını açıklamakta zorluk çekecektir. Çünkü CHP’nin milliyetçi devletçi kanadının da “Kürtlere-komünistlere” oy vermeyeceği ortadadır.Muhalefet tarafındaki ittifak arayışlarının tahlilini yaparken, iktidar tarafını da düşünmek gerekiyor.AKP’nin dershaneler meselesi dolayısıyla Fethullah Gülen cemaatiyle arasında devam eden çatışma, önemli bir ittifakın zarar görebileceği ihtimalini de düşündürmektedir.Gülen cemaati, “Hizmet”, bir siyasi parti olarak örgütlenmiş olmadığı için oy potansiyeli ve hesaplarında net bir fikir sahibi olmak kolay değildir.
Meclis’teki dört siyasi partinin belli bir uzlaşmayla ülkeye medeni bir anayasa kazandıramayacakları kesinleşti. Bunun için son dönemde yoğun çalışmalar yapan Meclis Başkanı Cemil Çiçek de havlu attı.Meclis’in iki büyük muhalefet partisi medeni bir anayasayı istemiyor.MHP’nin ideolojisi zaten demokratik bir anayasaya karşı.CHP de sürdürdüğü muhalefet tarzı dolayısıyla iktidar partisiyle her türlü işbirliğine karşı.Meclis Başkanı Çiçek’in açıkladığına göre, dört partili komisyon 60 madde üzerinde anlaşmış durumda. 112 madde şekillendi ama her birinde muhalefet şerhleri var. 25 ay süren komisyon çalışmalarından ancak bu kadarı çıkabildi, bu kadarı da yeni anayasanın iskeletini bile oluşturmuyor.‘Uygun iklim’ sorunu!Hemen dört ay sonra yerel seçimler, ardından da cumhurbaşkanı seçimi yapılacağına göre, yakın zamanda medeni anayasanın siyasetin odağında yer alması mümkün görünmüyor.İki seçimden yaklaşık bir buçuk yıl sonra genel seçimin yapılacağı ve AKP’nin de bir yeniden yapılanma sürecine gireceği göz önüne alındığında, anayasa için iki yıldan önce bir “iklim”in ortaya çıkması çok zor.AKP’li Bozdağ’ın sözüyle, ‘uygun bir iklim’ yok. 31 yıldır da siyaset uygun bir iklim bulamadı. Uygun bir iklim bulamadı ve yaratamadı.31 yıl sonra ülkenin hâlâ askeri yönetimin yaptığı ve halka zorla onaylattığı anayasa ile yönetilmek ayıbından kurtulmak için en az iki yıl daha beklenecek.Kararı halk verecekSiyaset aslında bir süre önce AKP’nin hamlesiyle uygun bir iklim yaratmış, ama muhalefetin kararlı direnişini aşamayınca frene basmıştı.Meclis komisyonunun tıkanmasıyla AKP ikinci kez frene basmış oluyor ve geniş bir siyasi uzlaşmayla medeni bir anayasaya ulaşma umudu kesin olarak üçüncü hamleye kalıyor.Eğer bir sonraki genel seçimlerden AKP tek başına anayasa yapma kuvvetiyle çıkmazsa üçüncü hamlenin akıbeti de şimdiden aşağı yukarı belli demektir.Sonuçta Türk halkını askeri darbe anayasasıyla yaşatma ayıbı siyasetin üzerindedir. Ayıbın çoğunun kimde olduğunun hesabını da halk yapacaktır.
Bazı sözlerin yarım yamalak telaffuzu bile insanlarda büyük beklentiler, umutlar yaratır. “Af” bu tür sözlerin belki de birincisidir. İster tutuklu, ister hükümlü, ister herhangi bir davanın sanığı olsun, ceza kanununun hangi maddesinden yatıyor olursa olsun, bu insanlar ve yakınları, “af” kelimesinin civarından geçildiği anda umuda kapılır.Af, genel af gibi kavramlar bizde de çok tartışıldı, “dışarıdakiler” bu kavram söz konusu olduğunda her zaman ikiye ayrıldı. Herkesin kendi bakış açısına göre af kapsamına girmesini istediği suçlar var, istemediği suçlar var.Af lafı yine ortada dolandığı bir sırada, şu anda hükümlü durumunda olan bir eski genelkurmay başkanı, “bölücülerle aynı affa tabi olmayı kabul etmeyiz” gibi bir laf etmişti.Hukukçular da hâlâ “insana karşı suçlar” ve “devlete karşı suçlar” ayırımı üzerinden af meselesini tartışmaya devam ediyor.TMK’nın değişmesi şartBaşbakan Erdoğan’ın iki gün önce Diyarbakır’da söylediği “dağdakiler iner, cezaevleri boşalır” cümlesi de kaçınılmaz olarak bir af dalgası yarattı. Basit mantıkla, “eğer terör suçlarına bir af gelirse, en azından hafif suçlara da af gelir” fikri hızla tedavüle girdi.Aslında Başbakan’ın sözlerini daha çok, KCK tutukluları ve elini silaha sürmemiş ama terör örgütü mensubu ya da destekçisi olarak yargılananlar açısından okuduk. Sık sık tekrarlıyoruz, terörle mücadele kanunu yıllardır, silaha el sürmedikleri hâlde siyasi faaliyet yapan, sadece yazı yazmış, konuşmuş binlerce kişiye uygulanmıştır, uygulanmaya devam ediliyor.Bu kanunda değişiklik yapılması çoktan şart olmuştur, ama siyasi irade henüz kararını vermedi...Başbakan’ın sözlerinden daha çok, meselenin nasıl çözüleceğinin işaretini aldık, ama bunu bazıları bir “af vaadi” gibi yorumladı.Şu anda hapishanede bulunan yüz bine yakın tutuklu ve hükümlü “terör, darbe girişimi, cinayet, tecavüz” gibi ağır suçlardan değil, en azından kamu vicdanında “hafif suç” olarak görülebilecek suçlardan yatıyor. Tam bir tasnif hukukçuların işi, ama genel algı açısından böyle bir manzara var.Türkiye “normalleşme” sürecine girerken, gerçek bir “genel af”fın da gündeme gelmesi kaçınılmazdır. Bunu, Balyoz, Ergenekon ve benzeri davaları da düşünerek hatırlatıyoruz.
Diyarbakır’daki iki günden geriye kalan, “barış süreci”nin güçlü bir şekilde devam etmesi yönündeki iradenin teyididir.Kuzey Irak Kürt yönetiminin barış sürecine desteği ilan edilirken, temaslardan Türkiye ile ekonomik işbirliğinin geliştirilmesinin anlaşması da çıktı.Türkiye’deki Kürt siyasetinin Başbakan Erdoğan ile birlikte “ev sahipliği” konumunda olmasının, halka verilen mesajları güçlendirdiğini de görmek gerekir.Ankara’nın Kuzey Irak’ta bir Kürdistan’a karşı korkudan kaynaklı engelleme politikasındaki değişime ise Başbakan “Kürdistan” kelimesini kullanarak dikkat çekti.Güç ve irade Hükümet’teTürkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak yaşayan Kürtlerin sayısı, Kuzey Irak’taki Kürtlerin sayısının yaklaşık iki katıdır ve bu insanlar, yaşadıkları ülkeden memnun olmaya ilk kez bu kadar yaklaşmış durumdadır.Başbakan’ın “dağdakiler inecek, cezaevleri boşalacak” sözünü barış sürecinin “normalleşme” aşamasına yönelmesinin özeti olarak okumak daha yerinde olacaktır.Dağda silahla dolaşanlar olmadığı zaman terörle mücadele kanunu da olmayacaktır mantığı doğal görülebilir. Ama terörle mücadele kanunu ve diğer kanun maddelerinin hâlâ geçerli olan işletilme tarzı ve binlerce tutuklunun mevcudiyeti de dağda kalmaya teşne olanların en büyük dayanaklarından birisidir.Barış sürecini normalleşme sürecine ulaştırma gücü ve iradesi Erdoğan ve hükümetindedir. Bir kanun değişikliğiyle hapishanelerin boşalması, elini silaha sürmemiş olanların çıkması, bir süredir yeşertilen güvensizlikleri bir anda silecektir.Umutlar tazelendiDiyarbakır hamlesine karşı, esasa karşı çıkamayanlar, “seçim yatırımı” azımsamasını seslendirmekte gecikmediler.Siyasetin, icraatlarının hakkının verilmesini beklemesi, bunun da seçimlerde oya dönüştürülmesini istemesi son derece doğaldır.Nevruz bildirisi, barış sürecinin halkın önünde yapılan en önemli siyasi hamlesiydi. Nevruz hamlesi Diyarbakır’da iki gün boyunca söylenenler ve söylenmeyenlerle tamamlandı.Bu iki hamlenin birbirini tamamladığı görülürse, ki öyle olduğu ortadadır, sürecin de yeni hamlelerle ilerlemesi umudu çok güçlenmiş oluyor.
Siyasi partilerin oylarını, halktan aldıkları desteği artırmak için çalışmaları meşrudur, doğrudur, siyasetin gereğidir. Siyasetin, sivil siyasetin aşağılandığı, sürekli yıpratılmak istenen bir hedef olduğu dönemlerde “oy avcılığı” diye bir kavram üretilmişti.Son birkaç gündür yine alevlenen “özel dershaneler” konusuna bakıldığında ilk akla gelebilecek soru, “seçimler dönemine girilirken iktidar partisi desteğinin azalmasını göze alır mı”dır.Fethullah Gülen cemaati, kendilerine verdikleri isimle “Hizmet”, eğitim alanındaki çok geniş ve başarılı faaliyetlerinin içinde özel dershanelerde çok kuvvetlidir.“Hizmet” şu anda dershanelerin kapatılması kararını, doğrudan kendisini hedef alan bir icraat olarak görüyor ve kendisini oldukça yüksek sesle savunuyor.“Hizmet” ile AKP arasındaki ilk çatışma alanı, özel yetkili hâkim ve savcılar konusunda başgöstermiş, o yapı kaldırılmıştır. Bunun bir yorumu, AKP’nin darbe davalarını yavaşça söndürmek istediği şeklinde ortaya çıkmış, ama öyle olmamıştır.Gündem belirlemekÖzel yetkili yargı çatışmasının zirvesi, PKK ile yapılan görüşmeler dolayısıyla MİT Müsteşarı Fidan’ın ifadeye çağrılması olmuştur. “Hizmet”e yönelik suçlama, Fidan’ın tutuklanmak istendiği, bunun arkasından da hedefin “vatana ihanet” suçlamasıyla Başbakan Erdoğan olacağı şeklindeydi. “Hizmet” sözcüleri bu iddiaları hep yalanladılar ve yüksek tansiyonlu çatışma konusu yapmaktan kaçındılar.Dershaneler konusundaki çatışma tırmanırken, Cumhurbaşkanı Gül de Meclis Başkanı Çiçek de konunun kendi mantığı içinde, yani eğitim konusu olarak ele alınması yönünde müdahalede bulunmak gereğini duydu.Siyasette “gündem belirlemek”, toplumsal dalgaları, toplumun dikkat ve ilgi alanlarını yönlendirme ve böylece siyasi ve toplumsal gücünü artırma faaliyetidir.Ancak bizim siyaset âlemimizde “gündemi belirlemek” daha çok yeni çatışma alanları yaratmaya ve kuvvetini bu şekilde artırmayı amaçlamaya dönüştü.“AKP ile Hizmet savaşıyor” algısının bütün toplumda kabul görmüş olmasının ne AKP’ye ne de “Hizmet”e bir faydası olabilir. Tam tersine, daha büyük çatışma senaryolarının üretileceği bir ortam başka alanlara da sıçrayabilir.
Biri öyle bir düğüm atmıştır ki herkes uğraşır durur, çözemez. Sonra bir yiğit gelir, kılıcı vurur, ipi keser, düğüm çözülmüş olur...Gordion düğümü efsanesi biraz fazla kaçmış olabilir ama CHP İstanbul’da kendisini bayağı düğümlemiş durumda.Gezi sonrasının havasını kendilerine göre okuyan CHP kurmayları İstanbul’da ciddi bir dalga yakaladıklarını, bu dalganın üzerine doğru otururlarsa İstanbul büyükşehri alarak, “iktidar yürüyüşünü” başlatacaklarını düşünüyorlardı.Bir tek dalganın üzerine oturtacakları isim eksikti. İbre Mustafa Sarıgül’e dönerken, Sarıgül de CHP’ye döndü.Sarıgül mü, Tekin mi?Gürsel Tekin, geçen yerel seçimde Kılıçdaroğlu’nun adaylığıyla CHP oylarının yükselmesinde, sonra da Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığa tırmanmasında büyük katkısı olan eski il başkanıdır.Tekin’in İstanbul’u iyi tanıdığı varsayımından yola çıkılırsa, Sarıgül ile bu dalganın umulan harekete dönüşmeyeceği fikrine dikkat etmek gerekir.Gürsel Tekin Sarıgül’ün yolunu kesmek için İstanbul büyükşehir aday adayı oldu. Bazı kamuoyu araştırmalarına göre de İstanbul’da CHP’ye oy verenler Sarıgül’den çok Tekin’i istiyor.CHP yönetimi Sarıgül’ün partiye dönmesini kabul ederken adaylığı için de kendisini bir ölçüde bağlamış oldu.Önce “gel” diyeceksiniz; Genel Başkan görüşmeler yapacak, sonra “vazgeçtik” derseniz, partiye de seçmene de bunu açıklamakta çok zorluk çekersiniz.Sürpriz isim yoksa...Gürsel Tekin, parti örgütünde etkili ve aday adayı. Mustafa Sarıgül, Şişli’de sağlam, partide az etkili ve hâlâ kendisini aday adayı ilan etmedi.Son durum böyle olunca da düğüm biraz daha sıkılaşmış oldu.“Kılıcı vuracak yiğit”in, ki onun Genel Başkan olması beklenir, üçüncü ve gerçekten “sürpriz” olacak ve hem Sarıgül’ü hem Tekin’i unutturacak bir isim ilan etmesi pek ihtimal dâhilinde görünmüyor.O zaman düğüm kalacak, Tekin veya Sarıgül, kim aday olursa olsun, elinde bu düğümle yarışacak. Bunun yaratacağı dalga ne olur, o da aşağı yukarı bellidir.
Başbakan Erdoğan ile Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’nin görüşmesi “barış süreci”ni yeni bir aşamaya getirebilecek önemdedir. Görüşme Diyarbakır’da olacak.Kuzey Irak Kürt yöneticileri, Türkiye’deki barış sürecini başından beri desteklemiş, fiilen yardımcı olma önerilerini de çeşitli yollardan iletmişlerdir. Kandil, Erdoğan-Barzani görüşmesinden, kendilerini sıkıştıracak bazı sonuçlar çıkmasından endişelenebilir. Ama Barzani Kuzey Irak Kürtlerinin lideridir ve Kandil grubu hâlen onun “konukları”dır.Kamuoyu desteğiDemokrasi paketinin içeriğinde, barış sürecini ilerletecek maddelerin pek azının bulunmasının yarattığı dalgalanma Kürt siyasetinde sürüyor.Abdullah Öcalan da İmralı’daki son görüşmeler dolayısıyla gönderdiği mesajlarda daha çok “kendisinin yapabileceğinin azamisini yaptığını” söylüyor.Öcalan Nevruz’da silahları susturmuş, “barış”ı Kürt siyasetinin tümünün temel ve acil hedefi olarak ilan etmiştir. Kürt siyasetinde, bu hattı boşa düşürebilecek çatlak arayışları başarılı olmamıştır.Kamuoyunda barış sürecine destek devam ediyor, son demokrasi paketi de çok büyük ölçüde destek gördü. Türk halkı “bu iş kesin olarak bitsin” iradesini sürdürürken direksiyonun Erdoğan’da olmasını da onaylıyor.Seçim ortamında...Barış sürecini tamamına erdirecek temel konu olan anayasanın, Meclis’teki partilerin uzlaşmasıyla çözülmesi ihtimali bir kez daha dibe vurdu.Hükümetin nasıl bir planla ve ne yönde hareket edeceğine dair herhangi bir işaret de henüz yok.Çok kısa bir süre içinde Türkiye uzun bir seçim dönemine girecek. Seçimler süresince Kürt siyaseti ve çevresindeki solun yürüteceği politikalar kaçınılmaz olarak barış sürecini ve hükümetten beklentileri gündemin üst sıralarında tutacaktır.Bu manzaranın ortasına gelen Diyarbakır görüşmesi hem hükümetin süreci sürdürme iradesini tekrarlamasını sağlayacak, hem de sürecin çok daha büyük boyutlarına dikkat çekecektir.Diyarbakır görüşmesi/görüşmeleri olur ve Türkiye Kürtlerinin önemli isimleri de burada kendilerini ifade imkânı bulurlarsa, sürecin bu yeni aşamada ilerlemesinin yolları da daha çabuk açılabilir.Düzeltme ve özürYazarımızın dünkü yazısı yanlış bir başlıkla çıktı. Doğru başlık “Kural değişebilir” olacaktı. Düzeltir, okurlarımızdan ve yazarımızdan özür dileriz.
Öğrenci evleri tartışmasında Başbakan ile Başbakan Yardımcı arasında bir tavır farkı ortaya çıkınca, bunun bir krize dönüşmesini beklentisini erkenden ifade edenler oldu. Görünen sonuç şu, Erdoğan da Arınç da tartışmayı devam ettirmeyecek, bu mesele de kapanacak.AKP’nin en tepesinde en küçük bir farklılığın haber olması doğaldır. Yaşı 12 olan ve 11 yıldır iktidarda bulunan, oy desteği sürekli artan bu parti büyük bir değişiklik sürecine girecektir.“Aynı görevde üst üste en çok üç dönem bulunma” kuralı ilk kez işleyecek ve partinin kurucu kadrosundan önemli isimler fiilen siyasetten ayrılmak zorunda kalacaktır.Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı adayı olması ve seçilmesi olasılığını şu anda herkes kesinleşmiş olarak görüyor.En uzun süre başbakanlık yapmış olan Erdoğan’ın yerine yeni bir başbakan “seçilmesi” büyük bir değişikliktir.Bu süreçte AKP’de belli tartışmaların olması da doğaldır, ama bazı çatlakların üremesini, çatışmaların doğmasını bekleyenler yanılır. AKP’nin kurucu kadrosu, birçok badire atlattı, bu değişimi sarsıntısız yürütebilecek deneyime sahiptir.Siyasetin işi...Cumhurbaşkanı seçiminden önce, anayasada değişiklik yapılarak başkanlık, yarı başkanlık sistemine geçiş teorik olarak mümkündür, ancak hem siyasi hem de “pratik” birçok engel de var.Hâlen güçlü ihtimal, Tayyip Erdoğan’ın bugünkü mevcut sistem ve yetkilerle cumhurbaşkanı olması olarak görünüyor. Daha az siyasi desteğe sahip olmalarına rağmen Turgut Özal da Süleyman Demirel de “kuvvetli” cumhurbaşkanlarıydılar.Yerel seçimlerde adaylar resmen aralık ayında kesinleşecek. Üçüncü dönem bakanlık ve milletvekilliği görevinde bulunanlar aralık ayında bu görevlerinden ayrılarak belediye başkan adayı olabilirler. “Üç dönem” kuralı böylece işlemeye başlar ve “dönüş“ ihtimali de ortadan kalkar.Siyasetin işi günün ihtiyaçlarına çözüm bulmaktır, “üç dönem” kuralı da değişmez bir kural değildir. AKP tek maddelik bir tüzük kongresi toplayabilir ve kuralı değiştirebilir. Bunu düşünmek için zaman da var, düşünülmesi için ciddi gerekçeler de var...