Ne olur yani Romeo ve Juliet öyküleri bir kez de mutlu sonla bitse!

HEYECAN, GÖZYAŞI, HÜZÜN

Bu sefer biraz magazin dünyasından uzaklaşıp bambaşka bir yöne çevirelim rotamızı...

Biraz gezelim...

Ama öyle güneş, kum ve denizden ya da sadece mutluluk dolu anılardan ibaret olmayacak bu kez gezi.

Çünkü benim bu yılki yıllık iznimin bir bölümü tam da böyleydi... Yer yer gözyaşı, çokça hüzün ve bir o kadar da heyecan dolu.

Bütün bu karmaşık duyguların sebebi de yıllarca "Nasıl olsa çok yakın,  gitmek kolay. Bir gün elbette giderim" diye diye tanımayı hep ertelediğim bir yer oldu...

Sarajevo yani bizim söylediğimiz adıyla Saraybosna.

Uçakla sadece bir buçuk saatte ulaşılabilen, Bosna Hersek’in başkenti...

SOKAKLARI, YEMEKLERİ O KADAR TANIDIK Kİ

Sokaklarında dolaştıkça sık sık "Ne kadar da tanıdık" diyeceğiniz o güzel şehir… Hani şairin “Yabancıların en yakınıydın sen” dediği gibi…

Bambaşka bir ülke, dili başka, ama sıcacık kalpli insanları ve sokakları bir yerlerden bildik.

Saraybosna'daki Osmanlı İmparatorluğu izlerini bilenler bilir. Kimseye tarih dersi vermek gibi bir niyetim yok.

Haberin Devamı

Şehrin tarihi kalbinin attığı Başçarşı'nın atalardan yadigar o Arnavut kaldırımlı sokakları, yüzyıllara meydan okuyan camileri, artık başka amaçlarla kullanılsa da hala ayakta kalan hanları...

Meydandaki Sebil Çeşmesi, etrafında dizili kafelerde pişen Türk kahveleri ve tavşan kanı Türk çayları..

Lezzetleri bize hiç yabancı olmayan yiyecekler... Hepsinin ötesinde beni benden alan baklavalar, türlü türlü pastalar.

AMA HEPSİNİN ÖTESİNDE YAKIN TARİHE YOLCULUK
Ama doğrusu beni duygudan duyguya sürükleyenler bunlar değildi...

Beni ağlatan, içimi sızlatan, bazen de insanlığa dair umutlarımı kıran Saraybosna'da yakın tarihin izlerini sürmekti.

Yakın dediysem gerçekten yakın.

Geçmişten bu yana insanın insana nasıl kıydığının peşine düşmüş biriyim... Savaşın izlerini taşıyan şehirler her zaman ilgimi çekmiştir.

Bu yüzden İkinci Dünya Savaşı'ndan etkilenen kentleri karış karış gezerim fırsat buldukça. Geride ne kadar iz kalmışsa hepsini görmek, mümkünse dokunmak, o atmosferi hissetmek isterim.

Haberin Devamı

Elbette bunları hastalıklı bir zevk uğruna yapmıyorum.

İnsanlığı, hem en iyi hem de en kötü yanlarıyla tanımak istiyorum… Tarihi iyice sindirmek, hissetmek arzusundayım.

TARİHİ İLK ELDEN ÖĞRENDİK
Gelelim Sarajevo’ya ya da bizim bildiğimiz adıyla Saraybosna’ya…

Bu sene yıllık iznimde hep ertelediğim bu güzel şehri görmek istedim.

Hem de orada uzun süredir görmediğim, benim gibi tarihe meraklı bir arkadaşımla buluşup hasret giderecektim.

Arada dünyanın farklı yerlerinde buluştuğum bu yabancı arkadaşımla bu kez 1992 ve 1995 arasında yaşanan Saraybosna kuşatması ve iç savaşın izlerini sürmek istedik....

Bunu ilk elden öğrenebilmek için de fırsat vardı. Keşke olmasaydı ama vardı.  Savaşın canlı tanıkları.

İNSANIN BOĞAZINA BİR YUMRU TAKILIYOR
O kanlı günlerde gençliklerini yaşayanlar, tepelerinden keskin nişancıların kurşunları uçarken daha çocuk olanlar...

Bazı aile büyüklerinin cansız bedenlerini yıllar sonra bulanlar. Ne iyi ki savaşta büyük bir şans eseri çekirdek ailesinden hiç kimseyi yitirmeyenler.

Haberin Devamı

Bütün bu tanıkların anlatımıyla gezdik Saraybosya'yı…

İzlediğimiz kısa belgeseller, katıldığımız turlarda gördüklerim, altına Umut Tüneli'nin kazıldığı ev....

Hepsi ama hepsi boğazımda bir yumru bıraktı.

O KÖPRÜNÜN AĞZI DİLİ OLSA DA ANLATSA
Ama bir öykü var ki işte o en duygusuz insanların bile içini yakacak türden.

Belki de yıllar önce gazetelerde okuyup TV'deki haber bültenlerinde izlediğiniz bir öykü bu. Hani o insana inanılmaz gelen, modern çağlarda, Avrupa’nın ortasında yaşanan savaş ve soykırımı anlatan haberlerden…

Bu öykünün aşkları, gençlikleri, hayatları yarım kalan kahramanları Sırp Bosko ile Boşnak Admira.

 Sırp keskin nişancıların kurşunlarıyla can veren iki aşığın, “Saraybosnalı Romeo ve Juliet'in öyküsü bu.

Daha 16 yaşında tanışıp birbirlerine tutuldu Admira ile Bosko… Geleceğe dair hayalleri vardı.

Üstelik etnik kökenleri ve dinleri de farklıydı. Ama bu ne kendileri ne aileleri için sorun oldu.

Acı savaş önce hayallerini yıktı iki gencin. Sonra savaşın şiddeti artınca onlar da tıpkı Bosko'un annesi gibi Saraybosna'yı terk etmek istediler.

Haberin Devamı

Bosko’nun hem Bosna ordusunda hem de Sırp keskin nişancılar arasında tanıdıkları vardı. Onlarla bir anlaşma yaptı genç adam.

Kendisi ve sevgilisi, Saraybosna’yı terk etmek için köprüden geçerken her iki taraf da ateş açmayacaktı.

SHAKESPEARE’İN AŞIKLARI GİBİ
Takvimler 19 Mayıs 1993 gününü gösteriyordu. İki aşık heyecanla yola çıktı. Akşam üzeriydi, onlar da Vrbanja Köprüsü’nü geçeceklerdi hızlıca. Sonra yeni hayatlarına açılan kapıdan gireceklerdi.

Aslında ölüme gittiklerini bilmiyordu ikisi de.

Tam akşam üzeri Vrbanja Köprüsü'ne gelmişlerdi ki ateş açıldı iki aşığa. Önce Bosko yere düştü.

Sonra bir ateş daha , Admira da vuruldu...

 Bosko hemen can verdi Admira da biraz direndi. Son gücüyle  aşık olduğu genç adamın yanına ulaştı ve oracıkta son nefesini verdi.

İşte Bosnalı Romeo ve Juliet'in öyküsü tam da böyle bitti.

William Shakespeare’in aşıkları gibi onlar da bu dünyada birbirlerine kavuşamadılar.

KÖPRÜNÜN ORTASINDA ÖYLECE KALAKALDIK
Saraybosna gezisinde işte bu iki aşığın son nefeslerini verdiği köprüyü de ziyaret ettik. O köprünün üzerinden geçtik…

İlk adımlarda öyküyü bilmiyorduk. Ama rehber bir noktada durup anlattıkça sanki o güne, iki sevgilinin son nefesini verdiği anlara geri döndük.

Öyküyü yıllar öncesinden biliyordum.

Ama doğrusu, savaş sırasında kendisi de bir çocuk olan ve o karanlık günleri hatırlayan rehberimiz köprünün bir noktasında Bosko  ile Admira'nın öyküsünü anlatınca kalbime bir ok saplandı sanki...

 

Öykü bildikti ama şu an onların nice hayallerle geleceğe doğru yola çıktığı, sonra da yere yığılıp son nefeslerini verdiği yerdeydim! Tarihin tam içinde yani…

Rehber anlatımını bitirdiğinde bir yarım saat kadar sessizce olduğum yerde durdum ve etrafı seyrettim.

Admira ile Bosko’nun bu köprüden hızla geçerken neler düşünmüş olabileceklerini, hayata son bakışlarında ne gördüklerini…

 Bütün bunları düşündüm…

ONLARA YENİ BİR HAYAT ÖYKÜSÜ YAZDIM İÇİNDE ÖLÜM OLMAYAN

O sırada bir gün önce katıldığım başka bir turdaki rehberin söyledikleri geldi aklıma...

“Savaş bitmiş gibi görünebilir ama bitmedi.  Sadece durdu. Bu topraklar he an yeni bir kavgaya hazır…  Balkan işte adı üstünde “bal ve kan ülkesi “diye noktalamıştı sözlerini gençlik yıllarında savaşa katılmış olan şimdi de tarihin bu yakın dönemi hakkında meraklıları bilgilendiren rehberimiz.

Öylece düşündüm… Kendi kafamın içinde Admira ile Bosko’ya yeni bir hayat yazdım… Onların ihanete uğramadığını, köprüyü geçerken kimsenin ateş açmadığını.

İki sevgilinin ateş çemberindeki Saraybosna’dan kaçıp güvenli bir yere gittiklerini. Savaş  bitince gelip ailelerini bulduklarını…

Şimdi çocuklarıyla birlikte savaşın acı izlerini geride bırakarak birbirlerine aşık oldukları ve çok sevdikleri o şehirde mutlu mesut yaşadıklarını…

Ama öyle olmadı…

BU ŞEHRİ DİNLEYİN… SİZE NE ÇOK ŞEY ANLATACAK
Yıllar önce bana çok uzak, “başka” insanların acı çektiği savaşla ilgili bir şeyler okurken öylesine bakıp geçtiğim bu gerçek hayat öyküsünü iliklerime kadar hissettim.

İlk kez gittiğim ve beni kalbimden vuran Saraybosna’dan aklımda kalan en etkileyici anlar o köprünün üzerinde yaşadıklarımdı.

Ama kuşatma sırasında şehirden insanların kaçmasını ya da gıda getirilmesini sağlayan Umut Tüneli, rehberimiz ile çıktığımız “Sana dün bir tepeden baktım güzel Sarajevo” gezisi, kentin hemen her yerinde göze çarpan savaş kurbanlarının mezarları…

Savaş Çocukluğu müzesinde gördüğüm, kandan ve ölümden zor kurtulmuş o çocukluk anıları… Hangisini saysam bilmiyorum.

 

Farkındayım... Belki de “şunu yiyin, burayı gezin” tarzı bir gezi yazısı okumak isterdiniz… 

 

Ama öyle olmadı.

Çünkü bazen gezdiğiniz yerleri iyi günüyle kötü günüyle kucaklamak istersiniz... En azından ben öyleyim.

 

Yine de bana sorarsanız Saraybosna'ya bir gidin fırsat bulduğunuzda...

Yüzyıllardır yan yana duran camilere, kiliselere, sinagonlara bakıp "Bunlar öyle olabiliyorsa insanlar eden bunu yapamıyor? Hem de insanın ömrü bu tarihi yapıların yanında bu kadar kısayken" diye düşünüp insan eliyle yaratılan acılara bir çözüm bulabilirsiniz...

Sahi ya Romeo ve Juliet öykülerinin sonu neden hep ayrılıkla, ölümle ya da acıyla biter?

Yok mu bunun çaresi?

 

DİĞER YENİ YAZILAR